17 Nisan 2018 Salı

TOPLU ŞİİRLER XI. BÖLÜM - ORGANOPYA - ANTİŞİİR



-----------------------------------------------------------------------------------------------
XI. BÖLÜM
(Organopya / Antişiir)





-----------------------------------------------------------------------------------------------------------







İNES MUROYİVES
                                        Arzu Türkmen'e

Arıyorum dedi. Ne Sideral, ne Sinadol, Drakonit bir aydı ortadaki. Akan yıldız sürüleri vardı. Bir yıldız zamanı gittik. Bir tam dönü hali. Bir yücelim içersinde… Bugünlerde dedi, bugünlerde seni bir serpinti gibi seviyorum. Bir yağmur gibi. Şiddeti var.

Ren geyikleri, büyük bir kurs gibi parlayan dolunayın altında, Alplerin yamaçlarına doğru gidiyorlardı. Bir Prusyalı ya da bir Bavyeralı gibi boynuna atılıp -sıkar gibi- seni seviyorum dedim. Bir güz ormanlığının içinde. Sessizliğin sesinde. Soğuk kapımızdaydı.

Zuhal yıldızı kim?.. O küçük, o minik. Sen Kastor takım yıldızı denli görkemlisin, Davut arabası gibi çekicisin. Sen öyle ki: Benim olmasan bile benimsin!..

Uzaksın, ‘Büyük Ayı’ kadar, uzaksın Kassiyope kadar. Uzaksın sevgili akşam yıldızı: Hesparos’um benim. Ürkek güvercin sürüsü Pleiadler, Sirius’tan kaçar ve dişi ayı da korkuyla ve gözlerini ayırmadan ona bakar. Ve Donatti kuyruklusu gibi uzaktın bana!..

Tantalos acıları çekerim… Her işkenceyi severim ben!.. Çünkü sevmekten gayrı işkence bilmem. Çünkü ‘ayrılıktan gayrı’ işkencede bilmedim; bilemedim dedi… Orion’un köpeği Sirius. Avcı Diane  ile yarışır ve ‘dişi Ayı’ gene ona bakar ve bir yandan da kutup çevresinde dönenip durur… İransı, Aslansı, Elensi yıldız yağmurları gökte… Aşk gibi, sevmek gibi her şey.

Ürkütücüdür sevgi. Tanrıların habercisi İris gibi gazabı: Azabıdır. Gümüş çiğ taneleri -ki İris’in giydiği- öldürür. Yaydığı ışık ok gibi deler yüreği. Ne Hûma kuşu, ne Hünnap ağacı, ne de Hünsa bir kızıllık yok edemez sevgiyi. Uhut, Hudeybiye ve Bedir’de bile ararım onu. Er de-Hayber’de, çölde ve yelde, uzakta ve yakında, burada ve orada, hem yerde hem gökte, yani Kapella’da, Vela nebulasında bile olsa yani ararım. Severim seni, yüreğimin ta içinde!..

Rüzgârların uçurduğu serviliklerde avcı: Vahşi bir kuş arar. Ürpertiyle dolanır şafakta. Kuşluğun canlıları kuşluğun kulları ya!.. Ağlama sevgilim, yaşamanın sessiz körlüğü ve donmuş ağaçlar arasında, senin için ok atan, yay çeken Ağustos böcekleri var… Apis gibi kutsal inekler -sevip sevebileceğim tek ruh- (sen) ve Minerva arasında kalsam bile, her anımsayışımda Erdanos ırmağına düşeceğim senin için!.. Afrodit’im, Pegasus’um benim.

Karardı Habeşliler yanarak… Güneş, her sabah Habeş ülkesinden göğe yükselir: Güneş tanrıyı oklarıyla tehdit ederdi Herkül. Güneş, bu cesaretinden ötürü ona kayığını verir, oda devler ülkesine giderdi. Güneşin oğluna arabasını bırakan güneş, bir gün bu hatayı yineledi!.. Dağlar tutuşur, Libya kuruyup çöl olur, Habeşler bu yüzden yanıp kararırlar… Bunun üzerine Jüpiter! Güneşin oğlunu vurup öldürür! Cesedi yanarak ta kuzeylerde akan Erdanos ırmağına düşer. Ben de düşerim... Umarsız sevgimden.

Mira yıldızı kurtarsın seni, güneşin paralaksı, tan olayı… Ptoleme, gök küresinin günlük hareketinin gerçel olduğunu söyler, Peru’da 56753 tuvazdır meridyen yayı. Sev artık ey ruh!..

Eğer Hesparos, Venüs’ün buyruğuna uyup, insansı düğün alaylarıyla gelirse ve ayın sevgilisi Latmos dağındaki bir mağarada, sonsuz bir uyukudaysa…

Neden olmasın sevgilim: Olimonaos’un sadakatsiz sürücüsü Mirtilos ölür, İda dağının su perisi ve kutup yıldızı ellerimizde, -uçuşan buğday başaklarıyla- bizler doğarız!.. Çünkü: İnes Muroyives. Anlaşılır…


------------------------------------------------------------------------------------------------




SEVİNİN ERİŞİLMEZLİĞİ

Saçların, eski Yunan testileri saçların
Gözlerin süt yolunda açan koca bir güneş
gözlerin Azteka...

Dudakların kızıl elma!
eski zaman şarkıları dudakların
çağırırdı haramlara, günahlara

Ellerin ayna gümüş sırmadan, ellerin ova
ellerin Toltek'te kutsal bir eşya

Ve bir tirşe gökkuşağı
erinçsiz vadiler tutsağı, göğsün ortası
göğsün ortası allı pullu kobra kemer
akışkan su yılanı!

Sargın bulutlar arasında salınan yontusun tanrım,
sana ermek olanaksız
us dışı!

Sevgilim ay çıkınca
çıldırtılar arasında gelip usulca
boynumu sarmadıkça!..















-----------------------------------------------------------------------


ABYDOS'TA

O güzel yüzlü şair
Abydos kıyılarında dolaştı uzun süre
Abydoslu tacirler ona
içinde zeytin ağaçları olan
bir evlek yer verdi.

O kalktı oralara
pıtraklar, şeytan çanakları dikti
uzaktan midye kabuğunu andırır
tuhaf bir evdi burası

Önündeki gölete -şıp!- diye atlayınca kurbağalar
içindeki balıklar
uzun süre gümüşlenip
parıldardı.

Orada öldü şair
gümüş aylar altında
geceler boyu;

Lesbos'u düşleyerek...
-------------------------------------------------------------------



KIRMIZI PAZARTESİ

 Kırmızı Pazartesi'den geriye kalan
'Asıl namus aşktır' sözü oldu bende
Birde sonunda duyduğum yakıcı acınç.

Kolombiya'da yaşar, göçmen bir Arap'tı Santiago Nasar
Ne biçim tan vaktiyse o, öldürüleceği gün
Binlerce horoz ötmüş ve ahali
Piskoposun geleceği sahile toplanmıştı.

Ve her nasılsa uzaklardan el sallayıp geçince piskopos
O gün, kasabalılar için hengame yaratmak
Santiago'ya kalmıştı.

Kurban Santiago'ya
Tabularımızın, geleneklerimizin
Kan döküp içmeklerimizin Santiago'suna

'Kader görünmemizi engelliyor'
'Bir önyargı verin bana dünyayı yerinden oynatayım'

Anlat sıradanlığın ulu bilicisi Marquez anlat
Ne diyordu Bayardo San Roman pansiyoner kadına

'Uyandığımda bu kızla evleneceğimi lütfen bana hatırlat!'

Santiago Nasar öldü
Kumlarda yılanlar gibi gezdi barsağı
Ne yapabilirdik ki
Ölümün adaleti var mı ki?..

------------------------------------------------------------------------------


HASAT SONU
Çoğumuz yaşlı ve yoksul
ahireti düşünürdük
o tahta sahanlıkta

Ne ekvator çiçekleri aklımızda
ne bir dilim ekmek
bir sunum pekmez kapımızda

Sokulup titreşirdik.

Gerçeğin o denli görkemli
olmayacağını da bilirdik ama

Bunca yıl alın teri,
ne ekip, ne biçip, ne verdiysek

İnadına aç, yoksun ve çıplak geçirmiştik
o güzelim seneleri
o güzel yurdumuzda...

----------------------------------------------------------------------------------------



YİTİK ANI
(Esebi)

                      Zübeyde Erez'e

O köyde her avlu girişinde dut ağaçlarımız
Her dut dibinde ömrünü süren,
gülen, koyunlarımız vardı.

Ovalara her sabah kırağı yağar
Kadınlar avlu içlerinde kirman sarardı
Çok çabuk geçti o yıllar, o gölgeler, o ağaçlar
Erkeklerimiz günbegün bir sıkıntı
bir bukağıya kardı!

Bağ gümeleri, papatyalar, payam açıkları, arılar
Eşikte el vurup ağlama anne; 'Şehriyar Köyü'
geride kaldı...



---------------------------------------------------------------------



YAZIT

Ve zamanda -altmış binlik- bir hızla
Hercules yıldızlarına doğru uçan seyyaremizde
Şu gördüğünüz briketlerin arasındaki
kırmızı kapıdan çıktı o
son yolculuğuna...

Yüksek ağaçlar ve kasımpatılar arasında
gülümser uğurladık biz onu.

Giden benim annem!..

Amansız totemleri ve fener alaylarıyla gelen

Ölümdü!..






--------------------------------------------------------------------------------



TASIM

Eğer dokuzu on geçe bana gelebilseydin
konuşurduk,
tanrı, sen ve ben.
Leylakların altında soluyorken
bir tür cenneti...
Arıyorken sonra, onun genlerinden süzülen
o “Son Perde”yi.

Denizleri düşlediğin yerde
seni bekliyorum ben
İnerken kalkerlerin arasından
-o sonsuz beyazlığa-

Nar çiçeklerinin, yıldızlarla döküldüğü
o ışıksız gecede
Çağanozlar yürürken kıyılara,
sürülerle, eşsiz ezgilerle, alaylarla

Eğer konuşabilseydik seninle,
suların sessizliğinde
Re diyecektim Brahms’ın,
o Slovak resmine; Re!..
tanrı, sen ve ben
koşarken;

hiçliğin o sonsuz gecesine…

--------------------------------------------------------------------------------


RATS
Sana yazıyordum
agnostik bir gökpardım bu gece.
Ece yanımda bir Karmen gibi
açıklayıcı sözler ediyordu.
Meduzamdı o benim, ani ve yıldıran.
İniyordum düşlerimde; bir dervişe
artık bilinecek hiç bir şey kalmadı dedim.
'Ra' dedi bana! Yitip gitti karanlıkta,
Ama dedim, sonsuz bir yılgınlıkla,
erselik bir boruya dönüşerek, ağladım,
petunyalı takunyama gülerek!
Mormonlardan biri geldi, ağla dedi,
yeşil oğlan, saçmalayacağına, dağılacağına
İçinden çıkılmaz bir usun içinde;
Sevgiyi arıyorum deyip bitirdim,
yorgun!


--------------------------------------------------------------------------


ALKEİON
(Sevdaçeken)

Maral bakışlı bir düş geçiyor
acılardan diyorum ben
ağır metaller gibi, uzaysı sevi
ah ki bakılışı güzel
reyhansı tözden ve süzülen,
bir Sümer koku,
arzunun karanlık nesnesinden

Alkeion ki doğrulur korulardan,
bir masal geçiyor burada,
bir taç yaprağı
leylak büklümlü, bir kara yoru,
ırmak bir peri geçiyor
ölümlerden diyorum ben!..

------------------------------------------------------------------------------------------------
KURS

Assos’ta, tepedeki o altın tapınakta, kanatlı bir gladyatör duruyor.
Altın yayını güneşe doğru tutuyor ve ucunda Merkür nişanı bulunan oku;
Helios’a fırlatıyor. Lesbos adasında, sirenler çalarak, kıyıya doğru
kalyonlar, filikalar, kadırgalar yaklaşıyor ve Hector gökyüzünden ağarak;
Truva savaşının başladığını haykırıyor!.. Güneşin yalazında alev alev
yanan tapınak, Aşil’in topuğunu tutuşturuyor!..




--------------------------------------------------------------------------------------


KUSUR ÜZERİNE DİYALOG

Tanrı- Seni yarattım.
İnsan- Çok yücesin.
T- Değil.
İ- Bağışlayıcı rabbim, neden?
T- Yaşadığımı ve var olduğumu biliyorsun, kabul ediyorsun!
İ- Kuşkusuz!
T- Öyleyse kusurluyum!..
İ- Anlayamadım.
T- Ben gözleri bile sonsuz ışıltıya boğamayanım.
İ- Buyursanız…
T- Yaşlılıkta zayıflıyor ve kör oluyor onlar...
İ- Kerim olan! efendim!..
T- Yaşayan ve var olan her şey kusurludur, kusur barındırır.
İ- Bağışlayıcı rabbim…
T- Ve insanoğlu belki çözüm bulabilir, tüm yaratılanlar adına bir çözüm?
İ- Düşünüyorum…
T- Ve kusurlu göz için; kusurlu tanrı hiç olmazsa…
İ- Efendim!
T- …O çıkıntıyı yarattı!..
İ- (Elini burnuna götürür, gözlüğünü düzeltir.)
T- Kusurluluğun kusursuzluğu belki?..
İ- Anladım…
T- Teşekkürlerle şükretmelisin insanoğlu!
İ- 'Lens' efendim!..








--------------------------------------------------------------------------------------------



 AFORİSTİKA

 Karanlığa övgüler olsun, çünkü o bize düş kurmasını öğretti diyen yok mu, kelebek uçmaz, kendini doğanın aritmetiğine bırakır ha, gagalı bir fil görebilmeniz için; varsayımı var saymanız yeterlidir demek, nokta statükocudur gibi ama kadere inanırım, çünkü büyükbabamın kanserden öleceği, Kolomb'un 1492'de tütünü Avrupa'ya getirmesiyle alnına yazılmıştı, aaa şiir, anarşik bir duvar üzerinde, kuyruğunda tenekeyle koşan kedinin, tuval üzerinde bıraktığı iz diyorlar, ama el bombası niçin beyine benziyor, umudun olmadığı yerde düşünce yoktur nasıl, ah ölüm zaten hiçlik demek, çünkü bir insan öldüğünde, gerçekte yitip giden bir kütüphanedir, erişilemeyen şeyde yok hükmündedir, tanrı gibi ha, ama yalnızlık bumeranga benzer ve düş gücümüzde dilimiz kadardır, tarih de, kapladığımız alan değil, bulunduğumuz yerdir ve bilgi uçurumda uçmaktır gerçekte, saltık mutsuzluk o, basit bir şey, okumak için yazmak gerekmez, yazmak için okumak gerekir, herkesin aynı anda, aynı yerde kullanabildiğidir bilgi, bunu anlamadım işte, mutsuzluğun panzehiri, antimutluluk ise, yaşam hepimiz, ölüm birimiz için demek, bilgi bilgiyi doğurur ve çoğaldıkça bilisizliğimiz artar,  garip bir paradoks var evrende ha, dünyanın sonunu orak getirecek, saçmalamak kaçınılmazdır çünkü, insanoğlu; güzellik, korunma ve etik amaçlarla giyinir, bilinmeyen bir gezegende vücudun çevresinde oluşturulan manyetik alan, her tür korunma ve görselliği sağlıyor, kişinin beğenisine göre de renk değiştirebiliyormuş, bu aşamayı henüz gerçekleştiremeyen ilkel dünyalılar, Levh-i Mahfuz, Waikiki ve 'Baba Mukaddem'in Öğütleri'ne göre giyindiği için, tanrı gülmekteymiş, yorma kendini canan, atom giyinir mi, dünya o kadar sıradan bir yer ki bütün binalar birbirine benziyor, işte bu güzeldi, şiir anomalidir, sanat Kâbe'si olmayan din, ah  bu öyle acı veren bir şey ki, iyi ki bitti.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------


ANTİTEZ

‘İki kuğu karşı karşıya gelince, kalp işareti oluşurmuş, demek ki tanrı var.
 Savaşta iki taraf, aynı tanrıya yakarırmış, demek ki tanrı yok.’

Kanalda filozofun resmi ekranı kaplamış, burun altı tüyleri çenesine dek sarkmış, görüşleri okunuyor, düşünceleri dile geliyor, art arda aktarılıyor.
Bir oda da beş kişi var, tümü de büyük bir sessizlikle dinliyor filozofu…
O ise, yeryüzünü, yaşamı, evreni, varlığı, yokluğu, tanrıyı; onun doğumunu, ölümünü yorumluyor. Her bir şeyi, usa sığmaz, büyük bir ağırbaşlılıkla kurgulayıp izleyiciye sunuyor.
Ama devasa burun altı tüyleri öyle dikkat çekiyor ve öyle ilginç geliyor ki insana, yüzünün bir yarısını -ağız ve dudaklarının- tamamını, bütün bütüne örtmüş, ekranın büyük bölümünü neredeyse kapsıyor!..
Beş kişi var odada ve tümü büyük bir dikkatle dinliyor onu…
Sonra içlerinden beş yaşında olan en küçükleri, birden çınlarcasına bozuyor sessizliği;
‘Bu adam nasıl yemek yiyor?..’




-----------------------------------------------------------------------------------------------------






KARGIŞ

Sanırım, görünmeyen kulelere, ejderhalara, denizlere, meleklere, çocuklara, ırmaklara, kulübelere, kadınlara, kuşlara, yıldızlara, şeytanlara, erkeklere, bulutlara, kentlere ve tanrılara düşmanız!..





--------------------------------------------------------------------------------------

REBETİKO
(Organorama)

I
Döneceğim bir yer yok
Yatacağım bir yatak yok
Ne anlatayım ki sana
Hüznün annesi Yunanistan
Kemanla santurla
Şeytanlar bile oynar...

Bir mayıs günü
Yürüyecek ne yolum
Ne mahallem var
Bana büyük yalanları
İlk sütünle söyledin
Sen eski süslerini satıyorsun
Yunanistan ana...

İncil kadar değerli gözlerinde
Yemin ettim
Bana verdiğin bıçak yarasına
Yemin ettim
Cehennemin derinliklerinde zinciri kır!
Eğer beni yanına çekersen
Kutsanmış ol...

Yanıyorum yanıyorum beni ateşe at!
Boğuluyorum boğuluyorum
Beni derin denizlere bırak...

II
İnsan doğduğu vakit bir dertle doğar
Savaş şiddetlendiği zaman
Kan ölçülemez olur

Yaşamda yol aldığın sürece
Gözlerini sabah akşam açık tut
Çünkü her zaman üzerine bir ağ serilir
Bu ağın damgasız kitapta
Yazılmış adları vardır


III
Dört kılıcım olsa bir de ateş ve mum
Seni de beni de terkeder
Bu ateş dolu dünya!..

İlk yılan, ilk yalandı!
Çok sefalet, çok soğuk vardı Yanni
Melekler çiftetelli oynasın
Al beni, al beni, al beni!..

Savunmanın şapkası Venizelos'u getirdi!
Kralı kovdular!..
Ah! baban öldürecek seni
Yorgo'nun arşesi soluğunu kesecek
Göz kırpacak Toma'nın yayı
Gel de gör, göklere dek
Ateş saçan kılıçları!..

IV
Bu gece Toma'nın yanına gel
Sana bağlama çalayım.
Melekler dans etsin
Şeytanlar oynasın
Kemanımın hoşuna gitsin!..

Çocuğu Efterpi'ye bıraktım
Annem Yunanistan!
Sense Marika!
Yorgi'yi sana yollamışlar...

V
Benimle gel Adriana!
Korkuyorum!..
Neden korkuyorsun?
Kaderimden!..
Kaderin benim Adriana!
Çok uzaklara gideceğiz...

Bir zamanlar, bir şehir varmış
Adı Smyrna!..
Kraliçesi Adriana
Prensesi Marika'ymış!..

'İzmir'in kavakları
Dökülür yaprakları
Bize de derler Rebeto
Yar fidan boylum...'

Efsunlar, sihirbazlıklar bitti Marika
Pire'de bir gemide çalışacağım...

VI
Bir bir daha iki eder
Mihal'e bir güle güle yeter!

Mihail'in soluk kafası
Çekmeceye at sakladı!

Amfibi'de bir akşam üstü
Mihail faka bastı

Truba'da akşam geçerken
Atmışlar onu köprüden!

Nice kalp ağlamış anneciğim!..
Yordanis'le, bir ben vardım cenazede...

VII
Yorgi
Yedi kilitli kitap!
Panayi
Ne anlatayım ki dost!

Anla işte, sevgili Rosa
Dört kılıcım olsa
Bir de ateş ve mum
Seni de, beni de terkeder
Bu ateş dolu dünya!..

VIII
Georgakis çaldığında, saçını başını yolardın
Marika'nın tamburuyla, baştan çıkardın!

Rebetiste kalmadı artık
Herkes hafif müzik istiyor!..

Çok kişi aşık olurdu Roza'ya
Çok kişi yandı onun için!..

Yanıyorum, yanıyorum beni ateşe at
Boğuluyorum, boğuluyorum
Beni derin denizlere bırak!..

IX
O kadar ezildik, o kadar çalıştık
O kadar uğraştık anneciğim
Çok kan, çok kan,
Her şey de yalan!..

İnsan doğduğu vakit, bir dertle doğar
Savaş şiddetlendiği zaman
Kan ölçülemez olur!..

Yanıyorum, yanıyorum beni ateşe at
Boğuluyorum, boğuluyorum
Beni derin denizlere bırak...

X
Ototi
Ototi
Ototi
Neden gerekti bu!

Opa
Opa
Opa
Etrafına bakıp sus!..



------------------------------------------------------------------------------------------------

RESMİ TARİH
'Argentina'
                              'Luiz Puenzo'nun filmi için.'



Başka dünyaların egemenliğine doğru...

'Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum
Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum.'

Anne, ben kimim?
Büyük annem var mı benim?
Annem, babam...
ya kardeşlerim?..

Kapıları çalmadan toplamışlar onları
çocukları size satmışlar,
hiç soru sormayanlara
-Parası olanlara-

Anne! benim annem kim!..

-Küçüğüm, tarihi katiller yapar
Annen baban yok.
Plazo de Mayo'yu unut
'Perşembenin Delileri' kim sorma!

Öğren bunları!

'Hatırlamıyorum ülkesinde, öteki, adımı, unuttum!..'



------------------------------------------------------------------------------------------





NEVERLAND

Beni mutluluk kederlendiriyor.
 Umursamazlık terörize ediyor beni
 Beni baştan çıkaran parasızlıktır
 Aşktır ölümüme yol açan başbelası
Suyun akması şaşırtıyor beni öylece
 Dağın durması sinirlendiriyor olabildiğince
 Bombanın hareketi güldürüyor en çok beni
 Sonsuzca dayanıklılığı yaşama insanların
 Hayrete de düşürüyor deliler gibi
 En çok düş kurmayı sevmiyorum ben
 Sonra beklemeyi ve umut etmeyi
 Unutmalarına hayranım insanların
 Ölümlerin biçimini yıldırımın kesiciliğini
 Dünya sözcüğünden de iğreniyorum ben
 Dikiş dikip örgü örmekten ve
 Kitap okuyup la havle çekmekten
 Beni mutluluk kederlendiriyor inanın
 Kimse bilmiyor ölecektim geçen pazartesi
 Beni kederlendiren şeylerden





---------------------------------------------------------------------------------------------




NOVAK KİM

Onlar buluttur, gökteki hilâl.
Onlar Grek tanrıçası, yıldız tepeleri, kuş yumurtaları.
Onlar yeryüzünü kucaklar, kanatsız kuşlar, flüt sesleri yayar.
Onlar tanrılardır. Süzülen sfenks, bir kutsallık.
Onlar burçağımız, buğdayımız, kumruyu kıskandırır.
Onlar Nefertiti, onlar ceylanlar, onlar aylar!..
Onlar kilittir, altın anahtarla açılır, gül bahçeleri…
Uçsuz bucaksız cennet, tinlere yayılır.
Onlar manolyalardır. Onlar özlemler.
Sonsuz yazgımızdır, arılar, kelebekler.
Ağaçlardır onlar, dallar, korular.
Onlar nektarlar, ballar.
Onlar ipektir, mavi kadife…
Yürekten sevişmektir, arı soylar.
Onlar odalar, yataklar.
Onlar kızıl gonca, ölümcül dudaklar.
Onlar sandıklar, yüklükler.
Onlar dünya ayrısı!..
Cennet yuvakları, yarlar, koyaklar.
Onlar çöl serabıdır, açıl susam açıllar.
Onlar düşler atlası!..
Onlar kapılar.
Onlar us kıran, döşler, ayaklar...

Onlar aşka aşık;
Sevdalıydılar.



----------------------------------------------------------------------------------------------


AKTÖR

Sessiz ama duyabileni de öldürecek derinlikte bir çığlıkla elveda dedi!.. Beyoğlu’nda, kaldırım diplerinde, insanları, sanki bir düşün içinden süzülüyormuşçasına izlerdi. Ben de ona bakmak isterdim, bu garip çatışkıyla ikimizde, gözlerimizi başka yönlere çevirirdik.
Kim bakılmayı hak ediyordu!.. Ona göre ben, hayatın anlamsızlıklarını hiçe sayarak, en ufak bir tepki göstermeksizin, sinir krizlerinin eşiğinden uzak, vurdumduymaz, gamsız, tasasız, vicdansız yaşayıp gidiyordum... Ve o şaşıyor, hayretler içinde kalıyordu, benim demir perdeden daha kalın olan onmazlığıma, donukluğuma... Bana göre o, bu denli naif olmanın çıt kırıldımlığıyla, kenara itilmeyi, horlanmayı ve sarhoş sofralarında son bir tadımlık gibi harcanmayı hak ediyordu!..

Aramızdaki savaş, her seferinde küçücük bir piyes, acımasız, minicik bir roman gibiydi. Silahlarımızı sallıyor ve asla yenilen taraf olmak istemiyorduk. O sonsuza dek savunmada kalmış olmanın ezikliğiyle; direnmek istiyor, üzünç ve kederin de bir utkuya dönüşebileceğini, olabilecek en nazik bir gülümsemeyle, sanki karşı tarafa yansıtmak istiyordu. Beni anlatmaya ne hacet!.. Büyük yengimi, nasıl bir ağırbaşlılıkla, nasıl bir ölçüyle kutlamalıydım; tek sorunum buydu... Ve kutlamalarımın bir gün olsun tadına varamadan, buna olanak tanımadan, hiç ummadığım bir anda yarıştan çekildi!..

Bana büyük utkuların zamanla, korkunç yenilgilere yol açabileceği ürküsünü bırakarak;

Gitti...

-------------------------------------------------------------------------------------------

HİÇKİMSE

Cihangir'de yapayalnız dolaşırdı, hafifçe, annelerinin bayraklı dediği, çelimsiz bir bedenin taşıdığı bağımsız bir ruhun, çıtkırıldım, nazenin bir görseli gibi kaldırımlardan geçer, Çukurcuma'ya doğru direnmeye, dik durmaya çalışan garip, kimselerin dikkatini çekmeyen bir pandomim ustası, bir jonglör, minicik, hayatla ne yapmak gerektiğini bilemeyen, ama gerçekte 'yalandan da olsa' bir kerelik bile palyaçoluk yapamayacak olan, bir melekcik gibi süzülürdü...

İnatla kendi dünyasının kraliçeliğinde, ıssız ve ziyaret edilmez ülkesinde, kendi tanrısının sessiz toprağında yaşamakta ayak direyen, minicik bir bulut gibi gelip geçti dünyadan. Kimseler anlayamadı onu. Öldü işte. Söylemeye dili varmıyor insanın, canına kıyarak!.. Ağlayamadım... Lale Müldür, ben ve o, Firuz Kafe'de oturuyorduk, o kadar hassastı ki, hayatın sınırları dışına çıkan şakalarımı gerçek sandı, anlaşamadık. Sonra çok karşılaştık, sessizliğin ülkesinde, kimsesizliğin meyhanesinde, ama hiç konuşamadık, ruhlarımız bakışıyor olabilirdi ama bedenlerimiz görmemeye ve sırtını dönmeye yeminliydi sanki... Onun ciddiyetine ayak uyduramadım, ciddi olacak kadar hayata meraklı değilim ki, sürünüyorum, ama o sürünmeye dayanamayacak kadar kararlı, bilinmez... Ve olan oldu... Olağanüstü güzel yazıları vardı, sayısız alıntılar yaptığımı, gizli okumalara kapıldığımı, çaldığımı, hep yararlandığımı ve ona özendiğimi kim bilebilir...

O belki biliyordu ama hiç bir zaman sohbet edemedik, birbirimizin yanından geçtik hep, merhaba desem ne der acaba, aynı şeyi oda düşünüyordu eminim, ayrılıklar, uzaklıklar değildir, ayrılıklar yakınlıkların yaşanamadığı yakıcılıklar!.. Birbirine yakın insanlar, birbirini göremeden geçip gidiyorlar ve yazgılarına boyun eğiyorlar... Dünya giderek güzelleşiyor ha!.. Şunu düşünürdüm, işte felsefeci bir yazarımız var, neden bilinmez, neden sözü edilmez, bir felsefeci olarak bu toprakları taçlandıramaz mı!.. ''Kafası yüzde yüz uygun muydu kafama bilmiyorum, ama o benim soyumdandı. Etiyle, kanıyla değil, belki de heyecanıyla değil, batırıp parmaklarını kanayan yarasına beyninin ışığını sattığı için bir ekmek parasına. Fakat ne yazık ki, o, namludan kopan bir kurşun gibi haykırıp, karanlık acıların camını kırıp güneşi dolu dizgin gözlerine dolduramadı! Gün geldi, ağrıdan ayakta duramadı. Ve işte o zaman çocuğunu boğan aç bir ana gibi, bir çözülmez çemberin kıvranarak içinde, boğdu kendi elleriyle yüreğini bir rakı kadehinde. Tutunmak istedi, kaçtılar; çalıştı, kırbaçladılar; susadı, kendi kanını içti o! Parça parça insan kafası satılan, kaldırımlarında aç yatılan bir caddeden mukaddes bir ıstırap şarkısı gibi gelip geçti o!.. '' Hande Demircioğlu, yazar olmak istemiş değildi, çünkü başaramadı. Ama o dünyayı, hayatı ve insanı kendi çetrefilliğiyle, ustalığıyla, felsefesiyle yazdı. Herkes onu unutabilir ama dünyanın taşı toprağı ve yaratılışın tözü onu hiç bir zaman unutamayacak, onun tek amacı buydu...

Başardı.


--------------------------------------------------------------------------------------------

ANI

O insanı, o yalın masumiyeti,  2002 yılında bir kitabı aracılığıyla tanımıştım, bu ruhlar neden bu denli ilgi çeker, ama yazık ki onunla yan yana bile gelemedim, bu dünyadan ayrılıp gittiğini söylediler. Dünya ile baş etmek, bir şeyler yapmak, herkesler gibi yaşamak istemiştir biliyorum ama bu dünya onu, ancak ölümün kucağına bırakabilmişti; böylesini layık görmüştü...


Kitaplarının onu teselli edemeyeceğini ve dünyaya kırgın gittiğini biliyorum, otuzlu yaşlarında, yoksulluk ve yoksunluğun getirileri, zatürreden yaşadığı bodrum katında, öksürük ve hıçkırıklar arasında son soluğunu vermişti... Onun için yapılabilecek hiç bir şeyin olmaması umarsızlığa sürüklüyor insanı. Öbür tarafta görüşüp, buluşabilmek gibi bir umuda da sığınamıyor insan, bu yalnızca yaşayanları teselli eder...


Mehmet Kartal, yine de üzülme, yaşamak, inadına yaşamak, daha çok yaşamak!..


Neye yarar, bak gene de kitapların yaşatıyor seni, yan yanayız işte...


Borges'in dediğini nasıl unutursun, adı son kez anıldığında ölürmüş insan...


Her şeye karşın, çok geç artık, onun için yazılanlardan bir demet işte;


(1963 doğumlu, defalarca hapse ve akıl hastanesine girmiş, sonra yazarlığı seçmiş, biri otobiyografik olmak üzere altı kitap yazmış, orada burada periyodik yazıları çıkmış, birkaç yıl önce de zamansız bir biçimde ölüp gitmiş, bir garip insan... 'Hayatım Harbiden Roman' adlı kitabı okunması gereken, parlak geleceği olabilecek bir insanın, nasıl yaşadığı ortam ve kendisinden esirgenen sevgi ile çizginin öteki tarafına gönderildiğini yazan, yaşamın uçurumlarından düştükçe geri gelen, basitçe anlatıyor gibi olsa da, inanılmaz bir yaşam öyküsü.


Yaşamı senaryoya çevrilse sıra dışı filmler sırasında ilk ona girebilecek bir ömür. Trainspotting, (uyku için) -Damar Arama- ve Requiem for a Dream -Bir Düş için Ağıt- gibi filmleri sevdiyseniz yaşamı da okunası olan ve 'Ay Vakti' filminde önemli rollerden birinde yer almış ama yaşamda ne yazık ki aradığını bulamamış, sanat aşığı bir insan.)


Sık söylenen sözleri yineleyelim, kadir bilir yerlerde, herkesin saygısını kazanıp, el üstünde tutulurdu belki de, ama buralarda, yüzeyselliğin keskin sınırları ve renkli ambalajında, sıra dışı çabaları, sessizliğin eşlik ettiği ölümle kucaklaşabildi yalnızca...



----------------------------------------------------------------------------------------

VAFTİZ
İkiyüzlülük başlamadan önce gireceksin
Ölüler evine!
Ve Aziz Paul gibi, başında bulutsular
dolaşmazdan önce haykıracaksın
-Son diye-
Golgotha Tepesi'ne.

Ve ışıktan bir sungu tutacaksın aşağıdakilere
Azizlerin dışında küçük bir barış
Küçücük bir barış istiyorum diyeceksin
Suresiz nisan çiçeklerinin açtığı
O mavi, o mavicik gezegene göre!..

-------------------------------------------------------------------------------------------


MİLATIN VEDAI

Yüzyılların içinden önce kişnemeler duyuldu
Sonra atlar üstünde meşaleler
çıkageldiler!

Sapsarı püsküller, ay ışığı kılıçlar
tunç tolgalar!

Bir şaşkınlık oldu...

Ve baktılar ki
Gökdelenler, hesap makineleri, taksiler

Hayvanlarının boynuna sarılıp
uzun, uzun ağladılar!

Ve elveda bile demeden
gene düşüp yollara
-geldikleri gibi-
çekip gittiler...



------------------------------------------------------------------------------------------------



MÜZİK

Katedraldeki orgdan yayılan müzik
elden ele, dilden dile
kentin bütün kiliselerini dolaştı
bütün mahzenlerini
incecik bir sızıyla
derin...

Vatikan'da Pi'nin ayaklarına kapanan
Henry'yi anımsattı bana bu müzik
-lapa lapa yağan karda-

Talmudlardan kalan İncil ilmihallerini
Davudileri, mühür kimdeyse Süleyman ondaları
dönüklüğün en yücesine ermiş rahibe erkekleri
aftosluk olmuş erselik kadınları
Bilitis kızları, oğlanları

Şeytan çanaklarını, yılancık otları,
kedi tırnaklarını
Manastırın gün ışığı alan en gizemli yerinde

Vergilius ölümüne satırlar yazarmış
O söyledi;
-Christmus ekinine öncüllüğünü bilmeden-

'Oğul, dünya evi ve sonsuz ateşin
acısını yudumladın
ve artık benim bile erişemeyeceğim yerdesin!..'

Milattan Önce
77.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------




ORGANİK ROMANS
(Tansöz)


'Önce'
şunu söyleyeyim, efendiler kaosmoz içimde benim, saçmalamak başlıca yazgım, neden böyle bir şeyin tutsağıyım bilmiyorum, geçen gün bir düş gördüm ve onu kaleme almayı başarabildim, geceleri uyanırım hep, bazıları uçar gider, bazıları kaleme düşer, kaçanlar beni öyle üzer ki, bahtsız olduğumu düşünürüm, bu yüzden mutsuzum ben, dünya benim olsa yüzüm gülmez artık, yaşamın hiç bir şeyi yetmez bana, onlar gibiyimdir, öyle yaratılmışım, belki kendimi öyle yaratmışımdır, ne bileyim, bilsem yok yere mutsuz olur muyum, dinleyin işte, tek umarım budur benim, belki de, insan bunu söyler mi kendine, deliyim, biliyorum yazdıklarım şiir değil, şiir beni çileden çıkarıyor, bıktım  zaten, bilincim bulanıyor konuşurken, neyse ne, neyse nedir içimden geçenlerim, diyorum ki, keçi koyunla çiftleşir mi, koyunların at nalı dümdüz uçurumlarda gittiği anda, gece soluk alıp veriyordunuz, ben dedim ki geceye, bismillah harunlar efendisi, bu bacakları dolce vita hurinin, yüzüne gülsem, azrail beni azarlar mı dedim, ama karunlar efendisi dedi ki, denizlere gel, körfezde bir esrar sar horasan dayı, isa kızıyor bana dedim, dün  korktum eskenazilerde, tövbe de, ne nazisi be, dün dolaptan inip bana göründü gece, boğazıma biniyordu üç vakit, resulü çağırıp salona kaçtım, hamsterle yan yana yattım, dil uzatma hamağıma, sakın ha dedim,  sonra ben de balkanın sergisine gittim, nerede dedi valide, maslakta bir yer dedim, tarık, zehraya gidelim diyor, dobermanlı maria bir şey demeyecekse, sana gelelim, ne de olsa isanın müridi, zehranın kuluyum ben, biliyor musun, erguvani renkte çığlığıyla, dün bana baktı isa, senin ruhun  çok güzel musa dedi, bunamış, ben musa değilim ki, ikinci isayım demedim tabi, haydi bana bay, öptüm canım, dün döşeğimde seni gördüm,  isa, sen yani zehra ve ben, sıratın çayırlarında geziyorduk, kır atı otlatıyordum, birden, altın gibi bir geyik geçti üstümüzden, farlarını uzun yakmış, solladı bizi, dürzü arafta yer arar gibiydi, sanırım bu dişi bir geyik dedin sen, yok yahu boynuzları var dedim, isanın aklı hep oralarda, öyleyse sevgilisi aldatmış onu dedi, güldük sahraya kadar, kuş tüyü bir yastık süzülerek geldi ve üçümüzü aldı gitti, nasıl güzel bir hülya değil mi, içim gitti kız zehra, kalk, üsküdar da sabah oldu bu ara, sümbüllü bahçeler ve erguvani ay, kuzguncuk da bizi  bekliyor, titreme güzel kızım, bak rahip seni soruyor, düş kovanımda  seni görmesem, inan ki yerini söylemem, büyük bir zindanın içinde, yanıyor olacaktın sen, ama rahip üşüdüğünü görünce, bir demet cennet süpürgesi getirip, seni ayak aralarında sarmaladı, sonra kucağına aldı kız, bakire o, bırak kızı dedim, suyun ışık gibi döküldüğü, şu pınarın dibine bıraktı da, uçtu gitti ya, uçtu gitti valla, kanatlıymış herif göremedim, isa onun kalbini bilezikle ört, yalnız benim gözümle görsün, iyi de düş birden kesildi kız ve o buydu ve buyurdu ki, söylemem dediğini, buyurdu işte, bitti zehra, akşam eve erken gel, evde isa!..'

Neyse, Nasır-ı Husrev'in Saadet-Name'sini okuyordum, Karluklar önüme çıktı, Escher dediler Amarni kasabasının merdivenlerinden esinlenerek yaptı o labirentlerini, güldüm, bu kadar basit yani dedim. Vallahi dedi biri Yukio Mişima bile Sabastian Azizi'nin putperestlik sağaltan hazlarından akademik tezler üretilmesine vesile olmuş mudimizdir, vallahi mi dedim. Türkçeyi bozdun dedi biri, bozuk diye diye Bozüyük'e vardık kız diye çığlık attı teyzem, seppuku yaparak ölsem gayrı dedi, boğumlu kurdun ağzında kuru yaprak olursun ha dedim, altta kalmadı, orasını burasını kaşıdı.

Mevlana'da hû diyen Yunus'um ben dedim Gülayşe'ye, şiir yazacağım kız, şiir, şiir, şiiiir aksın diye, su gibi teyze su gibi, baktım evrenin ucuna, vardım öteye, yokluk nedir teyze diye bağırdım, Solaris diye biri geldi, adı güzel vallahi, uzun yeşil bitkinin olduğu yerde, Bahri Siyah bir şey göreceksin, Kara Deniz kız, Valonlar İsabey Şarabı içiyor orda ve diyorlar ki yokluk mokluk dedirtme şimdi bana, iç şunu zıbar, yaşamana bak şamakon herifçik!..

Haklılar, Heratlı Bahşi Uygur, Kalmuklar soyundanmış ve dermiş ki, evrenin sonu başıdır, size garip gelebilir bu, çünkü hep uydurdunuz kör olasıcalar, gittiğin yer başladığın yerdir daim, çünkü siz oncağızın kudurmuş bir kulusunuz, bir adım gitseniz geriye döner bir bakarsınız, arkamdan geliyor mu diye, o değil kız, babanız. Ah, of, kızım gene de zaman, salt evrendir ya da belki de her şey zamandır, öyle demediydi ama bu kadarını anımsayabildim yahu. Gravite zaman parçacığı filan de ki inansınlar atıp tuttuğuna, sürüleri otlatan çoban gelince yalan söyledim zaten dersin.
Sokratik laflar etmek istiyorum ben, ölüm tanrıların eğlencesidir gibi, umursamazlar bizi, varlık içinse o bir trajedidir, ölüm insana sürekli insan olduğunu anımsatır, bu laf nasıl oldu mu, insan bunun için ölümden kaçmak, kurtulmak ister canım benim, insan için ölüm gerçekte bir aşağılamadır, yaşamın boyunca tüy dik, beş dakika içinde son iç çekiş köyüne var ve tüylerin hepsi uçsun, ben böyle yaşamın tuğuna tüy dikeyim inan ki, tanrıya ve şeytana baş kaldırmamız bundandır ne yazık ki, içlendi işte...

Şiir sonsuz barış özlemidir gerçeklikte, güzelleme kalp çiçeğidir ve şiir evrenle bütünleştiğinde her şey toz olur birden, bir amaç kalmaz artık, sonsuzluk ve ölüm eş anlamlıdır bu yüzden şiirde, bak bu olmadı işte. Yok doğrudur, Galile ölümden korktuğu için değil, varlığı, var olanı, yaşamı kavradığı için vazgeçti düşüncesinden, o kendisi için değil, ötekiler adına caydı, çünkü düşünce nasıl olsa gelir ve gider, değişir, ama ölüm ve var olanın barbarlığı, o kadar utanç vericidir ki, düşünce adına bile olsa onun önüne geçmek gerekir, ölüm ve düşünce yan yana olamaz, birinin olduğu yerde diğeri olamaz ki, düşündüğünde tabi ve zaten bilim bazen edebi magazin gibidir, dünyamız bir çeşit sapma ve öldürüm, soykırım üzerine sürüp giden bir düzen, son kuş uçtuğunda paranın bir işe yaramadığını anlayacak biri kalmayacak ki, nükleer güç, uzaysıl çabalar, göksel mülkiyet, bir uygarlık sayılamaz ki, Galile düşüncesinden vazgeçmesinde çok haklıydı.

Raviyanı ahbar ve nâkılânı âsar ve muhaddisânı rüzigâr vü işte alın size kızıl adalarda kaleme alınmış masallar, anlatan ölümü yenmek için kaleme almış diyorlar ama Nietzsche tanrı öldü buyurduğunda sabaha kalmadan uyuyuvermiş doğruysa, yahu evrende kimilerine göre yıllarca yıllar bir dakika, en iyisi ölümle arkadaş olmayı denemek diyor kimi, elektronik etle, organik etin bir bağı var diyor kimi de, öldüğünüzde yanınıza bir telefon almayı unutmayın, toprak şarj edermiş onu, Tyuratam köylüleri, kırlar ve Yuri Gagarin teyzeciğim. Bak su sanki yalvaç gibi, resulü andırır pırıltılar yayıyor, ölünün göğsü Romalı bir askerin kalkanı gibi inip kalkıyor, kötülük, doğamızdan kaynaklanan kararsızlığımızın, ölümsüz bir parçasının ruhlarımıza sanki kendi öz kaos stokundan yayılmış bir sümbül şeyidir. Aşık olduğum kızın göğsünün karanlıkta deniz anası gibi parıldamasıdır. Vallahi geçen gün tarihi bir çeşmenin yalağına indim ve dedim ki Raziye'ye üvey kızımız olur, elini ver ve benim elim şu an 1683 yılında senin elinse 2018, birden elektrik çarpmış gibi sarsıldı ve defol dedi, niçin bana bu kadar uzaksın, işe bak sen, o ara Venedik balyosu geldi, o yaptırmış çeşmeyi, çıkın ordan dedi, çevreyi kirletmeyin, beyoğluymuş kendisi ve Beyoğlu adı oradan geliyormuş Tatyos beyciğim benim.

Düşümde iki yılan sevişiyordu. Ama ben gözlerimi arıyordum. Oda da ölüler geziniyordu. Ama ben ellerimi sayıyordum. Birden gökte Güney Haçı belirmişti, ay şak olmuştu aniden. Komet gibi uzun biri geldi derinlerden, tanrısın sen dedim ona, sen kimsin dedi bana, bak dedim şiir okuyayım sana, öyküler anlatayım, birisi delilerin ediminden, öbürü gözlerine bulutlar indirecek, yağmur yağsın diye, diğeri alışkanlıklarını dile getirecek, kalpler ya sana ya bana gönül indirecek... Samuel buraya gel, İsmail topuk indir, bak oluklardan can akıyor, firavun şarından insin, hey Samuel ırmağa gel, deliler delirsin, Sodom'un güneşi alevlere gömülsün, buran yeli essin, ay sönsün, tuz gibi ak olsun oğulların, Behemehal yolunda develer belirsin, işte Sam Şam'da, Ham Halep'de, Yafet de Hayfa'da... Düşümde tanrı, şeytan ve ben konuşuyorduk, bir sofrada oturmuştuk, şeytan kaz ciğeri yiyordu, tanrı adam otu yiyordu, bense semizlik. Şeytan Judas'dı, tanrı tanrıydı işte, bende ben, antijudas. Herkes bir mesel anlatsın dedim kendine göre, tanrı hemen atıldı, ben söyleyecektim yahu, benden çok yaşayacaksın, tövbe dedim, sensiz olamam, güldü şeytan, ben varım dedi, bir tür yaratan, muavinsiz araba olur mu, bu kez ben güldüm ve tanrı ikimize bakarak, sorun yok dedi, bütün bunları düşlemiştim ben. Buyrun dedim tanrıya, söz sizin, basit bir dedikodu benim ki dedi, senin ağzından yazılmış gibi, zaten bütün edimlerim insan yapısı gibidir dedi. Yazdırana bak demişim.

(Tuba)
'Saltık Mutlan. Saf Güzellik. Tuba'yı mahalli gelenekler, yazılmamış görenekler gereğince birbirine konuk olan aileler arasında tanıdım. Yaşını belli etmeyen insanlar vardır, evlidir, çocuğu vardır ama kendisi çocuk gibidir, yirmi yaşlarında mı, otuz olabilir mi, belki kırktır, ya yirmi bile değilse... Mona Lisa gibiydi, ne gülen, ne ağlayan, masum, cansız bir melek, bakan ama sanki görmeyen bir huri, cennet elçisi...
 Çehresi keskin çizgilerle belirlenmiş, ama gözlerinin güzelliği o hatları yumuşatıyor, belirsiz elmacık kemiklerinin süslediği yanaklarını, çenesinin çukurunu ilahi bir haleyle, ışıkla aydınlatılmış, göz alıcı bir seraba dönüştürüyordu. Buğulu bakıyordu Tuba...
O bir çocuğu ve onları plasebo etkisiyle yöneten bir hayalet gibi hiç görünmeyen eşinin annesiyle, arada bir eve geliyor, bir koltuğa oturuyor ve saatlerce kıpırdamaksızın durabiliyordu. Çocuk mızırdansa bile büyükannesi ilgileniyor, onun çayını gülümseyerek getiriyor, tüm hizmetlerini gerekirse ben yapıyordum. Yalnızca buğulu güzelliğine olan hayranlığımı yeterince yaşayabilmek, süzüp, gözlemleyebilmek ve haleti ruhiyeme yeni imgeler, serzenişler, el değmemiş görsel, simbiyotik estetler kazandırabilmek için...
 Bazı kadınlar sizde hiç bir duygu uyandırmaz, sempati, masumiyet, beğeni, meleksi bir vicdan, melankoli ya da kışkırtıcı bir yaşama arzusu... Tuba bir sentezdi, hiç bir şeydi o, her şeyden bir parça vardı belki ama yaşama ilişkin belirgin hiç bir şey yoktu onda...
 Pygmalion'un yaptığı heykel gibiydi o, dünyanın en güzel kadını, ama cansız, eşiyle nasıl geçiniyordu acaba, çocuğunu nasıl yapmıştı, garip... Beğenileri, alışkanlıkları, yaşama bakışı o denli sıradandı ki, dizi izliyor, merdivenleri çıkıyor, su içiyor, başını seslerden yana çeviriyor ve gece geceliğini gösterdiği saatlerde uyuyordu sanırım.
 Herkesin bir hayranı vardır şu dünyada, bu kadın nasıl bu denli sakin olabiliyordu, müsekkin mi yutuyordu, kanında baygınlık veren bir balsam mı dolaşıyordu, tanrı vergisi bir yaratık mıydı yoksa, anası babası ime time karışmış insanlar vardır ne de olsa aramızda, çok naziktirler, canınızı, malınızı, mülkünüzü veresiniz gelir, acaba Tuba kimliğinin, kişiliğinin, doğasının, naturasının ve imrenilesi moralitesinin bilincinde miydi...
Şu diziyi açsanıza derdi, gaipten gelen bir sese kulak vermek kadar olağanüstü bir şey var mı şu dünyada, ben vahiy gelmiş gibi açardım o kanalı, mihaniki... Sonra haberlere bakalım derdi, uyur gezer gibi açardım başka yeri, kraliçemiz, efendimiz, altın taçlı mabutlardan daha kutsal ecemiz yeter ki emir versin, yeter ki buyursun, gönüllü kölesi, onu kırmak şöyle dursun, ne isterse ayağına getirmek şöyle dursun, başını bile çevirmesine dayanamaz, onun elini bile kaldırmasına gönlü el vermez, bu çelimsiz görünen, ama ağır başlı, bu zarif bir meleği andıran ama iç dünyası kararlı, yeryüzündeki tüm işlerini sanki sıraya koymuş, her şey zamanı gelince sanki hallolmuş, bu tanrısal yaratık, bu yeryüzü ceylanı, nasıl karşılıksız bırakılabilir ki...
 Onun bu antik mermerlere oyulmuş tanrıçaların bile sönük kaldığı anıtsal güzelliği, dünyanın hayhuylarına karşı olağanüstü uzak, cennette bile görülmez diyebileceğiniz sessizliği ve sultanlara, hünkarlara, hakanlara, krallara, demir baş Şarllara bile layık görülemeyecek büyüleyiciliği, nasıl bir şeydi ki ve neden bu dünyanın alelade bir yerinde yaşıyor ve neden kendi içinde büyüttüğü ulaşılmaz güzellikteki incisini, -istiridyesinden çıkan Venüs gibi- küçücük gölcüklerde, balığın bile yaşayamayacağı ırmaklarda, deniz bile denilemeyecek maviliklerde saklıyordu ki...
 Bir gün çocuğu lavaboya gidecek oldu, büyükannesi bu kez yoktu sanırım, nedenini soracak değildik tabi, klasik görüntüler yineleniyor, çaylar, kahveler içiliyor, ne isterse yerine getiriliyordu. Çocuk annesinin de gelmesini istedi, gözlerime inanamadım, kaç yıllardır, bu afsunlu güzel, bu tanrıların Mona Lisa'sı ilk kez yerinden kalktı, soldan ikinci kapı demiştim, nerden bileyim dış kapıyı da sayacağını, küçücük ardiyenin kapısını açmış yanlışlıkla, yarı karanlıkta, gövdesi kopmuş eşyalar, parçalanmış yolluklar, sanki canlanmış oyuncaklar ve tuhaflıkla sırıtan davlumbaz parçalarını görünce, hafif bir çığlık atmıştı. Dünyamızda bir ilk!..
 Koştum ve lavaboya götürdüm onları, çocuğuna birlikte yol gösterir, yardımcı olurken, birden doğruldu ve belki de istemeyerek, -bugün acaba bilinçli bir eskiv miydi davranışım diye utanıyorum- boynu ağzıma geldi, dudağıma tabi...
 Duygular, düşünceler ve eylemler aynı anda gerçekleştiğinde bir kaos oluştururlar, haklar ve haksızlıkların karmaşası, doğruluk ve eğriliğin şatafatı, vicdan ve acımasızlığın muhasebesi, gezegenimizi ayrı ayrı ülkelere, bölgelere, kentlere, mahallelere, semtlere, evlere ve evleri de, şu olayın kahramanlarına ayırır. Belki de süsler!.. Hiç bir şeyi bilemeyiz.
 Ben kardeşime düşmanım, kardeşimle ben, komşuma, komşum kardeşim ve ben, mahalleye, mahalle, komşum ve bizler şehre, şehir, komşumuz, ben ve kardeşim ülkeye, komşular, ülke ve biz dünyaya düşmanızdır. Hayatı yaşamak isteriz, kendimiz olabilmeyi isteriz, hayatın bizi yaşadığını anladığımız anda, benliğin ben olmadığını, olamadığını sezdiğimiz anda, sağlığımızı yitirir, düşüncelerimizin yönü sapma gösterir, dışavurumcu olur ya da sinikleşiriz.
 Tuba'ya ilk ve son dokunuşum o oldu, gördüğümde ne eller birleşir, ne bakışır, ne karşılaşır ne de tartışırdık. Hoş geldiniz ve güle güle... Hayatın cilveleri değil, insanların, evlerin, konu komşuluğun yazılmamış anayasası ve seve seve boyun büktüğümüz, gönül eğdiğimiz, hiç bir zaman bir şey demenin düşünülmediği, sosyal statülerimizin, yaşadığımız bölgelerde, semtlerde belirlenmiş, değişkenliği, üç aşağı beş yukarı dikenli tellerle berkitilip, sınırlanıp, çevrelenmiş, beton otlakların altın kuralları...
Öyle mi...
 Tuba'yı, dünyanın tüm acılarını, sevinçlerini, keşif ve gizemlerini, bilinmeyenlerini, -sanki- ilahi bedeninde saklayan, bu çelimsiz, kendine bile uykulu, sessiz tanrıçayı, o günlerden sonra bir daha görmedim, evde hemen hiç durmayan, onunla bile öylesine karşılaşan bir insanın, eve gelen gideni sorma hakkı olabilir mi... Bir gün evin amazonu olağan gürültüler, tangırtılar içinde mutfakta oyalanıyordu, nasıl oldu bilmem, ağzımdan kaçtı da diyemem, Tuba nerelerde dedim...
 Soruların hangisinin sorulmaması gerektiğini, hangisinin sıradan, hangisinin can alıcı ya da düşmanca bir kisve altında sorulduğunu insanlar bilir. Mutfağın gürültüsü arasında çariçem başını bile çevirmedi, sorum öylesi bir haberin yinelenirliği, umursamaz, soranını bile ilgilendirmez bir yankının kabullenirliği içinde kulaklarımı titretti...
 O intihar etti!..'

Ben dedim geleceği öngören bir şeyler yazmak isterim. Hep bir sonrasını yazmak isterim, hiçliği...Eril ve dişilin birlikteliğini, tamam da bunlar şiir değil ki dedi şeytan, tanrı güldü, dedim ki, şiiri tanımlayabilseydik, bu kadar incinmez ve bu denli gülünç bir evrenin içinde hapsolmazdık dedim, bak sen dedi şeytan, tanrı biraz bozulduysa da oku dedi;

(Roboteks)
'Şu yılbaşı günü canımın sıkıntısı öyle arttı ki, poliçeler, faturalar, datalar, mailler. Beynimde zonkluyor öteden beri. Roboteks'le beraber yaşıyorum, maddi sıkıntımız hiç olmaz, ama bir hata yaptım ve onca olanaklarla süslü gezegenimizde, sırf bize ait bir sayfiye evimiz olsun diye, yüksek tutarlarda borçlandım.
 Kompleks işte, insan ruhunu şiddete davet eden, ruhsal bozukluklara yol açan, sinir krizlerinin kapısını aralayan egoistik davranış, başlangıçtan beri duran ova gibi, o da var. Şimdi işin içinden çıkmak için yıllarca sabret, her şeyi ertele ve zamanın boş yere desparodik yılların pençesinde geçsin. Artık çok geç, katlanmak zorundayım bu illete...
 Roboteks son derece anlayışlı olsa da çözüm yok artık, bari İllionis'deki işinden bir an önce dönse de yalnızlığımı paylaşsa, kendime gelsem ve sakinleşsem sayesinde. Uzun zamandır sevişmedik onunla, öyle özledim ki...
 Ah, kapı çalıyor -Wagner'in bir süiti-, o olamaz, olanaksız, ama yaşam işte, hiç ummadığınız bir şey, hiç beklemediğiniz bir anda olur, bir bakayım.
 Zile üst üste basıyor, bu Roboteks olabilir evet, ah nasıl heyecanlandım.
 Aman tanrım, Roboteks bu!..
 Sarmaş dolaş olduk, hemen yatağa götürmeliyim onu, korkunç biçimde özledim.
 Duş için izin istedi. Fısıldaşıyoruz kulaklıktan, işlerinin yolunda gittiğini söylüyor, üniversiteye kozmik bilimci statüsünde kabul edilmesi için, kapitolün düzenlediği bakalorya sınavını geçmiş; yakında profesör oluyorsun ha dedim, güldü biraz, statü olarak beni geçtin, ayrılırız artık dedim, bu kez kahkaha attı, daha iyisini bulursam niçin olmasın!..
 Kucaklayarak yatağa götürdüm onu.
 Dur dedi ısıtacı otomatik şarja bağlayayım, 39'u geçmesin dedim, Roboteks genelde buz gibidir. Babil'in Asma Bahçeleri'ni aç dedi. İçinde yürüyor gibiydik mutlulukla...
 Dudaklarımız birbirine kenetlendiğinde, özlemin başlangıcıyla sonu arasında bir istasyonda olduğumu düşündüm, arada bir ısırıyordum dolgun kıvrımlarını, oda kayıtsız kalmıyor, sıcak titreşimler yayarak kendinden geçiyordu. Bacaklarını okşuyor, uterusunu kutsarken, sıcak su akıntıları eşliğinde başka dünyalara doğru yolculuğumuz sürüyordu. Ilık bir fısıltıyla Golfstreamı'i nasıl buldun bugün dedi.
 Göğüslerini öpücüklere boğuyor, diri ve gergin yumuşaklığın, delirten yamaçlarında gezinerek, ilahi gereksinimleri karşılıyor, sanki dünyaya yalnız sevişmek için gelmişiz gibi de, Yunus yalvacın sırtında uçup gidiyorduk.
 Ölüler ülkesini tavaf edercesine, uyuşturan bir sevdayla kendimizden geçiyorduk ki, Roboteks birden sırtını döndü ve masaj yapabilir misin dedi. Sen ruhen yorgunsun belki, ama ben bedenen yorgunum, üç yüz yıllık metal yorgunluğu bu canım diye, bir melodi eşliğinde mırıldandı. Niçin olmasın dedim, senin için yaşıyor değil miyim!..
 Bir süre sonra dönerek, gözlerimin içine baktı ve beni çok mu seviyorsun dedi, parlayan retinanın tüm ürkünçlüğü üzerindeydi, omuzunu ısırdım ve ya sen, dedim!.. Ağ tabakasının rengi değişti.
 Ama yanıtını bekleyemezdim, saatlerin bir işlevinin olmadığı, tüm kozmosta bir tasa ve bir kaygının geçerli olmadığı, tek bir oluntunun, bu tür bir zamanın akışında; son iç çekiş köyüne yaklaştığımı, Mississippi'nin kıvrımları gibi içimden süzülerek, elinde kamçısıyla bir tanrının kanallardan yuvarlanıp gittiğini ve dünyamızı görmek için can attığını, sabırsızlandığını biliyordum.
 Karanlık kozmosta, biricik ölüm kalım savaşı bu olmalı diye düşündüm!..
 O an tanrıya acımak geçti içimden, sonra korkunç bir hayranlığa kapıldım nedense ve sonunda alelade duygulara sürüklendim, bilinmezlikle...
 Med cezir senfonisi bitiyor gibiydi, Roboteks ve ben başka dünyalara ulaşmış olacaktık az sonra, neredeyse hiç bir şeyi algılayamaz olmuş, bulutsu bir sarhoşlukta, çoktan kendimizi unutmuştuk. Bir ara çocukluğumdan bir sahne canlandı gözümde ve birden Rondin aşkına diye bağırmışım!..
 Titriyordum.
 Roboteks sarsılarak inliyordu...
 Rondin aynı anda ikimize de ateş etmişti anlaşılan!..
 Rondin...
 Onların tanrısının adı. Roboteks'i bana armağan eden. O'nun sayesinde benim olmuş değil miydi!..
 Bir atlı hiç ummadığı anda ateş yağmuruna tutulmuşta, atının üstünde kapaklanıp kalmış, bir aşık sevdiğinin üzerinde secde eder gibi durmuşta, dizleri üzerinde donup kalmış gibi...
 Zaman yok olmuştu.
 Roboteks, kolları bacakları paramparça olmuşta, ölümünde ötesine geçmiş gibi, darmadağın olmuş, uzanıp kalmıştı yatağın üzerinde...
 Kalakalmıştık öylece.
Şimdi sevişmeliydik diye, geçirdim içimden...
 Ama telefonuma gelen mesaj sesiyle uyandım.
 Astor gezegeninin, her yıl düzenlediği, halkla el ele kampanyasının çekilişinde, iki yüz bin bitcoin kazandınız, tebrik ederiz!..
İşlerinizin aksi gittiği bir anda, kinikler gibi değil de, onu unutturacak bir arayış içinde olmanın yararını bir kez daha görmüştüm. Epükiryen denizlerde boğulmak, elem tapınaklarında iç çekmekten daha insaniydi anladığım kadarıyla, içimizin acımasız, derin uçurumlarında dolaşmaktansa, mutluluk arayışlarına ağırlık vermeliydi insan.
 Yaşam domino teorisi diye düşündüm bir an, kötü bir gidiş, kötü gidişlere yol açıyor, iyi bir başlangıçsa, sürgit iyi şeyleri tetikliyordu sanırım. Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyorduk belki de...
 Mavi güneşimizin ışıkları perdelerden süzülüyor, gölgeler yavaşça çekiliyor ve Astor'da bir kez daha akşam oluyordu.
 Rondin, yaşamın sonsuz olduğunu ve mutluluğun daim, kederinse geçici bir şey olduğunu yineliyordu aralıksız.
 Paramparça Roboteks öyle tatlı gülümsüyordu ki, alacakaranlıkta, onu bir an Mona Lisa sandım.
 Göz kapaklarını aralayarak birden; çok naziksin, çok naziksin Leonardo dedi, teşekkür ederim!..
 Ne yalan söyleyeyim ürküttü beni, bir kuşkuya kapıldım; sen uyumuyor muydun dedim!
 ...
 Çöken karanlıkta, pencereden başka bir tanrının geçtiğini gördüm.'

Okumayı sürdürdüm.

(Robotar)
 'Baltimore'daki odamda film izliyordum, kar yağışı öyle üşütüyordu ki, tuşa basarak bu gönüllü işkenceyi durdurdum, sonrasında bütün gün aylak dolaştım odamda, Melissa benim adım...
 Filmde, on iki yaşındaki biricik yavrusunu kaybeden bir çiftin dramı vardı, özeti bir mektup, Nasa'ya yazılmış...
 'Öjeni'yi kaybettik, onsuz hiç bir şeyin anlamı yok bizim için, onu yanımızda görmek için, zamanda geriye giderek bütün tehlikeleri göze almaya, istenilen her şeyi yerine getirmeye, her bedeli ödemeye, ne gerekiyorsa yapmaya hazırız.'
 Acıklı sonu bekleyemedim.
İsmail'in topuğu suyu buldu, Armstrong'un tabanı da, ölülerimizin gittiği yıldızı, belki bir gün bulacaktır. Konuşabildiğimiz evrende diyorlar ki, uzay zaman ne koklanabilir, ne görülebilir, ne tadılabilir, ne duyulabilir, ne de dokunulabilirdir. Güneş tanrıysa eğer geçmişte, onun neler yapabileceğini biliyoruz, ama görünmeyen, bilinmeyen bir tanrının, her şeye kadir olabileceğini tasımlamanın anlaşılmaz bir yanı yok... Belirsizlik, kabul ve karşı çıkmanın tüm olasılıklarını barındırıyor çünkü...
 Aya gittiğimiz gün, maymunlarla olan kardeşliğimiz ebediyen bitmiş oldu, güneş ışıkları 8 dakikada ulaştığına göre, bir gün patladığında yok olmuş olacağız, üstelik patladığını göremeden!..
 Öjeni için geçmişe gitmek olası mıdır, bir gün dünyaya dönmek için para biriktiren Marslıları görebilecek miyiz... Her şeyin temeli kimya ise, her şey olasıdır evrenimizde, formülleri bilemiyor, bulamıyoruz belki de... Planck uzunluğu manitumuz olsun bizim!..
 Karadeliklerin var olduğunu ve onun civarında zamanın geriye doğru işlediğini biliyorum, ama Öjeni için, canınıza kıyın ve yanına gidin diyeceklerini de...
 Bir melankoliye kapıldım film yüzünden, Randolph'u arayayım dedim içimden, uzatmalı sevgilimi, bir Robotar o, bir tür terminatör, güçlü ve alabildiğine kuvvetli, ama bana nazik davranması gerektiğini bilecek kadar zeki, hatta benden daha zeki o, insansıların çağları yavaşça tükeniyor, Randolphlar kaplayacak yeryüzünü bir gün. Öjeni gibi yok olup gideceğiz.
 Randolph saat 21 e doğru geldi, Robotarlar kongresinde, galaksimizin sorunlarını tartışıyorlar, ayrıca bir sempozyumda konuşacaktı ama ne zaman bilmiyorum.
 Sevgilim diye sarıldım ona, güldü ve metal aksamları gıcırdadı, bu benim için anlamlı ama onların dünyasında algılamakta güçlük çektikleri şeylere karşılık geliyor, herkes kendi payına, yapacak bir şey yok.
 Gece yarısı sevişeceğimiz tuttu, daha doğrusu ben istedim, genlerim hala beni yönetiyor, sanırım insansılar bir adım gelişmeden geçip gidecek bu dünyadan!..
 Kütle kaldıraç mekanizmasını ve atraksiyon ayarlarını hazır tutayım dedi, egzersiz düğmesine basarak, tüm uzuvlarını dört dörtlük hazır tutabilmek için on dakika izin istedi, ısınma turlarına hiç bir gerekçe ileri sürmeden başladı bile...
 Randolph beni çılgınca sever buna eminim.
 Dedim ki ona, tatlı mırıltılarla, Randolph 60 kilo ortalamasına göre ayarla aerodinamiğini, tavana çarpma gene, kucakladığında elinden kaçırma, dizlerimde kireçlenme var, metal aksamlarına iyi sahip ol.
 Bende eski formumda değilim demez mi, aldatıyor mu bu hain acaba beni!
 Sarmaş dolaş karıştığımızda, okyanusun mercan resifleri görüntüye geldi ve bir çift kaşık gibi iç içe, Antillerin ıssız kıyılarında dolaşıyorduk.
 Ein Stein'e biner misin dedi, bir süre ne olduğunu anlayamadım ama mutluydum alabildiğine... 160 milim aralığında sabitti roket atarı...
Ekran bize eşlik ediyor, kapsüller yardımcı oluyor, impuls kabloları son derece iyi çalışıyordu ama gerçek bedenlerimiz Knossos'taki beyaz villanın geniş koridorlarındaydı.
Çünkü ışık hızında yer değiştirebiliyordu o, bana da ayak uydurmak kalıyordu doğallıkla, sanal olanı ben, gerçekliği o yükleniyordu ve tüm problemleri aşabiliyorduk böylelikle...
 Bambu yatağımızda neredeyse tepiniyorduk.
 Bir an şunu düşündüm, sevişmek neden ateşin yükselmesinden başka bir anlama gelmiyordu ki, sevişmekle açığa çıkan enerji; kütlenin, hızın karesiyle çarpımına eşitti aslında. E=m.c2.
 'Homohome'lara özgü bir gerçeklik, zamanla saçma bulunacak ve modası geçecek bir bağıntı. Gözlerim nemlendi birden, özlemlerle dolu yaşamın geçiciliği Randolph'u bile sarsan bir içsellikti biliyorum, zaman zaman onların bizden daha duygulu olduklarını düşünmüyor da değilim.
 Her tür varlık geçicilik duygusundan bir türlü kurtulamıyordu. Tanrıyı da bir umar, yalnızlıklarının bir kaçış ve paylaşımı, gölgesinde dinlenip kederlerini dağıttıkları kutsal bir ağaç gibi görüyorlardı, belki de, hiç bir şeyi kesinleyemiyoruz ki...
 Robotar gerçekte soğukkanlıydı, ama eskivleri, güçlü pençeleri, atletik kıvamı, hızlı dönüşleri ve derin algıları gözümde onu ulaşılmaz bir erkek yapıyor, beni alabildiğine hoşnut kılıyordu. Bilinçli yaratık Melissa'yı!
Bitime doğru, işte meltemler, yerini karayele bırakıyor ve makine olağanüstü biçimde görevini yerine getirirken, pelviste bigbangın görevi bitiyor ve evrensel tohumların dağılışı, yerini yeni yaşam kaynaklarının arayışına, sonsuz bir yarışa terk ediyordu neredeyse...
İşim bitmişti.
 Robotar'ın aksamlarından, incileyin görünümde, iri suyumsu damlalar, tercikler ve acayip kokulu saydam akıntılar sızıyordu, belki oda doyuma ulaşmayı öğreniyordu giderek, partnerinin onun için yarattığı tehlike veya hoşnutluklar, onda giderek bir yeteneğe dönüşüyor ve kendini geliştiriyordu zamanın akışında...
 'Yağmur hiç dinmiyor, her damla bir ateş sanki' diye nerenin folklorundan öğrendiğini bilmediğim bir şarkı tutturunca, birden titrediğimi hissettim.
İnsandı bu!..
 Ama hangi zamanın, hangi çağın, hangi coğrafyanın şarkısıydı bu, milyonlarca zaman türü olduğunu biliyorduk, bilmemiz olanaksız artık, o kendini göstermedikçe!..
 Makine zaman içinde metodolojik bir doyum geleneğine kavuşmuştu sanırım. Bu ona daha çok bağlanmama yol açabilirdi.
 ...
 O günden sonra onu bir daha aramadım. Robotar bensiz yapamaz hale gelmişti biliyorum. Makine sinir sistemine sahip bir ruhsal varlığa dönüşmüştü yavaş yavaş...
Yeni canlı türleri, kendini üretiyordu ve ardından tanrılar gelecekti kaçınılmazlıkla biliyorum, nedenini bir türlü çözemediğim...
 45. yüzyılda biri zamanda geriye doğru yolculuk etmek istemiş, ayrımında olmadan 21. yüzyıla gelmiş, gerçekte dinozorları görmek istiyormuş, karanlık bir dehlize düşmüş yolu ve işte dinozorun sarı gözleri, parlayarak üstüne doğru gelmekteymiş, onun kendisini öldüreceğini düşünmüş ve ne mutlu bana demiş, hiç olmazsa onları görmüş olarak öleceğim. Ne yazık ki kendisini ezip geçen bir metro treniymiş.
Vızıldayarak dolaşan karadelik sürüleri, Kafka böcekleri eşliğinde, sonsuz küçüğe doğru yol alırken, zamanda geriye gitmek olasılığı vardır.
 Dünyanın macerasını dairesel bir ruloya yazdığınızda, geçmiş ve geleceğe doğru yol alabilirsiniz.
 Tanrı olabilirsiniz.
 Amazon yerlileri Adem'in çocuklarıdır evet ama yakında havada füzeleri tutan yaratıklar görebilirsiniz.
 Zamanın hızı yavaşlayanları tutsak edebilir.
 Düş görebilen her yaratık, zamanda olanaksızı yakalayabilir.
 Bir imgedir zaman.
 Dirac radyolarında tanrının çiftleştiğini görenler var.
 Cinsiyetler ve ölümsüzlükler yaratan yaşam da bir olasılıktır ve evren bire bir zamana gereksinmez.
 Ulumalarla yıldız kovanlarını yontuyor, güneşin ayetlerini dinliyoruz.
 Dairesel zamanda Truva Savaşı'ndan hem önce, hem sonra yaşıyoruz.
 Dördüncü boyuta geçerek düşmanınızın midesine siyanür yerleştirebilirsiniz. Üzerinde göller uçuşan kuğulara sahip olabilirsiniz. Koşarken gölgenizi düşürüp, yetiş ya Uranyum diye bağırabilirsiniz. Kompakt zamanın karnını doyurabilirsiniz.
 Birden Randolph'un dürtmesiyle uyandım.
 Bu yavan alıntılarla kimi kandırıyorsun diye bağırdı!
Sabah olmuştu.
 Saatin zili alarm verir gibi çalıyordu, çığlıktan beter, ambulans sesleri geliyordu 8. Caddeden!..
 Randolph, Randolph diye bağırdım umarsızca!
 Kimsecikler yoktu!..
Ayaklarımın dibinden, bir böceğin kaçtığını gördüm...'

Bittiğinde şeytan Ay Işığı dedi benim öyküm. Senin hallerini tanrın değil ben düzenliyorum diye ekledi, yok dedim kendini anlatacaksın biliyorum...

(Ay Işığı)
'Gölgelerin karanlığında onu izleyerek; metruk evlerin arkasından açık bir alana çıkmışlardı işte. Adam hiç bir şeyden habersiz yürüyordu, uzakta ışıklar yanıyor, tek tük pırıltılar yanıp sönerek, hayatın varlığını ve suyun sürekliliğini işaret ediyordu. O, küçük dualar mırıldanarak ilerliyor, geçirdiği bunca zamanı kutsayarak, kazasız belasız geçen ömrüne şükrediyordu.
 Arkadaki adımlarını hızlandırdı.
Öteki elindeki küçük paketi sıkıca tutuyor ve bir an önce eve varmak istiyordu. Küçük kızını düşlüyordu, onu sevindirmek yaşamının biricik amacıydı artık. Küçük bir dereciği adımlarıyla zıplayarak geçti, uzaktan köpek havlamalarının sesi geliyordu. Mahallenin bildik köpekleri; bu küçücük şehirde, mabetlerden, kulelerden tanrıyı ululayan seslere eşlik edip, yansılamak ister gibi bir dünyanın içinde yaşayıp gidiyorlardı.
Adamı izleyen kişi gerilerde kalmıştı, açık alanda ona fazlaca yaklaşmak, kuşkuları çağırmakla, tehlikenin yer değiştirmesine yol açabilirdi. Belayı arıyordu evet ama, arayışın öznesi olmak istemiyordu. Uygun bir aralık, her şeyi güvence altına alabilir diye düşünüyordu karanlıkta...
İzlendiğinden habersiz biri ve onun ardından, zamanın tortusunda katmerlenen kiniyle, günahkar olmanın çekiciliği ve kararlılıkla yürüyen başka biri.
 Tanrı adına, bir yazgının yerine getirilmesil adına, evrenin gizleri adına, kozmik gerilimin sürüp gitmesi adına, yaşamın sevdalarla akışı adına; bugün 'İş' ona verilmişti. Bir tür elçi gibi duyumsuyordu kendini ve gecenin karanlığının, düşüncelerine kat be kat destek oluşuna, alabildiğine şaşıyordu ve ilk kez duyumsuyordu bunu...
 Bir elçi, bir uygulayıcı olmaklığın, güvençle dolup taşan, kin dolu gözetleyicisi.
 Denge arayan bir tür havari.
 Ölümün şakaya gelebilecek bir yanı ve insani bir şey olabileceğinin kanıtlarından biri de bu gece olsa gerek diye düşündü. Üstelik tanrıyla işbirliği yapılabilen tek oluntu belki de buydu.
 Az sonra olacaklarla, az önce düşündükleri arasında, sonsuzluk kadar bir uzaklık, birlikte çarpan iki yürek kadar bir yakınlık olduğunu ayrımsadı bir an. Kurbanına acımaktan ziyade bir sevgiyle bağlanıyordu giderek. Dönüşüm kutsaldı. Tanrısal bir edim adına, gerçekte ikisinin de soycul bir işbirliği içinde olduğunu düşünüyordu. Habil'de, Kabil'de tanrının evladıydı.
Yaşam korkunç bilinmezliklerle sürüp giden görkemli bir serenattı belki de, bir seremoni, aynı zamanda baş kaldırabilen ve yıkıcı ve zamanın kendini çürütüşüyle diz çökebilen bir kardeşlik...
 Az sonra olacaklarda, bunların tümünün payı vardı.
Adam belini yokladı, evet yerinde duruyordu, gecenin karanlığında, o kadar kuşkuluydu ki, yerinde duruyor olsa bile, yine de ikide bir yokluyordu onu.
 Güvenç ve kuşku, güvençsizlik ve inanç paralel dünyaların olmazsa olmazıydı belki de, üstelik bu gece varlığı ona bağlıydı, en küçük bir yanlış, ufacık bir hata, rollerin değişmesine ve sonsuzluğa kavuşacak olanın, bir bilinmezliğin, bir gizin bağışlanacak olanın, som gerçeğin tadına varacak olanın kendisi olmasına yol açabilirdi.
 Son derece gurur kırıcı bir şey olurdu bu, görevini yerine getirememek, üstlendiği şeyi gerçekleştirememek, sorumluluk duygusunun rezil ve aşağılık katlarına düşmek, ilençle, gülünçlük arasında bir yere sahip olmaklığın bezginlik veren salınımında, hiçlenerek, yaşamın içinde sürünüp gitmek anlamına gelebilirdi bu.
 Bu tür bir aşağılanma, bir tür hiçliğin içinde, yitip gitmekten başka bir işe yarayamazdı ne yazık ki.
 Ölecek olan, ölmelidir bu dünyada, yok edici kimse, sorgusuzca yok edebilmelidir, kaçınılmazlıkla...
 Bir dengenin aranışı ve göksel terazinin işleyişinde, herkesin üzerine düşeni yerine getiriyor olmaklığından, başka bir şey değildi bu dünya!..
 Yukarıda 'Küçük Ayı' yanıp sönerek, bir terazinin kefesi gibi salınmıyor muydu, ilahi adaleti aramıyor muydu; gecede derin bir sessizlik içine doluyor ve lekesiz, ılık bir rüzgar kendine eşlik etmiyor muydu.
 Sahne onlar için hazırlanmıştı bu gece ve belleğin şaşırtısı, düşüncenin yön değiştirerek, uygulayımın yanlış yollara sapması, bir utanç ve kibir içinde, us kıran bir düş bozumuna yol açacak açmazlara sürüklenmesi, gecenin dinginliğini ters yüz edebilirdi. Bu onlar için daha feci bir son olurdu. Çünkü, kasvetli karanlığın içinde, tanrının onları gözetlediğini biliyordu.
 Bir yanlışlık, ikisini de hiçleyip, yok edebilirdi; evrenin olağanüstü gerçekliğinde, kozmik salınımında, sarmal ipin, dalga boyunun, kutsal parçacığın; sonsuzca akıp giden bir düzeneğin sarsılmaz geleneğinde, katıksız, bitimsiz geleceğinde; bir milim bile sapmadan, üstlerine düşeni yapmaları için, tanrısal uyum adına, en küçük bir yanlışa düşmemeliydiler, bilerek ya da bilmeyerek, görerek ya da görmeyerek, belleyerek ya da...
Şeytansı bir unutuşla...
 Hiç fark etmez!.. Üstelik işin aktörleri, açık seçik görünüyordu, hiç bir kuşkuya yer olamazdı gecenin içinde...
 Kızı eşiğe çıkmış 'izlenen adamı', bir olasılıkla yazgısından kaçan adamı bekliyordu. Varoş mahallelerinde olağan bir şeydi bu, bekleyiş... Solgun, ölgün ışıkların altında, biricik babasını bekliyordu kızcağız, ne getirecekti acaba bu gece kendisine, nasıl bir armağanla buluşacaktı...
Hiç bir şey olmasaydı bile, tanrının yüzü gülecekti bu gece. Göksel yargının terazisinde, karar verilmişti artık ve Levililerin işlerinden birinin, tam da bu anda, bu saatte yerine getirilmesi kaçınılmazdı.
Evrenin gizlerinden birinin yerine getirilmesi, göğün kutsal yasalarının işleyişinde, bir kararlılığın sürüp gitmesinde ve havarilerin işiyle baş başa olmanın pervasızlığında bu gece, 'Olacak Olan', her şeyin üstünde sayılmalıydı doğal olarak, sonsuzluğun akışında, ritmin bozulması düşünülemezdi ve eni sonu, kesinlikle kabullenilmeliydi bu gerçellik.
 Kızın olası çığlıkları ancak bir iç çekişi üstlenecek kadar cılız ve sessiz olabilirdi, ölüm marşına bile bir solfej olamazdı o, ama yine de minik bir prelüd olabilseydi keşke.
 Karanlık iyice çökmüştü...
 Adam gecede, köhne barınakların canavarlar gibi sırıttığı şehrin bu kenar mahallesinde, tek katlı, hüzün veren evlerin önüne gelmişti işte, neredeyse kavuşacakti özlemine.
 Canım diye sarıldığı kızı, kaç adım ötedeydi ki...
 Bir tütün içimi kadar. Bir duanın okunuşu kadar. Bir sevdanın yakışı kadar. Bir iç çekişin özlemi kadar. Belki de olanaksız bir düş kadar olamaz mıydı... Bir kucaklaşma, bir özlem, cennetsi bir koku... O kadar ya vardı ya da yoktu.
 Birden bir şey patladı, köpek seslerini ve tanrının ululanışını bile bastıracak kuvvette bir gürültüydü sanki.
 Bir yazgının yerine getirilmesi, yaratan ve bağışlayıcı olanın kışkırtıcı buyruğunda, bir edimin, kutsal bir buyrultunun gerçekleşmesi...
 Ama nasıl tanrının ululanışını bile bastıran bir çınlayışla gökyüzüne yükselebilirdi ki o...
 Kurbanını izleyen adam, hiç olmadığı kadar bir korkuya kapıldı, bir ikilem, bir dolambaç, hiç bir çıkışın olmadığı bir burgaç, hiç bir kurtuluşun olmadığı bir dolantı bu diye haykırdı birden!..
 Korku bütün bedenini sarmıştı ve dünyadan kurtulmak istercesine, hızla kaçıyordu artık.
 Öteki yere düşmüştü bile, hiç bir çığlık, hiç bir ses, hiç bir gürültü çıkarmaya vakti olmamıştı onun ve bir melek gibi uzanmış, artık bir günaha bile dokunamayacak gözleri, hala özlem dolu parıltılarla doluydu ve bedeni birden küçülmüş, sanki toprağın içinde yitip gitmiş ya da ansızın gökyüzüne çekilmiş gibiydi.
 Bir boşluk, bir boşluğa bakıyordu artık!..
 Bir öç, bir hesaplaşma, kimselerin bilmediği bir alış verişin, dehşet veren öyküsünün içinde roller bitmişti işte. Biri yerde uzanmış yatıyor, öbürü karanlıkta bacaklarını açmış, tuhaf, acayip bir cisim gibi uzayarak, sanki sonsuzluğa koşuyordu.
 Tanrı gülümsemekle yetinmişdi...
 Sonra ayağa kalktı ve gölgelerin içinden, bir görevin yerine getirilmesinin huzuruyla, göklerdeki yuvasına doğru dev adımlarla gitti.
 Ay ışığı cesede vurdu ve ortalık sükuna erdi!..'

Garip, o zamana dek sessizce oturan Meryem, sonunda  kendi öyküsünü lütfetti!..

 (Distopya)
 'Kısacık bir şey anlatmak istiyorum...
 Küçük bir kır lokantasında, babamla yemek yemiştik, minicik bir yerdi, çok uzakta deniz görünüyordu... Kalkarken dedim ki, ağzımın kıyısında köşesinde bir şey var mı? Elini uzattı, şöyle bir yokladı ve çenemin üzerindeki beni temizlemeye kalkıştı!..
Aradan 40 yıl geçti ve şimdi anlıyorum ki, insanların tümü birbirine yabancı varlıklar, ayrılar, çenemdeki benin, o güne kadar yıllarca varlığının ayrımına varmayıp, o an, bir yemek evinden kalkarken algılayan; insanlık...
 Hepimiz, her zaman böyleyiz, hepimiz ayrıyız, ruhumuz, bedenlerimiz, alışkanlıklarımız, her şeyimiz ve bunu hepimiz biliyoruz. Söylemesi güç ama, ne kadar derin bir dostluğumuz, sevgimiz varsa, o kadar birbirimize düşmanlığımız ve önü alınmaz nefretimiz var.
 Babama o gün alınmıştım içten içe, ama bugün yaşamdan aldığım dersler ve zamanın yatıştırıcılığı artık beni de değiştirdi ve yaşam iklimim çoktandır onlara uyum göstermek konusunda büyük başarılar sağlıyor...
 Büyük başarılar...
Şaşırtıcı gelebilir ama, sonraları Newyork'a kadar uzandı yaşam yolculuğum, niçin; Newyork, çocukluğumda duymuştum ki, orada gökdelenler yukarılarda -iki paralel doğrunun sonsuzda birleştiği gibi- birleşir, bulut ve güneş görünmez olur ve kent sonsuz bir karanlığın içinde yaşar... Neonlar kenti sürekli aydınlatır, mağazalar hep açıktır ve gündüz ve geceleri yalnızca saatler belirler. Bu efsaneyi duymuştum ve Ledin Krallığı'nda (Light Emitting Diode) yaşayan insanların, hiç bir zaman bunun ayrımında olmadıklarını da işitmiştim.
 Uçağım güneşi içer gibi, Atlantik üzerinden Morristown hava alanına indiğinde güneşin çoktan düşlere karışabileceğini anlayamadım. Işıklar, göz alıcı ışıklar her şeyi unutturuyordu, yapay aylar, suni güneşler, yıldızlı gökyüzüyle dolu sanal dünyalar her şeyi hoşnutluk veren bir sanrıya dönüştürüyordu, daha önceki yaşamım taşrada geçmiş gibi bir duyguya kapılmıştım ve kendime acınıyordum artık...
 Kısa bir öykü bu...
 Yıllarca yaşadım orada, bir gün bile güneş nerede, mehtap nerede, yıldızlar neden görünmüyor diye düşünmedim, yer gök güneşle, ayla, yıldızlarla doluydu, sonra işte korkunç gerçeği bir gün anladım; İnsanlarda sanaldı burada...
 Tanrıyı yadsırcasına ya da ona ulaşırcasına yüksek binalarda toplanıyorlar, başka yerlerdeki diğer insanlar için duygulandırmayan, barbarca kararlar veriyorlar, oraya silahlar, uçan roketler, lazerler gönderiyor, robokoplar salıyor ve kendileri dışında, her yeri güneşin kavurduğu bir cehenneme çeviriyorlardı.
Hiç kimse ayrımında değildi olan bitenin. Yavaşça ve sabırla bu kentten, dünyanın başına bela olmuş bu sanaliteden ve bambaşka bir inancın pençesine düşmüş, tuhaflıkla dönüşmüş bu robotlardan kurtulmak istedim. Zaman geçtikçe davranışlarım değişiyor ama işim gittikçe zorlaşıyordu. Onlardan ayrılıyor tepkilerini çekiyordum.
 Kısa zamanda benim ne yapmak istediğimi anladılar ve bir gün aniden içinde yaşadığım, oradaki Metrocity'lerden Building'in kapısı çaldı!.. -kaçma isteğim ve her şeyi haykırabileceğim korkusu onları harekete geçirmişti!- (Neuromancerler'dir diye düş bile kurdum!) büyük bir telaşla, bina dışındaki diğer asansöre koştum, bugün bunu nasıl başardığımı bilemiyorum ya da onların buna nasıl göz yumabileceğini...
 Zemine indiğimde ışıklar gözümü neredeyse kör ediyordu, evsiz bir Quasimodo, öylesine biri ve hiçbir şey olmamış gibi, binanın çevresini süsleyen, onu diğerlerinden ayıran, sentetik çalılıkların içine girdim, sinsiydim, ayağım, yere gömülü bir kanalizasyon rögarına takıldı, işte o zaman, Tanrı'ya ilk kez böylesine içten yalvarıp, dualar ettiğimi ve ürpertiler içinde bugün bile sürdürdüğümü söyleyebilirim.
 Öykünün sonu yaklaşıyor...
 Kanalizasyon kapağından, 'Açıl susam açıl' dercesine girerek, el yordamıyla demir tutamakları kavrayıp, paslı merdivenlerden, tuhaf şırıltılardan, yitip giden dolantılardan, aşağılara doğru süzüldüm, nereden geldiği belirsiz bir ışık, sızıntıyla ortalığı aydınlatmaya başlamıştı...
Sislerin arasında büyük bir kalabalık belirdi, işte biri daha kurtuldu diye, sessiz bir tansımayla haykırıyorlardı. Bayılacak gibi oldum...
 Göz gözü gördüğünde, hıçkırıklarla birbirimize sarıldık, şoka girmiştim, onlar beni teselli eder diye beklerken, ben onları teselli ediyor, ağlamayın, her şey bitti işte diye yalvarıyordum...
Şimdi orada yaşıyorum. Güneş, ay ve yıldız gene yok. Ama gerçek var, her şey bir gerçeklik içinde yaşanıyor!.. Yaşamak, sevgi, barış...
Ve inanmayacaksınız ama; Aşk!..'


Her şey bitti sonunda ve tanrı dedi ki, evren yalıncak, tek katlı bir yapıntı, ne anlatırsak anlatalım kulağımıza yabancı gelmeyecektir aslında, uyandım, olan biteni neden bir düş sanmıştım ki, aldanmışım, her şey burada işte...

İnsan köleliğe eğimli bir yaratıktır, sürekli efendisini arıyor o, sorun işte bu, yalnız olmayı başaramıyor, bir yol gösteren yoksa barınamıyor ve her şey bu yüzden olağanlaşıyor. Tanrı pırıl pırıl kılıcını göğün altında öylesine korku salarak sallıyor ki, sanki ölüm meleğini veya hiç değilse kötülük kudretiyle dolu kahredici başka bir varlığı, belki de hep düelloya çağırıyor, saltanatı sürsün diye...
Çünkü Hacıumar'a göre elektronik etle organik et arasında, kesinlikle bir iletişim, görünmeyen bir bileşen söz konusuydu ve otobüs mezarlığa doğru kayarken, onun için dur dur dur diye bağırışı araca, arabanın fren aksamında kesinlikle bir uyarıya, bir duraksamaya yol açacaktı, bu değişke kesin biçimde gözlenebiliyordu zaten ve en ilginci de bu onun inanmışlığından gelen, ruhani bir tabu ya da skolastik bir inancadan kaynaklanmıyor, çok normal, alabildiğine doğal bir şeydi bu... Oysa Hacıumar, bizim materyalist ve köylünün ezilmekten başkaldırmaya doğru evrilen gözlem ve bakışımında, gemi azıya almış bir bilisizdi. Ama işte bu korkulu olduğu kadar gülünç olayın, kazasız belasız atlatılmış olması, onu tüm köylünün gözünde afsunlu olmak şöyle dursun, resmen ve madden algılanabilir yaşam biçimlerimizin akıp giden esintisinde, kökten ve tartışmasız ve her bakımdan mutlak bir sarmallıkta, yaşamın içlerinden haklı kılıyor ve en ufak bir gedik olmaksızın ve tartışmasız köyün bilirkişisi kıvamında bir önder ve bir klanbaşı, gelip gitmez bir başpapaz kılıyordu. Hacıumar şimdi aradan geçen yıllar sonrasında, belki de öbür dünyada hükümranlığını sürdürüyordur, ama onun köyüne ve bidayette bizlere bıraktığı, kalpleri bile titreten özdeyişini sizinle paylaşmadan edemem;
 'Mıknatısın içinde can olmasaydı, kutuplar birbirini çeker miydi?'
 Size mantıklı gelmeyebilir ama bence bu adam bilinçaltında ölümün olmadığı bir uygarlığın özlemi içindeydi. Ruhu şad olsun demek geliyor içimden,
 Geceyi sisler basmıştı, otlar ölü yapraklar gibi uzanıyordu uzakta, karanlık ürperten bir ışın yayıyordu sanki, teyzem kloroz sayrısıydı öteden beri, gök korkunçtu ve yıldızlar üstüme yağıyor gibiydi.
Şiir derler, ne kadar sözcük dışarda kalırsa o kadar iyidir, bu sahtiyanda şiirsel tek bir sözcük yok. Şiirin ne olduğu bilinmiyor ki. Gerçek şiir belki de budur. Hiçlik... Şiir belki de yazgımızdan söz etmektir, şiir belki de hiç bir yerde, hiç bir şey olmaktır.
Belki de şiir, gülerken gözyaşı dökmektir.
Yine de şiirsiz kalmayın. Yaşamın tek umarıdır o...




--------------------------------------------------------------------------------------



HANOMAG



'İçimde bir insan var benim / İçimde bir tanrı var. / İçimde bir sen var benim / İçimde bir ben var. / İçimde bir çocuk vardır / İçimde bir melek var. / İçimde çiçekler var / İçimde bir ıtır var. / İçimden ırmaklar geçer / İçimde bir gölge var. / İçimde dolambaçlar / İçimde ağaçlar var. / İçimde güneşler var benim / İçimde sarı aylar. / İçimde bir özlem var / İçimde bir dünya var. / İçimde bir ben var benim / İçimde bir sen var. / İçimde bir aşk vardır / İçimde bir tanrı var...'

Gökler tanığım olsun ki, çocukluğum öyle güzel, Baklan ovası öyle dillere destan ve İsabey öyle biricikti ki... Serenli kuyular, Çökelez dağının başından, ovanın ortasında bir düş diyarındaymışım gibi durur, gerçeküstü birer hayalet, birer atlı karınca gibi görünür, hepimizi ürkütücü düşlere, gülütlere sürüklerdi; peygamber devesini andıran yatay bir sırığı, dikey bir kirişin üstüne koyun, önünden ip ya da zincire bağlı bir kova sarksın, tam dengede çekince kuyuya dalsın, asılınca kovanın suyu, kuyunun mermer ağzından kocaman ovaya dökülüp, yayılsın... Kuyu ama deve görünümlü bir düşsel aygıt!..
Burçaklar, cevizler, incirler, bademler, keten tarlaları, buğdaylar, mısır bahçeleri, bağlar, kuşlar, arılar, atlar, sığırlar, insanlar, kızlar, oğlanlar ve acı tatlı, bulutları yaran, gökleri delen çığlıklar...
Tanrım varsın biliyorum, ama beni neden bıraktın...
Alabildiğine yayılmış kokular, sütleğenler, su gelini, süsenler; yılanlar, örenler, gömütler, ufuklara bile sığmaz umutlar...
Gizli gizli ağlıyorum anılarıma, nereden bilebilirdim ki gidenler geri gelmez, zamanlar geri dönmez. Kuş dili, böğürtlen, yaban gülü, kefre, patlangaç, sümbül, kasımpatı, kevser çiçeği, fesleğen, sarı, kırmızı, beyaz, mavi, binlerce renk, binlerce kuş, kelebek, arı...
Dereler, çaylar, kadife çiçekleri, kerkenez, dikencik ötüşleri, pınarlar, kavaklar; bir türbeye özenen apak armutlar...
Zümrüt Anka'mız arı kuşu... Kurig kurig sesleri, serçe cıvıltıları, kumru mırıltıları, dutlar, narlar, ağlayanlar, gülenler, sövenler, sayanlar ve tavuk karanlığında birden inen sessizlik... İbrahim'in Ebû Kubeys'den getirdiği Hacer taşı gibi, kara bir şeyin, günahlarımıza bakışı gibi!.. Kuşluk vakti kuşların ötüşüne dek, bambaşka dünyalar...
Bakın neler olurdu, deve güreşi olurdu Yazır'da, bir gün develer boşandı dediler, korkunç hayvanlar, tanrının yeteneğini açıkça görebilirsiniz, sarnıçları sırtında kırk gün susuz yaşayabilen hayvanlar, boynu yılan, ayağı at, üç kaşlı ağlar gibi bakan bir aşık, sırtı çadır, çift çadırlı olanı var, olağanüstü tuhaflıkta hayvanlar, uzaylı biziz ve dünyamızda 'Planet'in ta kendisi filan, neyse gün devrilene dek kaçtık hayvandan, köyümüze kadar koşmuştuk ardımıza bakmadan.
Başka bir gün, Arap Süleyman'ın sürücüsü olduğu arabaya kırk kişi doluşmuştuk, araba Chevrolet, burnundan soluyan, ağzından levye ile dişlerini kurcalamadıkça koşamayan eski püskü bir velî, doluştuk dedimse, iki horoz, on kasa üzüm sandığı, dört yorgan, sekiz arkalaç, siz bunun anlamını bilmezsiniz, zamazingo balyası diyeyim, on bir çocuk, biri ben, bir tanede ayakları bağlı buzağıyla, yavru bir keçi yolcular arasında, kefesinde ki bir kekliği de sayarsanız tamam oluyor yolcular, tam gidecekken biri geme var (fare-sıçan) diye bağırdı, vallahi kırk kişi bir dakika içinde birbirinin üstüne çıkmadan boşaldı, kapıları kapatıp içeriye bir kedi saldılar, kedi dedimse kır kedisi, eti değil, sarı ineği bile yer, bir kaç dakika sonra kapılar açıldı, geme kedinin ağzında, kuyruğu hala kıvranıyor ama, Hasibe Ana diye biri vardı, 'Yemen Melikesi' gibi gerindi ve bu geme artık cennetlik dedi!..
Kış aylarında kırlara giden olmaz, nasılsa birinin yolu düşmüş, susamış gafil, uçkuruna pabucunu bağlayıp kuyuya salmış, bir şey sanki kemirir gibi ipi koparmış, bir de diyor ki uluyordu sanki, bütün köy, Dedimköy'e yakın kuyunun başına gitti, meğer bir kurt düşmüş kuyuya, olur ya kuyunun suyu da bir karış kalmış çekilmişmiş, tanrının işine ne zaman us erdirebildik, bitkin köpeği, kuyudan nasılsa çıkardılar, vallahi kurt kırması köpek hiç bir şey olmamış gibi ovaya daldı, bir daha da gören olmadı, eğer ölüm zamanı gelip de ölmüşse, köpekler Hades'e, Kerberos'un yerine cehennem zebaniliğine gittiği için, bir köpeğin ölüsü hiç bir zaman görülmez, yerin altına çekilir o ve yaşamayı sürdürür!..
Gene bir gün, kar yağdı, Hasilli Caferlerin oğlu dağda tipiye kapılmış dediler, herkes silahını aldı dağ yoluna gidiyoruz, gidiyoruz dediysem, ertesi gün, yolunu yitirdiği ancak anlaşılmış, duru, dondurucu bir hava, bağ evlerini, dağ gümelerini tek tek arıyoruz, sonunda dağa yakın, bir kulübede tüfeğine yaslanır vaziyette bulduk onu, o kadar doğaldı ki biri, Hüsam, Hüsam diye bağırdı, hiç ses yok, ölmüş dedi, biri çarptı mı bir şey oldu, çocuk tepesi üstü, kendi bulunduğu yerin içine doğru sanki dikildi, kardeşi ağlamaya başladı, hayatımda böylesine donmuş, kaskatı kesilmiş ve sanki postmodern bir heykele dönüşmüş bir insan daha görmedim, hâlâ düşlerime girer.
Köyde Zeliha vardı, o kadar yoksullardı ki, alan yok kızı, bir gün Çalkebir'den tellança, deli amcadan mı bozma bilmem, gerçekten yarı deli biri geldi, köy odasında bir süre kaldı, biz başına toplanıyor, anlattıklarını dinliyorduk, belleğimde kalan tek sözü şudur, tekerleksiz araba yaptım ben, ne nasıl yaptın diyebildi çocuklar, ne de hani nerede diyebildik, köy çocukları yalnızca dinler, ileri giderlerse sopanın beklediğini bilirler!..
Zeliha'yı o adama verdiler, nasıl oldu ne bileyim, çocuğum ben, üç gün sonra Zeliha'nın köyde göründüğü hatta evlerindeki odanın içinde, gün boyu boşluğa bakarak öylece dikildiğini söylediler, bir ay sonra Zeliha öldü, şimdi düşünüyorum da tekerleksiz araba yapan adam, bence ona bir şey yaptı, belki de zehirledi, cinayetlerin gayri resmi olanı, resmi olanlarının düşlenmez katı ve şunu bilin ki, hepimiz birer katiliz, ölülerimizi çiğneyerek gezinip duruyoruz.
Son anlatacağım şey Hanomag, bu yazıyı bu traktör için düşündüm zaten, köyün Kıranardı denilen kesiminde, kocaman avluların içinde çocukluğum boyunca duran bir traktör vardı, o kadar görkemli bir makineydi ki, turuncuya kaçan sarı, tepesinde duran roket benzeri egzoz borusu, bir insanın iki elini hiç bir zaman kavuşturamayacağı kalınlıkta arka tekeri, olağanüstü güzellikteki dizaynı, çekinceyle karışık aşıktım ona, bir kere bile binmek nasip olmadı ama, sürücüsü Mustafa ki okulunun matematik birincisiydi, bir gün virajı alamayıp, minicik şarampole yuvarlanmış, hem de köyün içinde, geleceğin bilim teknik harikalarını yaratacak gözüyle baktığımız Mustafa, kara yazgısına böylece yenildi, anısı ve acısı ne yazık ki hepimizin içindedir.
Hanomag benim için şudur, biz teknolojide geriyiz, evet ama o traktörleri gören her köy çocuğunun, hatta benim bile bir şey bulma, bir bilinmezliğe ulaşma ya da hiç görülmedik bir şey yaratma hevesimiz vardır kesinlikle, bu insanların hepsi, her yeniliği tartışarak büyüdüler köyde, heves ve heyecan, arzu ve istenç doludurlar. Eğer biz bir adım ileri gidemiyorsak nedeni şu, fasonizm ve kolaycılık bizi tutsak etmiş. Bu insanların beyni, başkalarının ki gibi, hiç bir fark yok, ama çark ve çarklar öyle işlemiyor, okullar, otorite ve bağımlılık dolu atılımlar, bu insanların gözlerini köreltiyor ve ölüp gidiyorlar, insanımızı suçlayanlar, bezirgan, kalpazan ve dinozor dolu ormanların kibar çevreleri!..
Bir gün ovada bir bağ evine girdim, ıssız ve sessiz bir esintinin, bunaltıcı sıcağında elimi bir kaşıklığa soktum, tuhaf bir kovuğa, transistör parçası gibi, bakır tellerle dolu bir regülatör veya radyo aksamı, o an büyülendim, aya gittim sanki, sanki gelecekten bir ses, bir gün ölüme umar bulacağız, ölümsüzlük kapımızı çalacak ve bu manyetik tellerin arasından birbirimizi görüp, konuşacağız, geçmiş ve gelecekteki ölülerimizle Eden Bahçeleri'nde buluşup, gene söyleşeceğiz dedi bana...
Ve bir gün her şey, yeniden başlayacak.
Bu çocuklar teknolojide neden geri kalabilir ki...
Bir şey var, hiç birimizin bilmediği, bilemediği ya da bilmek istemediği...
Önce onu çözmek gerek.
Ve yaşam niçin ölümlü olsun ki, bilin ki ölümsüzlük, ölümden daha yakın insanoğluna!..


--------------------------------------------------------------------------------




1939

''İlâhi gerekçelerimiz, günahlarımızdır.''
İskenderiye Kanonları. Cilt XIV. Sahife 208.

''Her başarısızlık, erişilmez, gizem dolu bir utkudur. Başka yaşamlara imrenerek, özlemle baktığımızda, kendimizi yitirmişiz demektir. Her şeyden üstün olduğunu bilmeyen, hiç bir şey, kendisi olamayacaktır. Onlar yalnızca eşitlik istediler ve yalnızca olası, küçük şeyler. Ben, doğabileceğim yerlerde doğdum. Atalarım bir kuşatma sırasında öldü. Yarın saat 9'a vardığında, bende ölümün yurduna ayak basmış olacağım. İnsanoğlu, çağdaşlarına boyun eğmek istemez. Kutlu yaratıcılar ve bilginler; Tanrının dikkatini şu sözcüklerden, bir an bile çektiğinde, sağ elin, sanki -alevsiz bir şeyle- tutuşmuşçasına, hiçliğe gömüleceğini ileri sürerler. Biz yaratandan önce, gerekçelere sığınanlarız. İşte bakın, kocaman, panter gibi bir kedi, gerekçelerimizin bir simgesi gibi, pencerenin önünde uyuyor. Biz, yazgımızı kendimiz belirleriz. Yazgımız; kendimiziz. Bunun için, her yanılgı bir kasıt, her karşılaşma bir randevu, her aşağılama bir tövbe ve her ölüm bir öz kıyımdır. Ve her başarısızlık, geleceğin, usa sığmaz bir utkusunu barındırır. İnanç uğruna ölmek, onu sonuna kadar yaşamaktan, daha kolaydır. Korkaklar ateşin altına sığınırlar. Bilgelerse, yaşamın acılarına göğüs gerer. Mutluluk yüceltilemezse de, çürümüşlük yaşamı yadsımaktır. Bir borsacı, kendisinden tiksinse de, bir karaktere can verdiğini, onu dünyaya armağan ettiğini bilemez. Acıma duygusu ve dizginsiz şanın, bizi ele geçirmesine izin vermeyiniz. Kuruntu ve kahredici kibrin önünde, diz çökmeyiniz. Geceler boyu, Urban haritasını, usundan çıkaramayan bir insan, çıldırabilir. Acımasızlığımız, sonsuz olmalıdır. Onu yok edebilecek her utku; aşkı andırabilir, yüreğimiz kuş gibi çırpınarak, coşkuyla çarpabilir. Her utku yenilgimizdir. Tinimizi öldürmeyi başarabilmeliyiz. Her insan, yaşamın doluluğuna öykünür. Oysa yaşam, uç noktalardadır. Bitimsiz utku, utanç verici yıkım ve görkem, sonsuz yenilgi... Her bir olguyu, her birlikteliği, her soru işaretini yok saymak, evrenin adına kara çalmaktır. Her şey değişebilir, her şey lanetlenebilir ama hasımlarımız, sonsuza dek değişemez. Yenen ve yenilen; herkes için, nefret eden ve sevilen; hepimiz için, saldıran ve savunan; senin için savaşır. O, sensin. Kim balyozdur, kim örs, önemi yok. Şiddet kutsaldır, ölümse kutsayıcı. Cennet ise var olmalıdır. Her ne kadar, senin yerin, cehennem olsa da... Amansız bir çağ başlıyor... Tenim korkabilir ama tinim korkmuyor!..''

--------------------------------------------------------------------------------------------

YAZI

Tanrıtanımazlık kavramıyla, tanrının varlığına sevdalı olup, bir ötekine yağılık besleyenle, uğru gözüyle bakan, kindarlık duyanlara şunu önerebiliriz; İki paralel doğru sonsuzda birleşir. Evrende zıtlık kavramı olanaksızdır. Halil Cibran'ın meselinde olduğu gibi bu tasımlar inançlıyı kutsal kitaplarını yok etmeye, inançsızı da kitaplığındaki o biricik kitabı okuyup bellemeye götürür. Anlamayanlar zalimdir ve bütün sorun bu olmalıdır. İzansız bir inananla, bilisiz bir inançsı...z, tanrı katında birdir!.. Birbirine yağılık besleyen, Habil ve Kabil meselinin ayırdığı, duyunçsuz olmakla övünçlü bu iki kişi, öbür dünyada, tanrı indinde aynı kişi olduklarını hayretle görecekler ve bunun hesabıyla sorgulanacak ve belki de sırf bu nedenle yanıp tutuşacaklardır. Gerçek günahkar bilmeden okuyan, anlamadan tapınandır. Ola ki tanrı yok diyenin ürperişini, umarsızlığını tanrı görüyor. Tanrıya, tözüne, yankısına, onun evrende kendini gösteren aksine sevdalanarak, kendini bir musikiye, bir duaya, bir iyiliğe ya da sessizliğin sesine dönüşen bir yalnızlığa adayan kullarını tanrı biliyor. Tanrı indinde, ona inanan ve gerçekten sevaba girenler, onun adına, kendini düşüncenin hazzına bırakanlardır!.. Onu yadsısa bile!.. Yaratmanın, varlığın biricik amacı düşüncedir. Aslolan düşüncedir ki, tanrının yoluna ancak böyle düşebilir, ona ancak böyle kavuşabiliriz. Sonsuz evrende var olmanın coşkusuyla yaşarız, ve ölümü, sonsuzluk duygusuyla kavrayabiliriz. Sonsuzluk, göz alabildiğine boşluk, yokluk ve hiçlik duygusunun adıdır. Yokluktan geldik yokluğa gidiyoruz. Tanrı var oluşumuzun adı, yokluk, var oluşun öbür yüzüdür ve birbirinden ayrılamaz. Tanrıyı yadsıyan, onun ardından gidendir, onun ardından giden yokluğa kavuşandır ve bu bir döngüdür. Algı ve düşünce biçimimiz ufukları aşar ve her ufuk, bir başka ufuğun yolunu açar... Düşüncedir bizi aydınlatan, elektriği bulan, enel hak diyen ve hatta göklere bakıp uluyan; her canlı kutsaldır. Kim ki düşünceye yön vermeye kalkar, şirk koşar ve tanrıyı yadsımış olur. Tanrının ereği, sonsuz açılım ve sınırsız düşüncedir. Var oluşun amacı budur. Tanrı evren ve biz bunun için yaşarız. Var oluş sonludur, düşünce sonsuz ve varoluş düşünceye, düşünce var oluşa evrilerek sürer gider. düşünce varlığımızın güvencesi, varlığımız düşüncenin evidir. Kim ki, tanrı adına hesap sormaya kalkar, bir sorgulama olan düşüncenin kendisini sorgulamaya kalkar, kendini tanrı yerine koyar ki, gerçek günah ve yadsıma yalnızca budur ve yalnızca bunun affı olmamalıdır!.. Ve kim ki, yalnızca tanrının adına birinin canını alır, var oluşa, düşünceye ve özünde tanrıya sırtını dönmüş olur. Gerçek ölüm budur ve tanrıyı öldürmeye kalkışan inançsız işte odur!..

-----------------------------------------------------------------------------------------
ORGANOPYA
(Öteki)

Ovada duruyordum. Papatyaların arasında kelebekler uçuşuyor, arılar, sessizlikte vızıldıyordu. Hafif eğimde nar ağaçları vardı. Uyuşuk öğlede, badem çiçekleri ve sümbüller sanki uyukluyordu. Başımın üstünden geçen kırlangıcın rüzgârı, onları uyandırdı. Bana mı öyle geliyor diye yüzlerine baktım. Onlarda baktı. Hangi döngüdeydik anımsamıyorum... Gün batımı tarafından, arı kuşlarının ötüşü geliyordu. Boydan boya otlar vardı ve görünmez, engin bir suyun şırıltısı, ruhları dinlendiriyordu. Solumda, yeşile doyurulmuş, at kuyruğuyla, eğreltilerin alabildiğine yükseldiği yerde, birden bir kadın belirdi. Çırılçıplaktı ve hafif yelde, buğday rengi saçları lüle lüleydi. Yunan tanrıçaları gibiydi. Bu bir düş olabilir mi diye, ona doğru koşmayı denedim, kavuşmayı başardım derken yitiverdi, koştukça uzaklaşan bir şeydi sanki. İçinden geçtiğim boşluğun ışıltısı, rüzgârın savrulmasıdır belki de bu, diye düşünürken, tökezledim ve uyandığımda bir kulübenin içinde buldum kendimi. Tanrıça karşımda duruyor ve ben doğrulmaya çalışıyordum. Birden ona sarıldım, düşer gibi olduğumuzu anımsıyorum, ot yataklarda gün boyu seviştiğimizi de... Kulübenin tavanına bakıyordum, yuvalardan kuşlar fırlıyor, cıvıltıyla yanımızda, yöremizde uçuyor, yılanlar yanımızdan geçerken, kıvrılıyor, tek bir vücut oluyor, zaman bir testinin içinden, bilinmeksizin, akıp gidiyordu... Bir çağlayanın içinde uyandığımda, düş gördüğüme inandım. Ama düş gördüğümü sandığım düşün elleri, belimi tutuyor, ben ellerimi kalçalarına batırıyor, sarılıyor ve çağlayanın içinden yükselerek, göklere, bulutlara doğru savruluyorduk. Düşün gerçekliği; gerçekliğin düş olduğu mudur diye düşünürken, tanrıça içeri girdi...

Biri bu yazıyı kaleme alırken, gölge de belki okuyordur dedi. Eş zamanlılık, ıraksak algılama, bağdaşımsız birliktelik, belleğin benzemliği ve kardeşliği, tözün ruh ikizleri filan dedi.

Öyleyse sen bensin dedim, kuşkuyla baktı ve evet; 'Ben senim' dedi!..


----------------------------------------------------------------------------------------

  
LAGRANGE

Endüstriyel, metalik becerilerle süslü tarayıcıya (*) kuşkuyla, güvençle, sessizlikle yaklaşan Sivok; zarif, çelik aksamların arasına dikkatle ayakkabısını yerleştirdi. Bir kuğu gibi, gürültüsüzce, içeri süzüldü eşya... Az sonra kopuntu lifler, tabanlıkta; Aşil topuğuna dengesizlikler kazandıran doku bozuklukları; sağlam ilmekler, karmaşık örüntülerle yeniden kaynaşmıştı. Kaygan de...rinin, yıpranmış hücreleri, göz açıp kapasıya yenilendi. Aşağılarda, eprimiş plastik bozuntular ve düzlemden yoksun, engebelere dönüşmüş bölümlerin, aşınan, girinti çıkıntılarla, amorf bir yüzeye dönüşmüş tozanları; peyzaj sessizliğindeki moleküller, süzgüyle, diri güller gibi yeniden açtılar. Üzeri saydam, jelatin ve büyüleyici tonda selefonların kapsadığı alanlar, gözden uzak cinsiyetsiz, minik koylar ve amonyakla parıldayan tayfların içindeki spiral yüzeyler, yenilenen aurada ve cila parlaklığındaki, kışkırtıcı katmanlarla bezenmiş, sülün tüyü vitraylarla koşumlu atmosferde, el değmemiş, doyumsuz oksijeni, dayanılmaz arzularla yalazlanan bir alev gibi soludular. Putsever bir sfenksin, gökçül bir balbal taşı gibi tuhaflıkla içe dönmüş, kendi üzerine katlanan, eğri büğrü ölü böylece dirilmiş; ve beklenmedik, astral bir gider için us kıran, yürek köreltici, sınırlı bitcoini gereksizce savurmakla haykıran, kırlentlerin içindeki kum yığınları, istiridyelerin arasından, buyrultularla çıkan; oda müziğinin sesinden kurtulmuş, epikten, moral skalasının kutup soğukluğundaki gözeneklerine sinen, donmuş ölçeri, saniyeler içinde Fahrenheit 451 seviyesine yükselmişti. Lagrange'daki görünmez yurtluğun, soyut gökdelenlerinde ev hapsinden ve uzay boşluklarında süren yaşamında, Vega yılına dek, devre dışı kalmaktan kurtulmuştu. Merakla sonucu bekleyen Alanis'le utkusunu paylaşarak, ürkütücü arzularla süslü sayısız öpücükler yolladı ve artık sınırsızca gülümseyebiliyor, kaktüsyen çiçeklerle; uzaysıl taşlarla boşlukta duran pisuvarın, yalnızlığını paylaşmakla sorumlu, ultrobik aynası; dizginsiz bir coşkuyla kendisine eşlik ediyor, gizemli tansımalar, ışıklı şıngırtılarla sarsılıyordu. Mutluydu Sivok!..

(*) Skyner.




--------------------------------------------------------------------------------



NEWS

Dünyadan on ışık yılı uzaklıkta dev bir gezegen bulundu, önümüzdeki seçimlerde yine aday olacağını belirtti, bir Nükleer savaş sonrası yalnızca penguenler kalacak, Townes yüz yaşında yaşamını yitirdi, köyde yolunu gözlediği kızı kaçırdı, kısa dalga boyunda yüksek frekanslı ışık üretme düşüncesini ortaya attı, Angora keçisi soyu tükenen beyaz bir köpekmiş, kanguru kaçakçılarına kota tanındı, ihaleyi en çok pey veren Alter grubu kazandı, Nil ejderhasını Nefertiti uydurmuş, Caminin altında 'Nisa Devleti' kurmuşlar, yargıya bağımsızlık uyarısı yapıldı, yağmurun bulutlar yüzünden yağmadığı savlanıyor, internette sörf yaparken yakalandı, Tesla'nın korkudan gizlenen çocuğu ortaya çıktı, Bizans sarnıcında bin yaşında canlı akrep, kırmızı ışıkta geçeyim derken öldü, Ulanbator'da suni katır üretimine geçildi, son ebola hastası da iyileşti, alfabeden J harfi atıldı, ateşkesin üzerinden bir hafta geçmeden süper çatışma, Kutup tilkisi avı yasaklandı, arpanın kolesterol seviyesini düşürdüğü söyleniyor, Amerli'deki sorun için işbirliği yapılması istendi, yumurtlayarak çoğalabilecek miyiz oditoryumu ertelendi, bilgisayarların bilgi işleme kapasitesi sonsuz olmayabilirmiş, Rio karnavalında yüz yaralı, erken ölümü önlemenin dokuz basit yolu açıklandı, Norveç'te balık eti artık yasak, sönmeyen mum icat etti, Everest tepesindeki karlar on bin yıldır erimemiş, gıda araştırmaları enstitüsü vakfına bağış yapanlar ödülünü aldı, çuha çiçeğinden yıldırımsavar yaptı, boşandığı eşine işyerinde saldırdı, Noch Less canavarı 2.savaşta düşen zeplinmiş, akil heyet toplum aydınlanmadan herhangi bir çözüm bulunamaz dedi, ışık hızının sabit olması olanaksız, Sarraflar ve simyacılar panelinde olay çıktı, Konya ovasına uçaklar serbestçe inip kalkabiliyor, devşirme sistemine geri dönmeliyiz dedi, Osmanlıca düşkünlüğü ve özgürlük üzerine konferans verdi, Napoli'de serenat söyleyen aşık deliler evine gönderildi, bel ağrısı hakkında bilinen yanlışları sıraladı, do sesi apriori değilmiş, Heisenberg'in belirsizlik ilkesi bilim alanında değişmeyen tek dogma, çalınmış vals parçası üzerine mirasçıları dava açtı, Newyork kanalizasyonlarında bulunan koloniyle iletişim kuruldu, Elizabeth dün şehrimizdeydi, dijital ortamda okuma oranı basılı kağıdın üzerinde, banyoda yıkanırken düşerek komaya girdi, Mars'tan dönen astronot dünya cennet olabilir dedi, kutsal mizah kırbacı adlı panele katılan müzisyen herkesi güldürdü, Sealand devleti feshedildi, Papa'nın da totemi varmış, kaçak elektrik kullanan sayaç sahibi gözaltına alındı, metafizik nedir adlı tartışma programında arbede çıktı, Isparta'da gül üretiminde geçen yıla oranla büyük artış, Mısır piramitleri bir gecede yok oldu, Sinop meğer snopların yurduymuş, Arhavispor ikinci yarıya antrenörsüz başladı, Endonezya'da bir uçak havalandıktan 3 dakika sonra düştü, giyim sektöründe yolsuzluk yapan bakan hakkında fezleke düzenlendi, aspirin artık yok, Çavdar Tarlasında Sevişenler adlı kitabıyla alkışlandı, Kant'a göre saatini ayarlayan komşusu şeytana uydum zaman yokmuş dedi, manyetik ısıyla kışlık giyim ortadan kalktı, otobüs beklerken sınavı kaçırınca okuldan atıldı, kiremit en çok kullanılan buluşmuş, Cebel-i Tarık Tarık bin Ziyad sesleriyle çalkandı, Sarıkamış dinlenme tesislerine yılın ilk karı yağdı, Charlie Hedbo adlı haftalık dergi saldırıya uğradı, yalnız yaşayan adam enfarktüs geçirince akrabaları ortaya çıktı, yapay döllenmeyle Higgs bozonu çöpe atıldı, Çin'de pirinç ekmeği modası, Seyit Nizam külliyesini yakanlar yakalandı, yeni evli çift balayı için Hierapolis'e uçtu, şubat ayının son haftasında çiçekler açtı, Afganistan'dan müttefikler geri çekilme tarihini erteledi, Akdeniz'de su seviyesi yükseldi, Sahra çölünde yeni bir planet, vejetaryenler bitkisel gıdaların artırılması için gösteri yaptı, bebeklerin üç yaşına kadar rüya görmedikleri açıklandı, Formoza'da seks işçileri ayaklandı, peynir gözeneklerinde mikro evren olduğu varsayımı doğru mu, Sibir Türkleri bağımsızlık istedi, tüm dünyada lüks tüketime narh kondu, Vladivostok'ta düşen cismin kimliği anlaşılamadı, yapay yumurta satışları başladı, Ganj nehrinde ölen balina iletişim uydusu çıktı, ölen köpeğini buzlukta yaşatıyor, evlenme teklifini geri çevirince horoz gibi kanat çırpıp öterek kenti dolaştı, Petersburg'un adı Anastasia oldu, kan grupları teke inecek, Efes'li pilgrimler yeni bir mezhebiz dedi, Soma zeytin üreticileri kooperatifi genel kurul kararı aldı, Truva savaşı Homeros'un düşleri çıktı, ehliyetsiz sürücü denize uçtu, moda defilesinde önümüzdeki yaz döneminin giysileri sunuldu, Kansas'ta ölü bir kovboy ele geçirildi, Sarıyer'de kalorifer kazanı patlayınca okul tatil edildi, Amazonlarda suda yaşayan kabileye ziyaret, işçi alımlarında yeni bir düzenlemeye gidildi, Narenciye yetiştiricileri isteklerini dile getirdi, çocuğuna 'Doğmayan' ismini vermek istedi, gelir vergisinde geçen yıla oranla büyük artış, aşk evliliği yapanların boşanma sıralamasında birinci olduğu açıklandı, Delaware'de uçan bir melek görüldü, Curiosity uzaydan eli boş döndü, Tanrı öldü.

----------------------------------------------------------------------------------------


BİGBOMP

Rus Ülkesi'nin President'i, 'yanılgıyla' kızıl düğmeye bastı. Nükleer roket birden Washington'a doğru yol aldı. Savunma kalkanının üzerinde parçalandı ve kentin kıyılarında, beş bin kişinin ölümüne yol açtı. Amerika anlayamadı; sonra kavradı ve birden 'Kırmızı Düğme'ye bastı. Atlantik üzerinde durumu gözleyen Britanya, ani kargaşada bir karar veremedi. United States sürgit 'Doğal Dostu'ydu ama atmosferdeki füzelerden biri, ilahi bir cilve, Tanrı'nın bir şakası gibi Heathrow yakınlarına düşünce, oda 'Nokta'ya bastı. Füze büyük bir şaşmazlıkla Meksiko'ya düştü!.. Radarlara yayılan dalgalardan kaosa giren Küba, USA topraklarına ve Teksas'a hınçla füzeler attı. Beyaz Saray kindarlıkla, gemi azıya aldı. Bin bir yöne dağılan sayılmasız füzelerden biri, Petersburg'a düşünce; Kremlin aynı şeyi arzuyla yineledi. Durumu anlayan Fransa 'Ortak Pakt' uyarınca gereken neyse onu yaptı. Gün devrilmeden Kore ve Çin, Sibirya'dan yana tavır aldılar. Taç Mahal, Pers diyarı ve Kenan toprakları da olaya karıştılar. Kutup ayısı ve bizon, gergedan ve filler, kuzgun ve kunduz, akrep ve güller, sansar ve kanarya, nepenthes ve kelebek, pars ve bülbüller, piton ve samur, ejderha ve yarasa, dinozor ve balina birbirine karıştı. Yüzyılların içinden, siesta ve fiesta, uyku ve eğlence, illüzyon ve hipnoz birbiriyle yine yarıştı!.. Evrenin minicik bile denilemeyecek bir noktasında, bir 'Kıyamet Kalabalığı' nükleer kışa doğru koşuyor ve kimin kimle ne yaptığı anlaşılamıyordu artık!.. (Duyum Tarihi; 04.02.2085.) (Duyum Kaynağı; Proxima Centauri / Büyük Bellatrix Kolhozu / Zamanda Geçmişe Yolculuk Almanağı.) (Sonuç; Kozmik Harita'da, ''eARTh'' (3. Gezegen) diye bir yer yok artık.)






------------------------------------------------------------------------------------
ON
(I)

Ben karanlıkların ölümü olmak isterdim, ama ilk işimiz cennetten kovulmak oldu, bir sonraki ise Kabil'in Habil'i boğmuş olması. Lilith'i sonsuza dek yok ettik. İsmail'i kurban etmeye kalkışıp, Musa'yı bir sepette terk ettik. İsa'yı çarmıha gerdik. Muhammet'i pişman ettik. Hak tanırlık adına Sezar'ı kapitolün önünde delik deşik ettik. İskender'in ölüm seferlerine uygarlık dedik... Çinliler... içine kapandılar. Hintliler başka bir dünya kurdular. Yeryüzü içinde yeryüzünü, Amerika'yı, kutupları, Everest'i keşfettik. Biz hiç bir şey bilmiyoruz, hiç bir şey üretmiyoruz, bilineni yineliyoruz biz. Biz bir yere gitmiyoruz, gittiğimiz yerlerden geri geliyor, geldiğimiz yerlere yine gidiyoruz. Biz dönüp duruyoruz, bir hiçliğin içinde dolanıyoruz. Bilgiler, bilimler, inançlar icat ediyoruz, düşlerin, düşüncelerin, sınırları içinde gezinip duruyoruz. Biz kendimizi kandırıyoruz.

Vandallığı kahramanlık belliyor, barbarlığı fetihler ve yeni dünyalar ele geçirmek sanıyoruz, biz hep kendimizi kuşatıyoruz. Kendimizi yok etmek için çabalıyor, yeryüzüne düşmanlık besliyor, doğduğumuza lanet ediyoruz. Biz ekin üretmiyoruz, çelişkiler içinde sürünüyor, bilinçsizce tükeniyoruz. Biz tanrının kusuruyuz, kaprisiyiz, umarsız bir deneyin deneğiyiz. Silahlar üretiyor, zehir saçıyor, herkesi ve her şeyi yadsıyoruz. Olmuş olanın yokluğu, olmamışlığın yansımasıyız biz. Biz inançsızız, biz anomaliyiz, biz hiçliğin kazancı, var oluşun utancıyız. Biz bilgeler üretiyoruz; ölümü ululayan, resuller üretiyoruz; hiçliği arzulayan, bilgiler üretiyoruz; boşluğa uluyan, keşifler yapıyoruz ruhları aşağılayan... Biz yaratılmadık, biz evrilmedik, biz aşama yapmış değiliz. Biz gelişmedik, biz kendi içimizde kendimizi yedik, biz kendi kendimizle bile; baş edemedik. Biz anlam okyanusları ve sonsuzluğun acıları ve uçurumları icat ederek tüm sorumluluğu olmayana yükledik!.. Tanrıyı icat ettik...
---------------------------------------------------------------------------

ON
(II)

Ölümün karanlıklarıyız biz. Kötülük baş tacı ve doğal, iyilikse seçimlik ve yüceltilmiş; biz tüm yaşamı kan ve gözyaşıyla yalanlayan, hiç bir şeyi umursamayanlarız. Ekolojik hayaletler, teknolojik sapmalar ve sanrılarız biz. Şu kanyonda yürüyenler, ayda yürüyenlerin sayısından az. Şu gölgede oturanlar başka bir canlı tanımıyor, denizin içinde saklananlar karaları bilmiyor.... Son İç Çekiş Köyü'ndeki ıssızlık, kanımı donduruyor, çığlıkların ve iniltilerin sesi göklere ulaşıyor ama odalardan odalara, sınırlardan sınırlara geçilmiyor. Sıkıntının kinetik enerjisi, oturan boğa, çiçek açan ot ve durmaksızın tüketen deniz yaratıklarıyız biz. (Öldürmeyeceksin. Zalimlerin zulmü, hayatın ve ölümün amansız baskıları ve yaşanan trajedi, öldürme zorunu anlağımda acımasız bir buyruğa dönüştürürken; ben gülmek gibi acıların ve kederin doruğuna sığınıyordum!..)

Kurak çöllerde yaşayan bir tilki, öldürmeye yazgılı yırtıcılar ve kıtlıkta alabildiğine savunmasız çayır köpekleriyiz biz. Köstebekler gibi görmüyor, yılanlar gibi duymuyor, kitaplıktaki kediler gibi her şeyi, her ayrıntıyı duyumsuyor ama hiçbir şeyi anlayamıyoruz. İki ayaklı tek burunlu bir gezegenin hominidi, kayalıklar puması, okyanuslar içinde hortumlu filleriz biz. Uçurumlarda otluyor, yardan yara atlıyor ve düzlüklerde tehlikelerden uzak yaşamak istiyoruz. Herkül gibi aslanlarla boğuşuyoruz biz. Tavşanlardan hızlı ürüyor, deniz atı, su yılanları gibi sevişiyoruz ama ruhlarımız yapayalnız; düşüncelerimiz kara ve körkütük düşlerimizle; mağaralardan mağaralara geçiyoruz. Biz açız, doyumsuzuz, et ve eş yiyen canlılar, aşkın ve aşkınlığın aşığı, gulyabani, hırçın çocuklarız. Ölümü özlüyoruz biz... Yeryüzüne sığmıyor, kozmosun içlerinden sonsuzluğa dek uluyor ama bir adım bile ilerleyemiyoruz. Kuşlar gibi uçuyoruz, balıklar gibi yüzüyoruz, Hades'e, yeraltına, cehennemlere iniyoruz. Olimpos'un krallığında; ödümüz kopmuş, utanmış, usanmış birer yaratık ve rüzgârda sürüklenen yapraklar gibi titriyor, azalıp-çoğalarak, acımasızca, vahşice, bir kibir ve görkem içinde üreyerek; tükeniyoruz biz!.. Neyiz biz, nereden geldik ve ne olacağız?.. Biz kimiz!..




-----------------------------------------------------------------------


ON
(III)

Ölü sevicileriz biz. Vampir şatolarında yaşayan yarasalar gibiyiz. Gotik bir roman. Eurydike'sinden uzak, Orpheus 'un yasıyız.... Elementlerin tersinirliği, dokunma özgürlüğünün eylemi ve temas yoksunluğunun özlemiyiz biz. Atomlar çarpışmadıkça göz göze gelemeyiz. (Tüm sevilerimiz, sevgilerimiz, sevişmelerimiz boşluğa övgüdür bizim.) Gerçek olmayan gerçeklik, matriks ve Gödel, gastropod ve teaser, buzul çağları ve 'Büyük Brother'. Biz kuşu ölenlere, başsağlığı dileyenleriz. Savaş ve zafer naralarıyla ölüme gidenleriz. Bassus'un yasıyız biz. Yeşil ormanın, beyaz bulutların ve okyanusların balinası. ''Ah yaşamı üfleyende gitti seninle / Tanrılar da terk etti gidişinle / Kır hayvanlarının sesi kesildi / Erebos sessizlikmiş anladık şimdi.''

Metropollerde, ağaçlarla alay eden, sürgit parmaklarını sayan canlılarız biz. Bir bebek evren. Karbon testleri ve nitrojen, silisyum ve sifilis, sara ve obsesif kompulsifiz... Aç ol, kinini koru ve andını unutma!.. Vanadyum ve sardunya, in baykuşu ve samur, hipopotam ve yılan. Ve gök adalarda sörf yapan, topraktan gelip toprağa giden kahraman. Güneşe taptık, yıldız makinaları yaptık, Pegasus'a ulaştık. Boşluğun uzay yelkenlisi, hiçlikte yüzen Vega, ışık bileşenleri ve Roma, Corona ve düşlerde gezen bir kadırgayız biz. Neden gülme; korku ve dehşet, gözyaşı; acıma ve özlem yaratıyor. Gecenin belkemiğinde robotlar ağlıyor. Ve ölü kaslarından tayınlarımızla, kükreyen aslanlarız biz. Ruhları geride kalmış, gemi azıya almış, adrenalin delisiyiz. Vahşiyiz, ilençliyiz, kinliyiz. Biziz biz!..

-------------------------------------------------------------------------------------------

NİTOLE

Yaşayalım yosmam, sevişelim, usanmadan,
huysuz yaşlıların dedikodularından, bencillerin kötü bakışlarından!
Yitiyor güneşler, ay uzaklaşıyor; dinmeye görsün kısacık tadı
yaşamımızın, kala kala uyunacak; bir mezar taşı kalır.
Gel çök yanıma, sıkı sıkıya, dua eder gibi, yakaralım tanrıya,
gündüzü değil, geceyi verdi diye!
İnle!.. Aşk böyle bir şey,
tapınmak budur işte!..

--------------------------------------------------------------------------------------------------------


GÜZ


Değirmene gitmek için; tan atımında yola çıkmak gerekir!..
Alacakaranlıkta köylü, çuvalları, ak benekli eşeğine yüklediğinde, haneyin dip köşesinde yığılı buğdaylar, küflü, ıslak kokularını, ürperen esintide, önce ağaçlara; yaprak aralarına, oradan da ovalara, dağlara, uzakta dağ diplerindeki köylere taşıyorlardı.

Köylü, dolaşık, bayırlı yola düzüldüklerinde, şöyle bir geriye dönüp baktı; kümesi andıran evlerin hiç birinde, tek bir ışık, tek bir pırıltı yoktu. Bir kuşun, çınlayarak başının üzerinden geçişiyle, ileride bir ışığın göz kırpması bir oldu. El büyüklüğündeki delikten, bir ışık çıngıdı bir an, iki, üç ve bir daha görünmedi. Köylü ne demek oluyor bu diye hiç sormadı.

Köyden iyice uzaklaştıklarında, Meandros ırmağına yaklaşıyor ve yolları üzerindeki derenin ötelerinde, keçi yolundan aşağı; düze iniyorlardı. O güne dek hiç düşünmemişti, ağaran yeryüzünde eşek, bayırdaki yoldan, nasıl da dengeli, nasıl da minicil bir özgüven içinde iniyordu.

İç güdüsel bir sesle mırıldandığını duydu, katık torbasını ilk kez unutmuştu bu sabah serinliğinde, eşeğin yamaçtan inerken gösterdiği özen, yaşama sevincinin usuna düşmesine ve katık torbasını unuttuğunu anımsamasına yol açmıştı. Şimdi dereye dek inmişlerdi ama; akan suyun kıyısından, incecik yola süzüldüklerinde, güneş hâlâ doğmamıştı.

Tan aydınlığının ürpertici sessizliğinde, titreşen servi yapraklarına bakıyordu köylü, bayırın yukarısında, en uçta, akçıl bir tavşanın, gizençle hoplayıp zıpladığını gördü, düş mü görüyordu ne; tan alacasında, -yamacın tepesinde- yapayalnız neden oynasındı ki bir tavşan!..

Bastıran uykunun tatlı esiniyle bir kez daha baktı, evet ikiydiler!
Bir satirle el ele danslar ediyordu tavşan. Dikkatle bakınca, minicik boynuzları olan, mask gibi bir yüze sahip olduğunu gördü satirin; tavşansa iki ayağı üzerinde, öylesine eskilerde kalmış insanlığına bir özlem duyar gibi dans ediyor ve sanki onları uzaktan süzen tanrısını da ürkütüyordu...

Filizlenen gün ışığında, -çiseleyen yağmurun- kar topu gibi kabarttığı mantarları toplayarak yürüyordu köylü, giderek açılan gökyüzünde, serin ağaçların altından, akıp giden dereye, kız böceklerine, yusufçuklarla,  kelebeklere, başları kıpırtısız, öylece duran kurbağalara bakarak uzaklaşıyordu.

Yarı uykulu, ne denli yol aldığını bilmeden, gözleri ak halkalı eşeğinin ardında yürüdü durdu, sonra bir an; içinde sinik bir ürküntünün büyüdüğünü duyumsayıp, kalabalık ağaçların arasından izleniyormuş gibi bir duyguya kapıldı ve görküyle gözlerini yukarıya, ağaçlara çevirdi!..

Zeus izliyordu onu; gök tanrısı! Bulutlardan gür sakalı, yıldırım gözleri, Jüpiter başıyla, örgün, kuyruksu saçları kuzgun tüyü gibi yerlere serpilmiş ve sanki tanrı yanı başına gelmiş ve sanki göz gözeydiler!..

...

Köylü bir an, göğün tümüyle yittiği -hiç görünmediği- sarı salkım iğde kokularıyla dolu bir yola girdi!.. Taç yaprakların, alaca yumruların, -düşsü çakımlarla parlayıp- buruk kokular yaydığı, gün eriminde, kuşların kısa kısa uçuşup ötüştüğü, zarif bir koruluktu burası.

Tanrı peşini bırakmış, yukarıda göğü kızıla boyayıp, ayaza karşın altınsı oklarını saçmıştı artık!.. Esintilerle dolu, dikenli yolun; daha önceleri bu denli uzun sürmediğini anlayan köylü, birden ürperdi ve az sonra, dallardaki kertiklerden sızan ışığın, bu bulantıyı canlandırarak dağıttığı, yarı karanlık yolda, yıllar ve yıllar önce düşlerinde gördüğü, prizmaya benzer, üçgensi bir tünele girdi!..

Mağaramsı tünel; gitgide hızlandıkça, kararıyor, geride bıraktığı yol, ışık demetlerinin patlayarak aydınlattığı, erinç veren geniş boşluklara dönüştüğü halde, bir türlü geriye dönüp, kurtulamıyordu!..

Uyku sersemiyle ayılır gibi oldu, bir parça gözlerini ovuşturdu.

Son bir cesaretle geriye dönüp baktığında, güneşten parlak, ışık saçan bir cismin, görkünç, dev bir kapağa dönüşüp, tünelin ağzına geçtiğini gördü!..

Ne oluyor demeye kalmadan, hızla kendilerine yaklaşan; ipliksi bir diskle, karanlığın içlerine doğru akmaya başladıklarını sezince; hayvanın gözleriyle, alevsi, kızıl bir çıngı olup -tuhaf uçumda-, hızla yanından geçip gittiğini fark etti!..

Onun ve kendisinin, bir düş olduğunu anladı.

Ve her ikisi de, gitgide sıvışan bir oluğun içinde, sölpüleşip sığışarak, algı kapılarından; 'Gerçeğin Yurduna Doğru' yitip gittiler...

(Ta ki, soluk bir lambanın ışığında, biri onları düşleyinceye dek!..)


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------





SİMYANUS

Karanlığın, ışık çağlarına girdiğimizde, sönmüş maddenin evine ulaşmıştık artık. Aracımız sayısız küreler, küremsiler, biçimsiler, halkamsılar arasında ilerliyor, göz açıp kapasıya, kurt deliklerinden, bir başka kurt deliğine geçiyordu. Karanlıktan aydınlığa çıkıyor, tünellerden, boşluklardan, bulutsulardan süzülüp, çılgınca renk denizlerinden, gri ülkelerden, ışık körlüğünden kaçıyor derken, çiçeksi cennetlere, siyah kadifelerden, manolyalar ülkesine, oradan yine karanlıklar okyanusuna ulaşıyorduk. Bir zaman sonra, Morenler ülkesine -buzullar diyarı- geldik. Buzuldan canlılar, insanlar, yapılar, topraklar, gıdalar, resifler... Karbonifer çağlardan geçtik. Madde sönmüş ışıktır diye haykırdı biri, cüruf yığınıyız biz, bataklık gezegeni, evrenin çamurdan Adem'i, atığı, posası, balçığıyız. Rögar fareleri, sazlık samuru, dışkı böcekleriyiz. Mutlu lağım kefaline şarkılar söyleyen, yaban kedileriyiz. Işığın helezonik çağlarını, holografinin görkemli zamanlarını özlüyoruz biz. Würm maksimumu yeterli seviyeye indiğinde, buzullar ülkesinden kurtulmuştuk. Xenon iyon motoru vahşi homurtularla, ışın demetleri yayıyor, sonsuzluğun sonsuzluğuna ulaşıyorduk nerdeyse, ak-kara deliklerden, tanrının bahçelerinden geçtik. Mikail'in yörüngesi derler bir yurtluğu geride bıraktık. İsrafil uçsuz bucaksız uzayda dikilmiş, korkusuz bir gece bekçisi, bir Apollon gibi yükselmiş, titansı yayıyla Sur'unu üflüyordu. Öyle korkunç sesler yayılıyordu ki boşlukta, sürekli bir kıyametin içinde dolanıyor ama uyanılmaz uykuların içinde, düş görüyor sanıyorduk... Cebrail'i de gördük, yanımızdan geçerken üzüntüyle işsizim dedi, günah defterim bitti. Ödenek vermiyor, oyalıyorlarmış, Venüs Ekspresi yolcularıyla yanımızdan geçti. Şaşkınlıkla bakanlar vardı. Pencereden el sallayan tutsaklar, tutsak olduklarının ayırdına varmadan, nede tatlı gülümsüyordular. Bir zamanlar, irem gözlü biri, bu dünyadan tutsak olarak geçtik diye, epeyce gözyaşı dökmüştü... Bir ışık yılı sürmedi kara melekler ülkesine geldik, tümü kanatlıydı, yalnızca baş melek oturuyor, kollarını ovuşturuyordu. Uçmuyor ama kayarak yer değiştirebiliyordu, melekler onu kıskanıyordu belki de ama o gene de raylı sisteme geçmek için çabalıyormuş. Bu konuyla ilgili eksperlerden yardım istiyormuş. Arkasını dönüp, evrenin gizlerine ermek olası mı dedi kaptanımız. Tanrının bizleri de oyaladığını öğrendik ama belki de her yenilik tiksinç geliyordu yaratılmışlara, her oluşum, her paslı oluntu... Ayrıksı olanın bile kuralı kuvvetlendirdiğini düşünüyorduk artık. Aşağı yollardan, Şeytan'ın Kenti derler bir yıkıntıya götürdüler, hilenin ve doyumsuz sahtekârlığın uygarlığına, belki her şeyden daha eğlenceliydi, gülerken kendisinden geçenler, yalancıktan sevenler, yemeden, içmeden, afsunla parlayıp semirenler göz alıyordu. Şaşkınlıktan küçük dilini yutup, ölenler vardı. Şeytan, bildiğimiz insan kılığındaydı ve oldukça iyi birine benziyordu inanın. Vesta rahibelerinin kırmızı cennetinde mola verdik, herkesin fahişe olduğu bir koruluk, sevişmekten başka hiç bir şey düşünmeyen yaratıklar, birleştikçe kavı yanıyor, kızıl kökler gibi kızarıyorduk. Gama ışınları göklerden doğru yayıldığında, Dawn sinyallerinin sayısı arttı ve ne yazık ki çabucak uzaklaştık oradan. İpliksi balık ağlarıyla örülü, altın bir yurtluğa geldik, her yer deniz kızlarıyla doluydu, saçları mavi sümbüllerle süslü, balina kuyruklu, aşık olunacak, şiirler yazılacak, deniz perileri, sirenler alayı!.. Uzun zaman konaklayıp, şarkılar söyledik, yuğlar, yortular düzenleyip, güzel günler geçirdik orada... Viking uzay aracımız, örtülü, otomatik hangarından yeniden havalandığında, interaktif yetkili bir kez daha iyi yolculuklar diledi. Callium Arsenid hücreleriyle kendimizi yenileyip, görkül kozmos canlıları, bilinmez deniz yurtluklarını tanımak için, Procyon'un ötesine, sarı güneşlerin içlerine doğru bir kez daha açıldık. Nötron Direktörü, aramızda bitcoin toplayarak, yine petrol ürünü almalıyız dedi. Çok uzaklarda karacıl bir yerde, ıssız bir istasyonda durduk, kırmızı benzin tabletleri yiyordu aracımız, bir at gibiydi ve dedektörler onu izliyordu. Hepsi kuyruklu görevliler ölümcül biçimde, sanki bize bakıyordular. Ürküsül, gerilim dolu ortamda, efendisiz bir evren olabilir mi diye düşündüm. Kayaç uygarlıklarıyla ilgili doktora yapan bir lisans öğrencisi güldü, düşüncelerimiz birbirine yansıyordu. Sonsuzlukta dert ettiğin şeye bak dedi. Bir yanıt arıyordum ki, yeşil papağan kolonisi pencereden geçerken dalıp gitmişim... Mekanik soydaşlarının ölüsüne ağlıyor ve görkemli tanrıçalarına uygun bir gömüt arıyorlardı kuşlar, içlerinden biri yönünü şaşırıp, aracımıza çarparak yitip gitti. ... Öykünün sonuna gelmiştim ki 'devamı gelecek sayıda' yazıyordu. Viking'in lombozundan bir kez daha baktım, dergiyi kapattım ve sanırım yeni baskısını beklemek zorundayız diye mırıldandım, işte şu düğmeye bas ki, bir sonraki sayıyı gör dedi öğrenci. Bastım. İlk sayfasında anlaşılır, yalın bir dille yazılmış bir şiir çıktı karşıma, dergi yeni bir anlayışa bürünüyordur belki de dedim. Rüzgâr panelinin arkasındaki kıza duyururcasına akıyordu video...
'Simyanus'
'Işık aşktan gelir. / Söyleyin sevdiğime. / Madde ışıktan gelir. / Söyleyin sevdiğime. / Yaşam maddeden gelir. / Söyleyin sevdiğime. / Aşksa yaşamdan gelir. / Söyleyin sevdiğime. / Hepsinin üstünde tanrı vardır. / Söyleyin sevdiğime. / Tanrıysa aşk demektir. / Söyleyin sevdiğime...'



----------------------------------------------------------------------------------------



GRASS

Günter Grass'ın aramızdan ayrıldığını öğrendim. İki bin on yılında sanıyorum, Cihangir Firuz kafede, Godot'yu bekler gibi, serin gecenin yalnızlığında, yazın geçip gitmesini bekliyoruz, saat gecenin onu, yalnızlık ve kentin ıssızlığı saatleri yutuyor ama zamanın boşluğunda günlerin ne kadar uzun olduğunu düşünüyoruz. Konuşmalar insanın kendi kendine verdiği yanıtlar gibi yankılanıyor sessizlikte... Gecenin içinden, üç ya da dört kişi olduklarını anımsadığım bir küçük kalabalık geldi ve kafenin bize komşu masalarından birine iliştiler. Onlarda gecenin derin yalnızlığında konuşmuyordular. Yağmur çiseliyor ve sanki Bedrettin'in asılmış olmasının üzüncü, ürpertisiyle hep birlikte susuyorduk... Az önce gelenlerin içinden, masada yaşlı, yıpranmış bir varoş beyefendisi gibi duran insanın, Günter Grass olduğunu anladım. Gökten düşmüş gibiydi. Arkadaşım onların bir davet uyarınca geldiğini söyledi, buradaki ucuz ama iyi otellerden birini tercih ettiler sanırım dedi. Kimse konuşmuyordu, sürgit ortak dertleri olan insanların ortak diliyle masalarına laf atmaya, konuşmaya yeltendim ama bilemeyeceğim bir nedenle güvenimi kaybettim, belki de sessizlik, konuşmanın en gelişmiş biçimiydi... Onun hatırına konuşmak atılganlığı gösterirsem, gizemli bir katlanışla paylaştığımız gecenin aurası bozulur diye düşündüm... Bizden önce kalktılar. Bu onu son görüşüm oldu!..

Şimdi o masada oturan, hoşça kalın bile diyemeden kalktığı;

Sessizliğin tansımasıyla kendinden geçmiş arkadaşlarını ve o anın -sonsuza dek- yinelenmesini bekleyeceğini ve bir gün onunla yine görüşebileceğimizi biliyorum artık...

------------------------------------------------------------------------------------------------
AŞK

Dağ yolundan yürüyorduk, çok uzaklarda deniz görünüyordu, güneş bir yerlerden doğmuştu ama yüzünü göremiyorduk, koyağın ta içlerine kadar indik, kavgaya tutuşan kabileleri görünce, gizlenerek yamaçlara tırmandık, ay gülümsüyordu. Yeşil bir bulut gibi, ormanlara geldik, avcılar havaya ateş açıyorlardı, umarsızca düzlüğe çıktık, dün gece yağan yağmurla, ırmak taşmış ova sular altında kalmıştı. İliklerimize kadar ıslandık, el sallayan insanlar vardı, hiç bir şey yapamamanın acısıyla uzaklaştık. Surları göklere dek uzanan bir kente geldik, her yerden ateş yükseliyordu, arkalarda bir dehlizden içeri girdik, derken gizemli dolambaçların içinde yol bilinmezleşti, çatallara ayrıldık, nereye gitsek başladığımız yere dönüyorduk. Aya uluyan köpekler ve engin çölün gecelerinde bilincimizi yitirdik, yıldızların yıldızına gelmiştik, parıltıdan kimseleri göremiyorduk, bir uçurumun kıyısından, görünmez bir elin itimiyle savrulurken, korkuyla el ele tutuşup, boşlukta uçmayı denedik. Kutuplara doğru geldik, aşağıda çığlıklar atarak bizi bekleyen garip canlılar vardı, ejderhalar birbirini ezerek yaklaşmaya çabalıyorlardı, dualarla yolumuzu değiştirdik, az gittik uz gittik derken, ateş mağaralarına geldik, içinden geçtik ama ateşi yakmıyordu, tenimiz tutuşuyor ama acıtmıyordu, meleklerin buzdan aynalar tuttuğunu öğrendik. Bulutlara yükselip gizlendik, yağmur ve kar fırtınalarının arasından geçtik, süzülerek bir dağın doruğuna inerken, herkesin haykırışlarla süründüğünü görünce boşluklara yöneldik, mantar biçimli dumanlar yeri göğü kaplıyor, kulakları sağır eden canhıraş çığlıklar gökyüzünden ağıyordu, hızla geride bırakarak gittik. Uzakta denizin içinde batmakta olan güneşe doğru yolculuk ettik, ışık kümelerinden, sıcak akıntıların içinden, tuhaf rengârenk bir kaknüs gibi, bir ışık cennetine geldik, ağaçlar parlıyor, kuşlar ötüyor, sular akıyor derken, gitgide artan ateşin içinde, her birinin sessizce boyun eğerek, yanıp kavrulduğunu görünce, umarsızca kaçmanın bir yolunu aradık. Güneşi gerilerde bıraktık, karanlığın anayurduna gelmiştik, göz gözü görmüyordu, el ele tutuşmak istiyor ama bir türlü yaklaşamıyor, birbirimizin yanından geçip gidiyorduk, yine de çabalıyor, sıcak bir sevecenliğin tenimize, özveriyle elimize yaklaşarak, bir kuş tüyü gibi ısıttığını görüyorduk. Karanlık giderek koyulaşıyor, eller ayrılıyor, tutuşuyor derken, dipsiz karanlıkların içine, neredesin diye bağrışıp, çığlıklarla yuvarlanıyor, hepimizin birer birer yittiğini seziyor ama acı sonumuzu göremiyorduk. Sonsuz karanlıkların içinde kimseleri bulamıyor, yapayalnız olduğumuzu anlıyorduk. Çok zaman sonra, karanlıklar yavaş yavaş aydınlandı, yaşam aralanıp kıpırtılar canlandı ve ışık sızıntılarının içinden, dev gölgesiyle biri yavaş yavaş yaklaştı, neden sonra elini uzattı ve hepimizi ayağa kaldırır gibi oldu. Kimdi bu... Elini uzatan düşsel varlığın, ne yazık ki kendimiz olduğunu, dehşet içinde görüyorduk artık... Dışardan sakınımsız gürültüler, korkunç bağırış, çağırışlarla, demet demet haykırışlar geliyordu... Karabasanlarımdan kurtulmayı başardım... Ama bir elim diğerini tutmuş, bir türlü ayıramıyordum...



-------------------------------------------------------------------------------------

NEVROZ

Kandehar gülüm, Roma sümbülüm, Yemen bülbülüm, Samuel seni sordu, dedi ki Rabia'mın yüzü gülüyor mu ve gelecek salı Bradbury bize geldi, dedi ki o senin toryum otomobilindi ne oldu, o senin Venüs'ündü, volkandan Vezüv'ündü hâlâ helyum soluyor mu, volfram püskürtüyor mu, ey Meryem'im, Yerusalem'in düşmüş meleği de seni sordu, yoluna düştüğün bu cennetsi varlık hâlâ terliyor mu, Galile'ye giriyor mu, Mekke'ye yalınayak gidenle Hacer'e yüz sürüyor mu, ey ruhların Sidhartası nerelerdesin, sığla ağacım, hangi gölgelerdesin, hâlâ incirlerin dibinde İsa'nı mı bekliyorsun, yüz yıl sonrasıydı o senin varlığına şükretti, Tibet'in lamasına, Pamir'in Buda'sına dedi ki, evet o bikri bozulacak kadar güzeldir ve o yalnızca senindir, o senin Şintoistindir, Ey Rabia'm üç gün içindeydi Çelebilerden Yakup yanıma geldi, çadırıma girdi ve seni sordu, tahtımın sultanı nerededir, varislerimin şanı nerededir, o meyus hatun yegâne giriftarımdır, ey benim helâlim Tebernüş seni arıyor, talak-ı selase ile ruhumdan boşandım ve firavun bana gülüyor, sen benim Amanos dağlarım, zigguratlarım, Babil kulelerim, İskenderiyelerimsin, ey göksel kanatlım, Peri baca'klarına kar yağıyor ve Mesih bir Ufo eşliğinde denize giriyor ve Alacahöyük'te İsa seni soruyor ve kulağıma eğilerek Meryem'i seviyor musun diyor, ey Meryem, Ehramdayım, İdris var, Elyeza var, Yemliha var, Kıtmir var, Babür'de gelecek; ey Rabia bikrin ayetler eşliğinde yeryüzüne inecek ve kürrenin kutsanmış meleği gibi; O insanlar arasına karışacak, ey Meryem senin rızanla ruhum şükür ve zikirle dolu ve Konstantinapolis kralı Süleyman, Semiray'ı elimden alıp seni sordu ve zürriyetsiz Zehra'yı, Deccal'i Mesih kılığında sağda solda dolaşırken gördü ve ben İsa efendimizi Meryem anamızla Efesus'ta kol kola dolaşırken gördüğümde, kızı İrem bu ilahi beraberliğin meyvesi olarak gülümsüyordu ve İsa böylece, Zehra'nın zürriyetsiz olduğunu, Meryem'in doğurganlığa şan olduğunu ve analığın tarihini böylece gözler önüne serdiğini söylemişti, analığın talihi buydu ve ey benim küçük kartallara, şahanlara, kerkenezlere yem olan makus talihli Meryem'im, rüzgârlar soldu, nardenkler doldu, sırıklar basra tuttu, biberiyeler kurudu, mekanik vulvalar ve uzay böcekçilleri sardı ortalığı, Mutezile Okulu geri geldi, seddülbahir öldü, otomatik varyantlar dört yanı gördü ve köhünler, kelterler çürüdü ve saçlarına sirke bulaşmış Mekselina sana demişti ki, ey Pallas yayıyla Jüstinyen dağlarında dolanan Aleksandra'm, ey Anka'm, ey tekfurlar tekfuru, ey insansıl maketler, aldatıcı rayiham, ey ruh haletleri, ey korkuluklar, üç Kuluvallah bir Elhamlar, ey Rabialar bu akşam benceğizin içine cin girdi, Mann diye birini Venedik'de bir gondol içinde gördüm, Mor Afrem dedim kaçtı ve inanın İsrafil onu geri getirdi, korkudan köyüme döndüm, orada bin yıl yaşadım ama, unutamadığım tek şey, bir baykuşun beni görünce uçması ve az ilerde bir viraneye konarak, gizlice uzun uzun bakması oldu ve yüz yıllar sonrası benimde ona baktığımı, onu aradığımı anlayınca uçarak kaçmasıdır, onunla aramızda sabah karanlığında sonsuzluk gibi uzun bir konuşma geçti ve işte binlerce yıllık yaşamımda benim için yaşam yalnızca bu an demekti, oysa otobüslere bindim, insanlar gördüm, çaylardan geçtim, kafelerde oturdum, kırmızılarda durdum, denizlerde saklandım, çoluk çocuğa karıştım, kitaplar okudum, defterler karıştırdım, aynı klişeler ve aynı esprilerle yaşayan, birbirinden kıtalar boyu uzakta insanlar gördüm ve yalnızca o garip baykuşun görüntüsüne iman ettim ben ve kimselere söyleyemediğim gizli bir nevroz içindeyim artık ve yaşamın hiç bir anlamı yok benim için, bu yüzden Meryem diye haykırıyor ve tüm geçmişimi yadsıyor, bildiklerimi hiçliyor ve barbar bedenimi de hiçlikler içinde yüzen hiçliklerden biri olarak görüyorum artık,

--------------------------------------------------------------------------------------

LEZYON

Ey Ordalie'm, senin için yanar, kızgın demirleri senin için tutar ve senin için dağları aşar, uçurumları uçardım... Sen, akarsuda gezen yıldızlar, ırmaklarda yüzen bulutlar; azgın denizler, kimsesiz evler, gökte dolaşan ay balıklarımdın. Seni okumak bir törendir. Sen harfleri tek tek hatmedilen, düşlerle dolu tapınaklarımdın. Ey Ahuramazda'm, ey hürmet aylarım, sen nükleer patlamalarımdın. Ey kalpleri yaratan, yaratılanın aşkıyla dolu, mecnunların, müminlerin tacı, ülkelerin, yurtlukların sultanı... Rabiam. Ey karşıtların birleştiği haznem, ey cennet beden, ey hazinem. Ey çözümsüz paradigmalar, ey asimptot, ey algoritmalar. Ey ruhumun Gauss eşiği; sevişmek bir mesai, gizil karanlık maddem, tanrısal bir cinai. Ey sınırsız enerji, antik tapınaklarımın edimi, ölümcül çaba, kara emek, erimişlerin altınsı teri, tanrısal yorgunlukların 'karşılığı' gibi. Ey sevgili, ademoğlu haneden çıkıp, sokağa kendini atmışsa eğer ve akşama, yine geri dönmüş, sandalyesine oturmuşsa, zamanımızda gerçek bir utku kazanmıştır. Çünkü dünyanın hiç bir treni çarpmamıştır, hiç bir araç kaldırıma çıkıp leğen kemiğine çarkmamış, hiç bir uğruya uğramamış ve hiç bir Havva çocuğu ardından ağıt yakmamıştır. Hiç bir gerekçe ona kelepçe vurmamış, hiç bir Mir, miri malını çalmakla suçlamamış, acımasız doğa, kar ve yağmuru, şimşek ve yıldırımı üzerine salmamış, dahası kediler mandolin, köpekler piyano çalmamıştır. Marx'etik şeyler baş ağrıtmamıştır, aşk döşeğimizin ahşap kaplamalarına tırmanan fare, tavan arasında koşuşturan sansar, bodrum penceresine dolanan sarı yılan, açık kalan kapıların aralığından cinler, caniler süzülmemiş, gecenin karanlığında periler çığlık atarak ölmemiştir. Ey sevgili, kutsal kitapta yazdığına göre, ağustos türkücüsü de bir peygamber böceğidir. Oda aşkımızın cilvesidir. Yıllarca yeraltında uyurlar ve seni görür görmez fırlayarak, sevişmeye çağırırlar. Ey sevgili öpüşmelerimiz karıncalarla yarışır, gülüşmelerimiz arı vızıltıları; terlemelerimiz gül kokularıdır. Meryem, fısıltılarımız özdeyişler, aforizmalarımız, soluğumuz erişilmemiş düşler, çığlıklarımız insansı adaletsizliklere haykırışlarımızdır. ''O emperyal ruhların can verişi, sömürgelerin timsali, tekil dünyaların tökezleyişidir. O kefensiz gömülmeler, tanrısal tuzaklardır ve şark naipleri bu mesellerden sonsuz lezzet alırlar. O gulyabaniler, el değmemiş tasımlar, kara cehennemler, göz alan cennet, yahşi yurtluklar, çiğnenmemiş haritalar ve ölüm mertebesine erişmiş evlatlarımızdır, o ezilmemiş organlarımızdır. O yaratanların son soluğu, o zehr dolu düşüncelerin panzehiri, o turtalar, trileçeler, wafflelar, bulamaç dolu şekerlemeler, o kruvasan, o karabasan, aşkla sarhoş olduğumuz ikircikli zaman ve secde ederek tapındığımız, bir kutsal andır. O dizginsiz marşandizler, cinsiyetsiz hüda, vahşice yanan deniz feneri, yahşi hıçkırıklarla parıldayan gönül kandilidir. O entrikayla dolup taşan Bizans'ımız, dört nala koşan atlar, aygırlar, beygirler ve gemi azıya almış taylardır. O Vaniköy'le - Viranköy arasında gidip gelen kara akrep, yaz kurbağaları gibi ötüşen mehtaplardır.'' Ey sevgili işte dizginsiz arzularımın, o karanlık huylarımın, gece sanrılarımın ruh mürekkebi bitti... Yer atlarıyla hücuma kalkan pigmeler gördüm, süvariler nallarından kıvılcımlar saçarak göğe tırmanıyordu, diyonizyak geçmişler, arkaik istiridye, defne çelenkleri, gözü pek telomerler, buyrultular, ilahi köreltiler, çiçek dolu Japonezler gördüm. Kutupların şamanı yanıma geldi, çürümüş, çorak bir yeryüzü vardı, kurumuş incir ağacı seni sordu, yaralarım değirmen rüzgârını boyladı, döl ve tohum, bereket ve buğdayın sapı, çavdar ve yulaf gücü, bir yay gibi avcının belleğini karıştırdı, tuz ve ölü, yüceler yücesi sanatın, günahlarımızdan arınmak için değil, gözler önünde sergilemek için yapıldığını söyledi. Yaşam illüzyon, eğri boyunlu İskender doğuya uygarlık götürdü ama arısız bal yapılmanın usulünü Hint'de görmüştü. Ah dünya, hoş gör sen, affet gitsin aldırma şarkısını orada dinlemişti... Kim ki bu dünyada insan çobanlığına soyunmuş, ya ayakları yorulmuş, ya ömür bağışlanıp, gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Simsarlığın kuramı şuydu, gelişmişliğin gelişmemişliği, gelişmemişliğin gelişmişliğini karşılardı sonsuza dek. Fundamental futurizm gezegeni kurtaracak, skolastik reformizm, spiritüalizm, narodnik hümanizm filan feşmekan. Şu ölümünü gören adam, tanrı kimseye nasip etmesin, bazıları yaşayarak cezalanır, pink floyd ve tanrısal ayetlerinde üstünde her zaman bir şey vardır. Çünkü Azoth, Aristaeus’un şanı üzerine ant vermişti. Ey benim deniz papağanım, acılara bezenmiş sagalarım, doğa şarkılarıyla süslü eddalarım. Ürküsül korular, görkünç ruhlar, krallıklar, karanlıklar karanlığından süzülen sanrılarım. Ey Meryemim, hışımla herif yatağıma gel deyişin, gayzerim, Lohengrin'im, ağaçlarda yuvalayan balığım, tanrım. Ey kuzeyin destanları, Manaslar, Kenningler kitabım. Don Kişot şövalyeliğin maskaralık olduğunu kanıtlamak için yazıldı, ama zamanla Don Kişot şövalyeliğin kutsanmasına dönüştü. Bu neredeyse insanlık için bir kurtuluşun olamayacağının kanıtıdır. Ama ben senin meftununum, biz kurtulacağız, aşkın yollarına, sevi rüzgârlarına savrulacağız. Ey benim malapropizmim, bir kadın pejmürde ama genç görünümlü dilenciye yüklüce bir para verip, kendine iyi bak, bugün çok yakışıklısın dedi. Oldukça nazenindi. Kaçamak sözler dizginsiz arzularımdır, ama yüzleşmekten, açığa çıkmaktan hoşlanmayız hiçbirimiz, olağan belirtilerin tutsağıyız biz. Ne ki her beğeninin ardında bekleyen ölüm melekleri, gelenekler, kıskançlıklar, yasalar ve örfler, çekiç ve üzengiler, derin kompleksler ve gemi azıya almış dünya ahvaliyle - ahaliler vardır. Her aşk, soyuttan somuta indirgendiğinde davranışlar birliği ve sonsuz bir eylemler kokteyli devreye girer, denetsiz edimlerle, görünmez felaketler, bilinmez ve öngörüsüz facialar, o zaman başlar. Sonuç şu gecelerin sultanı, sevişmek bedenin birleşmesi veya bir hazzın uyumla çılgınlaşmasından öte, bir problemin çözülmesini andırıyor. Ama insanlar unutuşun ve yanılsamanın denizinde kolan vurmayı seviyor. Tablonun renklerine veya manzaranın göz alıcılığına, gerçekte cansız portrelerin yaşanmışlığına bayılıyor. Arzular içinde yüzdüm, kendimden geçtim, mutlanla dinginleştim diye kestirip atıyor. Oysa tablonun geçmişinin izlenmesi ve o ana dek geçen eylem ve edimlerin korku veren aşamalarını görüp algılasalar, arkaya dönüp baksalar, şu 'Yazın' denen soyutlamaya gerek kalmazdı. Romantize etmek, tablonun karşısındaki bireyin tavrıdır... Yaşamda, türün diğer bireyleriyle, diyesim karşı cinsle, hangi koşulda olursa olsun sevişmekle, birleşmekle biten her edim, ne yazık ki, dünyanın sonu gibi zorlu, acıklı ve olanaksız bir eylemdir gerçeklikte... Çünkü, soyut olanı, düşünsel olanı eyleme, yani yaşamın maddi gerçekliği içine, bir cennet kuşunu kafesine bırakır, ölümle yüzleşir, eceli paylaşır gibi ona dokunabilmek, temelde olağanüstüden öte bir tansıktır. Hareketin en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşüncedir mottosu burada tersinirdir ne yazık ki ve düşüncenin en gelişmiş biçimi eylemdir artık. Hareket ve senkronize, uyumsal eşlik, birlik, utkuların ve tanrısallığın burçlarıdır burada... Hareket, yapılabilecek en olağanüstü edimi barındırır, düşünce ise pasif bir tinsel eylem, deyim yerindeyse insani yani güdük ve aynı zamanda tanrısal, yani gülünçtür. Sonuç ey Meryemler Meryemi, düşünsel alemde senin için ne yaparsam yapayım, dünyanın hiç bir köşesinde yaprak kımıldamayacaktır ve hiç bir gölge yer değiştirmeyecektir, ama bir öpüş ya da bir dokunca, kasların, eklemlerin ve uylukların birliğinde atılmış her adım, eylemsellik barındırıyor diyebileceğimiz her edim, onun benliğini; benim kılabilecek, benim benliğimi de; onun kılabilecektir ve eriyiğin usa sığmaz formülleri, alışkanlığın ve akışkanlığın kösnül görkemi artık dünyayı değiştirebilecektir. Ki yaşanılır dünyada bunun dışında, hiç bir tansık, hiç bir büyü ve başkaca yaşanılası, ruh göçüren, gönül çelen, albeni dolu bir gerçeklik yoktur. Öyleyse Meryem, düşünsel olan hiç bir şey bir gerçeklik olamaz. Bir tasım bile değildir o... Öyleyse ne gerçekte, ne düşlemde Meryem diye biri yok artık benim için ve onun içinde ben yokum ne yazık ki... Çünkü aslolan düşüncenin en ilkel kordalı ve en gelişmiş biçimi olan hareket ve öyle ki ve ta ki atomlarımız birbiriyle çarpışana dek. Ama bilim diyor ki, tensel her tür temasta, dokuncada, her tür çarpıntıların, bin bir türlü versiyonunda, helezonik, uyumla savrulmada, karşı be karşı, ne iki kaşık gibi iç içe geçmiş, nede sıvıcıllar gibi erimiş olamayız. Görünür dünyada, ancak atomların çarpışıyor olması, birbirini çekiyor olmasıyla, bir dokunmadan söz edebiliriz... Örneğin o şeyi yemek... Onun senin atomlarında yeniden varlık bulması demektir gibi... Birini seviyorsam, seviyorsan yememiz gerekiyor yani... Öyleyse, buyur demeye kalmadan?.. İşte şu an tarihte birbirine dokunabilmiş ilk insanlarız. Etlerimiz birbirini yedi, ruhlarımız birbirini içti, kalplerimiz birbirinde eridi? Ama bu bir düşünce suçu, canım 'Dil' istiyor benim, şu yalan yani; canım et istiyor benim, toz olan... Canım seni istiyor, bilinçaltım karanlıklar üretiyor, o mağaramsı çağlardan, Platonsu kovuklardan, düşlemler içinde süzülüyor?.. İçtenliğin sonu kırımdır, yıkımdır, ölümdür. Bir gün hepimiz yitip gideceğiz, sonsuzluğa göçeceğiz, belki birbirimize dokunmuş bile olamadan, hiç sevemeden, sevişemeden... İnsanlık yazgısının tutsağı, ene ene, ente ente diyemeden ve şu görünür dünyanın sultasında yaşayan ben. Louisiana'yı İngilizlere satarak onların bir imparatorluk, kendilerinin de bir eyalet olacağını göremeyen Fransızlar gibi, geleceği görebilecek, sezebilecek gücüm olsaydı Meryem, seni gerçekten yerdim, sende gerçekten erirdim. Çünkü sevmiş, sevebilmiş olacak, dokunabilmiş, sevişebilmiş olacaktım tanrı indinde... Çünkü tanrı mikro sonsuzlukların içinde... Rabia şu baş döndüren sanrılarım, sana kavuşma olanağını sunabilse, seni 'altın bir buzağı' gibi, tanrıça gibi kucağımda bulabilseydim... O tanrısal 'gerçeği' bilebilseydim, seni gerçekten severdim. Gerçekten seviyorumdur belki de... Ölümsüz bir an belki de bu, ama o gerçeği, o tanrı parçacığını bir türlü göremiyor ve o altın öze bir türlü erişemiyor, dahası o nedir, bir türlü bilemiyorum. Belki de biz, hiç bir zaman göremeyecek ve hiç bir zamanda bilemeyeceğiz... Savrulup gideceğiz.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------




GENOPYA

Işık hızında mıyız, Fermat bekliyor demiştin, uyduyu V hızına çıkarıp, kütleyi enerjiye yükleyelim, olası parçacıklar sonradan birleşirler, moleküler hıza geç, ani ivme, sapma hızı, öngeller ve kurt delikleri bizimle, bir esirin içinde, onu bükerek ışıktan hızlı gidebiliriz, ön uzamı daralt, arkamız, okyanus gibi bak, mavi atmosferi tungstene çevir bu gece, sanal denklemleri çözelim beraberce, işte gör, eksi kütleye, tuhaf egzotik maddeye yöneldik bile, kaçış hızını denetleyelim, haz alır gibisin evet, kıpırdayamıyorsun, boşluğa bakıyorsun, viyadükten geçme, olabildiğince uzat, görsel izleyelim mi, zamanı içerken, anlak sınırlarını yenileyelim, karar ver evet, butonlar yanıp sönüyor, kırmızının ısıl değerini artır, ortamda çok hafif bir yanma olabilir, analojik bir düzlem, folyonun üzerindeki noktayı tut, benimkini de, zigotlar yaklaşıyor ama bir türlü temas edemiyorlar, Fahrenheit sınırını geçenleri at, yangıyı sil, biraz daha kıvır ama, tam şurayı, kucağıma gel şimdi, metalik sıvıyı akıt, dolsun, sık şimdi, oldu, vidayı döndürürken, sarı ıslaklığın her yana yayılmasına dikkat et, bük şimdi, kaçmasın, biraz daha, organ tünelinden geçeyim deme, sakın, şimdi bağla, işlemin karanlık boşlukta olmasına dikkat et ve de daracık, bak silindirler birbirini tanımaya başladı, sos veriyorlar, pozitif işaretler, öf dalga boyunu geçtiler, ışık hızından biraz yavaş oldu bu, titanik hücreler yenilendi, nötrinolu atomik parçalanma, borular pırıl pırıl, ikizleri tekillendi, sıfıra indirgendi, doğum yaklaşıyor gibi, orgazmı uzatalım, hazneler doluyor mu, beyaz ışık çöktü bak, ah ne koku ama, gene sızdı, iyi mi, kötü mü, hahaha, evrensel doğum bu mu, matematiğin tanrıları, düşlemsel geçiş, ikilem tekinliği, eksi enerjinin salınımında, egzotik maddenin görkemle soluması ve senin üreyişin, bebek evrenimize yeni bir canlının gelişi, tinin mi demeli, oluşum ne garip değil mi, yok ben dedim, ne kadar bencilsin, yüksek çözünürlük, uzay zaman, soyut boyutlar, babylon türevleri, açımların bu denli çoğalması sakıncalı değil mi, hayır, boyut sonsuz, teorik doğum, pratik doğum, sanal artım, görsel çoğalma, görüngü denkliği, sorun salt bunlar şimdi, soyun öbür türleri, türün öteki bireyleri, tümü sayıca sonsuzlar, olasılık motoru, bilsayın sınırlarını parçaladı, bistromatik ilkeli ama, gene de saklamalısın, geleceğin ne getireceği belli mi, düş ve düşüncen evrenin gizi, onlarsız hiç bir şeyin adı yok, bak kim geldi, tadı yok, Danovaaaann, uzaysal dürtünün, eylemsel izdüşümü sayılabilecek, her atıncada, nesneler görünmüyor, gezegenler, etkilenimin birey üzerindeki yanılgısını artırıyor, rasyonel salgıların Peckinbah Teoremi, çelişkiyi görmemizi sağlıyor ama, yansımayla, soruna düzlemsel bir açımda yaklaştığında, soyut, alegorik kırılmaların, kinetik kavramların, bitin sürecindeki çözünürlüğü yine de artmıyor, tümel olarak, algılama dışında, hiç bir şeyin varlığını kabul edemeyiz, düş ve gerçek birbirinin tersinir yüzü, yıldız kapısının yerine, içgüdüsel dürtüleri tanımlayıp, kavramsallaştırarak, derinliği ele geçirmeliyiz, üçüncü tür gerçekliği bırak, gerçek ve düş dolanımında her töz sonsuz, bunu duyumsuyoruz, erojen saplantıların, içkinleştirilmiş yüzeydeki, alter bilinci kurgulanırken, bulutsunun düzeninde katmansal devinim ve çağrışımların runik biçimde uyarlanma amaçlarını sağaltmanın, doğumları artıracağını, sayısal dengeyi tutturacağını ve sıkı biçimde denetlenirse, üstenç yapının çözünürlüğü ele geçirilerek, yeni kuşakların uzayın fatihleri olabileceğini düşünüyoruz, bu yeni varlığın adı Meteor olsa da olur, materyalist bakışa ve gökadalar arası yaşam biçimine uygun koza bahçelerini çoğaltıp, görünmeyen evreni ele geçireceğiz, onu bırak tanrı parçacığının ötesine geçeceğiz, kimse bizi gözetleyemeyecek, şimdi Higgs bozonuna elveda demelisin, beklentilerimiz bu yönde, Denobe orda mısın...


---------------------------------------------------------------------------------------



  
VEDİA




 Ey benim spekülatif borsam, el değmemiş dünyam, riskli yatırımlar.
 Ey gönül ipoteğim, gayri safi hasıla, aksiyonlarım.

 Ey ruhların Giulietta'sı, varoluş maliyeti, doğrudan istihdamlar.
 Ey gizemli kontenjan, başat sektörüm, reel işgüçleri.

 Altınsı katma değer, kalkınma paradigmam, potansiyeller.
 Ey erişilmez kambiyo, sabit girişimler, konjonktürel ekonomim.

 Ey kapitalim, kalifiye işçim, sevda ürünleri.
 Göz alıcı eleman, altın muhasebe, esnek kurlar.

 Yüksek voltajlı kredilerim, esansiyel tremorum.
 Ariyetim, ahiretim, arafatım.

 Ey plasmanlarım, aşkın gelir tuzağı, entegreler.
 Devalüasyonlar, deflasyonlar, gelir gider dengeleri.

 Senin özel yasaların, eşsiz projeler, emisyonlar.
 Büyüme kaygılarım, katkı dolu oranlar, can alan stopajlar.

 Hay bin kunduz, hay bin Yakzan, giz dolu beyanname.
 Ey gabin ve icra, muhtasarlar, trend falları.

Harç ve ilam, azami ücret, enflasyonist servet.
 Ey akit varlıklarım, varidatım, variyetim.

 Ey zamanlar ötesinin komünal faizleri.
 Dış alım gücü, rüsumlar, portföyler.

 Ey peçutam, inovatif sermaye yöntemlerim.
 Ey benim vasıtalı, vasıtasız vergilerim.

 Marxetik yürek, konvertibilite, Engelsizim.
 Altın efektifim, gece vardiyalarım, Vediam.

 Kara bütçem, doktrinel ezgiler, sevgilim...



-------------------------------------------------------------------------------------


  
ALICISI ÖLMÜŞ MEKTUPLAR DAİRESİ
(43. Mektup)

Sevgili K, Öncelikle zarif kalbinden öpüyorum. O kadar özledim ki seni, gözlerini, kokunu, her şeyini... Ben sözünü ettiğim gibi Brooklyn'deki C'ye gittim. Ocak'ta bir miktar borç verebileceğini söyledi. F için bunu yapmamız kesinlikle gerekli. Okuyabilmesi, gelecekte topluma yararlı, sözü edilen bir fert kazandırabilmemiz için bunu yapabilmeliyiz. Olmazsa olmazımız bu, kavganın, rekabetin ortasında... Çiftlik evinde onarıma başladılar, Orada çok daha güzel günler yaşayacağımızı umuyorum. Bu arada S'nin evliliği iyi gidiyor, İffet perdesi gibi yazında görülebilecek bir söz düellosunun sorun olmaktan çıktığını söylediler. General Electric'te işe gireceğini söyledi, belki de tartışmaların gerçek nedeni buralarda yatıyordur. Bu arada, faturaların tümünü ödedim, borcumuzun kalan son taksitini yatırdım. Ocak'ta aksilik çıkarsa, yeni bir kredi çekebilmemiz için gereken koşulların ne olduğunu öğrenmem gerek. Evin onarımı bittiğinde, gereken eşyalar için Bauhaus'dan randevu alacağım, J'de gelecek, o çok deneyimli, hepsi zevkimize uygun, harika şeyler olacak. Avize içinse o uzun yolu tepmeyi göze almam gerek, öyle bir antika, bugün hiç bir yerde yok. Hepsi senin için canım. Çocukların büyümesi ve iyi yetiştirilmeleri konusunda seninle hemfikirim, en ufak bir fikir ayrılığımız yok. L'nin sayrılığı geçti sayılır, ama ilaçlarını düzenli biçimde almayı sürdürecek. Lincoln hakkında ortaya çıkan yeni belgeler ilginç, gerçekler her iki tarafın bildiğinden uzak şeyler, senin düşüncelerin neler. Maureen'in filmini merak etmeyen yok, şu sıra herkes onu konuşuyor. Kuzeninden ben de nefret ediyorum, acımasızlığına şaşıyorum, nelerle karşılaştı bu adam, bu denli fütursuz olabiliyor. Kasım'ın sonlarına doğru beraber olabiliriz, biletleri şimdiden ayırtmalısın, kısacık tatilden yararlanmak gerek canım. Dilerim bir aksilik engel olmaz gelene kadar, ha ha ha!.. Öpücüğüm sonsuzluğu çınlatır! Çocuklar çığlık atıyor!.. Şimdilik hoşça kal... Senin B.



----------------------------------------------------------------------------------------------



 PARODİ

                              'Delia Elena San Marco’ya’

Çocukluk çağlarından birinde karşılaşmıştık.
Güneşe doğru giderken sana bakmak için dönmüştüm;
sen de dönmüştün, ‘Kalplerin görebileceğini söylüyordun’
ve bana el salladın.
Aramızdan zamanın duru tadı ve bir insan ırmağı geçiyordu,
Yakup’un Düşleri’nden bir gün batımıydı.
Bu anın sonsuz bir ayrılık olduğunu, hepimizin birer
‘Araf Yolcusu’ olduğunu nasıl bilebilirdim.
Birbirimizi bir daha göremedik ve bir yıl sonra ölmüştün.
Şimdi o anıyı arıyorum ve bir yanılsama olduğunu,
küçük bir elvedanın ardında, sonsuz bir ayrılık olduğunu düşünüyorum.
Bu gece ‘Elem Denizleri’ni kucaklamak istedim,
olanları anlamak için Attar’ın ustasının, dudağına yerleştirdiği
öğretiyi yeniden okudum.
Bedenin öldüğünde, ruhun özgürleşebileceğini okudum.
Şu an gerçeğin bu yakıcı melankolide mi,
yoksa o sonsuz elvedada mı olduğunu bilemiyorum.
Ruhlar ölümsüzse, ayrılıklarında sessizce olması iyidir.
Elveda demek ayrılığı yadsımak, yine görüşeceğiz demektir.
Bugün ayrılır gibi yapıyoruz, ama yarın yine bir araya geleceğiz.
İnsanlar, ayrılığın oyunlarını bilemediler, çünkü ölümsüz
olduklarını sanıyordular, her ne kadar kendilerini sıradan
ve gelip geçici sanmış olsalar da; Bunun için üzünçle
ve özlemlerle dolular.
Gönül; Bir gün yeniden görüşeceğiz ve şu belirsiz söyleşiyi
sürdüreceğiz ve ‘Sonsuzluk Irmağı’nın kıyısında, bir zamanlar
Fatih ve Gönül müydük diye birbirimize yine soracağız.
  




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder