17 Nisan 2018 Salı
TOPLU ŞİİRLER VIII - ÖZGÜR METİNLER
-------------------------------------------------------------------------------------------------
VIII. BÖLÜM
(Özgür Metinler)
---------------------------------------------------------------------------------------------
UROS
Geyik kokusuyla yüklü yele özlem duyduğumu biliyorum.
Karla dolu yamaçlara ve vadilere koku yayan çiçeklerle, ağaçlara.
Kentlerden biri ateş altında, kucağında çocuk taşıyor biri,
dudakları kan içinde ve mitralyözler ötüşüyor, kuşlar gibi.
Tapınaklardan doğru biri çıkıyor, çok sakin,
çoluk çocuk ardından koşuyorlar ve çok mutlular.
Kuzey Buz Denizi’nden, bir gemi yaklaşıyor dönenceye,
el sallıyor güvertedekiler, kıyıdaki balinalar yunusları karaya sürüyor.
İzlanda’da bir gelin ağlıyor, papyonlu biri koluna giriyor
ve ikisi geceyi ateşler içinde geçiriyor.
Bir besici var güneyde, sığırları çamurun içinde uyukluyor,
köpeğini seviyor adam ve mutsuz olduğu gözlerden kaçmıyor.
Bir yelkenliden, tuhaf çığlıklar geliyor Çin Denizi’nde,
bir kalabalık var ve ‘Gangnam Style’ oynuyorlar.
Silah sesleri arasında Filistin diye bağırıyorlar
ve bir haham ağlama duvarına alnını dayıyor
ve Tel Aviv’de yankılanıyor elem denizi.
Akvaryumda dönüp duruyor balıklar.
Alacakaranlıkta bir araba devriliyor.
Zigana Geçidi'nde belirliyorlar olay yerini,
içindekiler sıkışmış, konuşamıyorlar.
Helikopter eşliğinde, bir uydu iniyor uzak bir yere,
birileri çıkıyor içinden, beyaz giysileriyle.
Cayman adalarında yapayalnız samanyolunu gözlüyor biri.
Arizona yakınlarında, kayalar üzerinde sevişiyor iki kişi.
Ve Yeni Zelanda’da gazete okuyorlar parkta.
Ağaçlarda bir saksağan çınlıyor ve büyüleyici sessizlik bozuluyor.
Bir yer sıçanını izliyorlar Amazon’da.
Malaya’da esmer bir kadın, güvenli adımlarla yürüyor kulübesine
ve timsahların olmadığı Haliç’te bir tersanede
-son iç çekişle- nargile tüttürüyor biri.
O an Göklerin Tanrısı'nın umarsızca bizleri düşlediğini düşlüyorum.
Ve gelecek çağlar boyunca, onun bildiklerini bilemeyeceğimizi biliyorum.
-----------------------------------------------------------------------------------------------
ŞİTSORKA
(Hrant Dink)
H
(Kabil- Habil'i öldürdüm ama kimse bilmiyor!
O- Toprağa düşen kanın sesi, gerçeği bana iletiyor!..)
Hasbilgiyi aradılar. Habanera yaptılar. Habiptiler. Hakir gördüler. Hakkâktılar. Halâskar oldular. Halifeler tanıdılar. Hanedanlar bildiler. Hanefiydiler. Harfendazdılar. Harezmiyi bilirdiler. Harnup yediler. Harputa gittiler. Hasenattaydılar. Havan topu kullandılar. Havraya girdiler. Harç kardılar. Hartuç sürdüler. Haç taktılar. Haca aktılar. Hazarı istediler. Hedonisttiler. Hegomonyacıydılar. Helikon çaldılar. Herbivordular. Heterodoks oldular. Heyamola çektiler. Hezareni kokladılar. Hilkattiler. Hindologtular. Hipotenüsü buldular. Horantacıydılar. Horozbina sevdiler. Horoz fasülyesi yediler. Hundular. Huruç ettiler. Hurç sordular. Huşu içindeydiler. Hûlya kurdular. Hümanisttiler. Hünerleri vardı. Hüngür hüngür ağladılar. Hûnsaydılar. Hûvelbaki dediler. Hûzmelere büründüler. Hıdırlık ettiler. Hidrofildiler. Hilozoizmi tanıdılar. Hint irmiği yaptılar. Hipotetiktiler. Hornblenti bildiler. Horoz ibiğini sevdiler. Hotozları vardı. Hunhardılar. Hurdalıktılar. Hurdahaş oldular. Hurufîye erdiler. Hûma kuşuydular. Hûmayundular. Hünkârlar beğendiler. Hünnap diktiler. Hürmetkârdılar. Hüt dağını biliyorlardı. Hûveyda idiler. Hüzzamı severlerdi. Hüzünlüydüler. Hilafeti aradılar. Hakikati sordular. Hayz görürlerdi. Hasılatı böldüler. Hülasa böyleydiler.
R
R bacaklıydılar. Rablerine bağlandılar. Rabbaniydiler. Raca ve ricacı oldular. Rahim olandılar. Radonu tanıdılar. Rahmaniydiler. Rakunu bildiler. Rekorlar gördüler. Rapsodiyi sevdiler. Rebap çaldılar. Recm ettiler. Redoksu anladılar. Rebetiko oynadılar. Remil attılar. Reomürü tanıdılar. Resuldüler. Reşittiler. Retoriktiler. Revak gördüler. Revnakı tanıdılar. Revolver kullandılar. Ringa yediler. Rikkattiler. Rodeo yaptılar. Rodezyayı aradılar. Rokforu tattılar. Ruam oldular. Rokokoya baktılar. Rondela kullandılar. Rüçhandılar. Rüsvaydılar. Ruz idiler. Remz oldular. Rüzgâra karıştılar.
A
Ah ettiler. Abayı yaktılar. Abajuru buldular. Arıları aşıladılar. Abakûsü saydılar. Abanoz kestiler. Abaşo dediler. Abaza peyniri yediler. Abdal-ı pîr oldular. Abdest aldılar. Abdûlleziz tattılar. Aborijindiler. Abrakadabra öğrendiler. Abustular. Acembuselik oldular. Acemborusu çaldılar. Ağalık sürdüler. Acem kılıcıydılar. Acem lalesi kokladılar. Acırga yetiştirdiler. Acınç içindeydiler. Ağılları doldurdular. Açıortayı buldular. Açlık grevi yaptılar. Adagio dediler. Ada soğanı ısırdılar. Adil oldular. Ada tavşanı gördüler. Ad çektiler. Âdemdiler. Atlarla geldiler. Adezyonu tanıdılar. Adrenalin yükselttiler. Afazi belirtisi verdiler. Aforoz ettiler. Afrikayı gördüler. Afsunluydular. Afyon çekiyordular. Agnostiktiler. Agoptular. Agoraya girdiler. Agrafiydiler. Agronomi öğrendiler. Ağları gerdiler. Ağıt yaktılar. Ahireti gördüler. Ahir zaman bildiler. Ahiret peygamberiydiler. Ahitleri vardı. Akabeyi geçtiler. Aktiumda savaştılar. Aktinyumu tanıdılar. Alayuntluydular. Aleksiydiler. Algarina çalıştırdılar. Alizarin kullandılar. Amnezi oldular. Analjeziye uğradılar. Ardes dağlarına gittiler. Anzarot ağacını yoldular. Apukurya yaptılar. Arkegonu öğrendiler. Arnika yediler. Adaklar adadılar. Ayetler bellediler. Asal gaz ürettiler. Ayandon fırtınası gördüler. Acılar tanıdılar. Aya çıktılar. Ahuramazdaya vardılar. Alametifarikaydılar. Allahı tanıdılar. Asiisa oldular.
N
Nakit severdiler. Nusayriydiler. Nekaistiz dediler. Nekeslikleri vardı. Nekreydiler. Nekroz biliyorlardı. Nektarı tattılar. Nemçeye gittiler. Nemruttular. Neojen devirdendiler. Neolojizmi buldular. Neon kullandılar. Neoplatoncu oldular. Nepotizm yaptılar. Neoplazma gördüler. Neptünü geçtiler. Nergisi kokladılar. Neşideler neşidesi yazdılar. Nü idiler. Nüdist oldular. Naat dökerdiler. Nahiftiler. Nakkare çalarlardı. Nakkaştılar. Nalbant oldular. Nalçaları vardı. Nal çakarlardı. Namzettiler. Nalın giyerdiler. Nalburdular. Nanik yapardılar. Nano teknolojisttiler. Nar çiçeği bilirdiler. Narenç yetiştirirlerdi. Nar balinası gördüler. Nârıbeyza oldular. Narkoz alırlardı. Nas yapardılar. Nasırları vardı. Natır kullanırlardı. Naylonu buldular. Necef taşı severdiler. Neferdiler. Nefrit çekerlerdi. Negatiftiler. Nükleonu buldular. Namekan olurlardı.
T
Taassupluydular. Tabuları vardı. Tacirdiler. Tüveyç severdiler. Taflanı kokladılar. Tahnitliydiler. Talancı oldular. Tamtam çalarlardı. Tango yapardılar. Tanrı kayrasıydılar. Tanzanyayı bilirdiler. Tapir görmüşlerdi. Tasımcıydılar. Taşçıl dediler. Taşikardi oldular. Tatar ağasıydılar. Tavan süpürgesiydiler. Teflonu tanıdılar. Tekilaycıydılar. Tekfur gördüler. Tektanrıya inandılar. Telefon ederlerdi. Tüvana idiler. Telkari yaparlardı. Tinle tündüler. Teslis okudular. Temaşaya geldiler. Taslak böldüler. Turnayı tanıdılar. Tuyuğ çektiler. Tümen oldular. Tabur soydular. Tabya takımdılar. Tecim evi açtılar. Tafra sattılar. Tahterevalli yaptılar. Tamburiydiler. Tamuya gittiler. Tanjant ölçtüler. Tantanalıydılar. Türap içindeydiler. Taoisttiler. Taraçaya baktılar. Taş devrini gördüler. Taş levreği yediler. Tatlı su içerlerdi. Tavernada oynardılar. Teğet geçtiler. Tekerleği buldular. Tekvin dediler. Tırnaklarla kazdılar. Telekleri vardı. Tellaldılar. Temas içindeydiler. Temel atardılar. Turunç yediler. Tülbent örttüler. Tümör oldular. Tabut sardılar. Taciktiler. Taç attılar. Tahıl yetiştirdiler. Tayfa oldular. Tampon kurdular. Tan ağarttılar. Tank yaptılar. Tan yeli beklediler. Tapınçta bulundular. Tarla kuşu sevdiler. Tasma taktılar. Taşıl oydular. Tavuk karasıydılar. Teke sakallıydılar. Tektoniktiler. Telef oldular. Telgraf çektiler. Telli turnam dediler. Tembeldiler. Temerküz kampları vardı. Tuvaca konuştular. Tüneklediler. Temren yaptılar. Tenya tirişindiler. Terastan baktılar. Teravih kıldılar. Terebentin sürdüler. Termit yediler. Turgor oldular. Teşrinievveli gördüler. Tevatür çektiler. Tungsteni buldular. Tımar yaptılar. Tundrayı bildiler. Tırnak kestiler. Toynak sivrilttiler. Tuğra yazdılar. Tibet sığırı sordular. Tunç gibiydiler. Tifüstüler. Tilki kuyruğuydular. Timsah gözyaşıydılar. Tirendazdılar. Tirhos vohozu yediler. Titrem yaptılar. Toharca bildiler. Topaz gördüler. Toprak kölesiydiler. Topuz sardılar. Tuğluydular. Torero oldular. Triatlon atladılar. Torpido gözüne baktılar. Toygarca uçtular. Töre tören bildiler. Töz oldular. Trakunyaydılar. Trombon çaldılar. Tirbuşonu buldular. Troçkiye kızdılar. Tersanede kaldılar. Teraziyle ölçtüler. Teres dediler. Temyiz ettiler. Teşneydiler. Teşrinisaniye vardılar. Tevrat okudular. Tınaz savurdular. Tırpan seçtiler. Ticaniydiler. Tilavet yaptılar. Tilmiz oldular. Tiramola dediler. Tirfillenme gördüler. Tiroitleri vardı. Toht yaptılar. Tolga giydiler. Topoğrafiktiler. Toprak sıçanı tuttular. Toreadordular. Torlaktılar. Tugay kurdular. Travers yaptılar. Trençkot dediler. Tröst bildiler. Tuba yarattılar. Tufana kapıldılar. Tortu içtiler. Törpü yaptılar. Tragedya okudular. Trampa dediler. Teneşire geldiler. Terane ettiler. Terapisttiler. Terbezleri vardı. Terkibibent yazdılar. Tetanos oldular. Tevarüs kaldırdılar. Tılsımlıydılar. Tırabzana tırmandılar.Trabzona geçtiler. Tiabendazol kullandılar. Tifo dediler. Tirandılar. Tirat geçtiler. Tirhandil yaptılar. Titana gittiler. Tohum ektiler. Tonozluydular. Toprak işlediler. Topuktan vurdular. Tornistan yaptılar. Tozan oldular. Tövbekârdılar. Trakeyi bildiler. Trampet çaldılar. Toteme taparlardı. Tanrı suretiydiler.
D
Döllenendiler. Dadaisttiler. Dağlıydılar. Darbe bildiler. Dağ ispinozuydular. Darbımeselciydiler. Davudi sestiler. Davul çalarlardı. Dakara giderdiler. Dekatloncuydular. Delta gördüler. Demiri buldular. Demiurgostular. Demirhindi yediler. Demirperde kurdular. Demoklesi tanıdılar. Deniz hırsızıydılar. Deskriptiftiler. Demirdikeni tanıdılar. Dil avcısıydılar. Dil atlası oldular. Dilbazdılar. Dilberdiler. Diskurları vardı. Dolmeni bilirlerdi. Dominanttılar. Dülgerdiler. Dominyondular. Düğün çiçeğiydiler. Dragomandılar. Dümendeydiler. Doğrulam tanıdılar. Dublörleri vardı. Düvel dediler. Dram yaptılar. Ditrambos gördüler. Divana durdular. Divitle yazdılar. Drahmi aldılar. Drahoma verdiler. Duyargalıydılar. Dretnot yaptılar. Duvak giyerdiler. Düş içindeydiler. Duvarlar ördüler. Düşman oldular. Duahandılar. Drosera bildiler. Durgu gördüler. Dilmaçtılar. Debbağdılar. Debdebe yaşadılar. Deccaldılar. Defineciydiler. Defne kokladılar. Dehliz yaparlardı. Dekadandılar. Dekametreyi buldular. Descartesı yarattılar. Dekovili ittiler. Demagogdular. Demirkazık gördüler. Detant yanlısıydılar. Deniz kozalağı yediler. Deniz pırasası sürdüler. Desibeli tanıdılar. Duygandılar. Diasporayı bildiler. Difenbahya ektiler. Diktafonlar kullandılar. Diktatördüler. Düellocu oldular. Dibek dövdüler. Düet yaptılar. Dinktiler. Diplarya yediler. Diploiti bildiler. Dişindirik geçirdiler. Domestiktiler. Domuzotu ezdiler. Dragondular. Donördüler. Döşleri fırlardı. Döşekte yatandılar. Dölleyendiler.
İ
İdris ağacı yetiştirdiler. İblistiler. İbranca bildiler. İbrik taşıdılar. İbrişim kullandılar. İçdenizde oturdular. İçitleri vardı. İçrektiler. İçtinap içindeydiler. İdamı bildiler. İdefiksi buldular. İlarya yerdiler. İlhanlıydılar. İlkinsil olandılar. İllüstrasyoncuydular. İlmihal okudular. İmgeyi sevdiler. İmparator karşıladılar. İmrence içindeydiler. İmroz beslediler. İnancaları vardı. İnce ağrı çekerdiler. İncitilen ruhtular. İdeayı bildiler. İdil yazdılar. İffetleri oldu. İğdiştiler. İğreti dururdular. İkbal içindeydiler. İkilemleri vardı. İkircimdiler. İklimler yaşardılar. İksir içtiler. İlbay oldular. İlenç içindeydiler. İlgeç bilirdiler. İlistir kullandılar. İllaki derdiler. İllüzyonları vardı. İmansızdılar. İmitasyon severdiler. İmrahorluk yapardılar. İmrenç duyardılar. İmsaklara kaldılar. İncil okurdular. İncik kemiği kırdılar. İndividüalisttiler. İdoller aradılar. İfriti buldular. İğ ağacını bildiler. İğrençlikleri vardı. İğ yağı içerdiler. İkebana yapardılar. İkirciktiler. İkonlar öptüler. İkonoplast oldular. İlahlar yarattılar. İlahisin dediler. İlinek bilirdiler. İlkeldiler. İllettiler. İlmek yaparlardı. İman tahtaları vardı. İmleç bulurdular. İmrenti içindeydiler. İnci severdiler. İncir kuşu sordular. İndüksiyon kullandılar. İpnoz olurlardı. İranisttiler. İrkinti içindeydiler. İrseni tanırlardı. İshal olurlardı. İskandile asardılar. İskele kurardılar. İskete dinlediler. İskorbütü bildiler. İslav oldular. İspanyol nezlesiydiler. İspenç beslerdiler. İspermeçet tutardılar. İspiralyadan bakarlardı. İstavroz çıkarırlardı. İstif yapardılar. İstralyacıydılar. İşkembe içerdiler. İşkence severdiler. İşret meclisiydiler. İşportaya geldiler. İt dirseği oldular. İyodürü buldular. İzobarları vardı. İnleyenciydiler. İpliksi giyerdiler. İris kokardılar. İroniktiler. İseviyiz derdiler. İsilik olurlardı. İskandinavyalıydılar. İskeletleri vardı. İskitçe gülerlerdi. İskorpüt olurdular. İs içindeydiler. İspençiyarı tanırlar. İspinoz sesiydiler. İspirto içerlerdi. İstençliydiler. İstikrah ederlerdi. İstrongilosu bilirdiler. İşkilliydiler. İştahları vardı. İveğendiler. İyon yuvarıydılar. İzomeri sorarlardı. İnsandılar. İrinleri vardı. İrkildiler. İrsiyetli bakıştılar. İshak kuşu gördüler. İskambil açardılar. İskarpin giyerlerdi. İskemlede otururlar. İskonto yapardılar. İspanyolettiler. İspari bilirdiler. İspendektiler. İspiyon ederdiler. İsrafili görürdüler. İsterleri vardı. İstiridye alırdılar. İşitim içindeydiler. İşkilsiz olurdular. İtalik yürürlerdi. İyoniktiler. İzotermi bilirdiler. İnsani ol derlerdi. İnsansızdılar.
N
Novayı tanıdılar. Nosyonu kullandılar. Nogay olurdular. Noeli bildiler. Nevbaharı geçtiler. Nevralji oldular. Nevroz gördüler. Nevruzu yaşadılar. Newtonu ölçtüler. Nevyunani oldular. Nörotiktiler. Nifak arardılar. Nihilist olurlardı. Nijer kaplanı dediler. Nikap takardılar. Nikbindiler. Nikeli tanıdılar. Nikris oldular. Nimbusu gördüler. Nitramiti buldular. Nitratı çözerlerdi. Nitrik asit içerdiler. Nitrogliserin yapardılar. Nümizmatiktiler. Naldökendiler. Nam salarlardı. Namahremdiler. Name yazardılar. Nalları vardı. Namerttiler. Namibyaya kaçtılar. Namusluydular. Namlu tanırdılar. Nankördüler. Napalm yaparlardı. Nara attılar. Nardenk yerdiler. Narh koyardılar. Narindiler. Narsistlerdi. Nasipleri vardı. Nasturiydiler. Navlun alırlardı. Neyzendiler. Nedrettiler. Nefir çaldılar. Norton eleğiydiler. Nehirde yüzerlerdi. Nüzuldular. Naziğiz derlerdi. Nazi olurlardı.
K
Kekreyi tattılar. Kabalayı bilirlerdi. Kabareyi buldular. Kabeyi yaptılar. Kabili tanıdılar. Kabristana gittiler, Kadril oynadılar. Kadmiyumu gördüler. Kadük oldular. Kaftan giydiler. Kağan seçtiler. Kağşaktılar. Kahhardılar. Kalemşörleri vardı. Kalubelâdan kaldılar. Kalyon bindiler. Kamarillaydılar. Kambiyoyu tanıdılar. Kambriyeni geçtiler. Kamineto yazdılar. Kançılarya oldular. Kanibalizm dediler. Keratini bildiler. Kandelayı ölçtüler. Kantara çıktılar. Kant içtiler. Kablelvuku idiler. Kaburgaları vardı. Kâbus gördüler. Kadanadan indiler. Kadavra oldular. Kadastroyu böldüler. Kamu severdiler. Kafkaslıydılar. Kâfirdiler. Kağnıya geçtiler. Kakofoni yaptılar. Kalebenttiler. Kalkanları vardı. Kalvenisttiler. Kamarottular. Kamberdiler. Kamus yaptılar. Kanıksadılar. Kantat çağırdılar. Kantona ayrıldılar. Kapriçyo idiler. Karavela gördüler. Karaimce konuştular. Kardinal tanıdılar. Karina idiler. Karlukları sevdiler. Kartezyendiler. Karyokinez bölündüler. Kastoru gördüler. Kunduzdular. Kaşmerdiler. Katafalka girdiler. Katavaşya oldular. Katedrale gittiler. Katır yılanı yediler. Kavaftılar. Kavalyeydiler. Kavram bilirdiler. Kayra idiler. Kebirlerdi. Keçeyi buldular. Keçiyi sağdılar. Kefaret öderlerdi. Kefen giyerdiler. Kehanet ederlerdi. Kelam söylerdiler. Kemiği övdüler. Kendir ekerlerdi. Kerkenez uçururlar. Kesit olurdular. Keten kuşuydular. Kethüdaydılar. Kevser içerlerdi. Kışlayı bilirdiler. Kısrak bindiler. Kışkırtanı bulurdular. Kontralto sestiler. Korida yaparlardı. Korvet sahibiydiler. Kölemendiler. Kösemeni tanırlardı. Ksenofobileri vardı. Kuartet söylerdiler. Kundakçıydılar. Kurganda otururlardı. Kuvars taşıydılar. Küf içindeydiler. Küffardılar. Kümbet yapmışlardı. Kubbeliydiler. Küraso içerdiler. Kırağı görmüştüler. Kamçılıydılar. Kırbaç bilirlerdi. Kır bekçisiydiler. Kırmızıya boyardılar. Kısır olurlardı. Kır çiçeği severdiler. Kız kaçırırlardı. Kibardılar. Konvansiyonel bilirlerdi. Korozyonu buldular. Kökenleri vardı. Karavaştılar. Kreşendo çekerdiler. Ksenon gazıydılar. Kuduzdular. Kunt oluyorlardı. Kurya sorguladılar. Kuvertür görürlerdi. Küfür ederdiler. Kükrerdiler. Külünk yaparlardı. Küsufa dururdular. Kikla bilirdiler. Kirvesi gelmiştiler. Kiyanustular. Klavsen çalarlardı. Kohezyona bağlıydılar. Kordofanda oturdular. Komanditerdiler. Kolofan sürdüler. Kondom kullanırlardı. Konglomera yaşardılar. Koral dinlerdiler. Kortekstiler. Köpek üzümü yerdiler. Köstekli saattiler. Ksilofon çalardılar. Kumpas içindeydiler. Kuran dilleri vardı. Kuranderi bilirlerdi. Kutan kuşuydular. Kuzgun kılıcıdırlar. Küfrandılar. Köknarlar keserdiler. Korsanlıkta yaparlardı. Kümültüde saklanırlar. Koralev büyütürlerdi. Kan severdiler.
(Sonra zamanlar geçti ve gökler gümbürtüyle dürüldü,
büyük beyaz taht ortaya çıktı ve onlar ateş çukurlarına doğru savruldu
ve buyrultular içinde olanla, büyük beyaz boğanın da maskesi düştü!..
Anlayamayacağınız bir zamanda geçti, burada anlattığım öykü…)
---------------------------------------------------------------------------------------------
ADAM
'Rosetta Taşı’ndan alınmıştır'
Hafik’teki Sofular köyünde doğdum. Gençliğimde Mehdi olup Ravza dağında gizlendiğim söylenir. Baltık Denizi’nin amberi, Thüle’nin kalayı, su meleklerinin boynuz kapısı ve Perikles’in evlenmek istediği Miletoslu entelektüel Aspasia’ya hayranımdır. Araplara yenilen Sasani hükümdarı Yezdigird’in kızı Şahbanu'yla evlendim, bazıları telef olmuş yirmi bir çocuğum vardı. Abbasi davetçilerinden Hidaş gibi, Helen gnostizmi ve Ebu Süfyan’ın güvercin donunda (biçiminde) gelen İkiz Güçler’ine değer verir ve inanırım. Varlıkların özü anlamına gelen ve yanan çalı sembolüyle gösterilen Yaave bizim de simgemizdir. Gadir’i Hum’da, Cemel ve Sıffin savaşında bende vardım. İkisinin musahip (?) olduğu Tanrının Aslanı ve Orphee Yumurtası lakaplı dört ayaklı kutup eşeğine bir gezi sırasında bende binmişimdir. Başta Şiiliğin gulat kolu olmak üzere, Argos gemisinin tekniği, ‘Haber geldi bana ki Büşr Yemen’e gelmiş’ diyeni selamlayan Vişnu’nun atmacasıyla, Seretan ve Yengeç beygirinin gelişip değişmelerine benim de pek çok katkım olmuştur.
Mandregiri dağını gezdim. Akrep zehri gibi yakıcı buğular içinde dolaştım. Bir kapışma üzerine Komodo ejderlerinin de bir dile, hatta bir uygarlığa sahip olduğu anlaşıldığında; bu (değerli) bili gene bana nasip olmuştur. Hasır taburelerde çok oturdum. Tanrının varlığına olan kararsızlığın; boş olduğunu anladığım zaman, çok geç kalmıştık. Sığırtmaç adam Bootes, Krişna, Jesüs ve Baküs iyi dostlarımdır. Urumiye gölünde bende yüzdüm, ay ışığında üzerinden leylekler, minik kuş sürüleri ve üzeri sarı yıldızlarla dolu kuğular geçer ki hâlâ unutamam. Soluk benizliyimdir, alayla Romantürk dedikleri de olmuştur. Beserabyalı değirmencinin oğlu Kuyucu Murat, Kansu Gavri ve Sadettin Köpek’le uzaktan da olsa akrabayım. Mavi sırtlı somonla, İran keçisi, Etiyopya arısı ve göz yapılarından ötürü balina yemeyi çok severim. Her yemek yiyişimde, gizli bir iğrentiyle dolduğumu da, yalnızca ben bilirim. Yunus arkadaşımdır, Yafa’ya geldiğinde, Tarşiş’e gitmek üzere bindiği gemide tanıştım. Bu Saffat’ta da yazar. Bir söylenceye göre gemi, Hınzır Burnu önlerinde fırtınaya tutulup batmış -Yunus denize atılmış- Payas Harabeleri civarında balık karnından tıpkı yeni doğmuş çocuk gibi çıkmışsa da, -ışık olsun ki!- kimseler bilmez, onu ben kurtarmışımdır. Bir ağacın gölgesine götürmüş ve sütleğenden peyda sütle beslemişimdir. Bu yüzden o süte ‘cennet taamı’ der.
Her şeyin dönüşüm içinde bir boşluktan bileşik olduğunu anlatmak için gaitalarını yiyen Zelanda’nın güneyindeki Utahlara bende katıldım. Utkularımızdan Sıffin kutlamasında (3 rub-u asır sonra), bir cenkçinin karısı Cüdaye’yi, ölünün kahraman eşi olarak anmak istemiş ve yaşlı Cüdaye törendeki şatafata dayanamayıp ölmüştü. Bunca zaman evvelki Sıffin’in son kurbanı Cüdaye olmuştu benim gözümde. Öldüğüm de imrenilen ve uzun yılları kapsayan yaşamımdan geriye hiç bir şey bırakmadım. Yaşam vahşi yırtıcılığın cirit attığı, kör kötürüm bir çalı yığını. Bu ahmakça süsü bildiğim için geriye yalnızca şu övüngeyi bıraktım yaşamımda; (Kayıp kuzu kâbusta bulundu / köyün altında / denizin içinde dönüp duran / Mevlana heykelinin orada / Hani kimlik sorunsalını umursamayıp / herkesi taşraya çağıran / ve adada mekanik çılgınlıklarla dönen / Mevlana heykelinin dibinde. / Karşıdaki çıplak adaya doğru bakıp / denize atlıyordu) gibi dizeler yazan lanetli ozanlara öykünüp, bir zamanlar bende yazdım.
Ey okur, sakın gücenme, o’nu yalnız sen biliyor ve yalnızca sen anlıyorsun:
'Karawane’
jolifanto bambla o’ falli bambla
grossiga m’pfa habla horem
e’giga goramen
higo bloiko russula huju
hollaka hollala
anlogo bung
blago bung
blago bung
bosso fataka
ü üü ü
schampa wulla wussa o’lobo
hej tatta gorem
eschige zunbada
wulubu ssubudu uluw ssubudu
tumba ba-umf
kusagauma'
...
Hoşçakalın...
----------------------------------------------------------------------------------------------------
YALAN
(Belirsizlik İlkesi)
Doğmadım. Doğurmadım... Köksüzüm ben. Yitirdiğim kanatlarım, sonsuzca dilim ve kozmik bir yüreğim var. Ölülerin gözüyüm. ‘Carpathia’ için seçeneğim şunlardır: a) Bu gemi su alsa da batmayacak. b) Batsa da insanlar hayatta kalacak. c) Kaptan bir felaket olacağı içgüdüsüyle rotasını değiştirecek. Bildiniz, yakarım üçüncüyedir. İnançsızım. İşimi tanrıya bırakmam. Morpheus’u beğenir, Mephisto’yu sever ve Faust gibi neşeli, fos ve Fussli’yimdir. Kalabalıklardaki fars, Bağdadi bilgidar, çağların ürküttüğü düşüm... Zamanı örten zaman, Maklub tepesinde görkemle duran, Hare Krişna, Nirvan, Şakralar, Druidizm ve Hanbalıktan gelen noyanım. Silva zihin kontrolü, Alvaro Campos, evrenler arası big bang, ying ve yanga ilgi duyarım.
Tarlaları ve cennetlik eşekleriyle yeryüzünün günahını çoğaltan çiftçilerden iğrenir, eğilen kaşık değil, anlağımızdır derim. Sırların bilgisiyle aydınlanan bizler, birer mabut olabilirler. Tinin dölütleri olan düşünce, inilti biçemindeki dua, ‘Verbo volent, scripta manent’ ‘Söz uçar, yazı kalır’ değinisi ve eğer bizi tanrı yaratmışsa, varlık-yokluk, erkek-dişi kavramları dışında üçüncü bir cins daha olmak gerekir!
Bunu bilemediğimiz için, kavramsal boyutlarımızın dışında olmasından ötürü, diyebiliriz ki; öyleyse tanrı yoktur. Bürokratik silindirler, Proustyen gerçekler ve ölümcül devridaimler gelip geçse de düş kurmayı sürdürürüz... Kendimizi bilmek, kendimizden uzaklaştırır. Düş görürken ve çiftleşirken hayaletleri kucaklarız. Ve karşılaşım gerçekleştiğinde karşılaşım olmaktan çıkar... Madonna yarıçıplak şarkılar söylerken herkes ayağa fırlar, ama boynundaki haçta çırılçıplak bir İsa vardır. Paris ölümle nikahlı demekse, Samaritli kadınla, kuyu başında buluşan kim, saf liriklik ve analitik us ne, Irakeyn neresi, Sur Suriye midir, sarnıçlar neden zehirlidir.
Behlül, Harun Reşid’e niye öğüt vereyim, bunlar onların sarayları, şunlar onların kabirleri diyor! Aziz Michel’in horozu, soğuk karanlık madde, arkadaşını ayda bırakan hain ve kuantum dünyası görkünçtür ama; bu niçin ve neye benziyor!..
Ey aşkımın tahtına oturan, naz makamının efendisi, dünya insanının sana muhtaç anları, nisan sabahlarıydı, senin olmadığın iklimin yağmurları bulanık, kalpler rahmetten uzak, gönül yamaçlarında bahar bitmiyordu. Acuna gelişinle gözler cennet çayırlarının rengini aldı ve ab-ı hayat çeşmesinin ufukları katre katre, damla damla belirmeye başladı. Tenin benekli ceylanın yumuşaklığından, ötüşün piramitlerin yüreğindeki kuştandır. Onulmaz geleceklere vaat edilen sensin.Yüreğin kor, kaşı sürmelisin. Mermerlere can veren, ecelerin ecesi, Nefertiti’sin!
Ey ruh, ey karanlıkların güneşi, İbrahim’i yakan ateşin serinliğini duy, Pompei’yi anımsa, genetik postülalarınla doğaya beden ver, kara madde avcılarına, gül savaşçılarına, yarasa kanatlarıyla kısrağına binene ve Drakula’na de ki; gece efendimizdir! Bit, mürekkep balığı, kene ve barakasından çıkmadan yüz yıl yaşayan Kör Eşebe peygamber değil de ne idi. Ey insan, ölülerimiz dünyanın tatlı ırmaklarında yaşar, baharda sessiz adımlarla dönerler evlerine, onların tini, gölün yüzeyini çalkalayan yeldir. Biz bulutun, uçsuz bucaksız çayırları esriten gölgesiyiz, kediyi dudaklarından öpenin kardeşiyiz. Güz güneşi ölülerimize boy verir. Ağaçların yaprağı yüreğimizin çarmıhıdır. Narsis ki bilmeden kendini arzulardı. Ölüm, soyun unutulmuşluğu, buzulların Erebus yanardağı, Neptün’ün Saman Yolu’ndaki kavşağı, Girit ve Malta korsanları ve öyle ve öyle sınırsız bir şeydi ki... Icaza kör dilenci için ne demişti: Ona bir sadaka ver kızım, Granada’da kör olmaktan daha acı bir şey yoktur hayatta... İşte tapılası, işte uğruna toprak olunası, ölüm bu idi...
O ki, gökadalar, gaz bulutlarını oluşturan baryonik madde, şehzadeler eğitmeni Kesanlis, değirmen yalağındaki yosunlu sular, erselik baharın incirlikleri... O ki, Midyan’a kaçan Musa, kör deve, gölgeleri yok eden gölge ve tanrıları yaratan zamanın cinsiyetiydi... Ve artık o, okyanusların içinde saklanana, bulutların arasından şunu dedi:
'Ben, kardeşimin imgesini ya da gövdesini (ikisi de aynı şey) / sessizliğin ya da kadehinin aynasında izleyen / o boşyüce gözlemciden / daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben, benim suskun dostlarım, / salt unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını bilen kişiyim. / Bir tanrı bu garip / Çözümü sunmuş her türlü insan kinine. / Bunca gezip dolaşmama karşın, / tekil, çoğul / Yorucu, garip kendimin ve başkasının / Zamanının labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben, / Kimseye kılıç çekmedim savaşta. / Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben.'
Nas.
------------------------------------------------------------------------------
DÜŞLEM
Çok uzaklarda, dağların arasında, serviler içindeki bir vadide uyuyordum. Sanki bir düş görüyordum. Renklerin karanlığında bedenden bedene geçiyor, pul pul parçalanırcasına, gorgonlar, feniksler ve minotaurlara dönüşüyordum. Bir zaman sonra kırmızı ışıkta yüzen hayalsi bir düzlüğe geldim, Hades’te olduğumu sanıyordum. Nigristan’da gençliğinin baharında ölen Suriyeli bir dansöz kız önümden geçiyordu. Kozmik alacakaranlıkta gökadaların eridiğini görüyor, sonsuzca yeşil defnelerin altında, yaşlı Vergilius’in çiriş otlarını bile eğmeyen gölgesine bakıyor, uzaklaşan siluetinin solgun bir hale içinde giderek saydamlaştığını gözlüyordum. Köpek çenesi biçeminde deve kuşları, göz alıcı, iricil pigmeler, Atlantis’e doğru uçuyor, pelesenk elması yiyen sultan hasekileri, omuzunda sığır kursağı taşıyan inanmışlarla, elinde kantaron çiçeği, sübyanlar gelip geçiyor, ‘Alca’ya yeşil bir at üstünde gireceğim’ diyen bir vandal kunduz derisinden Frank haritasını kemiriyordu. Koro halinde Cem’in gazellerini söyleyen arafat grubunun sesleri kulakları tırmalıyordu. Aniden bir Mengücek şahı payitahtı yeniden ele geçireceğim diye nara atarak gürzüyle ortalığı tozu dumana kattı.Yağ kandillerinde çiftleşen insan kabartmaları vardı, yere uzanmış Spartakus’un kemikleri uğulduyor, Halepli Hasan kuyusunda güneyin bile kavrulduğu sulardan içerken, yurtsamayı topuklarında hissediyor, kör bir kızın okuduğu Taberi tarihinin içinden vadileri döne döne Melkitler yaklaşıyordu. Deniz danası derisinden kemerleriyle Bröton gemilerine binmiş korsanlar el sallıyor, hatta Aziz Mael’in Sandalyesi diye bilinen bir kayaya oturmuş reisleri, balinalarla, yunuslarla konuşuyor, göğün katlarına su püskürten balinalarda belki bu anı kutluyorlardı. Neden sonra domuzlar ay ışığında parlayan tüylerini savura savura gelip denizle aramızda durdular, çakıl taşlarının arasında oynaşan küçük dalgaların sesiyle düşler görüyordum. Gece yarısı kızıl ağaç ormanının içinde ürkekçe, adeta ayak parmaklarının ucuna basarak yaklaşan, vaşak sürülerini görünce ‘Agar’ın korkusu için bizi koru Nif dağı’ diye bağırmışım. Gün ışığında parıldayan mavi otların arasında yağmurlar yağıyor, insan başlı kuşlar -Harpiler-, yarı yılan yarı kadın kimeralar, bedeni saat veya çamdan olan siyah adamlar ölmüş tinleriyle sessizce oturuyorlardı. Öyle ki birinin gövdesi ev gibiydi ve pencerelerinden içeride çalışan başkaları görünüyordu. Kapadokya çekirgesi, yelkenli morinalar, çeşme üzerine yağan kızıl kın kanatlılar, kaya kovuklarında uykulu çığlıklarla dolanıyorlardı. Sırtları dikenli, ağzından alevler çıkan, pençesi aslan, kuyruğu balığa benzeyen bir yaratık ortalığa dehşet saçıyor, işte bu canavarın üç tavuğunu çaldığı Anis’li bir köylü kadınsa: ‘İnsana benziyordu, öyle ki kendi adamıma benzettim ve ona herif yatağa gel!’ diye bağırdım dedi. Yaban mersinleri göğüste taze yaralar gibi açıyordu. Hemen önümde Taberiye gölü Celile denizine dönüşüyor, iki parsın çektiği araba üzerinde küçük Nike ve dansöz Bakha yeşil asmaların ve kokulu salkımların arasından belli belirsiz geçip gidiyordu. Tazılar uçan turnaları yakalıyor, iri av köpekleri, yaban güvercinleriyle, ak kuğuları avlıyor, bir dağlı okla karabatak ve balaban kuşu vururken, Samsatlı bir ustanın yarattığı ‘Venüs’ ün Doğuşu’nu anlatan mozaik pembe bir bulut biçeminde, Öküz Geçidi’nin üzerinden süzülerek üstümüze doğru geliyordu. Bozkır çaylağı dilinde, Kıpçakca, Tuvaca ve Çuvaşca konuşan insan türleri, vadilerde çağlayan ırmaklar, dağ çayırlarında erinçle otlayan koyun sürüleri, denizden gelen tuzlu, serin esintiler, dalgaların uğultusuyla bezeli Kaf dağını selamlıyorlardı. Lucrezia Borgia ve Pietro Bembo’nun Aşk Mektupları adlı kitap, ayakları köstekli aygırların kişnemeleri, yerdeki ateşin yalazıyla, gökte uçan yarasaları, kulaklı birer şeytana dönüştürüyorken: “ Mina naz naz naz dare... Mina Mina kar dare Mina sereş fer dare Mina ” sesleri arasında uyandım... Artık öğle üzerlerini bu donmuş tepelerde şuraya buraya uçan kartalları ve seyrek görülür kuşları kollamakla geçirmeye karar verdim. Kanatlarıyla aydınlık bir pencereye dokunan bir gece kuşu gibi, bu güneş sağanağı, bu buzlu beyaz ve pırıl pırıl çöle düşüyor, orasını soğuk ve köreltici bir alevle tutuşturuyordu. Bu yücelen dağların üç boynuzu vardı Ararat, Nemrut ve Kaçkar piramidi, bu sınırsız örtü üzerinde, işte bu küçük kara ve kımıldar gibi görünen noktayı arıyorlardı. Ses dağların uyuduğu gömüt durgunluğu içinde uçtu, uzaklarda köpükten, derin ve kımıltısız dalgaların üzerinde, bir kuş çığlığının deniz dalgalarının üzerinde koşması gibi koştu sonra döndü ve onlara hiç bir yanıt gelmedi. Hint postasına komuta edermiş gibi kurumlu dolaşırlardı oysa, son bir kez H.R.G’nin Allah var mıdır yok mudur’unu okudun mu dedi. Leylak büklümleri gibi incecik bileklerini, gelinciklerin arasına uzatıp konuşmadan otururlardı, güneş batıdan doğacak siyah bir noktaya dönüşüp soğuyarak, mehdi gelecek ve inananların sayesindedir ki hepsi de ölümden kurtulacaklardı....
Gecenin yarısında, yaşamını garip metinler üretmeye adamış geçkin yazar, kimse beni anlamıyor, kendimi bende anlamıyorum, iyi ama kağıtlarda mı anlamıyor diyerek görküyle sayfalara baktı. Gecede çöp kamyonlarının sesi, mabetlerden yükselen seslerle sarışıyor, uzaklarda ambulans çığlıkları tan atımına karışırken, oto yolların ışıklarla, uzay yaratıkları gibi kuşattığı soluk kent, sonsuza dek bir şey vaat etmeksizin, eskil ve -alışılmış- bir güne daha başlıyordu...
-----------------------------------------------------------------------------------------------
DİGİTO ERGO SUM
Bilgi içselleştirilemeyen, yaşayan tarafgir, toplum düşünç, yüzeysel derinlik, Mephistopheles, kırarak taşı mezar, çevirir ereksiyon düşlem, mehteran baz süpersonik, peşinde yalan rüzgar, dili Elam, akapella, tren Kızılderili dönem, dört cenaze günü nikah, gizlem oral ve simsar.
aaa!
Gücü inç, hiç bir esemik çalıştırmak, silsileye olmaksızın bağ, adın ebeveynlerce, saikler hangi altında koyuldu, üretmek çılgınlıklar ve Tibet insanlar, Gazi Osman, kızı tekfur, Bizans Holifar, dünya evi, devşirme ruhu anın, Nilüfer adı, nakıs imparator temel, Yıldırım düşman en büyük, gelenekti Timur, dur gelişme.
eee!
I.Murat meydan, kurban suikast, ilk bir Fatih, gece kardeş sayısı, Despina anne batı, destur hayran, doğuya Yavuz alevi, mezalim şafiye, tanrısıyım işimin, kapitülasyon Kanuni, güneşe kıyım doğru, Murat Kuyucu, düşman halk, geçmiş miras, kişi gibi Hiroşima, kuyu kanıt bazılar, yapmasın ağırlık, saraya burunlar, İbrahim Deli, altın balık, Kaligula'ya, Abdülhamit, 'gitsin taşları verin' Vahdettin fatihi Samsun, vapur işgalcidir.
ııı!
Devrimi harf, Osmanca taşra, Hammer tarih, mimar Ermeni, Musevi ticaret, tren kızılderili zaman, Kydrara'ya vagon, çayır çimen üniversite, kapitalizm ahır, faiz mimesis, sanatçı peşine, çalıp çırpma, patron kimse işinin kendi, Anubis diyor, uğramadı Fransız, işgal kırk yıl, biziz toplum, Mardin, Efrengisin, İçin o Mardin, ince belli soksun, arı dil, Lahsa Birsel binler kitap, hol zor geç, sonuç Türkçe, bir aydın var kitap, ama yazmaz, varsa kitap, garip yazmaz, çünkü kullanmaz, varsıl para, yemez et kasap, vekil gitmez kümbet, durum Freud.
iii!
Günahlarımızdan ah, için kurtulmak, girmemiz günaha, gerek demokrasi, eşitler bir alışveriş, savaş olmayanlar eşit, arasında doğru, tanrı hem söyleyemez yalan, hem üstündedir mantık, tanrı yaratamaz, tanrı bulunuyorsa müdahale, öngörmüş olayı olamaz, pencereden ışık vuran, güneşin kara ve sevinç, kapladı korkunç ortalığı...
ooo!
Resim Mona Lisa, çalınınca Louvre Müzesi, olmuş popüler, resim bir moda, sanat olduğu düşünülür, sonra çalındıktan Mona, çevrende düşünsel dönüş, Madonna'ya ve, akışı zamanın, tutsaklığı mekanın, ve sürdükçe ona, büyüleyen bizleri, yorumlar ilişkin ve, süreceğinden kuşkunuz, efsanelerin olmasın hiç, gerçeklik olarak, algılanmak istenen gör, ediyoruz artık im, kul proton, tashio üret, somut olan, ermiş sona ve, sanal geçilmiş gerçeklik, için bizim gerçeklik, değil simülakr konusu, artık söz araçları, iletişim silmiş gerçek ve simülakr her yerini almış, şeyin.
ööö!
''Bordalarda akan güneşli mavilik / Duruldu yavaş yavaş. / Kaptan köprüsü kampana çaldı, / Irgat boşaldı, / Demir attı uyku gözlerime. / Dumandan atlara binmiş / dumandan süvariler / kanımda küreyvatı hamraya kurdular pusu. / Beynimde vurdu yat borusu… / Parmaklarımda kurşunkalem / uzadı, / bürüdü, / kalınlaştı, / aldı bir süpürge sapı biçimini. / İhtiyar bir sokak süpürücüsü oldu elim dayandı süpürgesine / uyudu! / Deeee… / Diiii… / Duuu… / Renkler seslerin omzuna binmiş. / Işıklar gölgelerin kucaklarında / akıyorlar… / Beynimin emir defterinde yalnız bir emir var: / boş oturmak! / kımıldanmadan, / kımıldanmaksızın, / boş bir fıçı gibi boş oturmak… / Boş… / Bomboş… / Ne sevgi, ne nefret, ne şefkat, ne kin, / hiç biri…/ Birdenbire lakin / İkinci bir Japonya parçalandı karnımda! / Açlık, / dizip on parmağını burnunun tepesine çıkardı dilini, / ölüm / kemik bir kahkaha gibi salladı mendilini. / Doğruldum… / Gözlerine demirleyen uyku / demir aldı. / Dumandan süvariler / eridiler… / Beynimin emir defterinde emir yazan / kumandan / kovuldu çadırından… / İhtiyar sokak süpürücüsü kavradı süpürgesini, / kavradı ve / onu koydu yine / kürenin derdini süpürenlerin / hizmetine.'' yanlış yok, yanlış yok.
uuu!
Bir ulusun entelektüel, ele geçirilmesi, vahşice daha, silahla geçirilmesinden ele, dünyadaki yol trenlerinin, imitasyon yanılsamadır, adalar, denizli, rasına demir yetmeyecek, kadardır rezervleri, demir dünyanın, anlaşılmazlık, kadın versiyon, ama soyut ve ruh, biokozmik ve, kaotik sanki karbon, liflerinden oluşmuş psişik, kavranması güç bir, derinlik alabildiğine, soyut ve tinsel, versiyonlar feminen, freudyen bir belirsizlik, karbon liflerinden oluşmuş, kaotik psişik bir nen, kavranması güç, bir derinlik alabildiğine, soyut ve tinsel, versiyonlar feminen freudyen, bir belirsizlikle biokozmik, sanki karbon liflerinden, oluşmuş psişik-kaotik, bir resim kavranması, güç bir derinlik alabildiğine, soyut ve tinsel versiyonlar, feminen-freudyen bir belirsizlik, sanki karbon liflerinden, oluşmuş kaotik-psişik bir, resim. Digito ergo sum.
üüü!..
--------------------------------------------------------------------------------
DOĞUŞ
Garip bir selintinin, devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu; aynaşık ve bakışımsıl ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla özdeşler.
İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük içinde bürgülenir.
Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç yüzyıllar, gelecekte ki anılarımıza dönüşecek terminlerle kol kola, yumuşak iniş yaparlar. Derişik ve kayağan bir irintide, gezegenin leylâk büklümlerini bir burgu gibi delen yürek, kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle durur.
İnsan doğmuştur!..
-----------------------------------------------------------------------------------------
TARİH
Metafizik bir sorguyla, tozun içinde, kaf(K)alar yuvarlanıyordu!.. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve sufî kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde; Miken parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 'dokuz' diye bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı. Yine de senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde, baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor; Demir Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa, bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu. Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen yarasalar, kör kelebeklerle, iki ayaklıların sevişmelerine tanık oluyorlardı.
Bakır arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları; sütleğene övgü diye bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi suya inmişler, erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!..
Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı!..
Epiktetos dehşetle önerince, usuna düşen herkese parola soran azatlı köle; Roma avlularında ki (boynu vurulacak!) ölüm cezasından kurtulacaktı.
Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu... Elen ruhlu stoacı, bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı; Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu.
Kenter biçemle, ey kaplanlar; biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık dediğimde, suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde; sessizliğin sesinde:
Yüzyıllar ve yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!..
------------------------------------------------------------------------------------------------------
ARAF
(...Darius karılarını ve çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı. Karanlık gökte Mars parıldadı!.. Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya!..)
Düş içindeydik! Bir Moğol şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için, yavaşça yürüyorduk.
Tatarların hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği birkaç kişi daha katıldı aramıza... Güllerin başucunda; kırmızı ahşap uduyla kör bir adam, suzinaklar, semailer çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı söylüyordu, mavi gözlü cariye...
Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların savaşını canlandıran bir sihirbaz, alkışlar alıyordu.
Sularına balığını geri verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçeminde bir üçgenin içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış, bir adam fırladı birden.
Kim o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlas'ın yüküyle berkli, Devâmend Emiri, Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin Şirokko şehit oldu mu dedik... Yâ dedi!.. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü.
Gökler denizinde sallanıyorduk. 'Sahalin Toprakları' uzaklardan gözüktü. Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş Pers leventleriydi. Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilâhi gövdesinin gereksinimlerini dindirir ve çılgınca avunurdu.
İrem bağlarına yolu düşenin, rüyası buydu!..
-------------------------------------------------------------------------------
AT
‘Tüm ölülere...’
At bozkırın ortasında duruyordu... Sırtında bir siyanür kuşağı vardı; önündeki akıntıdan Macar suyu içiyor, Helen hendeğinden geçiyor, Kronos’un (zamanın) içinde uçarak gidiyordu. Us tanrıçası Athena, termofiller ve öteki atlar vardı yanında. Devasa bir benzeri yukarıdan onlara ‘Seni ataların döller!’ diye bağırıyordu. Electric-horseman ona binmeye çalışıyor, güneşte pırıl pırıl parlayan, otların saf oku sağrısına değiyordu. Ufuktan doğru nitrat çubuğu geliyor, yüzey gerilimi artıyor, baryonik maddeler, sarı fermiyonlar, bozonlar durmaksızın ciğerini deşiyordu... Vaspurakan kralı I.Gagik yardım etmek istiyor, demirhindi suyu içerek güç toplarken, madenlerin kükreyişi göğü inletiyor, demir bulutların canhıraş bağırtısı sürüyordu...
At ise ağlıyor ve öleceğini biliyordu artık. Şu ovalar ve bu bozkır onun son eviydi, ölümcül bir çabayla; ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma’ diye haykırmayı başardı. Ve zamanın beyaz ipliği, akşamın beyaz filleri andıran küçük yamaçları, yontuların içinden gelenler, evlerine yorgunluk taşıyanlar ve demir korunaklı bulanık avlular, bir yarasa derisi gibi gerilirdi artık beyaz karanlıkta...
At düşünüyordu ki; ökaryot ve trilobit, ışık bakterileri, çalışan göz ve dünya, ufuklardaki hiçlik, sonsuz ölüm, çürüyen et ve soyut ottur yaşam. Ve belki de evren tüm bunların yalınkat, sıradan bir uzantısıdır...
Nedir ki ata bakıp; mavi denizlerin Sapho’su mutluluk saçıyor ve yapılan bir şeydir şiir diyordu!.. Elektronik dölütle yel, terleyen balıklar, etobur kuş ve tüm kürklü şeylerin içini ısıttığını biliyordu. Horozlar, börkler ve kepenekler, Hacer-ül Esved ve Kâbe, tırıs giden atlar ve haçlar ve bambaşka ovalarda, bambaşka drenajlar ve koşumlar içinde yüzen; bambaşka rahvan atlar, ateş gözler, yel ayaklar, Yıldırımlar ve Timurlenk, çengel tırnaklar ve kaplan, sfenksler ve mekanist evrende yüzen bataklık tavukları ve kırmızı turnalar atın sırtında gezinirken; geyiklerde üzüntü verecek kadar yakınından geçiyordu...
Ve işte uzakta Rus Amerika’sı görünüyordu!.. Gezegenin buzdan mantosu ağlıyor, ısı değiştirgeci ve nötron akıları yanı başında yüzerken, genç bir kız; ‘Aşklarda yaşam gibi sanal olmasın!’ diye hıçkırıyordu. Ordular, gölge evrenlerle yarışıyor, sarı bir eşek otların arasından sakin geçip giderken, tüm kozmos gülüyordu... 'Zaman geçer aşk kalır / ikonsu Derebey çağları / gizençli güzellikler / düşler ötesinde / bir yürek süveydası... / Soylu ruh / birlik yaratan yansı o’ diye garip şarkılar söylüyordu bir trubadur...
Pervasız bir homurtuydu gizemli bellek... Acayip tayflar, üç gözlü insan, yaprakları tüyden ağaçlar ve billur yumurta geride duruyordu. Gelecekten bir çiçekle geri dönen adam gülüyordu. Kuyruklu yıldızlardan paraşüt ve kırmızı nötronlar denizi vardı uzakta... Sedna parıldağı, çift ağızlı balta, kıskançlığı kışkırtan boşluk, camdan ağaçlar, balık yağmurlarıyla işbirliği yaparken, karıncamsı ejderha, kutup canavarları ve Arrabalılar, su otlarıyla karşı koymaya çalışıyor, güve biçimli yalvaçla, sarı pireler hengâmede ara bulmak isterken, Sicilyalı Archimedes askere; 'Noli turbane circulos meos' ‘Dairelerimi sakın bozma’ diyordu... İnsan çığlığından ölen balina, çöreklenmiş yılan, arı vızıltıları ve siyah sülfür yağmurları vardı ovada...
Sakat ve sıska bir at gibi duruyordu at!.. Simgesel tanrılar, metalimsi havlamalarla, Aperionları (sınırsız madde) üç kenarlı üçgene dönüştürürken, Yesribliler, bedenim gerçektir ama günah gerçek midir diyerek; hidrokarbonla-kurgul usu, düşünce kipleriyle-imgeler gölgesini çağırıyor, ‘Kelt diliyle yatan sonsuz cinsiyet’ metan buzulları ve şeytansı pengueni; güneş sürüleriyle yokuşa sürerken, Higgs bozonu, Cordoba halifesi, kuğu kanı içen Moğollar ve Kansu Gavri’yle birlikte; 'Evrende yalnız olduğumuz düşüncesi' atı sinirli yapıyordu...
Elektronik tapınaklar ağlıyor, elle tutulan otlar, tardigratlar, Hunnes ve Kunnes yıldızı gülüyor, metal-matris kompozitler, kaya korukları ve kadın parmağı biçemli üzümler kırıtıyor; Korece, ‘Nanın tahşinin sarahannida’ (Seni seviyorum) diyen ve diyakronik bir boyutta gezen kırmızı denizler, su akrepleri, burçak tarlaları ve ‘Şiir dokununca bozulan şeydir’ kıssasıyla avunan ermişlerle; ‘Penisinin tepesi papatya çiçeği olan sevgilim’ buz dağlarının içinde donmuş, öylece sırıtıyordu...
( Pantalassik Okyanusu’nda yüzen nilüferler, beyaz manolyalar ve bahçeler sevgilimdi benim... Pembe dudaklarında kedi tırnağı açan sümbüller ve serçeler vardı. Bir parsek ötedeki hamsterler, korkusuz dolambaçlar ve yatağanlarla sevişirdi. Dağlarda gezen garymantlar ve metan yığınları bizi korkutmaz!.. Sibirya denizi, Hint gırtlağıyla konuşanlar, Amsterdam faresi ve Memnon sarayı kardeşimizdi. Hüvel baki çekenler, kuş kabileleri, Nusiybin Akademisi ve Yunan glikonikleriyle konuşur, Ezra kantoları, ormancılar ve denizcileri dinler; theophanistler, selülöz tadındaki Magdelena, kuyruklu Meryem, tiranlar ve tren, çimenler ve çimento için gözyaşı dökerdik. Buhara geyikleri, kaplumbağa hızındaki dandyler, İtalya ya da Almanya gibi gözle görülemeyen nesneler ilgimizi çeker, panter avı limanından kaçırılan gülünç şeyler ve kendi yankısını arayan yed-i eminlerle eğlenir, kahkahalarla gülerdik. Ve gene de Portugallı Sufi’ye övgüler olsun ki, geceler boyu, boşlukta kavrulurmuş gibi astenik bakar ve tiksiniyorum böyle kişnemekten diye ölümserdi at...)
Kuru otların, akan ırmağın, kül rengi dağın ortasında kıpırdamaksızın duruyordu... Bronz bir yonut gibi, mermer gibi, tunç gibi... Hayvan gibi duran bir hayvan gibi!.. Ve uyuyordu. Ve gözlerini yavaş yavaş açtı. Gırtlağında güneş olan insanlar vardı!.. Dağlar, ovalar, kentler, surlar... Pazar yerleri, kurbağalar ve Ravennalı Dructfult’un yazgısıydı gördüğü... Bir tümel olan ve tutulamayan hayvan Eros ki, uzak çağlardaki atalarından biriydi ve bulutların arasından artık onu seçebiliyor ve kartlaşmış kulelerin arasında, binlerce yıl arkasında, arkaik bir hayvan, vahşi bir tanrı gibi yükseliyordu atası... Ve sanki bir ikizi ve sanki salt kendisiymiş gibi belirip yükseliyordu tepede!..
At başını salladı. Başına geçirilmiş saman torbasının içinde, tanrı taneciği arpalar görürüm umarıyla, torbasını havaya savuruyor, düşler görüyordu... Ağzına gerçekten altınsı, sarı güneş parçacığı, eliptik biçemde, minicil yumurtalar doldu. İri-beyaz, vahşi ve Germen dişlerin arasında, sürkozmik arpa taneleri yiyordu at... Bozkırın ortasında yalnızdı. Bir ‘arpa tanesi’ düştü torbadan, at görküyle onun bir tanrı parçacığı olduğunu gördü, uçlara doğru incelen, eğri büğrü, altın sarısı, güneşten güneş; galaktik bir arpa taneciği... Aman tanrım! Bir tanrı mıydı yoksa at!.. İşte tanrımsı olan kendini gördü! Ve işte kendisini yiyordu ve her şeyin kendisini yiyip bitirdiğini biliyordu artık...
Görkünç bir heybetle, gözleri fal taşı gibi açılmış yavrular görüyordu şimdide... Taylarla dolu, karıncalar gibi kaynaşan ve birbirine dokunmadan, dokunamadan sonsuzca itişip tepişen, sonsuz arpa tarlalarıyla dolu, her şeyin birbirini tükettiği; düşsel bir ova... At bunca zamandan sonra kendisini algılayabildiğini düşünüyordu artık...
...
At ve atası, uzakta, kızıl ufuklarda el ele yükselirken, küçüleceklerine giderek büyüyor ve devasa tek bir at oluyorlardı!.. Bir zaman sonra; gökada biçemine, bir galaksi donuna bürünüp iç içe geçerek ve sayfaların arasında yavaş yavaş eriyip tükenerek, yitip gittiler...
...
Karanlıkta bir çocuk paytak adımlarıyla ovanın ortasına doğru geldi ve alabildiğine tuhaf kemik yığınları gördü. Yığınlar at ölüsüne benziyordu. Çocuk kemiklere dokunmak için sonsuz bir istenç, dizginsiz bir arzuyla kıvranıyor ve artık kendisinin bir çocuk değil; Bir adam olduğunu görüyordu!.. Ve atın ölüsüne dokunur dokunmaz, manyetik bir vurgunun sırtında parladığını duyunca; ne oluyor demeye kalmadan, bir burgacın, bir hortumun içinde toz olup, kemiklerle birlikte yok olup gitti.
Sislerin arasında tuhaf, belirsiz bir gölge dışında, ova boş, bomboştu.
...
'Hiç kimse bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında / Bu hesapsız dünyanın, hiçbir zaman görmez / kendi bildiği Tanrı’yı, / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, aşklarımız, tanrılarımız, / Geçer giderler, bizim gibi...'
----------------------------------------------------------------------------------------------------------
NATÜRON AV
Kar, dağları ak, sonsuz bir masal diyarı gibi örtmüş, toprak yabansı bir gezegene dönüşmüş, doğa beklenen gizil gücünü gene göstermişti. Çamların dalları ağmış, kös kös dökülüyorlardı zaman zaman. Avcılarsa, postları sırtında, postalları ayaklarında, elinde karabina, sivri bıyıklarıyla yavaş, sinsi sinsi sokuluyorlardı.
Bu anda dağda ise, ayılar, keçiler, uzun çatal boynuzlu geyikler, yamaçlarda tek tek, top top durup, uzayıp giden sonsuz, soğuk, beyaz, irkil hamağa, gözlerinden süzülen yaşlarla, arı, içten, ürkek, saygılı bakışlarla süzerek selamlıyorlardı, bu ansızın bastıran yeryüzü tansığını. Doğanın bu uslu, soycul becerisini, tapınçla izliyorlar belli ki, kabulleniktir tüm canlılar bu yeni gelen saatte.
Kuşlarsa dallarda sessiz hiç kıpırdamıyorlar. Kışın bu uzun, solugan ve amansız harikasını onlarda ağırbaşlılıkla karşılıyor, dallarda isteksiz, kaygısız ve olan bitene uyar biçimde tüneyerek akşamı bekliyorlar, arada kanat çırpan tek tük kuş, beş on kulaç gitmeden bir başka tilki kuyruğu çamına gömülüyor ve akşama değin o da hiç kıpırdamadan, orada öylece uyuklayarak, dalgın gözlerle günün geçmesini bekliyordu.
Bu ara avcılar, kuyruklu şapkaları kimileyin havada, kimileyin yerde, bu Kanada kışının hazzına kapılıp, kimileyin coşkulu, kimileyin umarsız ve ama hiç konuşmadan iz sürüyorlardı. Kimileyin zaman tünelinin dışına düşmüş, kutupçul, ak tüylü, arkaik bir hayvan gibi yamaçlardan devrilip gelen kar yığını, homurtularla sessizliği bozuyor, kuşlar başlarını o tarafa çeviriyor, sonra benekli, ağır, ıslak kanatlarını keyifsizce oynatıp, gene alışkın, uyuşuk hülyalarına dalıyorlardı.
Şimdi -şu anda- avcılar açık alandan çıktılar ve diğer bir avcı kolunun, sık ağaçlarla kaplı, arkadaki dik yamaçtan inmesini bekliyorlar. Kimisi birbirinden bağımsız, arada bir ve sessizce tüfeğini doğrultarak, uzun uzun nişan alıyor, tam uzayıp giden yankılarla, bu Zeus sessizliğini, bu tinselliğin saltanatını bozacakken, nedendir bilinmez -birazda mırıldanarak- kızgın, tüfeğini indiriyordu.
Kim bilir belki de, ağaçlar arasında boynuzu, düşsel bir hâle gibi, hayâl meyâl görünen bir geyik, o büyülü ecemsi yaratık, o doyunçsuz ulu av, hemen o anda, yüksek çamların arasından göle düşen renkli, kocaman bir kuş sureti gibi, sihirle kayboluveriyordur! Belki de doğa bu büyülü, yücelen yaratıkları incitip, bu kutsallığı bozmak istemiyordur. İşte maral bakışlarıyla bir hayvancık daha geçti: Düş! Düş denilen şey buydu işte bir avcı için. İnsanın tüylerini ürperten o gemi azıda heyecan, o doyumsuz isteri...
İşte böyle bir anda, gene böyle uzakta, ağır kıllı postallarıyla bir avcı, orada uzun süre, hem de dizleri üstünde, belki de bir uykuluk zaman kadar, nişan aldı durdu. Ateş edeceğe benziyordu!.. Baktım: Ayakları yontu gibi, bozlak, peri pabuçlu bir geyik duruyordu orada; Buran yeli de esiyordu ama! Nedense hiç kımıldamıyor ve oradaki çamların girintisi, gölgesi, tepedeki bu geyiğin, tanrısal bir nişan olmasını, olanaksız kılıyordu belki de... Narsistçe bir mabut gibi duran avcıda, sanki kıpırdayıp kaçmasını bekliyordu onun. Bozlak tüylü, kuru yaprak gözlü güzelde, kaçmıyordu işte, kaçmıyordu!
Avcı tam yedi kez doğrulttu tüfeğini, eğilip doğruldukça hedef alıyor, vazgeçiyor, karar veriyor, cayıyor, sonra burun delikleri açılıp kapandıkça gene uzatıyor, gene indirip, gene dikliyordu soğuk demiri: Tanrının düşlerinden de yeşil, iğne yapraklıların arasında 'kımılayan' bu sonsuz sıcaklığa... Sonra burun delikleri gene böyle açılıp, gene tüfeğini kaldırıyor, sonra gene böyle indirip, tetikte bekliyordu alev boruyla!
İşte tam o anda, karşı dağdan bu dağa kadar yankılanan, tepelerden bir kar yığınının, ta düzlüklere kadar, kulakları sağır eden bir gümbürtüyle sağılmasına neden olan, kuşların koyu karanlık dağların içine, bilinmezlere doğru yitip gittiği, dört ayaklıları sersemlemişçesine saatlerce koşturan, görkünç bir ses duyuldu! Evet! Domuz mermisi yeri göğü sahiplenmişti bir süre...
Ve bir an geçip geçmemişti ki gözleri, yağan kara, apak kelebeklerin oynaştığı doğaya, kanatlı atların, kıvırcık başlı, üzüm gözlü aslanların yuvası, Enkidular, Gılgamışlar göklüğüne bakan ala başlı bir geyikcik, az önce vücudunun tüm ağırlığıyla nişan alan, iki ayaklının önüne güm diye düştü...
Avcı tüfeğini indirip 'elâ gözlüye' eğildiğinde, tepenin tam karşı ucunda, sağ eliyle tüfeğini havaya kaldıran bir başka avcı, taklalar atıp, karların üstünde hoplayıp zıplayarak kişniyor, vahşi naralar atarak anırıp, bağırıyordu. Kurşun, ceylanın hâlâ kıprayan minik kulağı ile yalancı boynuzlarının arasına girmiş, ne olduğunu bile anlayamadan, az sonra devrilip ölmüştü.
Hiç... Eski dünyaya sevdalı biz âşıklar için, bir canlı daha yitip gitmişti, ölümcül dünyadan...
----------------------------------------------------------------------------------------------
SON İÇ ÇEKİŞ
'Tanrı yoktur ve bu açımın tanrısı da Dirac’tır’
Olanları, olmuşu ve olacağı bilen benim. Gıybeti, gaybı ve riyayı gören benim…
Metal yorgunu gezegende, çimenler üzerinde, beyaz bir yelkenli gibi süzülüyordu salyangoz.
Uzakta, kırmızı gölgeler üzerinde; sonsuz çöl, çıldıran bir elma ağacı; ve suyu kırıştıran el vardı.
Anılarımız, zümrüd-ü ankanın yüreğindeki kuştur.
Gelecekte; dünün saklı olduğu bir kovuk barınıyor.
Büyük göz ağdıkça silikonların kıpırdaştığını görüyorum. Gözlendiğini anlayınca, yapı değiştiren gluonları tanıdım.
Gözlerine tanrılar yansımıştı.
Eğer bir sona doğru gidiyorsak, sonsuzluğu geçmişte aramamız gerekmez mi dedim. Sözgelimi; Tanrının tanrısını… Lesbos’ta son doğumu, okyanusların; zamanı yutan ağını, sabanla sürülmüş Eti toprağını gördüm ben.
Ve birden o; yere doğru sarktı… Boyu iki yay uzunluğu kadardı.
Mavi Venüs’ün damladığı sularda bir sessizlik tanrısıydı gördüğüm.
Nekrofil hayvanın bizlere neden güldüğünü çözemiyorum.
Ama gecelerin ardındaki deltoit şeytanı görüyorum.
Onlar, Yakup’un merdiveniyle iniyorlar,
Aynada kendini tutabiliyorlar!..
İşsizmin yüzyıllar içindeki tek kuram olduğunu söyledim.
Ölüs atlas çiçeğini, kuru incirler gibi kutsal otların arasından gelişlerini, gözyaşlarıyla Havva’ya yükselişlerini ve koruluklardan, kalkan ve alınlığıyla, Styks’ın salınışını görüyorum.
Hoşçakal Oregon diyen kalabalıkları, kovuğunda gizlenen taş hayvanları, altın yeleleriyle aslanları ve iyi yıldızlar size diyen insanları görüyorum.
Gülünç yücelikler içinde oyalanışlar, umarsızlık içinde yüzen kogniteryalar, hadron çarpıştırıcıları ve yeni bir cins yaratılacak diyenler var.
Maddeye nasıl davranıyorsanız, madde de size öyle davranıyor…
Rüyasında robot puma görenleri, ne Muvattali ne ben ve son soluğuyla; kuzeyin kuzeyin de ne var diyenleri görüyorum. Ölü yıldızlar ve kentler, buzevler ve piramitler, tortulaşmış, bembeyaz yüzüyle Sodom’dan gelenleri görüyorum…
Uygarlık evcilleşme, modernizm köleleşme dedi. Medyen tarafına yöneldik. Fermilab’ın tevatronu karşıladı bizi. Bozon ikizleri, spekülleme tuhafçıkları, pek şirin tanrıcıklar, önsöyümler, annemin yuvağından çıkıp, tanrının yuvağına giriyoruz söylemleri, varlayıcı ve işaretçilerdik.
Müzik tanrının düşüncesidir dedim. Bir melek ayağını denize sokabilir, bol bol insan eti öpebilirdim dün. Kâbe’yi sel basınca, şavt çekip tavafını yüzerek yapan Zübeyr gibi,
S boyunlu balıkçıllar gibi; sevişirken gözlerimden kan gelir.
Bluzunu aç ve Hürmüz boğazından geçen sincabı gör sevgilim.
İşretî gibi, Girit’de miydim, Minos’da mıydım bilmem; taklar ve geçitlerden, fener alayı ve meşalelerden, Cundişabur’a indim. İki rekatta Teb şehrine geçtim. Sardunya’ların, Korsika’ların, orkidelerin kokusunda, bir Sezar tafrasında, esse est percibi, carpe diem sesleri arasında, yedi kapılı Teb’den, üç tapir adımıyla Kaliningrad’a girdim.
Sütlerin kardeşliği ve çırpınan güzellikler arasında içeri vardığımda, Kiros silindiri, Asoka fermanları asılıydı duvarda… Tuba’nın dalları arasından uçurumlara bakıyordum, onlar da bana bakıyordu. Sonsuzluğa açılan güllerden; ateş kuyrukları vardı…
Ve birden zamanın yüzünü gördüm orada, Merope bulutsusunu, Knidlileri gördüm. Kızıl balıkçılı, Devlerin el kitabı, Şapur’un yasalarını gördüm. Multan’dan trene binenleri, İsis’in kanı, sıcak buz içenleri, açılınca kapanmaz, kapanınca açılmaz Titan kapısını gördüm.
Balçığın soluğa dönüştüğü anı, varlık ve yokluğun ikiz kardeşi; ışığı ve karanlığı gördüm. Çin Seddi bitince duvarcılar nereye gider diyenleri, olanaksız bir aşk için kır kedisinin gözlemleri, cennetin yarısını görenleri, bir tür gülümseyişi ve yüzü belirsiz olanları gördüm.
Ve yıkıntılar arasında ilâhiyi söyleyen ve gölgeleri gizleyenler arasında; uyumsuzdu karbon kuşağı, erişilmez prokyonlar, distopyalar, plâtin düşlerimiz, kahredici; o bildik atomlar değil miyiz biz diyenleri gördüm. Orada görmediğimi, orada; gördüğümü gördüm.
Ve son iç çekişi…
--------------------------------------------------------------------------------
KİTSCHKAOS
I
Rüzgârın ağlayışı kurdun iniltisini bastırıyor ve tanrının ve belki de her şeyin hiçliğini işaret ediyor... O bizlere kimsin diye soramıyor, ama biz ona -durduraksız-kimsin diyebiliyoruz... Oksijen diye tolere edilmiş egsoz gazı soluyoruz ve Lemek iki kadınla evlendiğinde birinin adı Ada, öbürünün adı Silla’ydı diyoruz ve o Nod topraklarına gittiğinde, yazınında bir mimarisi olduğunu söylüyoruz artık... Bazen tanrıya inanmakta güçlük çekiyorum ama biliyorum ki tanrı bana inanıyor!.. Barbar işlikleriyle, çöl inançlarıyla, bilinç araçlarıyla, Nuh ve kırlangıç, egeli bir bilge, İsa ve Nemrut’la...
...
Prensesimiz uyandı ve uçurumuna baktı ve yatağının altına geceleyin döktüğü gözyaşlarını bıraktı. Alışkanlıkla Anjelüs’ün çanları çaldı, bir madonna gibi indi prenses yatağından. Zamane zenneleri ağlıyordu, onu arayan herkes çıldırıyordu. Geçen gün Kazablanka’da yer sarsıntısının olduğunu söylediler. Como’da artçısı vs. Tanrı özgürce cinayet işleyebiliyor... Evrenimiz kusurlu, taş ve topraktan, dayanıksız bir yıkıt, absürt bir vodvil. Yazıda kusurlu, çünkü kul yapısı, kul ne yapısı…
Kutsal kitaplardaki Cumae. Mitik dünyanın cehennemi. Tartaros, yer altı ırmakları var. Gördüm Borjiya, Medusa faresini. Gördüm Median ateşini. ‘La Lune ne gadre aucune rancune!’ ‘Ay hiç kin tutmaz dostum’. Kral Astarkserkses’i bulmak için Susa’ya doğru yollara düştüğümüz gün. Asativataya kralı Asativatas’ın söylediği gibi violada gamba çalan adamı dinledim. Erken baroğun ses ve çalgı düzeni, solocu soprano, resitatif ile şarkının karışımından oluşan ve polifon yazı kullanılmadığı için ‘monodia’ terimiyle tanımlanan bu biçemi tam anlamıyla özümsemiş. Bilimin ruhunu, modernliğin dini olarak sunmuş.
Urartu başkenti Tuşba gibi, Asur’un güzel Niniv’i parlak bir kentti. Yapay kas, piezoelektrik ve bellekli gereçler, güney boşluktaki Achernar yıldızı gibi ve Troilos ve Kressida gibi, tanrıdan da öte bir şey var orada, bir tür gerçellik…
Platon’un mağarasının simulakr gölgelerinden, Tales’in piramidin boyunu ölçmek üzere gölgesini kullanmasına kadar bir çok unsur var. Eratosthenes, methi sena ediyorsun. Zaman’ın dikel imlemleri ve kral Alarik’in kızkardeşi gibi, bir peri güverciniydi Vizigot!..
‘There is such loneliness in that gold. The moon of the nights is not the moon. Whom the first Adam saw. The long centuries of human vigil have filled her with ancient lament. Look at her. She is your mirror.’
Neptün’ün altın renkli atlarıyla altın renkli arabası koşturur. Korku ve alarm terk etmediniz beni. Ve rabbin meleği geldi, Abiezri Yoaş’ın Ofra şehrindeki meşe ağacının altında oturdu. Ve Danîler sıptından Tsoralı bir adam vardı. Adı, Manoah idi. Karısı kısır olup doğurmuyordu. Yahudiye kralı Hirodes’in günlerinde Abiya takımından Zekeriya adında bir kâhin vardı. Onun karısı da Harun kızlarından ve adı Elizabeth idi. Tutsağın tanrısı efendisidir. Ağaç silkelediler. Gökten düşen ay parçaları gibi kucakladılar düşen incileri. Ve ağaçta rüzgardan ve gölgelerden uzak bir yaşamın içinde yok oldu gitti. İfritsi. Birinci yaratık aslana benziyordu. İkinci yaratık danaya benziyordu. Üçüncü yaratığın yüzü insan yüzü gibiydi.
Eski adı Yukarı Volta olan Burkina Fasso’nun başkenti Ougadougou’da başlayan otobüs yolculuğunun Sudan’ın başkenti Niamey’e kadar beş yüz otuz km civarında süreceği sanılmaktadır. Ne ki gece yarısı saat bir sularında sürücü uykusunun geldiğini söyleyip otobüsü kenara çeker, gökyüzünde ay vardır. Marx, Lafargue’ye bir mektubunda yaşama yeniden başlayabilseydim evlenmezdim diyor. Lafargue, makinenin insanlığın kurtarıcısı olduğuna, insanı aşağılık ve bağımlı işlerden kurtaracak olan, boş zaman ve özgürlük veren tanrı olduğuna inanıyor. Marx ise diyor ki; Şiiri ortadan kaldırmayı düşünecek derecede olumlu bir kişi olan sen, kızımın zararına olacak biçimde şairane davranışlarda bulunmazsın umarım. Çünkü şiir, kötülüğün cirit attığı bir dünyada iyiliğe, sonsuz sevgiye bir özlem, varoluşa bir ağıttır. Acının olmadığı bir dünyada, şiire yer yoktur. Orada şiir yerini, aslında bir şiir olan yeryüzüne- yani yaşama bırakır.
Aristo diyor ki, taklidin (mimesis) konusu yalnızca sonuçlanan eylem değil, korku ve acıma duygusu uyandıracak olaylardır. Eklektik görüş orijinal olmadığı için felsefi sayılmaz ama öylesinelik taşıyan olaylara gelince, onlarında bir anlam taşır gibi görünenleri daha şaşırtıcı gelir bize. Sözgelimi Argos’ta, Mitys’in yontusunun bir gösteri izleyen katilinin üzerine devrilerek onu öldürmesi, bunun bir örneğidir. Bu öylesine (çakışım sonucu) olmuşa benzemez. Bu yüzden, bu öyküler en güzel öykülerdir. Tutarlı tutarsızlıklar.
Dinsel mabutların laneti, kirli yer altı, Herodot, Yunanlı tabağı, Mısır limanı, surlar. Naucratis’de yerleşmelerine izin vermiş, yargılamıştır. Bir yaşamla süslenmeyecekse, tanrı bu sonsuz boşluğu-evreni neden yaratmıştır ki ve neden ölülerimizin üstüne basarak yürürüz. Ve sizin için çalıyorum ve bir dağ aslanıdır zaman diyorum. Carver tabii. Totaliter yönetimler günahkardır, yeni çarlar ve inanç adına yeni soyut varlıklar üretirler. Dairemiz salon salomanjedir.
Somnambülizm, uyurgezerlik vakaları artıyor. Peki Dante cehennem için donanımlarını bizim dünyamızdan almadıysa nereden alıyor. İnsanın bir paralel evrene kendi dili üzerinden ulaşması ilk bakışta paradoksal gibi görünebilir. Tanrı yok belki ama insan onun olmasını ister örneğin. Ayrıca evren başarısız ve kusurlu bir model midir diyebilirim!..
II
Ve birden önüme çıktı o, başı fil başı, dudağı manda dudağı gibiydi, gerçeküstü karşıtlığıyla bütünleşiyor ve olanaksız; kendiliğinden olanaklıya, olabilirliğe dönüşüyordu. Şaşırtıcı ustalık ve kusursuz inandırıcılık işte. Balıkçının oltasına takılan küçük sarışın pembe kadını, isteyene tatlı tatlı ölebilmek olanağı sunan kliniği, bir tablonun arkasına beş yüz yıl boyunca hapsolmuş taş duvarın ışığı özleyen gözlerini ya da karısı tarafından terk edildiği için canına kıyan ve dağılmış beynine karşın koltuğundan kalkıp sokağa çıkan adamla, fırtınanın çelik bacaklarını hiç mi hiç yadırgamayan begomviller. Ölüm kendisini inatla unuttuğu için onuncu kat balkonundan atladığı halde kılına zarar gelmeyen yüz yaşını çoktan aşmış büyük, büyükanne... Bütün bunlar metaforun ötesinde ve öyküyü temellendiren soyut anlamlarla donanmış olduklarından alttan alta kendilerini doğruluyorlar ve bütün fiziksel engelleri yok ediyorlar. Bu inandırıcılığın bağlantı noktaları, mekanı ve zamanı sınırsız, masalsı ve insanı gerçeküstü boyutlarıyla görmekle ilgili olabilir. İnsan bir masalın içinde yaşayabilir, bilinmeyen bir zamana taşınabilir. Ruh halleri, yaşamın sürprizleri, yalnızlıklar, boşluk, terk edilme, bekleyiş ve ölümlerin temel insan halleri olarak benzer biçimlerde yaşanabilir olma olgusunu bozan, bütün bunları kişiye özgü kılarak, sıra dışına taşıyan şey, algılarımızın sığlığı ya da derinliğidir çünkü… Bu ayrımlar düşsel bir içsellikle ve gerçeğin yavanlığına karşı çıkarak, eğretilemeler, simgeler, adlandırmalar, canlı ve görünür kılan, özenle seçilmiş eylemler ve şeylerle görünenden daha anlaşılır nesneler ve şeyler yaratıyor. Evini ve eşini terk eden birinin ardından abajur, kilim, takvim, saksı çiçekleri ve bir şiir kitabı da sessizce çıkıp gidiyorlar. Ve ev yaşlanıp ölüyor. Renkler, sesler, anılar terki diyar ediyorlar.
Dil etkileyici olmakla birlikte imgelerin açımlanması açısından öncül değil. Nesnelerin varlık ve kesinliğini onlara anlam kazandıran eylemsellik gücü üzerinden kavrarken yakalanan trajiği, fantastik öğelerle güçlendiriyor. Yinelenen paragraflar, mekana, doğaya ve öteki canlılara atfedilen duygusal boyut, insanın bir toplumsal ilişkiler bütünlüğü içinde yaşamakta olduğunun ipuçları ile dolu. Örneğin yağmur evinden kaçan kadınların ayak izlerini silmek için usul usul yağmaya başlar. Ve hasta yatağında ölümü beklemekte olanı, sağlıklı hali ziyarete gelir!..
Şimdi cehennemsi uçurumun önünde durdu ve korkunç ıssızlığın görüntüsü karşısında taş kesildi. Karanlık evlerin arasına sağanak halinde kan yağıyordu. Gün günü yineledi. Suda bir çift su samuru oynuyordu. Geleneklere uygun biçimde dramatik bir an için sustu. Uzun süre ölü ama Ölü Değil’in yanında kaldık. Sesi ülkesinin çamları arasında dolaşan güney rüzgarı gibi loştu. Sesleri nedense kaba, köpeğimsi bir tınıya sahipti. Ay, bir mücevhercinin gümüşten fırlayan bir gümüş kıymığı gibi incelmişti, yongaya dönmüştü. Sonra dedim ki ‘Sonsuza dek yatan sanma ölüdür. Tuhaf çağlarda ölüm de ölür.’ Benzersiz bir karışımı, haziran çiçekleri, porsuk ağaçları, İskoç köknarları… Bilimi sanatın uzantısı sayan Tesla, Varennes yakınlarında (Lui adı verilen para biriminin) bir Lui’nin üzerindeki resimden tanınarak devrimcilere yakalanan 16. Lui ve gizli koyaklardan fırlayan yabanıl kısraklar. Güney doğuda tek bir hurma vardı, çölün yüreği gibi. Birde kanatları buluttan bir kuş ki kurumuş göle doğru ölü bir göz gibi süzülüyordu. Haccac’ın oku saplanıp göğsünden geçerken, güneşin önüne düşmüştü.
III
İşte birden nişin arkasındaki perde açıldı ve ilahi bir ışıkla aydınlanmış neredeyse doğaüstü iki varlık göründü. Önde, kasıkları kaplan postuyla örtülü, başında salkımdan bir çelenk olan, sağ elinde çiçekli asa, sol elinde de siyah bir panter tutan genç dağ Dionysos’u göründü... Arkasında düşünebileceğiniz en güzel Aphrodite vardı. Şeffaf ipekten kısa bir khiton giymiş, koyu renk saçlarını yapmacıklı biçimde tepesinde toplamıştı. Boynundaki asma yapraklı çelenkten başka, hiçbir mücevher ya da simya taşımıyordu ama kendisi bir mücevherdi. Çift, tahta doğru gururla süzüldü ve zarifçe oturdular. O anda müzik gene başladı, gölgeler ayağa fırladı ve tiz çığlıklarla çılgın bir dans başladı. Şimdi onların satirler ve menadlar olduklarını görüyorduk. Keçi ayaklarıyla sekerek, sıçrayarak dönüyorlar, uçuyorlar, titreşiyorlar, ansızın aramıza karışıyorlardı. Satirler yanımızdan ok gibi fırlarken, maske gibi suratlarıyla bize sırıtıyor, gözlerini deviriyor, dillerini çıkartıyorlardı. Menadlar ise daha da coşkuluydular, daha çılgınca bağırıyor, çığlıklar atıyor, giysilerini parçalayarak konukların üstlerine fırlatıyorlardı. Çevremizi saran bu isteri nöbetinin, izleyicileri de etkilemeye başladığını gördüm. Soylu giysiler içindeki, konsüller, yöneticiler, bankacılar, tüccarlar ve seçkinlerin bir bölümü bir menadın peşinde isteriye kapıldı, diğerleri de sekişini taklit etmeye çalıştıkları bir satir tarafından sürüklendiler. Gürültü artmış, müzik hızlanmış, salonu büyük bir sarhoşluk sarmıştı…
(Çamurdan doğanlar, eleştirmenlerimiz hala ağzında pipoyla poz vererek, okunaklarının köşelerinde aydın niteliğini sergilemeyi sürdürüyorlar. Cromagnon değilse de bir 19. yüzyıl insanı olarak onları kaygıyla selamlıyorum. Köşesinde hep aynı yazıyı yazan, aynı romanı yineleyen, duruş adına atalarının diliyle hep aynı şiiri yazan!..)
Solomon gamı çekiyordum, güneş tutulması sırasında saydam bir köpek sürüsü gözükmüştü. Ulu sarmaşıklar, tozlu mermerler arasından hep bir gözleyen var bizi. Poe, Hollandalılar’ın beğenileri konusunda perdenin bir tür lahana olmadığını kolaylıkla anlayabilirler diyor. Ve bütün sanat eserleri için gerekli olan o yaşamsal unsura sahip değildi birlik. Öff… Roketlerin inleyerek yükseldiği, tüylü denizlerden gülümseyerek çıkan ejderlerin aydınlattığı bir çağdı. Şifre almaya uygun ürününüz bulunmamaktadır. Tuşlayın. İkinci tuşla işlem yap. Ruje nuar. Foli berjer. Parizien. Rogue. O şiirimizin Touluse- Lautrec’idir. Bir yandan parizien-travestik, bohem-fahişe-varyete söylemleriyle geçişler-taksimler yaparken diğer yandan Levanten kültüründen de yararlanmıştır. Beckett’in, Godot’yu Beklerken adlı oyununda anlam sıfıra indiği için anlam sonsuzluğu yaşanır. Bu nedenle İkinci Yeni şiiri, anlamı kurcaladığı, dışladığı ya da hiçlediği için, ikinci yeni şiiri ile Beckett mantığı arasında bir ilişkiden söz edilebilmesi doğaldır. Bunlar açıkça olmasa ki açıkçadır, onların bilinçaltında kesinkes yer etmiş fenomenlerdir.
IV
“Lise biter bitmez Asker Allahmanlı için askerlik heyecanı başlar, zira II. Dünya Savaşı patlak vermiştir. Zamane erki ve rüzgâr insanlarının zoruyla, hiçbir askerlik eğitimi almaksızın Bakü’den çok uzaklara, en acımasız savaş meydanlarına doğru yola çıkar, doğduğu, büyüdüğü Azerbaycan topraklarına ancak 57 yıl sonra dönebileceğinden habersizdir… Genç yaşlarda tanıştığı satrancı çok sevmiş, hatta savaşa giderken yanına bir satranç takımı da almıştır. Harkov cephesinde havan topçusu olarak görev yapar. Çarpışmalara ara verildiği zamanlarda satranca sarılırlar. Şiddetli çarpışmalarda bir çok arkadaşı gibi oda yaralanır. 1942 de Almanlar taarruza geçip Harkov düştüğünde, General Vlasov komutasındaki koca bir orduyla beraber genç havan topçusu Asker de esir alınır. Ukrayna da Dnepropetrovsk esir kampında…
Türk soyundan esirlere daha iyi davranırmış Almanlar. Bunun yanında Türk kökenli esirlere Sovyet karşıtı propaganda yapılarak, savaşın bitmesiyle birlikte kendi toprakları üzerinde bağımsızlık vaat ediliyormuş. Günün birinde Alman komutan içlerinde genç kahramanımızın da bulunduğu yüz kişilik Azeri esir grubunu Berlin’e götürmüş. Esirler Berlin’de askeri eğitimden geçer, komutanla birlikte Alman hattının cephe gerisini baştan sona dolaşırlar. ‘Cephe gerisindeki hayat Sovyetler Birliği’nde alıştığımız hayat tarzından daha farklıydı, daha renkliydi diyor Asker Allahmanlı. Savaşın sonuna doğru yenileceklerini anlayan Alman komutan veda konuşmasında ‘Hepinizi evlatlarım gibi sevdim. Hepiniz serbestsiniz. Şimdi yenildik. Ama unutmayın, bir gün gelecek Almanya yine büyük güç olacak’ der. 1945 Nisanında İtalyan partizanlarının yardımıyla esirlerin büyük bölümü İsviçre’ye kaçarak özgürlüğüne kavuşur. Asker’in hatırladığı kadarıyla İsviçre’nin başkentinde 1 milyonu aşkın esir bulunuyormuş. Sovyetler Birliği bütün esirlerin geri verilmesi için baskı yapar. Kendi isteğiyle dönenler esir düştükleri için ya kurşuna dizilmiş veya çok ağır koşullarda madenlerde çalıştırılmışlar ya da Sibirya’ya gönderilmişler. Gelen şüpheli haberler üzerine genç Asker geri dönmemeye karar vermiş, İsviçre’de kalmış, ayakkabı fabrikasında işçi olarak çalışmaya başlamış. Satranç tutkusundan da vazgeçmemiş, fırsat buldukça satranç kulübüne gidermiş. Bu ısrarlı satranç çalışmaları, satranç sevgisi sonucunda Asker Bahşaliyev (Anadolu'ya gelmeden önceki soyadı) kulübe üye kabul edilmiş. Bu değerli hatırayı hala saklıyor.” Sonuçta bir tür Vladimir Burkony öyküsü bunlar.
Oluşku. Kefaluka ya da İstanköy. Horus heykeli. Hyperion saati. Pilgrim, Latince hacı ya da gezgin demekmiş. Bahar gelmiş Mişa! Ve dağ başları hayal meyal belirmeye başlamış. Acem lügati ya da Herat’ın salkımları gibi çölün tozuyla gölgelenen. Agra. Lahur. Delhi. Gülşen valisi. Haçova savaşı. Sümbüller sümbülü, Frislandiya Beyi ya da Keşmir bağları gibiydi saçları.
Susen gerçekte bir sipahidir, başında taylasanı, belinde kılıç ve hançer, elinde ise mızrak vardır. Dıştan ürkütücü bir sipahidir ama içinde yumuşak başlı bir derviş gizlidir. Holifra ise Köse Mihal’in dostu Osman Bey’le düğünde beğenip kaçırdıkları Nilüfer Hatun’dur. Ve gözlerindeki yaşı matem rengindeki peçesinin bulutu altında sakladı. Isfahan’da ufukta alevden güller açtığı söylenir. Yıldızlarda gözyaşları vardır. Kelebek kanatlı çiçektir. Siyah ve beyaz renk değil durumdur der. Dünya dönüyor ve doğu, batı, kuzeyle güney birer görecelilik oluyor. Güney kutbunda, güney neresidir. Komik. Denizler olmadığında yeryüzünün yuvarlak değil amorfik bir kaya parçası olduğunu gördük.
Ve ağaç denizleri ve mantarlar meşesi, ilkel gece ve tunçtan borular ve fil gövdeli ordular ve İskit rüzgârları ve Sason ve Helkis dağı. Mecdelli Meryem gibi. Aşağıdaki ikiz göllerin kıpırtısız suları, kemikli ve uzun elleri yırtıcı kuş pençelerine benziyor, kuş kanatlı bir sfenks bu. Şafak sökerken çadırdan çıkıp uyku torbamı gecenin nemlendirdiği kumsala seriyorum. Bakışlarım denizin üzerinde hareketsizleşmiş, nihayet uykuya dalacakken, güçlü bir çalkantıyla dalgalanan suyun yüzeyi birden yükseliyor. İki gövde sıçrıyor, öylesine beklenmedik ve öylesine güçlüler ki bir an için yarı uykumda düş gördüğümü sanıyorum. Bunlar büyük ve siyah kafaları ve yuvarlaklaşmış göğüs yüzgeçlerinden tanınan Commerson yunusları. Siyaset yani at bakıcılığı yapıyordu, eski Mısır’da… Bu çakılla kaplı vadi boyunca yürürken, uzakta beyaz bir nesne merakımızı uyandırdı. Uzunca bir süre nerdeyse cansız kaldıktan sonra, ansızın sıçrayarak hareketleniyor, insan mı, hayvan mı?.. Beyaz gölge sarsılmaya başlıyor. Sanki havada sallanan bir sırık, bu belki radyo anteni de olabilir. Düzenli gidiş gelişlerini açıklayamıyoruz. Biz yaklaştıkça bu sarsıntılar dalgalanma biçimini alıyor. Gittikçe daha fazla merak içinde, adımlarımızı hızlandırıyoruz. Sonunda ne olduğunu görüyoruz; tek başına bir Ren geyiği bu. Varlığımız onu ürkütmüyor. Aslında biraz şaşkın, ama daha çok merakla bize bakıyor. Belli bir uzaklıkta dikkatlice duruyor ama uzaklaşmak yerine, kimi zaman bizi daha yakından incelemek için yaklaşmayı göze alıyor. Sürüsünden uzakta bu Ren, burada ne arar? Bizi şöyle bir tartıyor, duraksıyor, sonra suya atlıyor. Onu izliyor muyuz diye arkasına bakmak zahmetine bile katlanmıyor. Kolayca karşı yakaya ulaşıyor. Tristan gölü, Iseult gölüne bir akarsuyla bağlıdır. Ren geyiği şimdi derenin öteki kıyısında duruyor. Bize güveni tam değil, kendisiyle bizim aramızda bir dere bulunmasını yeğ tutuyor. İşte öylece Ren iki saat boyunca bizimle birlikte sakin yürüyor. Güzel ve üzünç dolu gözlerini görüyoruz. Bize çok bağlandı. Boynuzlarının uzunluğu karşısında hayranlık duyduğumuzda istediğimiz gibi seyredebilmemiz için başını yavaşça döndürüyor. Ansızın ortadan kayboldu. Uzun süre gözle tarayarak onu arıyoruz. Gün batımı da bir tepenin doruğunda yeniden görünüyor; anıtsal, neredeyse ürkütücü. O artık, biraz önceki bize dost hayvan değildir. Bilinmedik ve masalsı bir yaratıktır. Yolumuzu kesen hareketsiz ve tehditkar bir tür, güneyin tek boynuzlusu, bir yarı tanrı. Batan güneş ışınlarının aydınlattığı kocaman boynuzları alevden bir çatal. Gözlerinin altındaki nemli yarık, acayip büyük görünüyor. Kıvılcımlar saçan bu göz pınarının parıltısındaki süreklilik ürkütücü. Kıstırılan ama yakalanamayan o gizemli yaratık gibi ortaya çıkan bu hayvana yönelen ışıklar, özellikle etrafa korku salmak için o doruğa yerleşmiş gibi, şu andaki tek ışık kaynağı da sanki o. Arkama bakmaya cesaret edemeden, sırtımda beni izleyen o karanlık bakışlarını hissederek adımlarımı hızlandırıyorum.
Yaratılış’ta ‘Ruh bir rüzgâr gibi suların yüzeyinde süzülüyordu’ diye yazar. Kerguelen Adaları’nın rüzgârıysa, bir skua gibi, her zaman pusudadır. Yola koyulmakta acele etmeliyiz. Gökte puro ve zeplin biçiminde bulutlar görünmeye başlıyor. Kerguelen Adaları’nda hava, Rallier’nin betimlediği o şeytansı havadır. Vadinin dibinden yükselen burgaçlar, toprak rengi bir toz kaldırıyor. Biraz boş bir umutla fırtınadan uzaklaşmaya çalışıyoruz. Orpheus gibi, Hades Krallığını arkada bırakarak, günün can veren ışığına yöneliyoruz. Fırtınayla teke tek bir kavgacıllık içinde, geriye dönüp bakmıyoruz. İlerimizde ortasından yırtılmış gökyüzünde, kocaman bir mavi açıklık var, ona doğru koşuyoruz, onun korumasıyla bu işten sıyrılacağımızı umuyoruz. Ama biz ilerledikçe ışıklı yarık geri çekiliyor. En sonunda Kerguelen Adaları’nın rüzgârı neden başka rüzgârlara benzemez kavrıyorum. Bu rüzgâr hiç ıslık çalmıyor. Hiçbir engel yoktur karşısında, ne bir ağaç, ne bir ev, ne elektrik telleri, ne bir duvar. ‘Uygar’ yörelerde bizim alışık olduğumuz tiz sesleri duyurmak yerine, burada gürler. Sesinde Ortodoks ayinlerindeki şarkıların gücü vardır. Buna birde, vadi içinde gök gürültüsü gibi büyüyen bir uğultu eklenir. Rüzgâr bir çığ gibi, tok bir sesle titreşir. Hızla geliyor bizi yakalayacak. Dağ eteği döküntülerinin sırtımıza ardı ardına ve aralıksız vurduğunu duyar gibi oluyorum. Toprak titriyor ve korkuyorum; böylesine esişi ben hiç görmedim. Dünyanın yaratılışının kökeninde neden rüzgârın bulunduğunu ölü sandığım bu vadide anlıyorum. Bu uzaysı burgacı yalnızca duymakla kalmıyorum, bir yandan da görüyorum. Aceleyle arkasına sığınabileceğim bir kaya ararken, dünyanın bir fırtına içinde oluştuğu anı görür gibi oluyorum. Fırtınanın soluğu korkutucu… Bilincini kaybetmişe benzeyen bir doğaya yeniden hayat veriyor. Kasırganın beni havalandırmasıyla iki kez düşüyorum, kurtuluşumu bir taş yığını tarafından korunan doğal bir sipere borçluyum.
V
Gençken sırtlan biçerdim ben, fil gövdeli ordularla, süt yoluna çıyan kuyruğu diyen kavimler gibi. Uzayda kanatlı kuşlar, yalan dolu vahşi üzünçlerle süslü ışıklı karanlığın oyunları böyle bir sanrıya yol açabilirdi. İnsan tanrının uzantısıdır. Ki elinde at mızrağı Afrika gibi güçlü bir kıtaya benzer!..
Keçiler adasında, Ceneviz kalyonlarının geçtiği yerde, küplere gömülü Yunan drahmileri bulmuş, Stanpoli’ye dönerek Bohem yayınevini kurmuş, Kavafis okumuş, Galata valiliğinde bulunmuştu. Galli gözlerle bakar, Gallalı kadınlarla sevişirmiş. Güzel şiirler yazarmış, meleklere ve tanrılara esin verirmiş.
Hali hazırda yüksek mahkemede dört liberal, dört muhafazakâr ve her iki yöne de kayabilen bir yargıç bulunuyor. Yunan kökleri onun dinlediği ezgilere duyguyla bağlanmasına yol açıyordu. Basralı deniz satıcılarını överdi! Şems, insanın kendisini bilmesi gerektiğini, bildiği takdirde, bütün sorunların çözüleceğini, Kâbe ortadan kalkacak olursa, bütün gönüllerin birbirine secde edeceğinden söz ediyordu. Şems öldürülmüştü. Sultanî bir şeytan. Acem bulutları geliyor doğudan, gökteki tanrıları sayıyor kâhinler. Amanos dağlarından Kalindra’ya inerken Keykavus ağlıyor. Işık oluğu. ‘Hurşit’in terazi kullanmasına karşı çıkan babası, ‘Yahudi işidir böyle şeylerle uğraşmak’ dedi. Penis kıskançlığıyla suyu yakuta çevirirdi. Pars kuyruğundan baston. Sami ovaları. Merope olmalı. Zeus’un altarından bir dilek ağacı. “Kuran’ın Araplara indirilmiş olması, kitabın içinde hiç deve geçmemesinden bellidir.” Eski bir tapınağın bodur ve yayvan taşlarına benzeyen bu kitaplara saygı duyuyordum. Bir gün okumayı öğrendim ve o gün yeni dinimi buldum. Kötü bir yapıt o kadar iyi bir şeydir ki, bir şeyin nasıl olmaması gerektiğini, bize hiçbir şey onun kadar iyi öğretemez. Ulysses’in çift dolayımsallıktan uzak salt Türkçe bir çevirisi olanaklı mıdır ki. Odyris kralı Kersepleptes’in çalınan tacı, Kerkaporte, İstanbul’un fethinde açık kalan kapı. Anlamı Samara’da arayanlar uygarlığı Eriha’da arıyorlardı. Et ile metalin birbirine girdiği protez yaşamlar. Antrim’de (İskoçya) doğanın oluşturduğu şu bazalt yığınına bakın. Alışkılar, yöneyler, düşçül, sorgun. Mercan adasında yumurtalarını ağzında taşıyan çene balığı. Hicaz, Ecyad, Fülfül ve Hindi kaleleri. Kaplumbağa sırtında duran dünyalar. İpliklerin kesişme noktasından geçen gök adalar, cüce uydular. III. Mehmed 19 kardeşini öldürtüp babasının ayakucuna dizdirdi. Filipin Tarzanları İbilakoslar ip üstünde dinlenebilirlerdi. Kobra menekşesi adlı çiçeğe kelebek, kelebek sandığı için konmazmış. Titan ormanları, Kafkafonik mırıltılar kıyı boyunca...
Neccâr, Güney Yemen. Sarmatya-Karadeniz’den yukarı Rusya. Mavi Fare ayında... Araba. Negev çölü. Aşağı Arabistan. İnsan olan boru çiçekleri. Yabanarısı avıyla geçen günümüz. Emevilerin Şam kahyası Muaviye. Siyer’de (Siyer) yazar mı, (Peygamberin yaşamını anlatan tarih dalı). Kuantum boşluklarına gizlenmiş Pers prensleri. Arzunun karanlık nesnesi. Amentü gemisi nasıl yürüdü. Shakespeare-sallanan mızrak. İyi kinci, ikinci!..
Kefernahum’a girdiler Sept günü olunca İsa hemen havraya girip ders vermeye başladı. Spiral ya da amalgam estetikle ulusalcılık gibi sorunlar. Kuzeyin giziyle yanıp tutuşan adamlar. Süngüsü düşmüş ağaçlar. Ağaçlar hışırtıları der top edip gökte bir kuytuluk bulmuşlar. Appia yolu üzerinde mi… Kerpeten ve kargaburun. Frankeştayn insana der ki: Sen benim yaratıcımsın ama ben senin efendinim! Stendhal Sendromu sanat izlenimciliğinden doğan sanat sarhoşluğu-yorgunluğu. Matematik yasaları gerçeği yansıttıkları sürece kesin değildirler. Kesin olduklarındaysa gerçeği yansıtmazlar. Oysa bizim için kesin olan bir şey gerçek olabilir. Üçgen biçimli atlar dörtnala kalktılar. Yapay ıranın mezhepler arası endemik kavgalarla savaşa susamışlığını önceleyen belirtiler. Semiramis’in, asma bahçelerinde renk eleyen kölesi. Yusuf’un gülümsemesi. Süleyman’ın onu çağıran sesi. Wittgensteni’ın sorusu: Kaç tane 3 vardır. İspanyol eşeği. ‘Alevden bir orak yalnızlık.’ ‘Dünya bakışımın biçimini alıyor.’ P.Eluard diyor. Muş. Solfejler. Aşkın ve dinin benzer yanları vardır. Din, Latince ‘religere’ bağlanmak sözünden geliyor. Aşksa ‘Asaka’ adlı bir tür sarmaşıktan kök salmış Hint dilinde… Sevgilime egzotik bir iyon demeti sundum. M.Ö. 400 yılında Atina’yı kuşatan Spartalılar kükürt dioksit kullandı. “Seviyorum diyecekti, diyecekti, dedi. / Eğer demişse, demişse, demiş mi! / Litrelerce zambak artık sevgi / Mal, meleke, metronom, metozori / Ases geldi, ases geldi, ases mi!..” Yıldıza tapan Sabiler gibi, mutfakta sodyum klorür aradım. İyon füzeleri. Sayfa genişliği. Moğaç-Boğaç Han. 6 Nisan 1930 Yarın gazetesi sorumlu müdürü Arif Oruç heyecan uyandırıcı yayın yapmaktan tutuklandı. Kunduz ormanlarından size doğru yüzlerce fil geliyor. ‘Kartalın süzülüşü, ışığın gezinmesi midir’ Apep yılanının boynunu koparma… Venüs kokusu. Kagemusha’da kahraman kendi kendisinin dublörüdür. Macar yurdunda yaşadığım macera. Kuzeyin göğe dönük odaları. İnsan kızlar. Ejderhayı öldürüp kanında yıkananlar. Salyangozlarda, mide, kalp, bağırsak ve beyin yok. Kurgul anın olasılıklar alanı içerisindeki tüm ikincil tarihsel yönelimleri kuşatan tasarım.
Kabil ölümden yanaydı yaşadı. Habil’se yaşamdan yanaydı öldü. Boğazının kesildiğini anlamadı, onu, soluk kesen şeyin; birden esen soğuk bir rüzgâr ya da serseri bir yarasa kanadı olduğunu sandı. Bir nesnenin objesi, bir objenin nesnesi. Taburenin Fransız devrimindeki önemi adında bir kitabı vardı. Cellatlar giyotini indirmek için tabureye çıkarlarmış!..
VI
Zanzibarca konuşmayı özlüyorum. Denildi, Kabil kardeşini öldürdü, Kabil’in oğlu Hanok’tu. Onun oğlu İrad, onun oğlu Mehuyael. Biz onların soyundan geliyoruz Tüylü yorganı üzerime çekip düşünüyorum. Porsuk gibi. Horasan cihetinden gelen siyah sancaklar gördüğünde onlara katıl, zira onların içinde Allah’ın halifesi Mehdi (a.s) olacak. Kişilik Yunanca persona-maske’den geliyormuş. O bizim maskemizmiş. Gerçeği eğmeye çalışmıyorum. İskender Troia’ya çıktığında, Akhilleus’un mezarı çevresinde çırılçıplak koşmuş. Kudret narı ve yılan pancarı yenir mi diye soruyor. Efraimliyim. Samariye’yi bilirim. Evrakilon rüzgârı esmeye başladı. Kültür papasıyım. Santur virtüözü. Philekynegos, Makedon ve yenilmez bir gladyatörmüş zamanında, bronz çelenkli. ‘Yalnızlıktan başka bir şey değilim artık’ yazıyormuş mezarında. Tacitus’a göre imparator Claudius MS 41-45 Fucine gölünde 19 bin kurbanın zorla oynatıldığı bir deniz savaşı sahneletir. İnsanlar başta dövüşmek istemezler, ama oyuna kısa sürede tüm yürekleriyle katılırlar. Anlıyor muyuz!.. Kör okuma en kötüsü, körlükten bile. Likenler, teutonik kan, toprak retoriği, Manchesterizm…
Akşemsettin’den paçamıza bulaşan çamur. Hidrojen peroksit. ‘Kafiyelerimle çıkarırım seni tepelere / bir kıyamet sireniyim, tırmanırım omuriliğine.’ Elektronik damarlı, bronz kafataslı insanlar. Sacramento, Bizans ya da Latin riti. Kutsal ekümenik. Doğu sinodlarının özeni, Asur zamanı. Edessa’daki Latin kontluğu. Sağır nişler. Mukarnas başlıklar. İbrahim’in kardeşi Nahor’un torunları. Şiirsel sözcük her tümcenin önüne ardına konulabilirmiş. Eşek bir an şiirleşti, ne şiirsel bir poşet tümceleri anlakta hiçbir bozuma yol açmazlar. Domestik ve presbiteryen şeyler. Halit bin Velid, Mute savaşında düşmanını öldürürken elinde 9 kılıç kırmış. Sezar sezaryenle doğmuş. İlk yıllarını bir ceylanın bakım ve gözetiminde geçiren. Profan aydınlanma, Kahire armonisi, pejoratif anlamlar, epifanik öyküler. Gece yarısına doğru bir kuşun ıssızlığa ağıt yakan ötüşü. Hemen bir siyahlığın ortasında inip kalkan bir yürek gördü. Büyük Yunanistan. Kar kristallerine benzeyen Britanya. Akamenid krallar. Uzaydaki kuantum boşluklarına gizlenmiş Pers perileri, ardında Bröton şövalyeler. Sept günü. Kötü ruh adamı sarstı ve büyük bir çığlık atarak içinden çıktı. İlk söz ışığın çevresinde dönüp duran bir hayaldi, Bruno Schulz söyler, ‘Ruhumuz bize bedenimizi sakınmamız için bağışlanmıştır.’ Malebranche der. San Remo’da ölen Vahdettin, Süleymaniye külliyesinde yatıyor. Organeller, endoplazmik retikulum, golgi cisimciği, mitokondri. Victorien aşklar. Korinthos miğferi takan Isparta askerleri. Romalı lejyonerlere ‘Marius’un Katırları’ denirdi. Yaşlanınca sırtında bir çift kanat çıktı ve bir gün uçtu gitti. Kahveyi bir Şazili dervişi Arabistan Moka’da 1258 yılında ortaya çıkardı...
Tanrı taşta uyur, çiçeklerde düş görür, hayvanlarda uyanır, insanlarda görünür diyen Tao. İbn-i Rüşt evlendiği ve babasının ahrete göçtüğü gece kitap okuyamamış. Bir göktaşı peşinde Asya’yı bir uçtan bir uca kat eden demirci ataları. Tarkovski zambağı. Çar Nikolay ve ailesi Yekaterinburg’ta İpatyev evinde 78 gündür tutsaktı. Garipur halkı. Nazım, Kerime Nadir’in Hıçkırık romanının editörü. İnsan hayvanların şahıdır. da Vinci. Yercil. Vercil. Karşımcı. Altay’dan attığım ok, Alp dağlarını aştı. Uzun kirpiklerimi bir kılıç kesti. Atlas dağlarına vardı, Şif dağlarının ardına geçti. Kelebek ateşe yaklaşınca, ateş aydınlatır, daha yaklaşınca ısıtır, daha yaklaşınca yakar. Kelebek ateşin ortasına düşünce ateşin gerçek anlamına kavuşur. Hayır, kelebek ateşe yaklaşınca ateş aydınlanır!.. Mor Gabriel manastırı. Tepelerine tırmanırken vulvan tüylü şarkılar söylüyordu. Fil dışkısından yaptığı Meryem Ana resmi Chris Ofili’nin miydi. Sanat ışığının yanıp söndüğü boş bir oda, üstünde iç çamaşırlar (ve prezervatifler-kondomlar) bulunan dağınık bir yatak ya da fil dışkısından yapılan bir Meryem Ana resmi midir. Mevlana’nın fili gibi herkes bir şeye benzetiyor. Taif’in çiğdemi, Galile menekşesi. ‘Ben düşenleri tutmam.’ Binlerce yıldır bulutlar aynı biçimi sürdürdüğüne göre yeryüzünde değişen hiç bir şey yoktur diyebilir miyiz. Sonsuz evreni, (anlağımızda yarattığı boşluğu / hiçliği) onu karşılayacak sonsuz bir tanrı duyusu doldurabilir. Pascal’a göre, çünkü inancın gizemleri, insan usunun erimini aşmaktadır. Yukon toprakları. Profan -kutsal olmayan Napoli krallığı. Graham adası 4 kez batıp çıktı. 1987’de Abd’li bir pilot adayı Libya denizaltısı sanısıyla bombaladı. Graham adası Etna püskürünce ortaya çıkıyor. Ya Lât ve Uzzâ’ya ve Menat’a ne dersiniz? (efere’eytümüllâte vel’uzzâ ve menâtessâlisetel’uhrâ). Matrix, döl yatağı demekmiş. ‘Colorless gren ideas sleep furiously’ ‘Renksiz yeşil düşünceler, öfkeli biçimde uyur.’ Su maymunu ve pençeleri arasında bir fener tutan papağan. Bir gece bir yalağın başında işe başladığını söylüyordu. ‘Başına kükürde batırılmış samandan bir taç geçirdiler; yanına Adversus annulares’in bir sayısını koydular. Bir gece önceki yağmurda ıslanan odunlar alev almakta zorlanıyordu. Pannonyalı Yohannes önce Yunanca, sonra bilinmeyen bir dilde dua etti. Tam alevler arasında yitip gitmek üzereydi ki Aurelianus gözlerini kaldırıp bakmak cesaretini gösterdi. Kızgın parıltılar bir an yok oldu, Aurelianus ilk ve son kez tiksinç bulduğu adamın yüzünü gördü. Bu yüz ona daha önceden tanıdığı birini anımsattı ama kim olduğunu çıkaramadı. Sonra Yohannes alevler arasında yitip gitti. Arkasından bir çığlık duyuldu. Sanki evrenin çığlığıydı!..’
Bitti...
---------------------------------------------------------------------------------
İN
Johann Sebastian Bach , Bahtınız Bach’tan yana olsun, bütün kitapların uçuştuğu önceki yaşam formları, paralel evrenlere geçiş günleri, yeni bir yuva kurt deliği ve dünyamız kusurlu dedim sana, tanrı kapris yapıyor olabilir. Paspernia deniyor buna bilimde parçalanmış gezegenlerden kopan asteroitler aracılığıyla diğer gezegene çarpıyor ve yeni yaşam formları oluşup, taşınıyor sonsuza… Biz yaşam virüsünü belki de uzaya taşıyoruz, korkunç hortumlar var burada, ilkeliz gerçekte, uçuruma düşen uydulara çözüm bulamıyoruz!..
Evren, çelişkiler, yanılgılar ve tuzaklarla dolu, burası mikroplar, kitinler, sübyelerden oluşan bir dünya, kabuk adamlar var. Basınç dalgalarıyla ilerliyoruz, Titan belki de yeni yurdumuz,
-180 derece, Titan’dan sonra, dünyamız görünmez oluyor, sonra da embriyo galaksiler, çoğu şokta olan evrenler bekliyor bizi. Sayılmasız uzay zaman, madde ve evren var, sönmüş yutucular, karadelik, kızgın, yakıcı kuasarlar. Ah ne denli küçük ve yalnızız, yazmak okuduğumuzdan aldığımız öç burada, göz yaşı için bir ansıma işte…
Oregon, Avcı gökada, Minotaur, George Frederick Watts’ın 1885 de yaptığı resim, Uranus’un dikey tacı, Satürn, yatay tacı onun. Kuasar cehennem adı, ölümcül olan, Neptün’de Dünya büyüklüğünde kasırgaların içinde, katı Triton, onun tersinde dönen, onu yutacak Poseidon, donmuş kayalar buzul küreler, Pluton!..
Buz cüceleri, görkemli Asterland ve kasvetli Moonland’lar, on bin yılda dönen Sedna, karşılaşacağımız uydular, uzaylılar, belki de vahşi, belki de bizi göremeyecek kadar ileri!.. Uzayın derinliğine gittikçe, zamanı geriye büküyoruz, doğru görünüyor mu bu, Alfa Centauri, üç yıldızlı güneşimiz, süt gezegenleri, kızıl dev, hipernova, fizik yasalarının yüzemediği oluşumlar ve anlıyorum ki bu bizim maceramız, Petrus, müjdeciler müjdecisi; aziz, evren hepimiziz.
Gezegen kozmik çöp, bizler atığız, kozmik samanlıkların kardeşi, harmanlardan gelen, Bellorophone gezegeni, yıldızların parlaklığında neden görünmez oluyor, Atlas’ın kızı yedi kardeşler, küçük gaz tutanlar, karanlık madde, karanlığın karanlığın içindeki karanlık, Orion bulutu, bin üç yüz ışık yılı uzakta birer yıldız fabrikası. Nükleer füzyon, yıldızların nükleer artığıyız biz, beyaz cüce, başka dünyalar, uygarlıklar…
Sonsuza dek yiten kitapları düşünüyorum, en önemlisi de henüz anlatılamamış olan…
Yıldız mezarlığı, pulsar, kuasar, Andromeda, tehlike yoksa harikalar yok, kabus yoksa, hayaller, düşler yok… Geleceğimizi görebilmek için geçmişe gitmeliyiz, geçmişi öğrenmek içinse… Sonumuz gelebilir ama paralel evrenler var ve kurt deliğinden geçebiliriz diyor musun…
Alyakub bölgesi uzayın, bir gün kalan, o tek insan evrenin sonuna ulaşabilmek uğruna yolculuğunu sürdürecek, ölerek yaşayacak ama evren o kadar geniş ve zamanda o kadar sonsuz ki; o tek kişinin sen olduğunu kimse bilmiyor…
Borges’in Asterion'un Evi adlı öyküsünü yazmaya neden olan Watts'ın Minotaur adlı resmi işte... Borges, içe kapanıkmış ve kendini bir Minotaur'a benzetirmiş. Bu resimden etkilenerek kendini de ironize eden o öyküyü yazmış... O bir körken, Portekizli Borges’in ataları Yahudi’ydi, Borges burjuva anlamına gelirdi.
Müzik ve metafizik, yalnız müzik gezegenleri, yalnız yürüyenler, okuyanlar ve yalnız düşünen gezegenler, her şey düşündüğümüz için var, düşüncenin coşkusu, tadı, düşüncenin gerçekliği… Uslamcı, Bizanslı, kasımpatların esin veren kokusu, düşünmek ayrıntılara inmek değil, bütünü anlamaktı. Diyonizos ayinleri, Bertolucci’nin, Örümceğin Stratejisi, Borges in Kahraman ve Hain öyküsüydü. Onun bir Ankara kedisi varmış, adı Byron’un Beppo şiirinden alınma, kanıksa, biziz yaratanda, yaratılanda!..
------------------------------------------------------------------------------
HİÇ
I
‘Bakın işte bu Sezar / Nötrinomun akışında su / Alçaklığın boşluğunda Jüpiter / Kimononun içinde bir kuğu / Geliyor kırmızı at Borjiya / Po ovası kalçası Bükreş bu / Duasını saçıyor bir Efes / Fanus Jiyal içindedir durduğu / İşte şu gördüğün bir müon / Satürn tutmuş saçın döllüyor / Düşlerinde orakl bir nöron / Dişler iken kıyametin koptuğu’
Sözcük, hiçlikten yapılmış, dal boşlukta asılı duruyor, kanat var kuşu yok, uçuş var, kanadı yok, yörünge, çıplak odağı imgelerden soyunmuş, ışık, bin bir surat ama yansıtamıyor görünür olanı. Kuzenim Valente bir güz sabahı böyle söylemişti. Gylippos’un uşağı da ona üstü kapalı sözlerle kiremitlerin altında daha bir çok baykuşun yatmış olabileceğini bildirmişti. Lakonialılar gibi az konuşurdu Valente, az konuşana Lakonik derler bilirsiniz. Euripides’in, Telephos adlı tragedyasındaki ‘Kurnaz olan yalnızca Odysseus değildir.’ dizesine bayılırdı o. Bu tragedya kayıptır ama, Valente bu dizeden Homeros’a da öykünülebileceği gibi bir umar çıkarırdı kendine. Valente değilse de Vanina’nın evlenmek istememesinin nedeni ise Sulla’nın yönetimden vazgeçme nedeninin aynıydı: Romalıları küçümsemek. Sulla elini gözlerine siper yaparak, katırıyla, tam Appia yolu ayrımında, güneşin koronasına bakıp; ‘Napoli prensi hayvanların özel deyimle mobilyadan sayılamayacağını söylerdi ama düşes, hayvanların mobilyadan sayılması gerektiğini kanıtladı ve ileride başka bir karar verilinceye dek bunları kullanması kararlaştırıldı’ dedi. Bu karar şehirde yarasanın uçuşu gibi hafif bir gürültüye neden olmuşsa da, uygulamada hiç bir değişikliğe yol açmamıştır. İnsanlık tarihi sözde çok zaman alıp, uygulamada hiç bir yarar sağlamamış oyalanmalarla doludur. Vanina siyah sever demek olan melankolik deyimine karşı ‘faust’u, ‘neşeli’ sözcüğünü severdi. Dalgın Valente ise yine aynı sabah; fosforlu gaz çuvallarının üzerinde, bir drahmi, ‘avuç içi kadar’ Dorian Gray’de, ise su seneğinden iki çalgı var demişti bana... Miyaav!..
II
Ne, nedir?.. Yaban bir güneşte parıldayan İyon gemileri midir, Panoramik Pan ya da Peri Perikles midir, Eflâk neresidir?. ‘Bayraklar durup dururken tahta saplarından ateş aldı ve güçlükle söndürüldü, üç karga yavrularını yolun üstüne getirip yedi, artan parçaları da yuvalarına geri götürdü. Tapınağın birinde fareler altın armağanları kemirdi, hizmetliler kapanla bir dişi sıçan tuttular, bu da hemen kapanın içinde beş yavru doğuruverdi, ama bunlardan üçünü yedi. Hepsinden önemlisi duru ve bulutsuz bir günde bir trompet sesi çınladı uzun süre, acı acı öttü, bu ses o kadar şiddetliydi ki herkesin usu başından uçarak, kartalın karşısında umarsız kalan tarla faresi gibi, büzülüp kalmıştı.’
Nesnel bak kanser hücresinin güzel olduğunu kabul edeceksin, sürünerek geziyorsun kırmızı granüllü Mars toprağı üzerinde, genişleyip patlarken narin sporlar, taç yaprakları gibi ağlıyorsun. Her cenin erbezlerinden sinyal gelince üretilen erkek hormonuna batırılmazsa dişi olurdu, çocuğum yok diye üzülme, sırf bunun için Aziz Augustine, ‘Dışkı ve sidiğin arasından doğduk’ diyerek (bu olayı ve) kendini küçümser (ve) Apolenyen bir kültür yaratmaya çalışırdı. Ama gök çalkandı, erimiş bakıra döndü, kitap gibi dürüldü, dağlar yürüdü, eriyip toz oldu, atılmış yün gibi ak oldu. Güneş dürülüp toplandı, yıldızlar toz olup döküldüler. Atina’nın ilâhları ve sofistler ağlıyordu. İşte ki bunun için Sulpicius hançerli 3 bin kişi besler ve her şeye hazır bir genç atlılar topluluğunu çevresinde bulundururdu. Kente acısın, Sulla ile anlaşsın diye yalvarmaya gelen toyunları ve Bule üyelerini okla vurdurarak başından savmıştı. Gene de ölümden kaçamadı geceleyin boynunu ve yüz kaslarını parçalayan hançeri tutmak isterken avuçlarının da dilim dilim olduğunu gördük, böğrünü ve karnını da kuru bir ağaç dalıyla oyup, deşmişlerdi. Titus, Sulla’yı severdi. Onun bir karısı vardı, her Frigya öğlesinde, her İyon ikindisinde, çorbayı ölü bir erkek eliyle karıştırırım derdi. Saçlarından asılan Apşalom nasıl Davut’un oğlu olup Joab öldürdüyse, bu kadında bir öldürmendi.
Tanrının ruhu suların üzerinde hareket ediyordu der Tevrat ama, gene de bir ölüler kitabıdır. Nasıl III. Auguste, (I696-I763 Polonya ve Saxe elektörüydü) kendini ölümsüz sanıyor ve Yedi yıl savaşlarında Saxe’ı ve onu kaybediyorsak, ölüm yürek atışlarında saklı olup, alnımızın şakında yazılıdır. Ölüm törenleri, boynuzlu yılanın boynuzlarıyla işlenmiş Sardeis taşıyla bezeli koşumlar, yollarda parlak bir maddeden yapılmış pek süslü arabalarla doludur. Bu arabaları, Endülüs’ün, Tetuan’ın ve Mequinez’in güzel atlarını geride bırakan iri kırmızı koyunlar çeker. Sarmat kralları (Avrupa) Transilvanyalı prensler, Kıbrıs kızanları ve Urfa okulu kapanınca Kuzistan’ın Cundişapur’una sığınan Nesturiler bile içinde yolculuk eder. Ölüm sofralarında, özlem bitiren, ülkü yatıştıran, Lombardiya kekliği, Sisam üzümü, Girit geyiği, Ephesos tandırı ve mersin balığı yumurtası bile vardır (gerçekten menü budur). Korfulu keşişler, Cizvit eczacıları, İspanyol çeteler, Peru’dan getirilen ötücü kuşlar, İsa’dan yüzyıl önce Suevlerin reisi olan Ariovis’te, insan kemiğinden yapılmış flüt eşliğinde konukluk ederler. Sarı şallı, durgun görünüşlü Tunuslular ve bu dünyalı herkes, Chopen’in üzgünlükleri eşliğinde Ben-i Ahmer’in Guadalkivir’i gibi sessizce kederlenir ve gözyaşı dökerler. Bizler ölüyüz. Cennet ve cehennem dünyadır. Dünyadan gidenlere çılgınca gözyaşı döküşümüz, kahrolası bir ölü olduğumuzu anımsadığımız ve anladığımız için ölümümüze ve gidenin artık: ‘Gerçel anlamda yaşayacak oluşuna’ duyulan bir imreniş ve bir çıldırtı hummasıdır...
Övgüler sana gecenin ruhu, övgüler sana karanlığın tini
Ravendi’nin ölümü 9I0, İhvanü’s Safa toz oldu gitti... Mööö!
III
Herşena kalesindeki mezarlarından aşağılardaki kenti izleyen krallar, güneş tutulunca Küsuf tapınmasına durdu ve sakin biçimde Gustav Holst’un Gezegenler Suiti’ni dinlediler. Semiz Ukrayna beygiri besleyip, Litvanya köpeğine binerek yaşlı doğan ve çocuk olarak ölenlerin yurduna varmak için yola çıktıklarında; güneş ışığının demeti içinde titreyip duran kelebek, çölde oturup her şeyi bilen kendisi de dünyayla yaşıt Sfenks, iri yayvan yaprakların üzerinde yüzerek her zaman kelebeklerle savaşan Yecüc Mecücler, altın tüylerle kaplı, buz hakanının ülkesiyle karşılaştılar. Durgun yaz havalarında papazın bahçesindeki bostan kuyusunun başında, yığılı ekinlere buğu getirir diye, inek ahırında bile yatamadan kışı geçirdiler. Tolgasının üzerinde kanatlı bir aslan kabartması olan defne yüzüklü vandalla karşılaştıklarındaysa, hanın köşesinde yanık kilden yeşil küpler dizili ve ortadaki vazoda mor haşhaş çiçekleri vardı. Sayısız küflü ekmek yiyerek, fincanlarla acı su içiyor; göz bebekleri, deliğinden kızıl bir kor gibi parlıyordu. Kaçarken çalılar dikenler çarpıyor, ısırganlar dağlıyor, deve dikenleri baldırlarına batıyor ve amber gözleriyle, devasa kenelere benzeyen jelatinden tankerlere binerek, yıldız yurtlarının içinde, tragedya diyesim teke şarkıları söyleye, söyleye yol alıyorlardı. Kurrig kurrig!..
IV
Yemen valisi Ebrehe, San’a kentinde yaptırdığı kiliseye, Kinane kabilesinden bir Arap’ın yaptığı hakaretin öcünü almak için 570’de (peygamberin doğum yılı) Mekke’ye bir sefer düzenledi. Köpek yıldızının büyük çocuğu, insanın ölümlü bir bedenden başka yitirecek nesi var ki diye kendine kıydı. Lübnan dağındaki kule gibi düzgün burnuyla, Arap denizindeki incileri saklayan mercan, Seylan tarçını dudaklar... Diyesim: “la consolation des arts” -sanatın avutması- bütün bunlar.
Sadık, Belzora’dayken Merih dinini araştırdı, Sadık’a batan güneşin denize dalmadığını bildiklerini söylediler. Ölülerin ağızlarına pembe inci koyan Zigangular (Japonlar) gibi soluk kırmızı incili sofradaki Keldani ant içerek Tanrı Teutas ve meşe yaprağından başka konuşmaya değer konu olmadığını söyledi. Tidor ve Delhi baharatları gibi koku yayan saçları vardı...
İşte diyorum, asmalı kahveden bir insan gelip geçiyor, ne değeri biliniyor, ne bir vahiy iniyor, ne dünyanın haberi var, ne bir yaprak kımıldıyor. Yaklaşırsanız çok çekingen, sanki her şeyi sessizlikle yönlendirebilen bir yalvaç, suskunlukla yaşamış bu ahali. Kendilerini sessizliğin tadına bırakmışlar. Tembel krallar gibi başını çevirse, ötüşen kuşlarla, kırları görüp afallayacak! Vraak!..
V
Anadolu’nun limanları, körfezleri, iklimi, sınırları, ayazmaları, kiliseleri, panayırları, mandıraları, kantaronları (kentauros) fesleğenleri, lahanaları, Yunancadır. Arabistan geyiğinin yüreğindeki panzehir taşı vebayı iyi ederdi, ay taşı, ay ışığında büyüyüp küçülür, meloceus hırsızları bulur, üçgenin iç açıları toplamı yatay bir düzlemi işaret eder. Şeytan taşı cinleri püskürtür, akik öfke yatıştırır, yakut uyku getirir, zebercet ayın rengini soldurur... Vaktiyle çölün ortasında unutulmuş bir kum tanesi yazgısından yakınırdı, yıllar sonra elmas olmuş, şimdi Hint hükümdarının tacını süslüyor. Şşşt!
VI
Herkesin bildiği ve büyük Zind kitabında yazıldığı gibi insan ayrılmak için birleşir. Kirpiklerin büyücüsüyle Memphis’e gittiler, büyük hekim Hermes, ‘Sol göz yaralarını iyileştirmek olanaksızdır’ derdi. Bantu dillerinden biriyle konuşuyordu. Sur kumaşı kırmızısı gibi soyu tükenen kaplan, sonsuz evrenin hiç bir yerinde, sonsuz zamanın hiç bir anında, bir daha var olamayacağı için son bir kez içini çeker, yıldızlara bakar ve sahranın ortasındaki granitten ceylanı düşlerdi. Çekiç başlı köpek balığı durdu, Anka kuşu avlamayı yasaklayan bir Zerdüşt’e bakarak, tavşanlar toynak ayaklı olup, sineklerin kondukları eti çürüttüğü, iyilik için fırsat çıkar mı, kötülük içinse her an çıkar, bir suçsuzu cezalandıracağına, bir suçluyu salıver diyerek bana baktı. Horeb çölünde bir Tuareg demişti ki, Aşkı güzelleştiren onun yitirilişidir. Irmağın sisi gibi uçuk, sabahın ayağı gibi soluk, ak gecenin kanadı gibi sönümlüdür aşk. Kız makaraya mavi bir ipek sarıyor, sarı kedisi de ayaklarının dibinde yatıyordu, yüzü melek yüzü gibiydi. Avcının tuzağına düşmüş bir faun gibi inliyordu. Ağaç şeytanlarının keçi çobanlarına lavtalarıyla büyülü ezgiler çalışı gibi ağlıyordu. Bu ara (şimdi) yaban eşeklerine binmiş üç Arap peydah oldu, havadan uça uça bir kadın geldi, akbaba iskeleti uçar mı uçar, Afganlıların kurban ettiği kara buzağı gibi. Rus prensi Finlandiya’dan altı Ren geyiğinin çektiği bir kızakla gelmişti. Kızak kocaman bir altın kuğu biçimindeydi, kanatlarının arasında da prensesin kendisi vardı. Uzaklarda, kar sarayında otururdu, kara haşhaş çiçeği, Adonis’in çehresi, Hadrian’ın, Bithnyalı kölesinin sıcak dudakları gibi alışkanlık yaratırdı.
Annenin kutsal gölgesi altında yaşama karşı duyulan eziklik gibi, kente dokuz kapıdan girilirdi, her kapıda dağdan bedeviler indikçe kişneyen tunçtan bir at vardı. Kulelerde eli yaylı okçular durur, gün doğarken okuyla bir gonga vurur, gün batarken de boynuzdan bir boru çalardı. Solgun çehresiyle bir Çerkez bana bakıp gülüyor. Saray yolunda yaşlıca olan, bir kez daha bana bakıp korkunç korkunç gülümsedi, dehlizin ortasında Hakan ağza alınmayacak bir söz söyledi, tunç bir kapı ardına kadar açıldı, gözleri kamaşmasın diye elleriyle gözlerini kapadı, bir sirke küpünün yanında bir çocuk gördü, ayakları Havva kızlarının ayaklarından daha güzeldi (bir kardeşi vardı), genç bir bahadır palayı üstüme indirdi, çelik içimden vızz diye geçti ama bana bir şey yapmadı. Hakan silahlıktan bir mızrak çekip üstüme attı, daha havadayken kapıp iki parça ettim, beni okla vurmaya kalkıştı, ellerimi kaldırdım, ok havada yarı yolda kalakaldı, sonra Nubyeli bu utanılası olayı başka bir yerde söyler diye beyaz deri kemerinden bir hançer çıkarıp boynunu vurdu, adam ezilmiş yılan gibi kıvrandı, dudaklarından kızıl bir köpük geldi. Melek yani Haberci demek olan İncil tam ortamıza indi. Aşk böyle bir şey miydi… Kukurikuu!..
VII
Dinyeper ırmağının oralarda uzam yitince zamanında yittiği bir kuyu vardır, gökbilim / astroloji Batlamyus devrinin bilimsel dini idi, Stanpoli zehrinde yaşıyorum diyen ve üzerine Dakka tülleri ile Şam ipeklisinden fistan giyerek şan dersleri alıp Kalyoncu Kulluk sokakta yürüyen güneş apsisler hattından geçerken aya en yakın ve uzak olan bu noktalarda, göklere yükselen bu kutsal süngüler şehrengizi İstanbul diye haykıran su sülükleri vardı. Arabistan geyiğinin yüreğindeki minicik ak taş vebayı iyi eder, gökyüzünün kaygan salyası uzaklarda yüzerken, yıllarca kendi kabuğunda kozasını örerdi. Patrona Halil hamamının ilerisi Süleymaniye dedi. Kutsal gölgenin hafif Kafkaesk, birazda melankolisi altında başlayıp, içsel akışlarla süren roman sonunda bir hiçlikle karşı karşıya bırakıyor sizi, annenin kutsal gölgesi altında yaşama karşı duyulan ezikliğin dile getirildiği trajik roman, ana rahmine dönüş özlemi gibi, ‘Bekle anneciğim geliyorum’ demek istercesine, ‘Yakında, anne, yakında’ sözleriyle bitiyor. Ölmüş annenin ardından, ölüme duyulan özlem tam bir karayoru, yaşama karşı yaşamı hiçe sayan bir iç çığlık olarak alçakgönüllü bir aforizma. Bekle geliyorum anne! Ölüm sen bir hiçsin! Çünkü yaşam bir hiç! Hiçliği hiçlikle yanıtlayan bir betik. 145 sayfa ve bir hiç. Bu muydu diyeceksiniz? Yaşamın hayhuyu ve denetsiz akışı içinde, zamanın sizi yaşadığı yaşama karşı gerçek anlamda hiçlik duygusu uyandırıp, bunu gerçek anlamda algılamamıza yol açabilecek bir betik bulsaydım ‘Kutsal Kitap’ gibi ona sarılırdım. Çünkü görmek için anlamak gerekir. Çünkü gerçek anlamda bir hiçlik duygusunu kavrayabiliyor ya da yaşayabiliyor, algılayabiliyor olsaydık, yaşam böyle olmazdı... Tarihte ölümün yüceltilmesinden çok daha başka bir şey olurdu. Guguuk!
VIII
Sürülerini mağaradan mağaraya sürüp, küçük buzağılarını omuzlarında taşıyan deniz ahalisini Girit karidesiyle besleyerek, yıldız denizinden gelip, kanatlarından buzlar sarkan balinalarla çoğaltır, gemilerin omurgalarında dünyayı dolaşan şeytan minarelerini, uçurumların dibinde yaşayan kapkara uzun kollarını açıp istedikleri zaman geceyi getiren mürekkep balıklarının yelkeni ipekten, güneş gözü taşından oyma kalyonlardan, arp çalarak deniz canavarlarını uyutan denizcilerden, kaypak domuz balığının sırtında dünyayı dolaşan çocuklardan, kıvrık dişli deniz aslanları, uzun yeleli deniz küheylanları, keyifleri yerinde keçi ayaklı şen faunlar, kızıl altından lirleriyle deniz kızları, öyle ki yaban baldıranı yiyenler, kara kurbağa etinden çorba içenler, mavi bir kuş yuvasından çığlıkla kalkıp kum dalgaları üzerinde taklalarla dönüp dururken, iki benekli kuş karşılıklı ortaya çıkıp göğüs göğüse vuruşarak ıslık çaldı, önüne çıkan kara bir köpeği söğüt dalıyla kovaladı, keçinin boynuzu üzerine yemin etti, çiğ kömürde mine çiçeği yakıp dumanının dolambaçlarını göz süzerek içine çekti, sarı kükürt tüylü garip bir kuş öttü, aşağıda deniz gümüş bir kalkan gibi uzanıyordu, koyda balık kayıklarının gölgesi kıpırdıyordu, aşağıda, gece yarısı yarasalar gibi uçarak cadılar geldi, bir kuş kanadını değdirip suyu güldürdü, yüzü erguvan ağacının çiçeği gibi kül kesildi, sesi kısık ve bir flüt sesi gibiydi, bir mağaradan üç çakal çıkıp arkalarından dehledi. Tatarların ülkesinden ayı sevenler ülkesine geçtik, ulu göğün altında aya uluyan mağaraların pullu ejderleri uyuyordu, ağaçların kovuklarından ve hendeklerden geçerken Yecüc Mecücler ok atıyordu, geceleyin yaban adamları davul çalıyordu. Rahibe, bana tanrıyı göster yoksa seni öldürürüm diye bağırıp elini yakaladım, birden eli kupkuru kesildi, üstünde sıvama tavus gözü işli sırmalı bir giysi vardı, zıplayınca kırmızı pabuçlarının tabanı göründü, derken dörtnala koşan bir atın nal sesleriyle çınladı ortalık, ama ortalıkta at görünmüyordu, insanların vücudun gölgesi dediği şey tinin gövdesidir dedi. Köylerde oturanlar kuyuları zehirleyip dağ tepelerine kaçtılar. Magadealarla, ölülerini ağaç tepelerine gömen tanrıları güneşten korkup karanlıkta hüküm süren Aurantelerle, attan hızlı koşan at bacaklı Sibanlarla dövüştük. Bir taşın altından boynuzlu bir kara yılan çıkarıp kendimi sokturdum, bir şey olmadığını görünce korktular. Geceleyin İllel’e geldik, ay akrep burcuna girmiş ve ortalıkta, bulanık sıkıcı bir hava geziyordu artık. Haavv!
IX
Tekne kazıntısı olmam sıfatıyla hep hor görülmüşsem de büyüdüğüm de kır serdarı olarak herkesin imrendiği bir yaşam sürmüşümdür. Ama kırklı yaşlarda hizmetten azat edilince, sıkıntıdan balık beslemeye başladım, iki küçük balık, iki ayrı kavanoz içinde, aylarca iyi baktım, öylece yaşadılar, bir gün kavanozlarındaki suda bol oksijen olsun diye onları kurnanın altına tuttum, basınçla dalgalanıp aşağı yukarı çıkıyorlardı, hoşlanacaklarını sandım. Sabaha ikisi de sersemleyip yorgunluktan öldüler. Kulakçıklarından kan sızıyordu. Sonra anımsadım, katil balinalar, küçük balıkları, ringa sürülerini, bir araya toplayıp kuyruklarıyla denizi döverek onları önce sersemletiyor sonrada yem yapıyorlardı. Benim kurnalardan kavanozlara basınçlı su sıkmam, balinanın oyununa yani aynı sonuca yol açmıştı. Sonuç olarak: Ben bir katil balinayım... Tüit tüit!
X
‘Nuh efsanesi bir tahta kurdunun bakış açısından anlatılacak olursa ortaya nasıl bir yorum çıkar.’ Bir deniz canavarı, dalgıcın Şah Firuz’a getirdiği inciye aşıkmış, hırsızı öldürmüş, inciyi yitirdiği içinde yedi ay yasını tutmuş. Hunlar kuyuda tuzağa düşürdükleri zaman, şah, inciyi fırlatıp atmış. Bu öyküyü Prokopius anlatır. (Prokopius’un yaşadığı gezegenle ve halkla arasında sudan bir gölge duvarı varmış, bir tür perdeymiş, duman parabollerinin içinde kuş ve kuşku içinde yaşarmış, karşı elektron yüklenerek ağırlığı sıfıra indirilmiş tayy-i mekânlarda görünürmüş, hasılı öyle ya da böyle -söylentiye göre- bu Bizanslı epeyce bir hikmet sahibiymiş ) İmparator Anastasius bulana 500 kental altın vereceğini bildirmişse de inci bir daha bulunamamış. Lehistan kralı Sobieski’nin hükümdar yatağı, üzerine tellerle, firuzelerle Kuran’dan ayetler işlenmiş, İzmir ipeklisindendi. Bu yatak Viyana önlerinde Türklerden alınmıştı, daha doğrusu elektron yuvası gibi Osmanlıdan çalınmıştı! Cibinlik kubbesinin titreyen yıldızlarının altında eskiden Muhammet’in sancağı dururmuş. Hayfa müslinleri, Dakka tülleriyle dokunmuş aralıkları varmış. Rodos kamışları, Knidos sazları gibi ince uzun leventlere çok yakışırmış. Tiberius’un çevresinde cüceler, tavuslar övünerek gezinirler, sirenler zil çalar, patikalardan havalanan, ipek siyahı kuşlar-gürültücü kuzgun sürüleri havayı çınlatırken, tepelerin kavalcısı kolcunun kırbaç atmasına öykünür ve; sabırlı altın el, ‘Çıt yok koskoca ovada / Yapayalnız üzümler tütünler’ dermiş.
Nalları gümüşten atları vardıysa da, VI. Charles’e bir cüzzamlı deli olacağını söylemişti, öylede oldu, aşk, ölüm, delilik, resimleri bulunan Arap kartları gösterilince yatışıyordu. Güneş Kova burcundayken, Kova çağında, Kosova sorunu vardı. Güneş tutulumuna, Vietnam’da kurbağa, Paraguay’da jaguar, İskandinavya’da bir çift kurtun neden olduğuna inanılır. Yahudiye kralı Hirodes zamanında Abiya takımından kahin Zekeriya’nın karısı Elizabet, Harun kızlarındandı. Dionizos, hayır Lysandros çocukları aşık kemikleriyle, büyükleri de antlarla aldatmalı derdi. Ey Lysandros, gürültülü Hoplites’ten ve arkadan gelen toprağın oğlu kırmızı yılandan uzak durun buyurur. Kyros’un öldüğü Kunaksa savaşında. Yenilgiyi kışlağından kaçan sarı kanatlı bir ejderha ulaştırmıştı, çatılmış kalkanların sükünet dolu adasına, denizi turkuazdır. Çınıltısından su perileri kulaklarını balmumuyla tıkarlar. Ama bu garip gezegende dolaşırken, bir kum çölü gibi görünüyordu ortalık, gündüz bitip güneş batınca da gecenin denizlerine dönüyor çöl, birden okyanus olup ortalık balıkla doluyordu, en yakın yıldız (Tarık) görünür görünmez yine çöle dönüyor ve güneş batınca yine deniz çıkıyordu ortaya, orada bir yeraltı kemerinin gölgesinde suları sürenlerin türküsünü dinlemiştik… Şarkı, bu topraklarda herkes savaştı ve öldü, ölenlerin Allahları ve topraklarından başka ortak hiç bir yanları yoktu diyordu. Şarkıcının üzerinde balina kemiğinden bir etek, altında da çelik bir korse vardı. Zamanın modasıydı ve canlıya da benzemiyordu ama hareket edip ses çıkarabiliyordu. ‘Ejderha / (alabalıkla çiftleşmiş / fil doğuruyor). Bu bir şiirdi. Sanki bebek ağlaması gibi. Ikra! Ikraaa!..
XI
Işık saçsın ve inan olsun ki, Larende ve Gördes gibi avlaklarda, sekbanlar, samsuncu ve zağarcılarla birlikte cem’an 17000 kişi ava çıkardık. Padişahımız, ‘Kadın doğurur, erkek öldürür.’ der ve hiç bir zaman dişi faun avlamazdı. Bir gün Tavşanlı korusunda dolaşırken, yaban leylakları üzerinde, sanki fil kulağı, sanki lahana yaprağı cesametinde mor bir kelebek yakaladık, kelebeğin atmaca güvesi kanatlarında, Hering yanılsamasına benzer, baykuş gözü gibi iki göz vardı, öylesine ürkünçtü ki kelebeğe Elenlerin kinci, hırçın ve fesat tanrıça, uğru ve uğursuz kraliçe, kıskanç Hera’nın adını verdik. Av esnasında öyle açılırdık ki, kimi zaman Midilli önlerine bile düştüğümüzün ayrımına varmaz, açıkta balinalarla, deniz kırlangıçlarının sevişmesine tanık olur, sekban başı coşkuya kapılıp, gayetle ve gayretle havaya güvercinler, tavuslar, tellim sülünler salar yer gök tören şenliğine döner, bin bir renkle bezenir, hava kanatlar ve kuyrukların feykleri, dönüş ve taklalarıyla bir hareket ve renk cümbüşüne, coşkulu, usa sığmaz konfetilerle dolu bir irem bahçesine dönerdi. Avlaklarda neler bulunmazdı ki, çiftleşen erkeğini yiyen, serçe avlar örümcekler, kurbanını zehirleyen topuz (gürz) gibi böcekler, el büyüklüğünde, kuş kanatlı kelebekler, hayaleti andıran yusufcuk, ölü taklidi yapan çekirgeler, sayısız balıkçıllar, keşiş kuşları, kaşıkçılar...
Padişah, denize kaşalot gölü, lagünlere, dalyanlara, levrek yurdu derdi. Ava eski Bizans’tan ve sisler ülkesi Trabizes’ten, Pontus’dan kimi reaya ve keşişlerinde katıldığı olurdu. Konaklar terk edilip yaylaklara çıkıldığı zaman, yollarda kimi haseki ağası, dalkavuk veya cin fikirli maskaralar padişaha hoş görünmek için, pislikte oturur Eyüp’ten kıssalar, Sezar ordularının yolunu değiştiren Kaledonyalılarla ilgili gülünçlük ve tuhaflıklarla dolu anekdotlar, bin bir gece öyküleri anlatır, Homeros’dan ağıtlar, kör ozan Tamiris’ten (tilmizi) orfeler, epopeler okunurdu. Lundenburgh’dan, Romeburgh’a kimi atla, kimi kalyonla, kimi yayan yapıldak giden ve yolculuğu Tsargorad’da biten bir gezginin başından geçenler ve Apeninli Dante’den dizeler, ölüler ülkesi Ellis ovasına gittiğini savlayıp padişaha us dışı ‘Gehenna Öyküleri’ anlatan hünerli bir prens, düşünde kovaladığı tavşana havlayan tazıya ilişkin av masalları, sandal ağacıyla ırmağı geçip Atahualpalıların yanına varan, Akheron’da inançsızların ölüleri su yüzüne vurdu deyip dilbazlığıyla ilgi çeken bir serüvenci, avlanmaya giden erkekler ne avlayacaklarını mana duvarına yumuşak bir taşla çiziyor ve resmi çizilen hayvan taşın içinden (canlanarak) çıkıp hepsine saldırıyordu diyen bir fabl ustası ve güneyden gelme bir dengbej hepsi hepsi vardı doğrusu av sırasında...
Cehennemde yalnız Sarpens ve Lacerda adlı gök cisimleri parlıyordu derler ama burada da Erendiz ve Sekendizler parlardı hep. Adı söylenmemiş Yusuf ve onun kuyusu kadar derin bakar zebaninin bekçilik yaptığı ormanlarda avlanırdık. O ve bütün alem güzeldi doğrusu. Saksonyalı askerler Dankirk’e çıkarken bellerine kadar suya gömülmüşlerdi, şimdi cesetleri de öyleymiş. Bizde atlarla yarı belimize kadar bataklıklara girer, sazlıklarda kaybolur, sazan göllerinde gün ikindiye vurduğu zaman uzun gölgelerimizle dağlara vuran heyulalar olurduk. Deliktaşlı Ruhsati, Hayali, Kul Mehmet, Bağdatlı Ruhi, pişmanlık ve hata dolu yaşamından dolayı Hatayi mahlasını seçen Şah İsmail’de bizimle olur, neşe verip, şenlikli varsağılar, methiyeler, av kasideleri okur, patırtılar arasında kahkaha çiçekleri gibi açılıp saçılıp-bağırıp çağırarak, gürlenir, mutlanla dolardık. Bir de Knidos’ta evinin damından yıllar boyu Kanopos yıldızını gözetleyen Eudoxos vardı avcı kullar arasında. Kraliçe Elizabeth’in Sultan III: Mehmet’e armağan olarak sunduğu orgu, I699, 25 eylülünden beri çalan bir ticani vardı, gökte Fomalhaut’la, Güney Balığı’nın oralarda bir yerde oturur bize seslenirdi. Yalnız avlanmakla kalmaz, şifalı otlar, acımıklar, aylandız, şerbetçi otu, karamuk ve yemlikler toplayan kimi hekim ve meczuplarda bize katılırdı. Uzak eyaletlerden bir sayrı, ender bulunur ve yalnızca Gediz’de yetişir terafik otunu yiyerek akıl baliğ olmuştu, gene bergamot otu yiyen bir sametin dili çözülmüş, lavanta koklayıp, önermeyle sedir ağacının dibinde sabahlayan av katarından bir mefluç da şifa bulmuş, hatta ağır aksak yürür değil koşar olmuştu. Bu adam öyle ki 17 yıl boyunca atla gezdirilmiş ve ama iyileşince ömründe bir daha binit üzerine çıkmadığı söylenmişti. Apolyont gölünün oralarda Afrika’dan gelme tropik çiçeklerle dolu bir Habeş bahçesi vardı, kimi dermansızların eczasıyla, sarilerin sağaltımı buradan temin edilirdi. Avda hepsi işlentili 4000 havlu, 1100 yorgan, 800 çadır, 600 güğüm ve daha sayısız zerzevat katırların sırtında bizlerle yolculuk ederdi. Sonra bulut gibi sinsi yaklaşır Hilal-i Ahmer’e benzer bir cisim gökte belirdiğinde av ancak biter ve cem yolcu yurtluğuna dönerdi. Semipalatinsk, Astrahan, Novaya Zemlya’da acayip ışıklarla dolu nükleid zindanlardan hayırsız haberler gelip ahval düzelinceye dek; avın ikizi için dahi 4 yıl beklendiği olurdu. Avlara ışık ve ark dokunağı gibi atılan oklar öyle parlardı ki; ah, ah, diller nasıl anlatır...
Ama her şey ve her şey, o padişahlar, o avcılar, avlaklar, o yaratıklar, halayıklar hepsi bir gün geldi, yok oldu gitti ve her şey, her şey bitti. Her bir şey sisler arasında eriyip tükendi... Ölenler için, o incecik bedenler zamanla bir siluete, o sıska siluetler, bir hayalete, o zarif hayaletse, gökyüzünü kaplayan bulutlara karışıp, silinip yok olmakta derler… Platon’un ruhu, Afrodit’in bedeni, sonsuza dek Hellas’ın güzel gözlerine çekildi, baykuşla, cırcır böceği, kertenkele ve fare yedi dostlarım. Uyuuuu!..
XII
Zaman var, ölüm de var dedi. Kuzguni ve güneş başlı yılan, kapılara üç kez vuran ve eşiklere gölge düşüren zamandır... Ve zaman, sırtlan tüyü mezarlarda sessiz gülüş, sönmüş kor, kör kar ve ‘son iç çekiş köyüdür’ artık . İşte o köyden bir şarkı; söyleyen Agi Mishol, Macarlı!..
‘Esirgeyen, bağışlayan, tanrının adıyladır...’
...
‘Hepimiz buradayız- / Yeryüzündeki sıcak ve canlı herkes, / soğuk olanlar şimdiden / yerin karnının altına / saklanmışlar- / mutluluk avcıları, acının kaçakları, / kaprisli melekler kristal bir an bağışlamış onlara, / bizi birden şaşırtan bir okşayış- / birbirine sarılmalar, / kucaklaşmalar, / aşkın aşka akışı.
Ve birbirimize bakıyoruz, / her yüz tek ve benzersiz, / birbirimize dokunuyoruz / parmakların şaşkınlığı ve bilgeliğiyle; / yelkenleri indiren gülümseyişlerimizle / düzgün ve barışçı / dişlerimizi / gösteriyoruz birbirimize / heyecanlı, sıcak, / çekingen dokunuşlarımızla / (çünkü başka türlüsü her zaman dayanılır gibi / olmayan / ve karşındakinin gözlerinin aynasında / yanıtı pek belli olmayan bir bilmecedir).
Ve sevgi- / evrende esen o sıcak soluk / eritiyor gergin tenimizi, / çekip çıkarıyor derinlere gömülü göz yaşlarımızı- / bir şey seyrediyor içimizdeki bir yarıktan, / orada her zaman gören / bir şey / acıyor bizim insan oluşumuza, / acıyor uçmayı özleyen / zavallı kürek kemiklerimize.’
...
Hayıııırrr!..
----------------------------------------------------------------------------------------------
KESİRKREP
Yüz yıl önce Lübnanlı İsevi kendini Suriyeli görmeye, Suriyeli Mekke'de kral bulmaya, kutsal toprak Yahudisi Filistinliyim demeye hazırdı. Büyükbabam Botros'ta bir Osmanlıydı. Tren, karanlık tarafından yolu kesilmiş gibi durdu. İşte o anda Turfanlı bir Türk buhar oldu. Ortaparmak, tanrıparmağından kayar ve onun avuçla birleştiği yere-tümseğe hızla çarpar, parmağı şaklatırken çıkan ses, o anda çıkar. Kuzenim Köknar'la, Persî atlara bindim, Agra'da Babür İmparatorluğuna gittim. Mekanik tarım yapılıyordu. Yirmi üç bin yılında, Ejderha'dan Tuban yıldızını geçtim. Yıldız çapulcusu idik, troykayla gidiyorduk, yanımdaki Hannoverliye, sürücü bir an dönüp “Çok benziyorsunuz, kardeş misiniz?” dedi; “Hangimiz, ötekine daha çok benziyor?” dedim, güldü. Yüzü Venüs çarığıydı. Afrika'da yaşamış parazitin Londra'da, Fleming'in penisilini buluşuna, Sarayburnu çamlarında öten böceğin, Selim'in, Nigâr yerine Suzidilâra'yı keşfine, inanın yardımı olmuştu.
Hâkem, gökyüzünün koyu mavi bir testiden süzüldüğünü ileri sürdü. Cam binaların doruğu saç biçimindeydi, elleri bağlı ışıkların içinde periler ve çöl sıcağında krizantem koklayan bedeviler vardı; gotik tavanlı bir odada kadril dansı yapıyorlardı. Onları işlevlerinin başında gördüm; yolculuktan bitkin dönerler ve ölümlerine yol açan basamaksız bir merdivenden söz ederler. Evren, bağışlanmış soylu rafları, giz yüklü ciltleri, uçsuz bucaksız bölmeleri ve oturgan kütüphaneciye sunduğu tuvaletleriyle ancak bir tanrının elinden çıkmış olabilir. Arı kaplanları, tanrının tüyleri ve post açı böyle buyurdu demek. Meğer La Regence Kahvesi'ndeki Voltaire, Louvre'da oturan Prusya kralı Frederik'le uşaklar sayesinde satranç oynarmış! Ve onlar biyoenerjilerinin sömürülmesi için küvözlerde büyüyen hayvansal bitkilerdi. Biz matrikste yaşıyoruz, simülasyon programımızı yapan siberzekâ kim ve nerede! Et ve metalin sembiyozu, oluşan sosyal entropi, her şey ve herkes sahte. İnsanmakina ve makinainsan hibridleri, çiftliklerde Habil üreticiliği yapıyor ve düşler tanrısı Morpheus'a taparcasına tapıyor.
Gezegende kopyasının kopyası insanlar yaşıyor. İsa, kırmızı taş üzerinde. Ayın bölünerek Mekke'deki evlere pay edildiğini ve sonra toplanarak kendi evine girdiğini gören, bunu kime anlatıyor... Ki onlar, peygamber asasını gönderen Habeş Necâşisi gibi nükleer silahlara tapıyordur. Ve inanın ki, öteki tanrıların arkasına gizlenen, sonsuz ve maskesiz tanrıyı o anda gördüm. Kanatlı arabasıyla göğe yükselen, Keykâvus gibi alımlıydı. Yıl 1795, Eli Whitney, Amerikan İç Savaşı'nın çıkmasına neden olacak çırçır makinasını buldu. Ve o güldü, kızdı, güneş kuşuyla, Venüs atlasını ve betimlenen manzarayı görsünler diye çamurdan doğanı ortaya sürdü. Yaratılansa anda onu düşledi ve manzarayı pay etti... Gözünde İngiliz peyzajı, Malaya gemisine şimdi bindi Vahdettin. Uskurluyla, maltızlar arasında Malta'ya gittim. Telomerinin uzunluğu kadar konuşacaksın azizim; İ o a, a o i, sanki soğuk şiirsin... Ama Godot'yu Beklerken, Lord Dunsany'nin, The Glittering Gate adlı oyunundan esinlenmedir. Bu oyunda, kapısında cennetin çeyizlenmesini bekleyen iki serseri vardır. Beckett, soluk alıp vermekle biten, üç saniyelik bir oyun daha yazmıştır.
Hayvanlar, ahırın tavanındaki mavi delikten süzülen, solgun, sünük ışıltıda gözlerini kırpıştıran, ağızları sıkıldıkça samanları dişleyen ve uykularında samanyolunu düşleyen umursuz canlılardır! Horasan tazısıyla, Pers diyarından gelmiş bir satraba pars saldırdı diyorlar, satrap onu yakalamış ve beslemiş. Vaka siyah güller kenti Halfeti'deymiş, Eftalit Birliği olayı görmeye gelmiş, kehribardaki amnion sıvısında, Ankol sığırıyla çelikten yağmur, silisyum karıyla argon buzulu, sodyum fırtınasıyla nitrojen bulutları varmış... Katullus çeşmesinde, kanıyla abdeste duran Haydar ve kozmosta, uzak bir yıldızda, kaplanlar, kunduzlar birbirine kükrer, şakalaşırlarmış. Führer girmiş araya, Japonya'daki altın madenlerini ele geçirmek için savaşmayız, Japonya'daki altın madenlerini ele geçirdi desinler diye savaşırız, demiş. İstanbulluların zürafaya deve-leopar dediği, Busbecg'in anılarında geçermiş. Atasal örneklemle, burçak demetlerinde, eski Avrupanın bengi özeği Roma parıldar. Demek ki, kırlangıç otları, mineşşeytanirracim, postmodern kinizm de var... Suyu kırıştıran gemiler ve tecim tanrıları, bir İranlının hançerlediği Hölderlin'le, Hitit yayı ve Karluklar bir arada, Hint kökenli ticaret tanrısı, servetengiz katır Mullo'ya giderler, Afrika kökenli doğurgan tanrıça Tule, bitki tohumlarını taşıyan örümcek olarak kervana katılır, Mısır tanrıçası ve çocuk doğuranlara yardım eden kurbağa Heket gelir, Kıpti tanrıça Bat, bereketi simgeleyen bir inek ki bolca süt verir. Şu dağa bak; hiç kıpırdıyor mu sevgilim... Uyumlu keman sonoritesi, yaratıcı arpejler, okları ve yaylarıyla pek bir anlama bürünmeyen tüylü postlardan oluşan bir dünyadır bu Marilyn!.. Hera'nın sütü gibi aydınlık ova. Mandaların çektiği bir kağnı, Cebrail sularında gölgeler, Ars Archanum Archanorum Omnium derler. Genç kadın kendini çıplak kolla manastıra almayan rahibe, “Ne o yoksa tanrı kendi yarattığı kolları beğenmez mi oldu?” diye söylenmeler, ırmağın süzülüşüyle, utangaç söğütlerin altında, Emevi elması yerler. Çavdar mahmuzu, Delaware ırmağı, kısrak gözü bakışlar, Tatar ceylanı gibi, kanbuğusunun içinde ışıldayan köpük, kopmuş el. Dandenong yolundaki feci kazada iki ölü, bir bayanın kuyruğu kopmuş, bir de kolu. Kanguru ve balinaların anılardaki yolu... Uzaydan dünya üzerine bir kitap sarkıtılsa, kopan çığlık, hepimizin çığlığıdır derdim. Kulağı lir tellerinde oyalanan benekli kedim. Çöl dikeniyle ağlaşan, Keats'in bülbülünde atıyor kalbim.
Sen gölgelerin üzerinden atlayamazsın ama, şair ölümün üzerinden atlar, sen bilinçsiz olunacak yerde bilinçli; bilinçli olunacak yerde bilinçsiz olansın. Sen her şey gibi eni sonu estete dayanansın, sen bakışını ölümden alansın, sen us dışına kayıp, anlamadığından heyecan duyansın. Sen yaşamla başedemeyen, kolayca okuduğunu kolayca yazamayan, güzellikteki töz gibi gerçeklikten kaçansın. Tanrı amacını şiirde bulur, sen sonsuzlukla yoğrulan ve yeryüzünün varlığını ölerek kanıtlayansın, sen Atina'da böcekler gibi yaşayıp, hiçlikte yok olansın. Sen şairlerin Roma'sındansın. Sen demiurgossun. Soyutu somut, somutu soyut yapansın. Ne kadar yaklaşırsan o kadar yakansın sen. Şiir, şeriat ve arş aynı kökten, ey Karpatlar şahini, geçmişler boyu arlanıp utanmadan, anlamlara anlam katansın sen. Ey kaos, bir an için dur; sonsuz+1 gerçek midir, ki gerçektir ve ağzımız diş evidir; öyleyse sonsuz yoktur! Sen, Tschuang-Tsu'nun içinde uçtuğu bir bahçe, bizzat kendisinin olduğu sarı ve hareketli bir üçgen görüp görmediğini asla öğrenemeden, öylece ölmeyi seçip, öylece de sönüp gideceksin sen!..
Askerlerinin ayaklarını Hint Okyanusu'nda yıkamak istedi İskender. Komşum, Hırsız Saksağan Uvertürü'nü dinler, ağaçlarla alay eder ve sıkça parmaklarını sayar tanrım, Eltâk kapısından gir, Abuzer tahta semerli bir devenin üstünde, Yesrib'e varmadan yolda ölmese; bergamodi mor, galibarda sarımsıdır... Atamız Ksenephon, yağmur atmacasıyla, kedi ve Montherland'ın Pasiphae'sindeki üç kişi, hep birlikte şöyle söyler: Düşünce ve ahlakın olmazlığı hayvanları, bitkileri ve suları bizden daha soylu kılmıyor mu... Ve aşırı içtenliğin küçültücü alçaklığı, duyumsanır yapaylığın tiksindiriciliği gerçek midir... Gerçek; nesneyle, us arasındaki uyum mu, Keyhüsrev'in, Babil'de ki Kunaksa savaşında büyük kardeşi Ardeşir II'ye yenilmesiyle çocukları ortada kalır mı... Vladivostok, Neptün'e bağlı köy müdür... Beethoven'in çekiçli piyano sonatında, dizanteri yeşiliyle... Basübadelmevt; ey bakılışı güzel, gerisini sen söyle!.. Notaların do, re, mi gibi adlarla önerilmesini öne süren ilk kişi onuncu yüzyılda yaşamış bir Milanolu keşiş olan Guido d'Arrezo'ydu. Bu adları da bir ilâhinin her bir satırının ilk hecesinden almış. "UT queant laxis, REsonare fibris, MIra gestorum, FAmuli tuorum, SOLve poluti, LAbii reatum, Soncte Iohannes. UT yerine bugün kullanılan DO, sonradan Giovanni Bononcini tarafından eklenmiş. Gereksiz Bilgiler Ansiklopedisi'nden derlenmiş. Elektral kompleksler, Londra kışa Rus manzaralarıyla giriyor, insan yaşamak istediği şey için ölür, cennette saf güzellikten başka bir şey olmadığı için insan güzellik kavramını algılayamayacağını bilir!.. Ney, nayistan kamışlık demek... Cahiliye döneminin Muallaka şairlerinden biri olan Kaab bin Zuheyr, Allah resulünün affına mazhar olup onu övdüğü "Banet Suad" kasidesini okuduğunda, peygamber bürdesini çıkarıp Kaab'a vermiş. Aliye Berger'in Giritli olan annesi ölü kelebekleri perdelere dikermiş. İsa'nın babasının, gökyüzünü temizlesinler diye gönderdiği kuyruklu yıldızlara, insanlar Havari Süpürgesi dermiş. Budha buyurur ki, geçmiş ve gelecek yoktur, sonsuz bir şimdiki zaman var. "Bütün günahlar kusurlar senin diyorsun / Bunca kandan, gözyaşından alınmıyorsun / İnsanı sen yaratmadın mı ey güzel tanrım / Eh o zaman benim kadar, sen de kusurlusun." Umberto Eco, üç tür bellek var diyor, biri organik bellek ki bu et ve kandan oluşur, insan beynidir. İkincisi mineral bellek olup, eski çağlardan beri kil ve taş tabletler ile günümüzde elektronik belleği taşıyan silikon bu sınıfa girer. Üçüncüsü de bitkisel bellektir, bu da bir zamanlar papirüste görülürdü, şimdiyse kâğıtta saklanır. Gümüş Selçuk parasının üstündeki aslan anırır, hortlaksı ağaç kökleri, İskender annesinin mektubunu sessizce okur, askerler dehşete kapılır, okuma o zamanlar sesli yapılır. Korku ve şaşkınlıkları bundan.
Diderot'nun karısının depresyonu atlatması kitap okuduğundan. Kaç kere söylenirse de belki umar var. İstanbul "eis ten poli" den geliyor, şehir içi, iç şehir demek. Samuel Clemens, Mark Twain'miş, Farsça sam (ateş) ve enderun (içinde) sözcüklerindendir semender. Uyak olsun, İskender babasının düşünü gerçekleştiren demekmiş! Kuşşara kralı Anitta'nın laneti "Şehri geceleyin yaptığım saldırı ile aldım. Yerine yaban otu ektim. Benden sonra her kim kral olur ve Hattuş'u yeniden bayındır ederse gökyüzünün, fırtına tanrısının laneti üzerinde olsun." Barış mı; bir manolya şarkı söyler kendi kendine... Ağla, ağla Selene. Bir gözlemci karadeliğin yuttuğu bir tonluk kütlenin kurşun levhalardan mı, kuş tüylerinden mi, yoksa bir uzay aracından mı olduğunu bilemez. Öklidyen yol integrali, Cervantes, Don Kişot'u İnebahtı dönüşü Dalmaçya kıyılarındaki Curzola Adası'nda yazdı. Abd Yeğuş El Harşi, atlı şairlerdendi, at üstünde öldü. Şiirlerde yalın gerçeğin, mistifize edilerek anlakta sorgu pencerelerine dönüşmesi, soyutlamaların ipek örtüler ve gizemle ruhanileşerek, bireyin arayışı, mutsuzluk ve umutsuzluğun; uyumsuzluğa varan kapsantılara bürünmesi; sinik bir imge anlayışından dolayı yadırganan, anlam ötesi diye nitelenebilecek yapıtlar, şiirselliği düşüncenin buğulu yerlemlerinde ararken, anlamsızlığa, hiçlemeye varmalar, öyküleme öremli, düzyazınsal betimler, monolog ve diyaloglar... Zamanımızın umutsuzluğuna en iyi tanıklık eden şiiridir diye yazılması, bütün aydın insanlar için bir uyarı sayılmalı, kalabalıkların ölgünleşmesi ve yergisel bir erdişiliğin acı alaylara konu olması da metafizik şairler için dramatik bir lirizm gibi kabul görmelidir... Hapsikord, piyanonun atası imiş, mış, muş. Siirt, Bingöl. "Aqui, se queda la clara / la enteranable transparencia / de tu querida presencia / Comandante Che Guevara..." Sartre olmak Sartre olmayanları okumaktan geçermiş. Denizben hep aynı şarkıyı söyler, Hektor Kültigin. Su teresi yiyin. Diri cesetler. Mardin Madrid arası kırmızı geveze, Bitinya kralı, Belh emiri, mavi dağ kedisi gibi, naif bir soyutluk var evde. Elektrik yükü taşımayan nötron, cinsiyet değiştirerek, pozitif elektrik yüklü protona, küçük bir bölümü de bir elektrona ve bir elektron antinötrinosuna dönüşüyorlar. Mukata'da toprağa verildi Arafat. Fakat, Mısır soyundan, yağmacı Sostrat ordusu erlerinin burunları öyle uzundu ki, suya ağızlarından önce burunları değerdi, ölüm tanrısı Menat ve eşleri kavga edenin ayırıcı sözleri amcam Musa, babam Aaron diyen güvenilir unvanlı Zobat'tı. Gözleri görmeyen karanlığı bilemez der. Avernus (kuşsuz) çıldıran bir elma ağacı, Schoppenhauer; sahip olduklarımız bizi mutlu etmeyebilir, ama sahip olamadıklarımız kuşkusuz bizi mutsuz eder. Ahh, gözyaşlarından bir akvaryumun kapağını süslediği, bitki örtülerinden derlenmiş yaprakların sayfalarını oluşturduğu, inek dışkısı, kan, bir dürbün fotoğrafı ve insan derisinin ayrıntılarını içerdiği kalınca bir corpus geleceğin romanı olabilir mi, aşkolsun Kato, gene söyle...
Yokluk o denli büyük bir yer kaplıyor ki, varlık belki de, ondan kalan bir artık, belki de bir birikinti... Elektronik çöp. Asıl yokluk araştırılmalıydı. Zaman kavramı olmadığında, insan insanın tanrısıydı. Helikon dağında oturur Aedon, oğlu Itys'i öldürdü, Zeus onu bir bülbüle çevirdi ve sonrada Itys Itys diye acı acı ötmeye koyuldu. Bir fizik kuramı matematiksel güzelliğe sahip olmalıydı, Paul Dirac amcanız mı, maskenin maskesini çıkaramazsın Chesterton, Sirakuzalı çoban Bourbon'lara kahya durdu!.. Venüs geçişi, derler ki baldıran zehiri hazırlanırken Sokrates flütle, yeni bir ezginin notalarına çalışıyormuş. Lethe ırmağının suyundan içenler yeryüzündeki yaşamlarını unuturlarmış. Leda çok eski totemik bir kuğu, Myrmidon karınca, Arkadia ayı, diyesim kutsal hayvan adlarıydı. Theogonoia, Tanrıların Yaratılışı, Erga kai Hemaria, İşler ve Günler, Hesiodos... Bak şiirin adı İkinci Ders; "Üst kattaki kadın dövülüyor. / Tıp Fakültesi'nin sınıfları / bir bir boşalırken / onun çığlıkları sokağı dolduruyor. / Öğrenciler Rathmines'teki, Ronelagh'daki evlerine, yurtlarına dönüyorlar. / Ortalık süt liman / bir tek / hiç bir anatomi dersinin akıl erdiremeyeceği / o çığlık dışında." Leland Bardwell, İrlanda! Sanma ki, periler de cahildir. Yaşam; annenizin vulvasından çıkıp, tanrının vulvasına girdiğimizdir. Merdivenli sütundaki perimsi yüzlü heykelin yılda bir kez çığlık attığı ve yeryüzü kuşlarının çevresinde dolandığı, Tekfur sarayındaki, tunç ifrit heykelinde ateş saçtığı, kıvılcımdan tutabilen kişinin de genç kaldığı belleğimizdir. Zeyrek'teki Hazreti Yahya kilisesindeki mağaradan her kış "koncoloz" denilen cadıların çıkıp arabalarına binerek şehri kolaçan ettiği de söylenir. Onun tabletik ve levanten bir ruhla gözleri kamaştıran şiiri yabanıllıkta uçarının şiirine belki benzeyebilir.
Psampetik, insanın belleğini tembelleştireceği düşüncesiyle yazının derhal yasaklanmasını buyurdu. Firavundu. Neogotik yaklaşımlar, dekoratif kolonlar caminin içinde fiktif bir strüktür imgesi yaratmakta, diyagonal köşe lentolarının eğrisel konsol öğelerinin desteğini de görebilirsiniz havada!.. Susa'yı ateşe veren Kserkses'de geçip giden zamanı bu kadar gizemli kılan şey der ve ekler, yeryüzünün çatılarına çıkıp bakışlarını Persepolis'e çevirirsen, güneşi bekleyen ufkumuzu görebilirsin. Geçmişi görmekte olanak dahilindedir. O zaman uzam içinde uç bir noktaya doğru uzaklaşıldığında, orada Büyük Basra'nın ötesinde öncenin öncesini ya da sonranın sonrasını görmek hiç de zor olmaz. Standart model teorisi dünyayı, kuark, gluon ve lepton olarak tanımlanan yapıtaşlarından oluşan hareketli bir yapı olarak tanımlıyor. Kuarklar sadece ikili ya da üçlü gruplar halinde bulunuyor ve bünyelerinde gizemli renkler taşıyor. Gluonlar ise proton ve nötron gibi parçacıkların içinde hüküm sürüyorlar. Hepsi bir araya geldiğinde, nedense aşırı çekingen bir yapı sergiliyor, insanın onu gözlediğini fark edince yapısını değiştiriyor; düşünüp konuşuyor sanki mübarekler. Uzayda dün'ün saklı olduğu bir kovuk barınıyorsa eğer, insanoğlu sonsuzdan vazgeçerek bunun peşine düşmeyecek mi... Batıdakiler dün'ün ipini koparmış bir uçurtma gibi gezinmesini izlerken, Doğu'nun gezgin ruhlu bilgeleri bu ipe daha sıkı sarılmış gibi görünüyor. Hayal hududunda Moğol ülkesi, Silvia'nın ikizleri, bebeklerin nereden geldiğini soran çocuğumu Munch sergisine götürdüm, Karasuk kültürü, çelik dikenler ve Bullet galaktik kümesi rüyamda üstüme doğru geliyor!.. Ölmüş kadında "labia büyümesi", erkekte "angel lust" görülebiliyor. Otuzu aşkın uydusuyla Satürn'ün çevresinde minyatür bir güneş sistemi var gibidir... Ve ey anılar, subay ölüsü yiyen erguvan renkli kuşlar, yıldızların örümceği, ışık ısıya dönüşür, ısı ışığa dönüşmez, vaiz Salamo tam da bunu söyler. Bir güneş altındaki, soyut bir algılama organıyım sanki, belirsiz bir korku, bilgiye bulanmışlık, metafiziğin duruluğu ve koyuluğu, sevdiğimin sürgün gecelerine benzeyen saçları, antilobu utandıran, söğütleri gücendiren kalçaları, ay ışığını andıran göğüsleri, yaşam ölümsüzlük için, çokça yoksul demek sevgilim, üzülme; zamanın yönünün geçmişe ya da geleceğe doğru aktığı, aynı şey... Aydan bakarsak gökyüzünde gördüğün bir dünyadır, gündoğumuna, gün batımına, her iki şafağa da gönülden bağlıyızdır. Gün batımımız, uzaklardakinin şafağı... Ey meymenetsiz söyler, düstursuz Maymonides, ilk çocuğumu melekler aldı, küskünlüğüm bundan ve ey ölmüş ozan...
(Sevgilim, törelerimiz aldatmaların boyunduruğundaki prangalarımız, rüzgâr söylemediği, kuş sazlıktan görmeyip kulak vermediği sürece, bu öyküyü sana kim anlatacak? Meşeliklerin arasından geçer, boruları çalıp beklerler, bir karatavuğun sesi çınlamaktadır, birden derisinin benekli olduğu söylenen Kharon çıkar karşılarına, insansı yelesiyle bembeyazdır, meşe yaprakları da bize benzeyen yerini örtmektedir. Atinalı devlet görevlisi küreklere asılır, yelken direklerinden, beyaz köpüklere atladıklarında, Argonotlar uzaklaşmıştır. Ve karanlığın mucidi olan gözkapakları ağırlaşır, yine de şafak sökerken gün ışığına engel olamayıp uyanırlar. Ovidius'a göre sirenler kızıl tüyleri olan kadın yüzlü kuşlar!.. Rodoslu Apollonios'a göre vücutlarının yarısı kadın yarısı kuş birer aydırlar, ama bütün nesneler, gemiler, dünya, yıldızlar tanrının bir (sanat) yapıtı olduğu için yapaydırlar. 13. yüzyılda bir denizkızı, bir su bendi boyunca Haarlem'e gelmiş, kimse onun ne olduğunu anlamamış ve ona yün eğirmesi öğretilmiş, içgüdüsel olarakta, haça tapmıştır.16. yüzyılda yaşamış bir tarihçi yün eğirebildiği için balık, suda yaşayabildiği için de kadın olamayacağını söylemiş onun... İyi ki gökkuşağından geldiğini yazmamış! Biz onmaz bir maddeden oluşan, yitik bir tanrısallığın, günahkâr ve kabına sığmayan bir doğaçlamasıymışız...)
"Ve sen uyanıklığa değil, önceki bir düşe uyanmışsın. O düş, bir başka düşle sarmallıdır, o da bir başkasıyla ve bu böyle sonsuza kadar sürer, sonsuz da denizlerden damlayan ve dünyayı keşmekeşle, sayrılığa doyuracak olan kumlardır. Geriye dönerken izlemen gereken yolun sonu yoktur ve sen bir daha gerçekten uyanmadan öleceksin. Salt tanrı kalacak geriye, toz olan yalnızca gövdelerimizdir... Ey süsüne adandığım ışıltı, anılardaki dost, ey gökte erinç içinde olanlar, ey boşluklarda salınan, ey karanlıklarda koşuşan, yokluklarda kavuşanlar... İnananlara vaat edilmiş olanı gören sensin!.. Ey yazgıyı yok eden derviş, sonsuzca sürecek füru... Sen ki küllerinden doğdun, gene doğarsın, gene doğacaksın!.. Ölüm-yaşam, ikisi bir ya Hayyam. Birinden diğerine geçmek... Ve Sen O'sun! Hayy-ı Lâyemut. Ölmeyene, ant olsun!..''
--------------------------------------------------------------------------------------------
OKEANOS
‘Ülkem diye bağırdım düşleyen okyanusa, / geldi lagoslar kanat çırparak / Lamia’mıydı o, bir çayır denizinden, / süzülüveren işte, aslan ağızlı yolda / Kaosun gezegeninde işler yolunda, / defne kokularıyla taçlı, ikizler sokağı. / Eridanius’un ırmağı bastı geceyi, / ölümsüzlüğü gördü Orion, / indi güneşten bir paraşüt; karaca. / Magnesia’daydık sonraları, / dolunay parlıyordu partiküller arasından; / gizençli hiçbir şey kalmadı artık. / Uykulu mırıltılar geliyor korudan…’
I
Melek balığı okeanosun içinde yüzüyor... Gezegenin suları içinde, planetin gölcüklerinde. Kaplan tüyü gibi dalgalanıyor okeanos. Mavi göklerin renginde bir Poseidon suyu, perilerin yurtluğu. Binbir gecenin Arabistan’ı, işte mercanların, atollerin içindeyim, irem dolu renkler biçimindeyim, salınarak dans eden gönül hırsızı ahtapotlarla. Ve işte ah, dünya ne güzel!.. Bir flandra balığı geçiyor yanımdan, yüzgeci uzun, ipliksi, nasıl da yüzüyor kelebek gibi, ne ilginç güzelliği var. İşte fiyortlara dalıyorum, rengârenk süngerlerin, ışıklı, mavi yosunların içinde dolanıyorum. Arada denizin göklerine çıkıyorum, yurtluğumuzun yücesine; tavanına vuruyorum. Buraya çıkabilen elçi balıklardanım ben. Sonra aşağılara inip, gökte olanları anlatacağım onlara, bir ay var diyeceğim tepede, belki onunda denizleri, belki onunda balıkları var diyeceğim. Sonra güneş tanrıdan söz edeceğim, yaşamı bağışlayan taçlı Helios’tan ve bulutlardan, onun göğül yağmurlarıyla okeanosun oluştuğundan, bulutların annemiz olduğundan... O da ne, yüzeyde, kayalıkların bittiği yerde, bana doğru geliyor biri, her yanı kıllarla kaplı bir vahşi, budaklı bir ağaç dalını suya vurup duruyor, güçlü kolları inip çıkıyor. Elinde bir üzgün balığı, kayaların arasına doğru gidiyor sonra. Yurtluğun dışında, demek ki gizil, korkunç düşmanlarımız var. Aşağıda bu canavardan onlara da söz edeceğim.
Denizin çalkantıları arasında, mavi suların içindeyim...
Güneş doğuyor, zaman geçiyor, bir mavilik içinde yüzüyor melek balığı... İskorpitlerin, tilapiaların, kiklaların, lapinlerin arasında. Beyaz gelinlikten yüzgeçler, salına salına gidiyor, gılyanuslar, remoralar, gularyalar, horozbinalar. Şimdi bir vatoz yaklaşıyor, ürkünç güzelliğin dehası, gök balığı kuşların okeanostaki akrabası, görkemli bir dengeyle, frak giymiş bir soylu, süzülerek geçiyor, melek balığı gülüyor. Okeanosun üzerinde bir sandal görüyor melek balığı. Cıvıltılar arasında, peri güzelliğinde, fiyonklar, kurdeleler eşliğinde bir Havva, sarıbaşları okşuyor, boncukburunlara onu gösteriyor, onun güzelliğini, tatlılığını... Çocuklar ellerini uzatıp dokunmak istiyorlar ona, ama o suların üzerinde gezinen, büyük, tuhaf biçimlerden korkmayı öğrenmiş ve diplere dalarak uzaklaşıp gidiyor. İşte bir cerrah balığı geliyor, yanında cennet balığı, arkalarında benekli pisi. Ve denizler tanrısı balina. Çok uzaklardan kornasını çalarak, suları yara yara, kuyruğunu vura vura, küçücük gözlerinin dev cüssesine verdiği görkül edayla süzülüp gidiyor.
Okeanos duruldu...
Ortalık tam teleskop balığına göre; sevişen balıkları gözlüyor o, denizin tüm gizlerini aralıyor keskin gözleriyle! Çiftleşen utangaç yengeçleri, küskün barakudaları, minicik larvaları ve deniz dibini karman çorman edip eşeleyen, birbirini yiyip yutarcasına sevişen ahtapotları gözlüyor. Teleskop balığının yanından melankoli timsali bir üzgün balığı geçip gidiyor, çünkü bütün balıkların bir sevdiği var, ama onun yok. Küskünlüğü ve üzgünlüğü bundan... Nuh, gemisine bütün balıklardan bir çift alacakmış, üzgün balığının eşi yok diye almamış ve oda tufanın tam ortasında kalakalmış. İşte bir folya balığı geliyor. Ben ki melek balığı ve bir fener balığı geçiyor yanımdan, ışıklarla yıkayıp denizi! Yine yukarıya çıkıyorum, güneşli, güzel bir hava, suların üzerinde oynuyorum, kıyıya yaklaşıyorum, kumsalda gezip dolaşıyorum. Ama ah! koskoca bir at balığı nasıl da çırpınıyor, daha önce gördüğüm kara adamlar çoğalmış, nasıl da çekiyorlar balığı, gözlerimin önünde paramparça ediyorlar ve bitiyor çırpınması. Yüzey çok tehlikeli, bunun öğretilmesi gerek, aşağıda herkese anlatıyorum, eski güzel günler bitiyor.
II
Bir levrek geçiyor yanımdan, kendi dünyasında ne mutlu bir balık. Kırmızı tüylü uzun kuyruklar, sığır başı biçeminde uçuklar, ölüs gözlü, boynuzlu, tepecikli, çıkıklı, sarı çiyli, benekli, binbir renkli, yapraksı, akcıl, karacıl, mor gerdanlı, saydam, tüysü kayarcaların arasında doyasıya geziyorum. Eriha surlarından eskil bakışlı, arboletsi balıklar, gastropodlar, çavdar mahmuzu gibi keskin, zehirli çiçek gibi küskün, ürkücül canlılar, gül ve kılıcın tarihe karıştığı bu uzak zamanlarda nasıl da yaşıyorlar. ‘Carpe diem’ -günü yaşayın- diyorum onlara. İşte türlü inak ve inançlar; insan küçüğü güneşler, sini gibi dünyalar, dölevsiz dağlar, kız sünnetleri, Hint elinde kadın ateşleri. Melek balığı olarak ne yapabilirim!.. Güneşin ağırlığını ölçerim, gündüzün gücünü tartarım, kumdan koni yaparım. Kilden şato, su kabarcığından perde, ipekten beşik, sedeften ağ, mumdan saray ama, Vaterleo’yu önleyemem, Pearl Harbour’u kurtaramam, Hitlersi paranoyaya karşı duramam. İşte kadırga gövdesinde bir salyangoz, kalyon küpeştesinde deniz minaresi, hangi kötülükten haberleri var ki... Başak burcuyla dolu ovalar var, şemsiyeyle risinlenen Markov’larda... Kaffa kuşatmasında, mancınıkla fırlatılan vebalılar, Golgota’da ‘Beni neden bıraktın tanrım’ diyen marangozu ve Amidli kimsecik ozan Öngören’i unutmasam da; Prokaryat ve ökaryotlu karbonifer dönemlerini ben de yaşıyor ve ben de ağlıyorum. Batı şakirt, doğu batıl, kuzey vandal, güney sofu. Ne yapabilirim ki... Ölümün birbirine bitiştirdiği o küçücük ayaklara üzülüyorum. O minik çehrelerin bahtı hiç bir zaman gülmüyor. O buğulu, mercan gözler durmaksızın ağlıyor. Kanat ne canlı şeydir. Ölü bir kuştan daha üzücü ne olabilir ki... Yüzgeçler hüner dolu, haz dolu, hız doludur, ya ölü bir balık...
Gene de en kötüsü, avdan sonra, sularda, ormanlarda, sazlıklarda, hendek ve çukurlarda, başıboş, ağlamaklı ve sonsuza dek karşılıksız kalan çınlayışlardır diye düşünüyorum. Ağaçların eteğinde, ırmakların ötesinde, sığınakların, barınakların içinde, kimselerin duymadığı sonsuz çığlıklar. Ve sonsuz uykular. Denizler, ormanlar, ırmaklar, ovalar... Uyuyan deniz, uyuyan orman, uyuyan ırmak, uyuyan ova... Lagünler, meşeler, mercanlar arasına sıkışmış ölüm tuzakları. Hendeklerin içine, ekin demetlerine gizlenmiş, çelik elli, ateşten oklar, adanın ortasındaki ağaç kümesinde umarsızca yankıyan kuş sürüleri!.. İşte okeanos!.. Firavun Akhenator gibi, elimde defne çileğiyle tebaama şunları söylemeliyim: “İster karada olsun, ister denizde, ister balık olsun, ister kertenkele, ister düşünsün, ister düşünmesin, ister ırmakta dolaşsın, ister doruklarda, ister doğuda doğsun, ister batıda, ister derinlerde yaşasın, ister kumsallarda hepimiz biriz. Çünkü barış, önce barış!..” Bu belki benim en güzel şarkım. Güneşin tutulacağını söylüyorum. Athena’nın flüt eşliğinde güzelleştiğini biliyorum. Ölümümüz bir ses, bedenimizde küçük bir cırcır böceği olacak, başka ne istiyorsunuz diyorum. ‘İnsanlara acı veren dertler, tanrılara da acı verir. Derinlerde ne oluyorsa yükseklerde de o oluyor.’ Islak kum tepeciği üzerinde yürürken amacım, fırtınanın kıyıya fırlattığı deniz kuşlarını ve ayı balığı ölülerini toplamaktı. İçimdeki kertenkeleye en acılı soruyu sormaktı. Daha ne olsun, daha ne olsun, daha ne olsun...
III
Melek balığı okeanosun içinde yüzüyor, ırmaktan yukarıya somonlar tuhaf bir şarkı söylüyor. Çok uzaklardan, bulutların ötesinden, garip bir cisim, kanatlarını aça aça, kuyruğunu saça saça, döne dolaşa okeanosa iniyor ve içinden acayip adamlar, astromanlar, kozmodamlar çıkıyor. Yakalarında dülger balığı profili ve giysileri beyaz dolphinden. Az sonra bu görüntünün Puvatya ya da Navarinleşmeyeceğini kim bilebilir... İçinde tüm dünyanın gizlendiği bir çarşı varmış, insan değil en iyi deve bakarmış. Geçmişten; ölü böcek, gerekçeli hayvan, saf hidrojen, kötülerden kötü bir dost, kart, Dekart, kantar, Kant, Neptün ve altın atlarıyla Poseidon kalmış. Neptün’den bakıldığında güneş yalnızca ışık saçan bir nokta kadarmış... Varlık soruya açılır, soru zamana, zamanda yokluğa diyorum. Semender, çipura ve üzgün balığı? Kolkola girmiş bana doğru geliyorlar, bu denizin, rengârenk, masal bahçesi gibi görüntüsü içinde, bu olağanüstü betim karşısında, dilim tutuluyor. Bir kayış balığı geçiyor yanımdan, sazanlar, mersinler, güneş balığı, kum balığı hepsi geçiyor. Kaya balığı, deniz akrebi, deniz kedisi, berber balığı, orkinos, uskumru, palamut, yelken balığı, kılıç, atlantik, kalkan, ay balığı, zargana, uçan balık, deniz atı, deniz iğnesi, baltık pisisi, kırlangıç, marina, fener, ördek, tirsi, yılan, mığrı, murana, dil, som, piranha, turna, kedi, kızılgöz, inci, mumya, tekir, ringa, çekiç balığı, sarıgöz, kaşıkçı, deniz kedisi, mahmuzlu camgöz, testere, iğneli keler, latimerya, beluga, anaspis, kaşıkçı ve folya balığı; geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor...
Ama:
“Sırılsıklam ıslanmış, ıslak bavullardan kişiler seçiyordum. / Eğri bir düzlükte durduklarını görüyorum, rüzgara yaslanmış, / eğri yağmur altında, belirsiz uçurumun kenarında. / Hayır, ikinci bir yüz değil. Havanın suçu / böyle solgun oluşları. Uyarıyorum onları sesleniyorum / örneğin; / yol eğri bayanlar, uçurumun kenarındasınız. Onlar, / doğal olarak, / soğukça gülüp, cesurca karşı bağırışa geçiyorlar: / Teşekkür ederiz size de / Gerçekten de bir kaç düzine olup olmadıklarını soruyorum / kendi kendime / yoksa tüm insan soyu muydu orada asılı duran, / tıpkı belirsiz bir müzik gemisindeki gibi, hurda / ve yalnız bir tek amaca yönelik, yani batışa? / Bilmiyorum. Gözümü kapatıp dinliyorum. Zor söylemesi, / bu insanların kimler olduğunu, her biri bir bavula, / açık sarı bir uğura, bir dinozora, bir defne çelengine sarılmış / Güldüklerini duyuyor ve onlara anlaşılmaz sözler / sesleniyorum / Kafasında yaş gazeteler olan, tanınmayan kişinin / K. olduğunu sanıyorum, yolcunun işi peksimetcilik; / şu sakallının kim olduğundan haberim yok, boyalı bastonlu / adamın adı Salomon: durmadan hapşıran kadın / Marilyn Monroe olmalı / beyaz elbiseli adamsa, şu elinde siyah yağlı kağıda sarılı / notlar olan, mutlaka Dante’dir. / Bu kişiler umut dolu, ürkütücü bir erk dolu! / Bardaktan boşanan yağmurun altında dinozorların ipinden / çekiyor, bavullarını açıp sonra gene kapatıyorlar, / ve koro halinde şarkı söylüyorlar; “I3 Mayıs dünyanın / sonudur, / artık daha fazla yaşayamayız,, yaşayamayız daha fazla.” / Kimin güldüğünü söylemek güç, bu çamaşırhanede kimin / beni saydığını yada kimin saymadığını ve / uçurumun ne genişlikte ve ne derinlikte olduğunu söylemek. / Yavaşça nasıl battığını görüyorum kişilerin ve onlara / şunları sesleniyorum: / Nasıl yavaş yavaş battığınızı / görüyorum. / Yanıt yok. Uzaktaki müzik / gemilerinde, donuk ve cesur / orkestralar çalıyor. / Çok üzülüyorum, hiç de hoşuma / gitmiyor, / öyle hepsinin ölmesi, ıpıslak, bu çiseleyen havada, yazık, / ağlayabilirim, ağlıyorum: “Ama kimse bilemedi”, diye / ağlıyorum / “hangi yılda olduğunu ne hoş.” / Ya dinozorlar nerede kaldı? Ya bu / ıpıslak bavullar, / binlerce ve binlerce, bomboş ve sahipsiz, / suyun üzerine nereden sürükleniyor? Yüzüyor ve ağlıyorum. / Her şey, diye ağlıyorum, istendiği gibi, her şey yalpalıyor, / her şey denetim altında, her şey yolunda, insanlar eğri / yağan yağmurun / altında boğuluyordur herhalde, yazık, neyse, ağlamak / için, o da iyi, / belirsiz, söylemesi güç, neden, hem ağlıyor hem yüzüyorum.”
Suyun suya damlaması gibi, melek balığı göz yaşlarımı görmüyor, geçip gidiyor.
-----------------------------------------------------------------------------------------
BİR KIŞ SÖYLENİ
‘Kefernahum’da oturan Nefertiti, Halifeler
Tarihi’ndeki av sahnelerini göremeden ölmüştür'
I
Avcı ormanın derinliklerine dalıyor, kar düşlerdeki gibi yağıyor, kuşlar tüneklerinden ağıyor, akrepler ölümlerini görüyor, anılarla yüklü görkünç çığlıklar, işitilmesi olanaksız ninniler gibi ormanı sarıyordu. Avcı ormanın ağzındaki kulübesine döndüğünde, bir kızıl tilki, iki tavşan, üç ördek, dört su samuru, beş kunduz, ayrıca incecik ayakları omuzlarından sarkan bir karaca vurmuştu. Kızıl tilkinin gözleri kırpışıyor, su samuru kıpırdıyor, ördeklerin boynu uzuyor, tavşanlar avadanlıklara çarpıyor, karacanın kulağından ılık bir kan sızıyordu... Dağın doruğunda öyle kar yağıyor ki, kar yuğumları içten içe kabaran coşum ve taşımlarla, dertop olup patlayarak yarıklardan süzülüyor, apak fırtınaların ürkünç esimiyle, sanki yaratanı da sürüklercesine yamaçlardan kopup kayarak, ta aşağılarda, ceviz ağaçlarının, yaşlı köknarların zamanla köhneyip kocadığı koruluğa ağarak dolup taşıyordu. Ve saatler sonra, topraktaki nice tuhaf canlılar, kıvıl kıvıl kurtçuklar, karların üzerine çıkarak, minicik kalmış ağaçlara, tüylü dallara tırmanarak, hayranlık veren bir dirim ve coşkuyla yaşamlarına kavuşuyorlardı. Ovanın kıyısında bir köy var. Kışın, durağan, akçıl havasında, toprak damlı evlerin aralarından, kelterli kısa bacalarından, göğe karışan dumanlar süzülüyor, küle bezeli göğün altında kimi zaman, tek bir insan, aşağıda, ovadaki kararan noktalara doğru çınlayışlarla haykırıyor, çok sonrada umarsız, boyun büken edalarla elini kolunu sallayarak öylece kalıyordu. Ovanın her bir ucundaki köylüklerden dumanlar yükseliyor, her bir köşedeki evleklerden tütsüyen duman sanki sonu gelmez akışlarda gezinir gibi, önce birbirine yaklaşıyor, sonrada ağır aksak aradığı yolağı tamda bulmuş gibi göklere doğru kıvrıla kıvrıla yükseliyordu. Çiğ dolu tarlalarda böcekler koşarak, kayarak, taklalar atarak yuvalarına kaçıyor, tilkiler arada bir durarak uzaklara bakıyor, sonra inanılmayacak denli dalgın, tin tin, sapaklardan, taşlı yollardan dönüp, tepeleri aşarak kovuklarına yaklaşıyorlardı.
II
Aristo’ya göre kekliğin durduğu yer, aşağıdan bakarsan yukarıda, yukarıdan bakarsan aşağıdadır. Ve söylencelere göre kuğular ölümüyle evli kızlardır. Taze genler aracılığıyla bilgilerin aktarıldığı kunduzlar dile getirir: Avcıların çocukları korularda genellikle baştankara avlar. Tan atımında çiftelerin sesi tepelerden tepelere süzülerek ovayı dolaşır, beygirleri, eşekleri, köpekleri ürküterek, köstebeklerin, farelerin, yılanların, ağaç diplerinde kümelenmiş dağ keçilerinin ve ırmağın altın kıyısında gizli ceylanların bir an durup, ovaya, tepelere ve dağlara bakarak çakılmışçasına duruşundan sonra, aynı alışkanlıkla, uykularına, kıpırdanışlarına ve mırıldanışlarına dönmesini sağlardı. Kar tavuğu karda görünmez. Kan lekeleri inci olup karlara düşer. İz olup uzayıp giderde neden sonra tazılar sökün eder. Avcı kanı sever, kanı içer; ölü tapar, kin tutardır. Aramızdan biridir, çevremizde dolaşır. İçimizde gezer. Ağlar. Tanrıya yakındır. Emeğe inanır. Yazgıya boyun eğer. Düzayaktır. Zamanı yadsır. Ve bir gün, avın avı olacağı ürküsünü taşır.
‘Yüce dağ başında bir top kar idim
Yağmur yağdı güneş vurdu eridim’
Avcı ormanın içlerine doğru yürüyordu.
Avın yaklaştığını düşleyen bir avcı kendisini gözlüyordu.
III
Suriye kralı Zahelin’e ait kedi, altın işlemeli çanağı kaybolunca açlıktan öldü. Köyde Topal Halit vardı, Blackwell’in Siyasal Kuram Ansiklopedisi’ni okurdu. Kurnaz bakışlı tanrılardandı. Bize bol bol Aristo’nun mantık oyunlarından sıralar, Şaşmazlar’ın evine giden yolun aşağısında durur, bakın bu yol yokuş, yokuşu çıkıp başa varınca da, bakın bu yol iniş derdi. Sonra Zenonvari bir tavırla bastonuna yaslanır, paradoks dolu bilmeceler sorarak, bizleri şaşırtır dururdu. Bu ayaklı ansiklopedinin, köyün altlarında ot kümeleri arasında ölüsü bulunduğunda, uzun zaman öldüğüne inanamadım. O her şeyi bilen ve görendi, çocukluğumun bilgesi, erenler yücesi, bir soylu dervişti. Bize, Süller, Hançalar, Zeyve, Bekilli ve çok uzaklardaki Selcenli’ye gittim dediğinde, biz ona tüm dünyayı dolaşmış gözüyle bakardık. Işıklı göllerden, aynalı sazanlardan, zeytinyağlı lambalardan, suda yüzen yılanlardan söz ettikçe, bir evliya dinlermiş gibi gözlerine bakar, ta Hadım’dan yardıma koşan Bozoklar’ın, Ayanlar’ın katledilişine nasıl seyirci kaldıklarını, Kıralan’da yapılan deve güreşinde altta kalarak boynu kırılan devenin sahibini nasıl aldattıklarını, İcikli’de hem kadın hem erkek olan bir köylünün tuhaflıklarını, Meler’in adının, keler (kertenkele) bolluğundan değil, koyun kuzu çokluğundan Meler kaldığını, Çıtak’ta keçilerin nasıl çabuk boy attığını ve Çivril’de hep çılbır denen yemek türünün konuklara sunuluşundan dolayı Çivril adının kaldığını aktarır durur, bizde edalı yürüyüşlü bu topal yalvacı ağzımız açık dinler dururduk.
IV
Daha uzun yazmanı dilerdim, daha çok şey anlatmanı, anlatmaya değer şeylerin yok mu, neler yapıyorsun, neler okuyorsun, yalnızlığının dolambacında neler var. Gerçeküstünün kıyılarında gezindikçe neler yapıyorsun. Hep söylerim bu dünyada kayda değer tek şey sanat, güzel şeyler yazmak, üretmek, bulmak... Çok ünlü bir yazardan bir anekdot var, ironiktir ama ben şaşmaz bir doğrulukla bakarım sözüne, sana, tam nerede, nasıl kullandığını aktaramam, ama aşağı yukarı şöyle bir şey: Düşün, kahvenin birinde bir dolu insan var -görüntü belli- işte ünlü yazarımız oradan geçerken diyor ki: Aslında bunlar yaşamıyor! Bundan daha korkunç ve ölümcül bir çağrışım olabilir mi yaşam için... Ne diyeyim ‘Seni bilemeyeceğin kadar çok sevmek isterdim.’ Şafağa bakarak ülküsünü kucaklayan çocuk kızlar gibi çok seviyorum seni. Ütobik. İspanyol gemiciler okyanusa açılıp başka toprak ve denizlerin haritasını çizerken, kimi zaman majesteleri ve sevgilileri için küçük bir adacık çizerlermiş haritaya, başka bir zaman başka bir denizci o adayı bulamayınca, bu durumu bilen bir başka gemici gözünü ufuklara diker ve; ‘O Armelita’nın adası’ dermiş. Bana bu rüyayı ağından sarkarak bedenimde dolaşan örümcek gördürmüştü. Fareli kapanı mahkumun suratına bağlayıp işkence yapan ve salya sümük dolaşan Çinliler gibi Dekabrist ruhum işte böyle yalpalıyor. Oysa Monsieur Lapalisse gibi olmak ne iyi: ‘Yağmur yağarsa gökten su düşer.’ Ne denli gülünçse de acı çekmemek için ‘İşte bütün mesele bu!’ diyorum. Eskiden gözyaşı vardı, sevgiliye dil dökmek vardı. Trojan atlarıyla virtual araçların kart ağaçlarla savaşına döndü yaşam. Renksiz, kokusuz, tatsız bir sıvıcıl. Düşüncesiyle dünyayı ayağa kaldıran bir bilge, ölümüyle önemsiz fısıldaşmalara yol açıyor artık günümüzde. Her şey tuhaf, ben 7 yaşındayken, babam 49 yaşındaydı ve benden tam 7 kat çok yaşamış ve görmüştü. 35 yıl sonra o, 84 ben, 42 yaşına gelince, nasıl oldu bilinmez o katlar yok olmuş ve zavallı bende, babamın yarı yaşında olan koca bir tomruktum artık. Benden 7 kat çok yaşayıp gören babam, şimdi nerede, zaman neden yok oldu, yaşadıkça tükenip, hiçlenen bir şey mi zaman.
‘Yüzyıllar öncesinden kalmış tapınak / Yitmiş yanık bir dağın sisli kıyısında... / Tahtında ağlayan yalnız bir kral / Arar solgun yüzünü suların aynasında’
Ne Füruzan hanımın tavus kuşuna dönmesi, ne Talokan’da insanların ölmesi, zaman karşısında hiç bir şeyin önemi yok. Ne Judas’ın ağır kirpikleri, ne Tibet’teki iri vahşi keçi, ne kürede noktaların merkeze uzaklığı, ne güller, ne kırlar, ne atlar, ne zambak kokulu topraklar, ne derin ürpertici kıstaklar, ne sıvı helyum ısısında duran kimya, ne Vanuatu devleti, ne Kephissos çayında, mızrağıyla, güneşli çimenlere uzanan tanrı, ne ‘Aganta burina burinata’ ne baharda kunnayan Trampacı Osman’ın atı, ne kör Tiresias’ın Liriope’ye ‘Si se non noverit’ (Yeterki kendini tanımasın) deyişi, ne leylak, makas, fitil, mavi, hiç, her, hem, sümbül, can, ayna, horoz, mayıs, fidan, lamba, barut, akasya, demet, mantar, yulaf, kümes, fistan, palamut, ıspanak, lahana, ıhlamur, kamyon, mayo, buket, kasket, tuzak, beton, kep, tank, berber, peçe, kanca, kart, salça, pırlanta, şapka, kanarya, soba, şubat, nisan ve vişne sözcüklerinin dilimizden olmayışı, ne su kolonunda yürüyen organizmalar, ne düşüncenin hedonist çılgınlığı, ne manyetik canlılar, ne dış bükey pervazlar, ne kutsal dürtüler, ne kıyıcı lav sfenksleri, ne çalışmak zorunda kalmamak için konuşmayan maymunlar, ne algısı olanaksız fiziksel dünya, ne kıpırdamadığı için kuşların yuva yaptığı buffalolar, ne ölünce kılları büyüyen insanlar, ne öküzler gibi otlayıp, saçları kartal tüyü gibi uzayan Aboriginler, ne hiç bir şeyin hiç bir zaman yinelenemeyeceği ilkesi, ne aynada yüzüp duran kesik baş, ne buzdan saydamlığı güzelliğin, ne savaş, ne utkuların kozmirajik bir avuntu oluşu... İç savaşta Roma lejyoneri bir yurttaşın kellesini uçurdu, döşeme taşlarına yuvarlanan kesik baş, öldürücüye şunları söyleyebildi: ‘Ergo quisquam me magisodit quam ego’ -Biri benden, benim kendimden nefret ettiğimden daha çok nefret ediyormuş meğer.- Ne ölenin İsa’dan önceki ilk hıristiyan oluşu, ne alt alta her şeyi toplayıp, her şeyi çıkaramayışımız, ne iki yıldız gibi parlayan gözlerine bir türlü bakamayışımız (Paros mermeri gibi ak yüzlü Bakkhos’un), ne kim bilir nerede ‘Per oculos perit ipse suos’ -Onu öldüren kendi gözleri oldu.- deyişi, ne aynanın bronz karanlık suyu, ne cehennem ölüleri, ne yeryüzü tanrıları, ne adamın ikizi olduğu sanısıyla omuzlarına kocaman bir demir küre koyuşu, ne tilki yüzlü eskil adamlar, ne bir yüzyıl yaşayıp ölen atamız Ömer... Bakın; Psyke odanın karanlığında kandille bana doğru yaklaşırken yüzümü yaktı. Ve Eros kuşa dönüşüp yitti; Melusine’nin balık olması gibi. Diyesim ne Küba denizinde kızıl zambakların açışı, ne iki çift gözü olan Phanes, ne ölü çocukları elinden tutup göklerde yüzen ay, ne Narcissos’un hayali, ne ormanın kırk delikanlısının kışkırtmasıyla ölen Sezarlar, ne imge kovanı, ne karşıtlar barınağı, ne özgürce karşı çıkabileceğim bir tek tanrı kaldı deyişim, ne Maenadlara korku salan kralları, ne tulumba fitili, ne güvercin tüyü, ne iksion çarkı, ne uğuldayan fırtına, ne Dis’in armağanları, ne Cicones kadınları, ne içilmeyince gücenen sular, ne şiirin gizil evreninde Osmanlı miti, ne karanlık Thomas’dan kötü belirsizlik dizisi, ne kehribar içine hapsedilmiş taşlar, ne de bir kış söyleni...
Değilse de, belki her şey şu, yani ‘Regina Coeli’ duası...
‘Cennetin Kraliçesi, neşelen, aleluya / Taşıdığın çocuk, aleluya. / Göğe yükseldi, aleluya, / Bizim için tanrıya dua et, aleluya / Tanrı gerçekten göğe yükseldiği için, / Neşelen, mutlu ol, / Oh Bakire Meryem, aleluya.’
Amin...
Her şeye amin.
-----------------------------------------------------------------------------------
HECTOR
Yurdunu savunan, gerçekte yeryüzünü savunmuştur. Hector'un ölümüyle, yeryüzü de ölmüştür. Tanrı'nın nitelikleri de ve kuşkuların rengi, canyakanlar yatağı ve ölümsüz güller, kırmızı gonca ve yedi kardeşler, tüten yasemenler ve Endülüs'ün kır evleri, bahar çiçekleri ve Hindistan bahçeleri ve güz ürünleri de, Suları ölümsüzlük bağışlayan ırmak ve krallıklar, Heraklit ve Kaledonya, ilkel yağmurlar ve kuşlar, kahraman tanrılar ve filozof şeytan, göğsünde kuşun yuva yaptığı ve aslan, sütleğenler ve kadife, o zambak ve fesleğende, Bohemya ve Bikaner, Kolozsvar ve Leipzig, Dekart ve Erasmus, Methuselah ve Deccal, Talmud ve İncilsellik, aşık kumrular ve Kurtuba, Nasturyenler ve neşideler neşidesi, Celil'in sayfaları ve ham İspanyolca, İranlı hattatlar ve Arap fizikçileri, Mesih ve Mohkam ciltleri de, Kör geçitler ve revaklar, basamak ve tırabzanlar, Tenten ve Rin Tin Tin, Bengisu ve Granada, Puşkin ve Sin Kalan, Argos ve Mecüc Yecüc, Mehdi ve Kıtmir, Yemliha ve görkemli karanlıklar, mağara ve davullar, lut çalanlar ve Finnegans Wake, Kafka ve tanrının meleklerine seslendiği dil ve Pireneler de, Usluların öngördükleri, delilerin edimleri, denizler ve yıldızlar, iskandil ve balina, yunuslar ve Mevlana, çobanıl imge ve bedevi ağzına yaslı şiir, köpek ve at, Sezar bülbülüyle arı, tan vakti yaprak gibi düşen ve Kabe, yazgıyı kör bir deveye benzeten ve diva, simgeyle sembol, ağıt ve halay, horon ve zeybek, yer altı esintileri ve dua ve Aristo'da, Şatoları yıkarken ruhları zenginleştiren zaman, ışık sızıntıları ve granit, karbon ve mermer, menekşeler ve palmiye, Zülkarneyn ve Dara, tragedya ve nota, solfej ve sardunya, faylar ve su çağıltısı, yarıklar ve graben, paslı su ve Canterbury, Sodom ve Dekameron, dağ faresi ve tavşan, sümbül ve yağmur kuşu, Siyular ve Zapotek, akbabalar ve kartallarda, Ay ışığı ve ormanlar, Jean Valjean ve Bartleby, Chesterton ve Lennie, Esmeralda ve Biruni, Rosa'yla cennet süpürgesi, Pasolini ve Afrika, aynalar ve şaşaa, kır tilkisi ve ispinoz, loş koridor ve Carabus, otlaklar ve Zodyak, Saksonya ve İzlanda, E=m.c2 ve pi, yağmur ve toprak, sarı kürk boyunca uzanan benek ve Çin Ülkesi de, Zamana sözü geçenler ve yüzü belirsiz tanrı, ayetler ve sureler, iğrençlik ve ilenti, tahıllar ve kuşlar, jaguar ve ejderha, zındıklar ve kaplanlar, köleler ve yıldızlar, Alkatraz ve tan atımı, Quaholom piramidi ve Alvarado, Lorca ve Andaluz köpeği, Bunuel ve Saura, uygarlıklar ve Drakula, balbal taşları ve Büyük Sahra'da, Ruhu harflere dökebilir miyiz diyenler, Meryem ve estetik, ecza ve umarsızlık, Aiskhylos ve Oresteia, Baltalar Tapınağı ve derebeyler, şatolar ve kuleler, Dor ve Korint sütunları, Girit ve Lesbos, karanlık sular ve Ezop, yakutlar ve elmaslar, tunç kılıçlar ve tozlar, tin ve tün, kalkan ve topuz, kantar ve kelter, geçitler ve tüneller, dehlizler ve obruklar, Taç Mahal ve Serengeti, Everest ve Nepal, tango ve Fujiyama' da, Algı yazıdan çok daha güçlüdür çıkarımı, yazgılar ve kuruntular, putseverlik ve totem, Tarık bin Ziyad ve Cebel, proleterya ve parya, Tarkovski ve elemler, medyan ve medya, eppur si muove ve o, şadırvan ve kalkan, mızraklar ve yatağan, Kansu Gavri ve Tomanbay, kalübela ve Kerbela, düşler ve sınırlar, çiğdem ve keçi, serçeler ve madalyon, Lizbon ve Pessoa, Lenin ve Leningrad, Suslov ve Sokurov'da, Humma ve büyü, Berenice'in Saçı ve Mars, Pantheon ve Çiçero, koyun kırpıcısı ve ispirto, ispermeçet ve dülgerler, kalamar ve kalimera, kara kösnü ve şehvet, arzu ve Muhammed, toynaklar ve dizlikler, süvari ve siperler, Styks ve Paktolos, Tamberlik ve Othello, imgeler ve dizeler, Çingiz Kağan ve Atilla, kum fırtınaları ve gece, Vergilius ve Ovidius, Sapho ve Karun, dolambaçlar ve labirentte, Sonsuzluk içe doğru bükülür deyisi, katışıksız zaman ve an, Delphoi ve Girit, arı kovanları ve bal, kelebek ve kalebent, Mecdelli ve İsa, Musa ve asa, Ramses ve Rubikon, Sezar ve Galya, İspanyollar ve Rusya, Almanlar ve Avusturya, mineraller ve nötronlar, galaksi ve elektron, dualar ve beddua, Salome ve Kleopatra'da, Holografik bir düşün içindeyiz, Tarık ve kuledeki ayna, mağrip ve maşrık, Luciano Samosata, kitaplar ve çiçekler, Apollon ve Diana, Hunlar ve manastırlar, kanallar ve arklar, okyanuslar ve gökler, altarlar ve kutsal çanak, ırmaklar ve deniz, su bentleri ve göller, şimal ve cenup, gece rengi ve mehtap, güneş ve Sohrap, Migne patolojisi ve Arap'da, Dil gökten inmedi, toprakta bitti deyisi, Prometheus ve ciğeri, Nemrut ve kümbet, haç ve çarklar, Pentreah limanı ve Aventinuslu demirci, Paraguay çayı ve çiğ bağırsak, pankreas ve İncil gravürleri, Sukarta camii ve Nadir şah, Tetuan gettosu ve Varennes, Kalavela ve Nibelunglar, Tennyson'un çiçeği ve puslu yıldız, onurlu tehlike ve Rusaddir'de, Aydın, aradığı şeyi duyamayan kişidir mottosu, iki güneş görmüş Tebai, Viking çatı ve gövde, Buhari ve Hafız, Juvenalis ve Tagore, kükreyen aslan ve Sabbah, Etiyopya ve buffalo, Mısır ırmağı ve Kızıl Deniz, Pelekanon ve Suakin, minotaur ve kentauros, mezarlıklar ve Dante, Boccacio ve Jüpiter, Albrecht Dürer ve Luther ve son iç çekiş köyeleri de, Hindistan dünyanın kendisinden büyüktür sorusu, İsyan ya da Ekber, Tesla ve Fermi, Mahavira keşişleri ve Yahudi, Sih ve inananlar, iman sahipleri ve Kurancılar, anakonda ve kobra, armadillo ve Sumatra, Cinnah caddesi ve Bolivar, Veracruz ve kırlar, açık hava ve Burgiba, çöle bakan dağlar ve Bengal gülleri, Hazar ve Mirzapur, Şanghay ve bizonlar, Hanoi ve çaylar, kuyruk sallayan ve Don Kişot ve salkım söğütlerde, Parmaklarını sayıp, ağaçlarla alay edenler, Şikago ve mezbahalar, Aleksandre Bicornis ve Zülfikar, Müslim ve Lucifer, Horasanlı el Mukanna ve Baladhuri, Sanam ve Taşkent, Buhara ve Tebriz, ışıktan melek ve havariler, ada imparatorları ve kanlı fistanlar, bunaltı ve bulantı, Bermahat ayı ve bayramlar, tavuslar ve çinili köşk, romanslar ve noktürnler, sone ve ışıltılı çehre, Banu Abbas ve Samiler, Sasani ve Safeviler, Kasvetli Yakup ve Kalabriya, Astarabad ve Nişabur'da, Sonsuz düzlük, labirentten karışıktır büyüsü, yanıp sönen kuş ve mercan, epopeler ve balad, sone ve lied, Makao Portekizcesi ve Lusanya, Volapükçe ve Hypatia, Hayfa ve Mary Stuart, Sulla ve Sezar, tiranlar ve monarklar, krallar ve hükümdar, şallar ve ipekliler, Levni ve Nedim, Fuzuli ve Deccani, erdemli mineral ve general, cellat ve zalim, Samuel ve Elyaza, Yezit ve Osman, aselbent ve maltız, kişniş tohumu ve reyhan, Goliath ve Davut, İbran ve tılsım, Avrupa ve kentleri ve tanrıyı överek beslenen melekler ve eleştirip aç kalan şeytanlar ve İlyada ve Odysse, İlion ve Wilusa ve Troya'da!.. 'İşte böyle yapıldı, atları iyi süren Hector'un cenaze töreni!..'
------------------------------------------------------------------------------------------------------
DÜŞMÜŞ OLANLAR
“Ve Yeremya dedi ki; aynı düşünceye kapılanlar,
aslan kükremesinden birbirine sokulan koyunlardı...'' Tekvin. VIII D.
Demir ok, mavi ormanı delerek geçti ve karanlığın ışığı tüm yeryüzünü örttü. Ölü gövdelerin, toprağın ve suların üzerini yıldız tozu kapladı. Son lotus yürekleri dağlayan bir çığlıkla parçalanarak toprağa gömüldü, yörüngenin kanatsız varlığı unutuş suyunun okyanuslarına daldı ve kan bağıyla tomurcuklanan filizler, kim bilir kimin çalgısını bıraktığı kül tapınaklarda gonga vurarak, yüzyıllar sonra, başlamakta olan güneş yıllarını duyurdu ve böylece sonsuz karanlıkların ardından başlayan ilk tanı kutsamış oldu.
Tanrının zambakları çılgın mavilere bürünmüş ve melek laleleri yanardağ kırmızıları sürünmüş; balıklar kıvıl kıvıl dolanıyor, tüm canlılar dans edip coşarak, tanrının bu ilk gününü selamlıyordu.
Saçları kızıl gezegen, gözleri zümrütten bir tanrıça gülümsüyordu.
İrem bahçesinin sümbülleri gibi siması vardı. Dudakları yanıp sönen aylalar içinde ve hilâl görünümlü kamer gibiydi. Boynu Nefertitimsi, kolları mermerimsi, samanyolu rengindeydi.
Ayakları ceylanınki gibi yumuşak ama gemi almaz arzular ve coşkularla dolu; rüzgârlarla uyumluydu. Bereket taşan, gümrah salkımlarla yüklü, uçsuz bucaksız bağlar ve bal arılarının türküsünü çağıran bal kovanlarıyla süslüydü.
Gözün gördüğü her şey soluyor ve çayırlarda yükselen buğu ışıkla yıkanıyordu. Nice bitkiler sağa sola yayılmış, otlar dağa taşa ardılmış, Mikail'in gülleri açmış, bülbüller akasyalarla sarışmıştı. Kın kanatlılarla, bin bir renkli kelebekler suların üzerinde titreşiyordu.
Gökte Süreyya kandili parlıyor, kösnül yolculara mutluluk yolunu gösteriyordu. Uzun zamandır özlemle yanan ruhlar uyku içindeydi. Tanrı kar ve kışı gönüllerin yüreğine yağdırıyor ve tepede gözyaşı döküyordu ay. Bu elem yüklü acının türküsünü duyanlar da vardı. Sonsuz iniltilerle balkıyan yamaçlarda, düşlerle bezeliydi rüzgarlar.
Tanrının zamiri Haşepsut, deniz kelebekleri, suyun melekleri, beyaz cüceler ve Hermion gaz kılıflarından kurtulan güneşler, gezegenimsi bulutsular, eski zaman astronomları, küçük teleskoplar, uzak yıldızın çevresindeki disk oluşumları, süt yolu, sönmüş yıldızlar...
"Bir profil / Elen'den kalma / Son iç çekiş / ve bir bakış / dönüyor yeryüzüyle / can alıcı ve içimize işleyen / soğuk yıldızdan / artakalan / o sonsuz bakış."
Dağ keçisi mevsimi bitmiş güz gelmişti. Bulanık bir bataklığın süslediği balçıklı göl, görkünç bir belletimle önümüzden akıyor, çürümüş cesetler ellerini uzatıyor, biri kayığa çekmemiz için yalvarıyordu.
Sakın acıma, üç başlı köpek uluyor dedim.
Gölgeler içinde Akheron geçiyor, dağ balı kaya kovuklarından sarkmış, çayır lalesi, düşmanının kanı ile dumanı tüten soğuk demire bulaşıyor, çevrede su çiğdemi, kuş tanrılar ve kaya korukları salınıyordu.
Herkül aşkına diye bağırdım. Baba iki çocuğunu yitirdi, az zaman sonrada öldü ve hemen ardından iki çocuğuna kavuşan bir baba olarak anıldı. Tolgalı akbabalar saldırıyor, yaya ve atlılarla dolu Eleusis ovası karışıyor ve Hromgla manastırı dev kapısıyla sırıtıyordu.
O denli tatlı bir erinç içindeydiler ki… Roman yazmak için öyle kendinden geçmek gerekiyordu ki, Dostoyevski'nin kapısını çalıp, Budala'nın kahramanlarından (Nekrasov) için aşağıda bekliyor dediler; ‘Giyinip hemen geliyorum, biraz beklesin’ dedi!..
Uranus'ta kokladığım çiçekleri düşündüm o an.
Bir göl geçti duvar üstünden
Güneş su içti tenekelerden
Cebrail kanadından at, İsrafil tüyünden yelpaze, Pervin derler sema öküzü... Düşman kalbi gibi, zümrüde bakan yılanın gözüne sürme çekip kör etti. Yemen sultanı Süheyl, çil keklik, davudi sesli kuşlar ve şurada öten çalı kargası!.. Sülün kanı içen güneşin dudağını yılan soktu, seher kuşu horozla, cennet kuşu melekler ağladı
Tinnitus (kulak çınlaması) sayrısı oldum sevgisinden, Ermenistanın Arguşani kralları, Armenian kralı Büyük Aşod, Kudüs'te yıkıntılar üzerinde ağlayan yalvaç Yeremya, Alpaslan Ani yi almış, Kürt Hanedanı Benî Şeddâd'a mensup Dıvin ve Gence emiri Ebulsevar'ın oğlu Fazl'a vermiş, Karanlıklar ülkesi Lemurya, palladyum ve ksenon elementi, düşlerdeki gibi anımsanmaz gamzeler vardı yüzünde, uçucu Pandas, yani titizlik tanrısı. Kısa Pepen ve Haberci tanrı Merkürcüğe dedim ki;
Su nilüferinde bir Buda gördüm, güneş arabalarına bindim, buzağının ve tahılın ruhuna erdim, sığırtmaç Habil geliyordu uzaktan, sığır tanrısı Lahar'la beraber. Kabil Nod ülkesine geldi ve orada oğlu Hanoh doğdu, tanrı oğulları insan kızıyla evlendi ve devler ve Nefilim oldu ve işte Düşmüş Olanlar!.. ın öyküsü buydu...
Yeni tiranlar uyanıyor şafakta, Napolyon uzun boylu görünmek için koltuktan ayaklarını uzattı. Karavelaya biniyoruz deniz yolunda, Sargon kralı, terzi Hermes'le konuşuyor, zamanın yağışını izliyorduk gökte... Bu bahçedeyim işte ve nasıl geldim bilmiyorum bu bahçeye…
Hazar'dan su içen bir keçi indi yanıma, bitki yasalarının işleyişini sordu, Lübnan dağları arasında, bir mezrada gömülüdür Nizam dedim. Kış bahar yüreğimdedir diyor ama inanmıyorduk, çok sevildiği için ademoğlunun çarmıha gerdiği bir adam geçti önümüzden, anlağın sınırını dinledik, çalı kasırgaları esti kederinden.
Fiyodor'a, Raskolnikov aşağıda sizi bekliyor dedim, gene inandı ve hemen giyinip geliyorum dedi. İstediğin kadar karanlık vereyim, giden geceyi durduramazsın. Humbaracı Ahmet Paşa ve Uyvar kalesi ağlıyor. Bir adam ışıltılı bir vitrinin önünde kravatlara bakıyordu, caddenin tam karşısından bir adam gelerek, mağazanın vitrini önünde duran bu adama bütün gücüyle saldırdı ve ağır yaraladı, adam kaldırıldığı hastanede uykusunda öldü ve saldıran kişi olayın nedenini açıkladı 'Onu ben sandım'.
‘Songün’ yaklaşıyordu, çünkü kaplan dendik de onu peydahlayan kaplanlar, ona yem olan geyiklerle, kumrular, o geyiğin beslendiği çimen, çimene analık eden toprak, toprağı doğuran gökte denmiştir. Çünkü cins atlarının üzerinde giden yirmi avcı ve önlerindeki yirmi av köpeğinin kovaladıkları bir tilki şöyle dedi;
Kuşkusuz beni öldürecekler, ama yaptıkları ne denli aptalca, çünkü ben yirmi tilkinin yalnızca bir adamı avlayıp parçalamak için, yirmi beygire binerek, yanlarına da yirmi kurt alacak kadar ahmaklık edeceklerini sanmam ve inanın böyle bir şeye, ölsem de inanmam!..
Tilki sözünde durdu ve ne yazık ki dediği oldu!..
-----------------------------------------------------------------------
EARTH
Sonsuz karmaşada, geçmişte kalan yılları ararken, geleceği Sibirya’da buluyor, madenlerde göklerin mesihini kucaklıyorduk. Kuiper kuşağının yörüngeleri geçit vermiyor, Vladivostok’ta yıldız konukları ve besin zinciri kırılmaları, koşut acunların sarı göllerini kırbaçlayarak aşıyordu. Dotcom balonu, gama ışını patlamaları ve Baktun 13’ü arayışımız sürüyor ve tüm idelerimiz eşitler arasında eşitliktir ve karanlığın yaratıcısı gözlerimizdir diye göz yaşı döküyordu Valerie!..
Kırmızı solgun deniziyle, umudumuz Haumea’ye varıyor, ak delikler konveks şeyler, kara delikler konkav süsleridir diyorduk. Castle Bravo için yas tutuyor, neyin var olacağını bilmiyor, neyin var olması gerektiğini söyleyemiyorduk ve kurşuni koridorlarda durmaksızın gülümsüyordu Bay Klein.
Mono gölü sanrıları ve ikonlarıyla bize doğru koşuyor, Cumbre Vieja volkaniği ve ilk vikont Canterbury melekleri öyle umarsız ve nepenthesler, ostrakodlar eşliğinde, hidroyitler sanki buz prensesleri gibi süzülüyordu artık.
Einstein ve genel görelilik kuramına ilişkin formülü bağdaştıramıyor, zaman nedir, uzay nedir, son ve başlangıç nedir, bir türlü anlayamıyorduk. Toplam torkun sıfır olmadığı sürece, protein demetleri mavi ışın yayamıyor, defneler beyi, yabani manolyalar ve gülleri histeriyle koklayamıyordu.
Dört duvar arasında kalan ve yaşamı boyunca dışarı çıkamayan bir homini, betiklerde görmediği, hiçbir yerde duymadığı ve tümüyle öznel çıkarımlarla balıkların var olması gerektiğini söyleyebilseydi, ne denli şaşırtıcı olur diyorduk.
Konjugasyon ve ötrofikasyon gecikiyor, yaratılmışlar kahverengi cücelerde toplanıyor, deniz tavşanları, biyolitler, tükenmiş soylar; Jiguan uzay üssü, parafin ve yapay uydular sönüp gidiyordu.
Ve orada; belimizden ağır silahlarımızı çekip, revolverlerimizin horozunu kaldırarak, o gün bu gündür deyip, neşeyle tanrıları öldürüyorduk artık.
------------------------------------------------------------------
KİM
Ovada duruyordum. Papatyaların arasında kelebekler uçuşuyor, arılar, sessizlikte vızıldıyordu. Hafif eğimde nar ağaçları vardı. Uyuşuk öğlede, badem çiçekleri ve sümbüller sanki uyukluyordu. Başımın üstünden geçen kırlangıcın rüzgârı, onları uyandırdı. Bana mı öyle geliyor diye yüzlerine baktım. Onlarda baktı. Hangi döngüdeydik anımsamıyorum... Gün batımı tarafından, arı kuşlarının ötüşü geliyordu. Boydan boya otlar vardı ve görünmez, engin bir suyun şırıltısı, ruhları dinlendiriyordu. Solumda, yeşile doyurulmuş, at kuyruğuyla, eğreltilerin alabildiğine yükseldiği yerde, birden bir kadın belirdi. Çırılçıplaktı ve hafif yelde, buğday rengi saçları lüle lüleydi. Yunan tanrıçaları gibiydi. Bu bir düş olabilir mi diye, ona doğru koşmayı denedim, kavuşmayı başardım derken yitiverdi, koştukça uzaklaşan bir şeydi sanki. İçinden geçtiğim boşluğun ışıltısı, rüzgârın savrulmasıdır belki bu diye düşünürken tökezledim ve uyandığımda bir kulübenin içinde buldum kendimi. Tanrıça karşımda duruyor ve ben doğrulmaya çalışıyordum. Birden ona sarıldım, düşer gibi olduğumuzu anımsıyorum, ot yataklarda gün boyu seviştiğimizi de... Kulübenin tavanına bakıyordum, yuvalardan kuşlar fırlıyor, cıvıltıyla yanımızda, yöremizde uçuyor, yılanlar yanımızdan geçerken, kıvrılıyor, tek bir vücut oluyor, zaman bir testinin içinden, bilinmeksizin, akıp gidiyordu... Bir çağlayanın içinde uyandığımda, düş gördüğüme inandım. Ama düş gördüğümü sandığım düşün elleri, belimi tutuyor, ben ellerimi onun kalçalarına batırıyor, sarılıyor ve çağlayanın içinden yükselerek, göklere, bulutlara doğru savruluyorduk. Düşün gerçekliği, gerçekliğin düş olduğu mudur diye düşünürken, tanrıça içeri girdi. Biri bu yazıyı kaleme alırken, öteki belki de okuyordur dedi. Eş zamanlılık, ıraksak algılama, tözün bağdaşımsız birlikteliği, belleğin benzemliği ve kardeşliği, ruh ikizleri filan dedi. Öyleyse sen bensin dedim, kuşkuyla baktı ve evet; 'Ben, senim!' dedi.
-----------------------------------------------------------------------------------
LİSYANTUS
(Elem Denizi)
(I)
Ey benim vitir yasım, eşsiz sevgim, biricik kederim, tek üzüncüm, saltık sevdam, yapayalnız elemim. Ey kuzeyin kutbu, Yakup sayrılığım, düşmüş merdivenim. Ey can verebildiğim. Ey canımı alan.
Ey gök yıldızlarının sonsuz atlası, kalplerin yörüngesi, hüzünlerin milongası. Ey çiçek dürbünüm. Ey kaderimi okuyan.
Ey Greenwich, ey Greenaway, ey Saki. Ey Asterion'un tunç güzelliği. Zamandaki ve uzamdaki yetilerim, ey ruh diyarlarındaki iç çekişlerim. Ey zaman dizin, kronolojim. Ey set çekemediğim onulmaz big crunch. Ey sonsuzluğum, felaketim, kıyametim. Ey müzikojenik epilepsim, jeneralize deşarj, simyamın ruhu. Ey uçurumlarımın kör noktası, ey gönül çelen.
Ey Newton, ey Newyork, ey Network. Ey şoklar Şikago'su. Ey yüksek mavi yoğunluğum, kalp gözüm, güz yorgunluğum. Ey sıvıcıl kara göllerim, turuncu tungsten, mor mahrem düşler, İyon denizlerim. Ey Arşipel, baş döndüren mayi, odeonlar güzeli. Ey veledromlardaki kinim, arenalardaki yenilgim. Ey dopingim, maratonum, triatlonum. Ey uçurum çiçekleri, yıldızlar tangosu, acımasız kuasar.
Ey ruhlar horoskobu, fırtınanın kanadı, kasırga pervanesi. Ey çıldırtıcı erojen rampalar, ey tan atımlarım, kuş bakışlarım. Ey kızıl fenerim, hiçliğin erotizmi, kalp donörüm. Ey sonsuzlukta yiten füze, ey füzyon, ey fisyonum.
Ey yokluklar bedeli, ey Tanrı'nın kanseri, ey su çiçeğim, lavtalar konseri. Ey firavun meleği, ey Mikerinos, ey Atlantis'im, Kefren piramidim. Ey arp ve Alp çalgılarım, ortaçağım, Avicenna'm, Rüşt'üm, ey vahdet-i vücudum. Ey benim aforozum, Polaris'im, Çin Hindi'm.
Ey amentüm, yaprağın leprası, bitimsiz anksiyete, manik-atağım. Ey ajitasyonum, paranoyam, provokatörüm. Ey celladım, Celalim, 'Lalelim', ölüm meleğim. Ey Cebrailim, Azrailim, Mikailim. Ey mabutlar, tanrılarım, günah şeytanlarım. Ey ölüm kompartımanlarım. Ey Muhammedi, İsevi, Mu'sevim. Ey aldehitim, soy metan, pembe soluk benizlim. Ey sanrısından geçmeden, tanrısından geçtiğim. Ey Meryemim, Rabiam, Dilsizim, Mütercimim.
Ey ölümcül Sufim.
(II)
Güz sonu, böğürtlenlerin arasından, kızıl-taş yoldan dağlara doğru yürüyoruz. Nar ağaçlarının meyveleri, küçük yıldızlı küreler gibi salınıyor. Üzüm bağlarının kararmış dalları, tuhaf, tanımsız canlıların, rüzgarda canlanan hayaletleri gibi bakıyorlar. Kara tavuklar, kara çalıların arasında, görünmezlik zırhına bürünmüş, küçük ifritler gibi girip çıkıyor. Uzakta serviler, kavaklar ve dibinde şıkırdayıp duran bir çeşme var. İçinde canlılar, su yengeçleri, örümcekler, salyangozlar, sülükler, solucanlar, yüzen akrep ve dev gibi ejderha...
Dağa varıyoruz, kovuğumsu, diplerde bir dehlizden içeri giriyoruz. İşte Kurosava, Tarkovski ve Antonioni bizi bekliyor. Karanlıkta bir av köpeği çıkıyor karşımıza, uluyor ve bir papatya cennetine doğru kaçıyoruz, sonsuz bir lisyantus denizinde yüzerken, çiçek dünyalarının içine giriyoruz. Arılar uçuşuyor, binlerce, milyonlarca, sayılmasız. Başımızın üstünde vızıldıyorlar. Bir ormana varıyoruz. Ağaçların dallarından güneşin ışıkları süzülüyor, düşleri sızıyor, ışık yavruları geziniyor otların arasında, sanki tüm evreni ısıtan bir şey var. Binlerce kelebek uçuşarak geliyor, milyonlarcası da koşuyor sanki, sağımıza solumuza, saçlarımıza konuyor, yuvalar yapıyor, şarkılar, türküler söylüyor, alıp götürüyorlar derken, çığlıklar içinde Meryem diye bağırarak uyanıyorum. Bir kelebek konmuş burnumun ucuna, gülümsüyor, uyumalısın diyor, düşlere dalmalısın...
Birden sonsuz bir beyazlığa savruluyoruz, uzayın sonsuzlukları içinde kavruluyoruz.
(III)
İşte Aldair'in önünden geçiyoruz, yıldızların yıldızı, beyaz bulutsuların içinden, ak, kara deliklerden, pulsar ve kuasarlardan, novaları geride bırakarak, erimsizin, sonsuzluklar denizinin suyunu içiyoruz...
Sözcükler, sözcükler, sözcükler diye bağırarak karşılıyorlar bizi. Görünmüyorlar, yaklaşmak istedikçe kaçıyor, uzaklaştıkça yaklaşıyorlar, sonra gene uçuyorlar. Düpedüz canlılar... Kendi kendilerine var olup, kendi kendilerine yok olabiliyorlar. Sonsuzluk nerede diyorum, arama diyorlar. Sonsuzluğun sınırı var mı diyorum, yok diyorlar. Biz var mıyız diyorum, bilemeyiz diyorlar.
Siz kimsiniz diyorum; 'Dostun Evi' diyorlar.
Başka diyorum; İçtenliğin Ruhu...
Anlıyorum ki, yer, gök, dağ, ova, taş, kuş, demir, bakır her şey bir.
Her şey Meryem.
Her şey O.
Her şey Sen.
Ben.
Hepimiz...
Ama neden ağlıyoruz biz...
Neden böyle dinmeksizin sızlıyor kaburgalarımız.
Neden böyle uçamadan, sonsuzluğa ağıt yakıyor, hep böyle göz yaşı döküyor kürek kemiklerimiz...
-----------------------------------------------------------------------------------
MRYM
bulutsular içinde kozmik tepelerden geçerken öpüşlerin kuğu duvarlarına kızıl tüyler düşürün roketler iyon yıldırımlarına gametler gibi çarptığında mor ötesi karanlıkların morto koyuna varın ufka bakan penguenleri izleyerek kutup sumrularına baktığınızda venüsün döl evlerini vulvanın gökadalarını denetleyerek ölümsüzlüğün sagittariusuna gelin kamçılı zigotların tüm yaşam biçimlerini formüle edin paraşütlerle uterusun gen haritalarını çıkarmaya havva yarığını kodlamaya çalışırken küskün dağ vaşaklarını ürkütmemeye dikkat edin tan ağarırken çölü geçerek kral kelebeklerinin uçtuğu koyağa varıp cansiperane biçimde sözleşmenin koşullarını tanrıya anlatın karbon moleküllerine karşı koymayı vahşice göğüs germeyi öğrenin borsa spekülasyonlarının pulsarlarına inanç odalarının kuasarlarına boyun eğmeyin mach sayısıyla baygın düşen gövdenin titreyişlerinde kendinden geçtiğini görür görmez lenf damarlarındaki nitrojeni içerek hınçla yolunuzu sürdürmekte direnin tuşlara basarak ölünün kuantum köpüklerinde yıkanan saç tellerini içinize çekin özellikle sağrılarının altında koridorlarının kıvrımlarında kuytularındaki minicik adaların güneşlerinde dinlenin leğen kemiğini dilin sınırsız olanaklarıyla nemlendirerek gizlice yıldız teknelerine binin uzaklaşırken kobranın çatal dili pencerenize çarpsa bile umursamadan geçin ölüm saraylarının avlusundan tuba ağacının gölgelerine varınca aç susuz dudaklarla yeni bir saldırı başlatarak feynman diyagramlarıyla kanın akışının ekrana yansıdığını görünce diyapazonun salınımlarını durdurun yüreğin koridorlarında acımasızca at koşturun adımlarınız aort tünellerini inletsin harveyin gürültüsünden sakınmayın arterit basamaklarını hızla geçerek koroner kuleleri geride bıraktığınızda lamda nötrino pion kaon maddeselliğinin delta ışıklarını yansıttığını ortalığın aydınlandığını sezince yanıp sönen sanal parçaların size doğru süzüldüğünü görerek tortulaşan anıların biriktirdiği cürufları tüketmenin mutlanıyla zamana yenik düşmenin anlamsızlığında sonsuzluğa tutunmanın erdemini anlayın ki dönüp dolaşıp gene yeryüzüne düştüğünüzü görünce hiç çekinmeden kısraklarınıza binerek dağ papatyaları arasında kıyı boyunca ilerleyin vahşice saldıran köpüklü dalgaları izleyerek denizin içine saklanan periler eşliğinde uzaklaşırken yasemenlerin kırmızı güllerin coşkusunda evcil manolyaların nar çiçeklerinin kucağında gecenin kutsal anıtına ulaştığınızda dehşetin sarsılmaz karanlığında hükümranlığında çılgınca delice vecd içinde bismillahirrahmanimrym diyerek haykırın sonsuz çığlığınızı duyduğunuzda utkunun varlıkları kızıl birer kor gibi alev gibi kav gibi yalazlanarak geçerken hiçliğe boşluğa karadelik akdelik kurt deliği gibi yıldızlara arzunun karanlık nesnesi avatarlara sinir krizinin eşiğindeki kuasarlara yakındığınızı göreceksiniz köpük köpük tsunamiler volkanlar lavlar gibi püskürerek uranusun matematiksel kaoslarını hiçe sayarak devinimler devletinin yapraklarını ütopyalar ansiklopedisinin sayfalarını çevirin huşu içinde uzanın ıssız ıslak vulvanın kolhozlarında uzun uzun uluyarak kendinizden geçtiğinizde kızıl kutup burçlarına kuduz gibi gözdağı verircesine tapının retinayı acunların tavanına dikerek ışık tozanlarında oynaşan meleklerin böcekleri minicik cinlerin nimfaların kelebeklerin şarkısı kulağınıza çalınırken ey sülfür çukurlarının nitratların siyanürlerin efendisi görev bitti işlemcimiz muradına erdi ok diyerek haykırışlarla ağlayın sessiz bir tansımayla eARTh adına el ele tutuşarak bir kuş tüyü gibi defne ormanlarının içinden bellatriksin uçurumlarından koro eşliğinde atlayarak göklerin uyuyan güzeli tanrınızın kan denizinin kıvılcımlarında yüzerek koşturmanıza göz yumduğu umarsız düşlerinizde siriusun sakınmasız sakin yurtluğuna yüceliğin httpwwwmrymrbtsblkdlszmtrcmblogcomtr korteksine kapanarak sonsuzluklara uçmanın ölümün güzel bahçelerinde gezinmenin güzel sanatların bir dalı olarak can çekişmenin de mutluluk verdiğini göreceksiniz *** MRYM Bulutsular içinden kozmik tepelerden geçerken öpüşlerin kuğu duvarlarına kızıl tüyler düşürün roketler iyon yıldırımlarına gametler gibi çarptığında mor ötesi karanlıkların Morto koyunda ufka bakan penguenleri izleyin kutup Sumrularını denetleyin Venüsün döl evlerinde vulvanın gökadalarında dinlenirken ölümsüzlüğün kenar mahallelerini formüle ederek paraşütlerle uterusun gen haritalarını çıkarmaya Havva yarığını kodlamaya çalışın küskün dağ vaşaklarını ürkütmeden çölü geçin kral kelebeklerinin uçtuğu koyağa varmadan sözleşmenin koşullarını bildirerek karbon moleküllerine vahşice göğüs germeyi öğretin borsa spekülasyonlarının pulsarlarına boyun eğmeyin Mach sayısıyla baygın düşen gövdenin titreyişlerinde onun kendinden geçtiğini görür görmez lenf damarlarındaki nitrojeni içerek yolunuza devam edin tuşlara basarak onun kuantum köpüklerinde yıkanan saç tellerini içinize çekerek sağrı altlarındaki minicik adaların güneşlerinde dinlenin leğen kemiğini dilin olanaklarıyla nemlendirin yıldız teknelerine bindirerek gizlice uzaklaşırken kobranın çatal dili pencerenize çarpsa bile umursamadan geçin ölümün saraylarının içinden tuba ağacının gölgelerine vardığınızda hep birlikte dudaklarınızla saldırıya geçin Feynman diyagramlarıyla kanın akışının ekrana yansıdığını görünce diyapazonun salınımlarını durdurun yüreğinin koridorlarında acımasızca koşturun adımlarınız aort tünellerini inletsin gürültüden korkmayın arteroskleroz basamaklarından koroner kuleleri geride kalırken lamda nötrino pion kaon maddeselliğinin delta ışıklarını yansıttığını ortalığın aydınlandığını görünce yanıp sönen sanal parçaların size doğru süzüldüğünü anlayın tortulaşan anıların biriktirdiği cürufları tüketerek zamana tutunmayı öğrenin yeryüzüne düştüğünüzü gözlerinizle sezdiğinizde hiç çekinmeden atlarınıza binerek kıyı boyunca uzanan köpüklü dalgaları izleyerek kutsal anıtın yanına varın bismillahirrahmanimyrm diyerek haykırın çığlığınızı duyduğunuzda onun gözlerinin içinden kızıl birer kor gibi geçerek boşluklara uluyun köpük köpük tsunamiler volkanlar lavlar gibi püskürerek Uranusun matematiksel kaoslarını hiçe sayarak ıslak vulvanın içine uzun uzun vecd içinde tapının ey Sirius efendimizdin görev bitti işlemcimiz muradına erdi ok diyerek http://www.mrymrbtsblk.dlszmtrcm.blog.com.tr/ korteksine kapanın.
--------------------------------------------------------------------------------------------------
STYKS
I
(1)
İşte beyaz atın toynakları altında ezilmeyecek aşk, işte kutsal bedenler, sürme gözler üstünde, bakir yüreği sana amade, seviye hazır, gömütlerin yanında, kuyruğunu sağrısına vuruyor hınç içinde, karnı köpüklü, kan içinde kan akar gibi, uzun kırmızı dili ve ruhunda diş izleri...
(2)
İşte irislerin içinde topuklarını vurur, göğüslerini ezer gibi, aşığını çıldırtır, diri, ak tepeler boyunca arşınlar gezegeni, o benim desem tanrı inanır, ayrıldık desem evren yas tutar, birleştik desem dünya duadır ve eşiğinden atlar vahşice, delice kırpıştırır gözlerini, titrer böğürleri, uçar kelebek gibi, parlatır karanlıkları, mavi göğü ve bir yarasa gibi yaklaşır boyuncuğuna, kenetlenir dişleri, çekerek ayağını, basar yavaşça üzengiye, biner gibi kısrağına ve şaha kalkar gibi, yükselir Venüs'e doğru, dolanır vahşice, ak bulutlar içinde sarsar gökleri...
(3)
Ve aniden mor leylak sağrısına bir bıçak saplanır çelikten, horlar kanı, akar yarıktan ve toynakları tepişir, inler kuyulardan, sesi gelir, yalvarır gibi dünyada yerini alır her şey, alır düzenini evren, tümüyle alışılmış o bildik yerleri...
(4)
Koyu kesif bir duman yükselir korunun içlerinden, tutuşur alevlerle at kuyrukları, eğrelti otları, titrer kulübeler ve altın saçakları bayılır sarhoşlar gibi, kıvılcımlar sarar gövdeyi, kızgın lavlar dolaşır bedenleri, bir alev gibi, basamaklar gibi, dolaşır gökleri...
(5)
Ve bir kargaşa peyda olur sonsuzca, tepişir gövde, güneş gibi süzülür; terler, bal gibi akışır kenetlenir bedenler, yapışır ve ayrılır baldırlar, yılan gibi dolanır, iç içe kaşıklar gibi geçerler birbirine, kasılmalar, çığlıklar içinde yükselir bir cenin, çeker onu tanrı gövdeye ve öteki başlar haykırmaya gökler içinden, başlar kişnemeye, titrer vahşice, tan atımlarının içinde, bağırır sonsuzluklara, uçurumlara, hiçliklere, boşluklara; demir tavında dövülür diye!..
(6)
Ve artık orada prangalar erir içten içe, ruh boşanır gemlerinden, deliler söküp atar boynuzlarını ve ölüm atlar eşiğinden, ak köpükler içinde, kanlar içinde, seller içinde...
II
(1)
Ve ey sevgilim, bakışlarımda oluşan minik hareler, gözlerimin can suyunda sana duyduğum arzuların yansımasıdır.
(2)
'Bu gece Bach dinlemeyen bir kişiyi öldüreceğim' demem, senin sesine duyduğum elemlerin iç çekmesidir.
(3)
Orman ağaçlarının kökleri sonsuzca derine inebilmektedir, bu sana duyduğum görkünç özlemin, yer altı diyarlarından, yer üstüne sökün etmesidir.
(4)
Kara kömür alevlerinin eşiğinde uyuyup kalmam, sana olan karasevdamın, kahrımın, gayrı ölüm arzularına dönüşmesidir.
(5)
Her canlının yürek atışlarının sayısı aynı, ama benimkinin göklere değin yükselmesi, senin uğruna yaşamaların sürüp gitmesidir.
(6)
Bütün organlarımın sana bakması, vicdanımla, inancımla yükselen hezeyanlarımın, senin ruhunda yitip gitmesi, can alıcı alevlerimin sönüp gitmesidir.
(7)
Benim şu dünyadaki görmezliğim, onulmaz kederim, senin görkeminden başka hiç bir şeyi görememenin nişanesidir.
(8)
Sahra Çölü'nde bulunan kum taneciği, var olan evren sayısından daha az ama senin bakışlarının ruhu, tüm evrenlerin yansımasından daha sarsıcı, daha yıkıcıdır.
(9)
Ve amansız kışlarımda senin arzularınla yanarak ısındım ben, bağışlanmaz ateşlerimde, senin özlemlerinle serinledim ben, dizginsiz rüzgarlarımda sana kavuşmak için, boşluğa bırakırdım kendimi...
(10)
Ey sevgilim bil ki, sana olan aşkım Pluton’un görkeminden, Uranos'un heybetinden büyüktür.
(11)
Yalnızca senin elinden ölüm şerbetini tadabilirim ben, yalnızca senin gözünden aşk masallarını okuyabilirim, yalnızca senin dilinden hayatın acılarına katlanabilirim.
(12)
Seni düşünürken başım dönüyor benim, seni özlerken deliliğin eşiklerine geliyorum, seni andığımda ölümün diyarları eşlik ediyor bana...
(13)
Yalnız senin susuzluğunla kavruluyorum, yalnız sana duyduğum açlık çöllere savurabilir beni...
(14)
Ey sevgilim senin için tanrıyla yarışıyorum ben, serçe parmağımla sarılabilirim ona diyorum, tanrı kaybediyor ve serçe parmağım kazanıyor sevgilim.
(15)
Şu dünyada yalnız seni göremiyor gözlerim, yalnız senden uzak oluşumun ateşi yakabilir beni...
(16)
Seni düşlerimde görür görmez, göz bebeklerim öyle açılıyor ve öyle büyüyor ki, seni yıllarca, yıllar kadar yıl boyunca kucaklayabiliyorum.
(17)
Ve ey sevgilim bil ki, gündüzüm ve gecelerimde, yalnız seni arzuluyor, yalnız senin için yanıyor, yalnız senin için ölüyorum ben!..
III
(1)
Senin içinde, Meryem ateşlerinin, şimşek gibi çakan kıvılcımları, kükreyen yıldırımları, açlıktan yanıp kavrulan ışık kamaları gibi süzülmek, orada alev rüzgarları, kızıl kor volkan parçaları gibi eriye eriye, yanardağlarından püsküren lav akıntıları gibi, çürüye çürüye ölmek isterdim. Senin döl evinin derinliklerinde; geçmiş zaman çağlarının tapınakları, kan suyuna doyurulmuş sunakları gibi, canhıraş çığlıklar, naralar ve haykırışlar eşliğinde, yana yakıla, döne yıkıla gömülmek isterdim!..
---------------------------------------------------------------------------
RBA
Ey aşka aşığım, kuşbazım, ele avuca sığmazım, sihirbazım. Ribo nükleik asidim, dna'm. Can uğultum, eğrelti otum, atkuyruğum... Ey gönül yalanım, antik çağım, sedir ağacım. Aç bakışlarım, kumarım, el değmemiş laleler, koklanmamış güller, sarı sabırlarım. Yasemenlerle dolu ırmak, kedi tırnaklarım. Sümbül kokulu otlak, gardenyalar, irem diyarlarım. Ey kışkırtan gözlerin, kıskanç boşluğu... Bilinmezliğin kuşkusu, kanatsız kuş, bulutlardaki arı. Egoizmim, ey yüzündeki ben'im, benliğim!.. Agnostizmim, ne istediğimi bilemediğim, cennetsi güzelliğim. Ey başsız ve sonsuz geleceğim, kâbuslarımda yüzen keder, emel denizlerindeki elemim... İç çekişlerim, aşkın metafiziği, diyonizyak yazgılar, üzünç bahçelerim. Ölümcül zarafet, cinnetim, cennetim. Göktürkler şamanın kapına geldi, kutuplar rahibin... Ey incir kuşum. Havva elması, ey Şatim Ağacı'nın gölgesi, meleklerin çarmıhı... Benim çivi yaralarım, acılarımı öğüten aşk kasırgasıdır... Döl ve tohum, bereket ve buğday, çavdar ve yulafın gücü, tanrısal öçlerin sümbül sapıdır. Yaydandır onun belleği, avcıların yüreği. Golgotha'daki ölü, Galile'deki tuz, Petra'nın gülü. O Beytüllahim'in evi. Onun aşkı dinmez günahlarıdır ve kim ki yeryüzünde aşkın çobanlığına soyunmuş, yüreğinden asılmıştır. Ey gönül çıkmazım, dokunulmazım, çatışkılarım, sevi çarşılarının eğitmeni, aşk diyarlarının belletmeni, erotologyam, feodal Çin'im, fütüristim, narodnik hümanistim, Ey diyalojik yargılar, taşın yüreği, ölümünü gören eylem, zamanın payı. Ey arzuların dolunayı. Yüce melodim, göksel ayetler, ölümler bağışlayan musiki, ruhların Marksetiği. Canlara can veren simurg, gecelerdeki peri, sarı asmaya dolanan yılan. Ey açık kapıların hayaleti, ey kutsal yalan... Kitaplar der ki, Salmanezer, Samaria’nın önünde üç yıl beklemiştir. Sardanapalus, Ninova kapılarında yedi yıl beklemiştir. Agememnon Troya burçlarında dokuz yıl beklemiştir. Ruhların Henry'si Kanossa'da göreceğini göremeden ölmüş, Azoth, Aristaeus’un onuru üzerine ant içerek kapılarını Psammetik'e, yirmi yıl sonra açabilmiştir. Ey kuzgunla gelen bahar, sülün ötüşleri. Çiyle gelen yağmurum, organlarına taptığım, gölgesinde diz çöktüğüm... Ey çiçek kozaları, denizin mineleri. İnci tozları, gönül saraylarına saçılan gül, beyaz kuğu. Tavusun tüyü, altın simli kelebek. Yasemen duası, sütler aylası... Ey ay ceylanı... Pırnal diyarlarının oğlağı, güz karanfilim, arı vızıltıları... Balla yoğrulmuş aşk tanrıçası, ruh salkımları, ormanların yüz akı. Ey kır çiğdemlerinin boyun bükeni... Karanlık ayetler, duaların kabulü. İçe çekilmiş zehir, düşünceyi durduran sihir, ruh göçüren büyü... Ey gönül gözünün Meryem'i... Rabiam. Et, kemik ve sinir. Tanrının mucizesi...
----------------------------------------------------------------------
KARINCA
Mavi at döşemeleri kemiriyor, gölün kıyısında çığlıksız bir doğum, kızıl bir taç tutuşuyor alevin ardında, bir kuyruklu yıldız iniyor gökten, çiçekler serpiliyor bahçeye, ışık kamaları ayın renginde, bir çocuk elinden tutuyor peygamberin, yel değirmeni yürüyor denizde, uçurumlara doğru yerinden kayıyor dağ, su içtenlikle görevini yerine getiriyor, koltuk yer değiştiriyor, perde yavaşça kıpırdıyor rüzgârda, ampul yanıyor, kuşlukta ovaya iniyor köylü, ormandan baykuş çığlığı yükseliyor, yağmur çiseliyor, nükleer başlık giyiyor kentler, adalarda tangayla dolaşıyorlar, soba yanıyor kerpiçlerin arasında, derelerden bir kuş uçuyor, silah talimi işte çitlerin orda, örgü örüyor biri hırsla, gölgeler kulaç atıyor ırmak suyunda, ekmeğin buharı yükseliyor kamyonetten, yolun kıyısında düşünüyor biri, alandaki heykelin altında kalabalıklar, Arnavutluk'a yürüyor bir dilenci, mısır tarlasında haç gibi duran korkuluk, güneşin içinde inliyor öteki, karanlıkta yaklaşıyor Mikail, işte yelkenli bir gemi, rayların arasında ölü bir kertenkele, buğdayları titretiyor çekirge, Meksiko diye bağırıyorlar, buzlar arasında yürüyen görevli, aya gidiyor bir adam, sazların arasında duran balıkçıl, bulutlardan iniyor bir melek, yıldız içlerindeki helyum, dünya dört köşe diyen bilge, koşarak uzaklaşan bir maymun, kayalarda arı yuvaları, büyük adımlarıyla uzaklaşan fil ve kendini unutmuş düşüp kalkarak selam veren bir karınca, belki de her şey bir karınca, evet tek bir karınca!..
--------------------------------------------------------------------
BERGERİZM
sentaks kurmayı gibi bir tardigrad su ayısı gibiydim gezegenimizde ölüm yoktu astarı yüzünden pahalı hale gelenler kızıl güle benzeyen tozlar halinde yere dökülürler dallarında Anka kuşu kaynayan yaprağına Dürer gravürü çizilmiş yosunlu tabaklardan kemik iliği içtim Giges'in görünmezlik yüzüğü sayesinde kılık değiştirdim delilerin hamisi Kont Drakula'nın evine gitmek için bir çitin üzerinden atlayıp bayıltıcı kokuların sardığı yasemin çardağından süzülerek ahtapot gibi kafadan bacaklıların gezindiği avluya girdim bir Arap atı huşuyla şaha kalkarak kişnedi çekinmiştim aşağıdaki koyaktan gelen seslere kulak verdim tümünü gözetledim çayırlıkta envai çeşit su çiçekleri nilüferler gırtlağını şişiren kurbağalar vardı su şırıltılarının içinde gelin güvey oynuyorlardı ağılların oraya çıktım keçi gibi boynuzları olan sinikler gördüm orada kös çalıyor kavisler çizerek sıçrıyor göğsündeki kan pıhtısını yarıp kana kana içip bağrışıyorlardı çangırtılar arasında ziynet eşyalarımı boynumdan söküp aldılar yüz görümlüğümü geri verdiler çisentide kasvetli Yakup'u aradı gözlerim göremedim bir süre sonra son iç çekiş sırasının geldiğini söylediler bilinçle zevki sefa içinde yerine getirdim kürekle toprak atanları görüyordum birisi sürekli gülüyordu en doğrusu bu dedim sonra ilkönce burnum düştü kulağım eridi bağırsaklarımla altın midem onu izlediler vandal göğüs kafesim çadıra döndü acılarımı gizleyen yüreğim söndü tenimin bir giysi olduğunu anladım etimle kemiğim birbirinden iki yıldız gibi uzaklaşınca Adem'in oğlu gibi kalakaldım Peter'in kapuskası kara lahana yahnisi çörek otu püresi getirdiler cennet süpürgesi verdiler odamı temizlemem için mehdi kucağında kara kedi boynunda muskasıyla bana bakıp duruyordu üfürünce uçtu gitti sıratın kraliçesi yüklü bir fidye istiyor çığlıklar atarak inliyordu altın sikkem gece yarısı gizil sarayının surlarında çınlıyordu tan atımında yeşil gözlü katırımla uzaklaşırken Neptün'e doğru mızrağım düştü opak sistol eter diye bağırmışım kendimi ipek yastığın başucunda aynanın karşısında buldum ellerim pençemsiydi gözlerim kıpkırmızı porsuk çayı but fujer ağacı kollarıma girerek ateş fincanları ülkesine geri götürdüler biri bacak sayınız arttıkça hızınız azalır diyordu diğeri van Gogh'du sanırım resimdeki tarzımı Jüpiter'in renkli görüntülerine borçluyum diye lanetler okuyordu bir bir daha iki eder dediğimi anımsıyorum pek dinlemediler sanrılarıma arı kovanları dökerek yeni biçemlerle çılgın geceyi sürdürdüler sentaks kurmayı gibi bir tardigrad su ayısı gibiydim yaşadığım gezegende ölüm yoktu astarı yüzünden pahalı hale gelenler kızıl güle benzeyen
//
(*) Bergerizm; tümüyle alıntı bir metni, dizeleri, kendininmiş gibi gösterme, kendine mal etme işlemi. Bergerac Sendromu. Eklektik edebizm.
------------------------------------------------------------------------------
BELLATRİKS
Büyük kum denizine düşen gecede, yıldızları dölleyen övünçlerinle, göz güneşten bir parça olmasaydı eğer, onu kavrayamazdı demiştin.
Az sonra yas oyunlarıyla, Füssli, Brueghel ve der Führer'den söz etmiş, ayın gölgesine girmiştin... Aşkı avlayan cadılar, Avicenna, miyelin kın ve sinapslarla el ele dolaşıyorduk. Martı tüylü Diana ve ranvier boğumları önümüze çıkmıştı.
Kteneforlar parıldıyordu. Dendrit ve Siamang maymunları öpüşüyor, Merope şafak perilerini dökünüyordu. Tepede Anterior singulat korteks bölüğünün satyrleri vardı.
Sarılmıştım sana... Ölümcül sepsis sayrılığın, markör ve yüzündeki omoteler keder veriyordu. 'Vizkosite, Kategorize, Reorganize bölükleri yuvamıza saldırmış, yerel kulübelerde yaşamak istemiyor, sonsuz hızın evrenselliğine ulaşmak istiyorduk.
Gizli değişkeler tabyasına katıldık. Karbon allotropları, Fisher kalemleri, polimerler ve pencillus; şu bizim küçük kuyruksularla birlikte...
Minamata ve civalarla savaşmıştık. Macintosh'un Kopenhag yorumları öncümüz olmuştu. Orbitofrontal korteks ve nöroparanoya tutsak düştüler.
Zaman tersinir olduğunda; doğurandan önce doğacak olan, gecenin içinde ilerleyen gece, değişen ne pentürler, ne 'Poetry'n, ne de şu göksel müziğin diye karar kılmıştık.
Değişen o sonsuz bilmece, Stalker ve tapılası izleyicin sanmıştık...
---------------------------------------------------------------------------------------
VEDA
Yeryüzü kavranılmazlıklarla dolu, anlaşılması güç bir yer, her tür devini, eylem, teori, bin bir türlü yapı, yapıntı, oluntu, algılam ve duygulamın maksim boyutu bir araya gelse de, yeri göklere yüceltsem, ağımı ağrılarımı sererek, usumu bağrımı açarak, gökleri içime çeksem, tasımlar ve sonsuzlukta uyurgezer bir kozmoloji, sönmüş bir pulsar, Erebos'tan bir cehennem ırmağı olsam, kara bağlar ve külünklerde uyusam, içkin sarhoşluğun baş döndüren baygınlığında parıldayan yıldızlara kavuşsam da bir türlü doyuma ulaşamıyorum, ne yapsam işte oldu, her şey tamam, bu yaptığım kusursuz, eksiksiz, cennetlik bir ruh gibi, işte yek vücut oldum, göksel olana ulaştım, günah benden gitti diyemiyorum!..
Hep bir yarım kalmışlık, bir tamamlanmamışlık, bir doyumsuzluk, tümlükten yoksun, sayılamaz, ulaşılamaz bir duygu içindeyim, bu her şeyde böyle, tüm yapılanma, tüm eylemler, tüm işlemlerde, son soluğumu verebilsem, yaşam defterimi kapatabilsem, günah sınırlarımı yok edebilsem, belki sükunu, peşinde koştuğumuz erinç denen o şeyi, kutsal sessizliği, dayanılmaz çekicilikteki o sonsuz mutluluğu bulabileceğim.
Neden bu duygular peşimi bırakmıyor benim, neden doyumsuzum tanrım ben, neden bir yetersizlik, tatlardan yoksun, korkunç bir yavanlık, gemi azıya almış bir iştahsızlık, yeteneksizlik, bilgi açlığı, okyanuslar dolusu sağırlık, kutupçul, ışıklarla boğulmuş bir kar körlüğü içinde kıvranıyorum. Neden ulaşamıyorum el uzattıklarıma, neden dokunamıyorum taptığıma, neden kavuşamıyorum inandıklarıma, kimim ben ve neyim, oltaların, dalyanların, parakete ağlarının karmaşıklığında, kabloların aynaşıklığı ve kargışlanmış kaosun sonsuz onmazlığı, cennetsi gönül evlerimizin ve Atlantis'in bitimsiz, uçsuz bucaksız kavuşulmazlığında!..
Her yaptığım bir ödeşme, her edimim bir karşılık, her sözüm sırsız, sınırsız bir yol olsun, her eylemim düşlerin de ötesine bir kapı açsın, göksel terazinin, ilahi yargıların kefelerinde, her bir ön yargının, felsefi sefaletin, us kıran esemenin uzaklarında yol alsın istiyorum, ama ruhumu öncelikle ben engelliyorum, boşluğun basamaklarında tökezliyorum, görünmez varlıkların, cinlerin, perilerin haykırışları arasında, biri çelme takıyor bana, işte o yüzden ben, dengelerin varlığında, unutuşun kollarında dinlenebilirim artık ve başka bir düşe uyanmadan gerçelliğin esin veren, serin ve sevecen kollarında artık uyuyabilirim diyemiyorum.
Neden, entrikalar, hileler, desiseler ve elem veren, kahredici yüzsüzlükler içindeyim ben, neden iç kavgalar, saltanatlar, kan dökmeler, çiy süt içmelerin peşindeyim. Neden talihsizlikler içindeyim, uğruların, uğursuzlukların, varlık içinde yoklukların, kendi içinde boğulup giden, ıslık gibi tükenen, sonsuzluğun koridorlarında helak olan yargıların, acımasızlığın, saplantının, sabit ve değişmez düşüncelerin ve karanlığın hükümdarlığına, aydınlığın saltanatına kucak açan umarsız değişkelerin peşinde, ölüm duygusunun açmazlarıyla, komi trajik tükenişlerin kucağında yitiyorum ben. Neden bu onmaz sayrılıklar, ikircikler, delilikler, densizlikler içindeyim, hiç bir yere götürmeyen labirentler, beni gittiğim yerlerden, başladığım yerlere getiren, tüketen, hiçleyen, acı veren paradoksların içindeyim ben ve ben kimim.
Kimim ben!..
Var olan ne, ne var ne oldu da, bir kuyunun içinde yittim ben, bir borç, bir rehin, ipotek altına alınmış, bitmez tükenmez, sonsuz bir kin gibi neden yalpalıyor, karanlıkların içinde uluyup duruyorum. Neden tutsağıyım hiç görmediğim bir şeyin, neden sonsuzlara dek acımasız, gönüllü bir köleyim, neden çevresinde dolaştığım şeyin içine giremiyor, bir cenin gibi patlayıp yükselemiyor, yörüngeler içinde, kozmoslardan kozmoslara savruluyor, nasıl, nerede, neden, niçin ve hangi kara deliğin, o gizemli erişilmez noktasının içinde sonsuzlara göçüp gidiyorum ben, ruhumu ele geçiren virüsü neden göremiyor, tanıyamıyor, bilemiyor, anlayamıyor ve hiçliklere savruluyorum ben.
Nasıl oluştu bu ışıklarla bezeli karanlık, aydınlık ne demek oluyor, her azgınlığın, gemi azıya alan koşuşması içinde göz gözü neden görmüyor, tükenmez, sonsuz ışıkların sarhoşluğunda neden bir serseme dönüyorum ben, neden güneşlerin içinde yanıyor, buzulların içinde donuyor, karanlıkların içinde ağlayıp duruyorum. Kurtulmak istiyorum kurtulamıyorum, kaçmak istiyor kaçamıyorum, uçmak istiyor uçamıyorum, neden her seferinde dizlerimin dibine düşüyor, neden her seferinde yine başladığım yere dönüyor ve sonsuzluklarda yoldaşlarımı ararken, yalnızca ve yalnızca kendi umarsız bedenimi, yakarılarla çürümüş ruhumu buluyorum.
Dur duraksız saçmalıyor, hipotezler, ağıtlarla yanıyor, asimptotların, hipotezlerin, absürt postülatların, sinüs ve tanjantların içinde, kontak anahtarını çevirince çıkan gürültü, belki traktörü gülümsetiyor da, göremiyoruz diyorum ben, belki eşyanın dili varda işitemiyoruz, belki bize evrenin anahtarını fısıldıyor da solumaktan duymuyoruz, duyamıyoruz diyorum. Hadi öp de uyansın dedi, işte buna tanrıçayı uyandırmak denir, çünkü akşam gecelerindir ve ama tanrı, çalı güvercinleriyle nasıl sevişebilir diyorum.
Aşk yoksa bu mu, yaşam bu mu, sevinçler, naralar, alaylar ve ezgilerle kutsanan, aşağılayıcı utkular ve kutsanan altın şişelerle, göz alan yakut kaplarda toplanan gözyaşları bu mu!..
Görmediğim, bilmediğim, var mı, yaşıyor mu olduğunu bile sezemediğim illüzyonlar dünyası ve evrenlere sığdıramadığımız, tüm göksellikler, kutsallıklar bu mu! Bu uslara sığmayan, tin ve tözün, gece ve gündüzün, sığmazlıkla uluyan ten ve o tanrısal olanın, görünmeyen bir gölgenin oyunu mu bu...
Neden sıradanlıklar ve öylesinelikler içinde kavruluyor, derilerimizin, postlarımızın ve karanlık setrelerimiz, perdelerimiz, örtülerimizin içine sığamıyoruz biz, neden ulumalar, yücelişler ve erişilmezlikler peşindeyiz, neden selamsız sabahların, destursuz akşamların izindeyiz, neden sevgilerin en alçağı ve nefretlerin en yücesinde, iştahayla salınıp duruyoruz.
Neden okşayışlar, serenatlar, sızlanmalar ve sarılmalar yetmiyor bize, neden kendimizden başka hiç bir şey ilgilendirmiyor bizi, neden yıldızların eşiğinde, Kanossa kapısında bekler gibi ağlaşıp, başka sıcaklıklar arayıp duruyoruz.
Yetmeyen ne, aç gözlülüğümüz, doyumsuzluğumuz, dev balinalar gibi, silip süpürüp, yutkunup durduğumuz, kıvranıp durduğumuz halde, sonsuz açlığımızın gizi ne bizim!..
Kirpi rüyalarında, cennet hülyalarında, tanrıların bahçelerinde arayıp durduğumuz, önümüze gelene sorduğumuz ne bizim.
O başkasından neden farklı, onu her şeyden ayrıcalıklı kılan nesi var, bir türlü ele geçiremediğimiz halde, bir büyünün neden esiriyiz ve neden çocuklar gibi çaresiz, göksel bir yıkıntıyız biz, neden tanrısalın, afsunların, sihirlerin, cinlerin, perilerin gölgesinde, tansıklar, onmazlıklar peşinde bir cüceyiz.
Neden, bir aynanın kendi görüntüsünü çoğaltan, tiksinç sonsuzluğunda debeleniyoruz biz, atalarımızın döl evlerinden fırlayarak, tunçtan kılıçlarımız, bronz kalkanlarımızla neden hemcinslerimize saldırıyor, neden et yiyerek, kan içerek besleniyor, tanrılarımıza tapıyor, övgüler ve sövgüler yağdırıyoruz biz.
Neden depresyon bahçelerinde sabahlıyoruz, neden sinir krizinin eşiğinde, barakalarda, kan ve adrenalinin kulübelerinde pinekliyor, dur duraksız apranakslar alıyoruz.
Neden uyku tutmuyor, gecelerce yakarıyor, yalvarıyor ve bir gözümüzle uyurken, bir gözümüzle ağlıyoruz biz...
Neden bir tungsten lambasının çevresinde kıvranan kelebekler gibi dolaşıyor, çarpa çurpa, bağıra çağıra, imdat haykırışları ve cinnet geçiren çığlıklar arasında yok olup gidiyoruz.
Neden kaçıp kurtulamıyoruz. Ne bağışlandı bize, ne verildi, ağzımızı köpürtecek olan ve uyuşturan sevdamı, göllerin ve ırmakların bal özü, sonsuz, bitip tükenmez ve kusan, kusturan, iştah açan mutluluklar mı bağışlandı bize, elem denizlerinde, hınçla, kinle, kahırlarla çoğalan, keder sayrılığımıza bir umar bulan simyaya mı kavuştuk; sonsuzluğa ferahlıkla savrulacak bir muştumu verildi, güneşin ayetleriyle gözlerimize mil çekilip, bir gözbağcının bağışlayan ve unutuşlarla süslü cennetine mi gidildi...
Melekler yanımızdan ayrılmıyor, yalancıktan öpüp duruyorlar mı bizi, rüyalarımıza düzen verip, okşayışlarla, gölgelerimizin içinden mi geçiyorlar periler alayıyla, ellerimizden tutup, manolyalar, güller ve resullar yutan erguvanlar arasında cennetlerin kapısına mı getirip koydular bizi...
Hiç biri!..
Konuşuyorlardı, konuştuk, inanıyorlardı inandık, seviyorlardı sevdik, ağlıyorlardı ağladık ve hiç bir zaman konuşamadan, inanamadan, sevinemeden ve sevinç gözyaşları içinde tepinemeden geçip gittik biz.
Neden bu hale düştük!..
Neden ortada hiç bir şey yokken sevmek istedik biz, neden hiç bir neden yokken gülmek istedik, neden hiç bir bağlaç olmaksızın mutlu olmak istedik.
Ruhlarımız zamanlar boyu neden yalnızca, şu kahreden yokluklar içinde çırpındı, neden salt bunların peşinde acılarla yoğrulduk ve neden aynı çizginin içinde bir adım bile ilerleyemeden savrulup durduk biz.
Ruhlarımıza acıyorum, tenimize ağlıyorum ve boşlukların içinde yıldızlar yollarını yinelerken, nereye gideceğimi bilemiyorum, biri beni itiyor ve bilinçsizce karanlıkların aydınlığında, uçurumlardan uçurumlara savruluyorum ben.
Bu hal korkunç ve usanç veren zincirlerimden kopamayacağım, kahreden bağımlılık dürtüsünden kurtulamayacağımın, bir imi, bir totemi!..
İşte bu yüzden, denizlerde saklanıyor, kendi kabuğumun içine giriyor, bir düşün içinde olduğumu biliyor, bu acılar veren celladın elem bahçelerinde, sonsuz ıstıraplarımı dindirmek üzere, karanlıkların cehenneminde; sonsuz aydınlıkların, boğucu ışıkların cennetinde olsam bile, kendi ruhuma ölüm emrini kendim veriyorum ben!..
Ve son iç çekişimle birlikte, tüm evreni ardımdan sürüklüyor, ölümümle tüm kozmosu öldürüyor ve ben, evrenlerin atası, tanrıların tanrısı, yaratılmışların şanlısı, insan olan...
(Kendimi savunuyor!..) ve sessizce ve gürler gibi, ama korkusuzca ve ağlar gibi, ama ürkerek ve kahkahalar içinde, ama suskun ve haykırışlarla, sizin güneşinize gömülüyor, mutlulukla, acımasızca ve kutuplardan kopan buzullar, gökleri yıkan sarsıntılar içinde, bıkmadan, usanmadan, naralarla, alaylarla, yalvarı ve yakarılarla, yadsımalar ve omurgalarımı ve evrenimi yıkarak kül ve toz içinde yüzen hayasızlıklarla yok olup gidiyorum.
Ölüyorum!..
----------------------------------------------------------------------------------
MİUSA
Ey dilinden bal damlayan -güller kokan
Işığın suyun müziğin tanrıçası
Güneşte parıldayan Po ovası
Aşığı Fenekides'in.
Kolkhis kraliçesine eştin sen
Rhea çocuklarının ortancası
Eleusis'te ışıldayan buğday tarlası...
Biri olası Herkül'ün işlerinden
İşte öyle yücelmiştik sevginle senin
Ay tanrıçası Endimion'u nasıl görürse
Ereos'a nasıl gelirse Salamis'in güneşi
Heras Peisistratos'u nasıl sevdiyse
İşte Hekate'de tacını yere çaldı
Amforalar içinde eriyip yiten
Işığı sendin Helene denizinin
Mirmidon kralı da dönmüyor şimdi
Göz yaşı döküyor satyrler -su perileri
Assos'ta tapınakta öldü harpyler
Sokratik dizeler ağıt yakıyor
Uzun telli arpler yas tutan lyrler
Attis kuşları -arkhonlarda yok
Sözcük tasarımcıları -logograflar
Yitirdik seninle biz kendimizi
İşte Akropol'de diz çöküyor şimdi
Parnassos'ta çiçekler -surlarda hoplit
Ovalarda tahıl -güneşte ağlıyor
Herkesler boylu boyunca uzanmış şimdi
Dil uzluğu büyülerde yetmiyor şimdi.
------------------------------------------------------------------------------------------
TALES
Dil seviyi öldürür.
Sessizlik iyidir.
Senin bakılışın güzel
Yatıştırıcı saçların senin
Gözlerin yok edici, pınarların içici.
(Hızlı teknoloji, nükleer bang ve kuiper kuşağı yok edebilir bizi.)
Senin kulak uçların kimin ayeti?
Dudak ülken zehrin çiçeği, gönül evim, gizil evrenim.
Ağzının altında bir ben var, ruhum dokunuyor her gece
İşte dualar alayın yine geliyor, güneşin içlerinde!..
(Yapay zekaya sahip makine, büyük ve tehlikeli bir gelişme,
sevda sevinçlerine düş kırıcı, onarılamayacak zarar verebilir,
onlar sevgiyi ve eARTh'ı biz olmadan düşleyebilir.)
Birden omuzların ürperdi işte
Parmak uçların titriyor senin
Göğsün bir ağız arıyor umarsızca
O çukur gamzen nerede, minik gökadan
Biri bekliyor orada kara bir gölge gibi
Ne yer ne içer o mağaralı ki?
(Eko çöküntüler, nano teknoloji, finansal kaotizm
bizi değiştirecek, bir süper volkan gibi, hızla kendini
yenileyen madde, bizi süpürecek.)
Aşağılarda derin bir koyak var
Tanrının bahçesi gibi
Biri yakarıyor orada, sanki hoplayıp zıplıyor
Yitti gözden nicedir.
Tilki kuyruğu çamları, eğrelti otları, at kuyrukları
Bir düş gibi parlıyor, ayın ışıkları
Ayakların orman dalları, kuşlar gelip konuyor
Parmak uçlarını seven o şey nedir ki?
(Bizim yerimizi klon kavgaları alabilir,
yapay zekaya dikkat etmeliyiz, tanrı geri dönmeyebilir,
mikro evrenlerden çekinmeliyiz!..)
Biz sevişmeliyiz.
Birbirimizi deli etmeliyiz!..
-----------------------------------------------------------------------
CEPHALOPODA
Renkli kutup rüzgârı, Surinam ve Butan, Guyana kim, Laniakea nerede, Marul ve Marilyn bir mi, yazıtları okumakla bilgi edinilir mi, bu şeker diye göktaşı yiyen Deli Emin mi, bilgi var olanı yinelemek mi, Ravensbrück'ü anımsa, gerçek onun ötesi mi!..
Yahudi bir kadının Hayber'de, Muhammed'e verdiği zehirli ot, altın bilezik, Tebük'te kurulan düzen, Hudson ve Abraham Lincoln, Sun Yat Sen ve Mata Hari, Volga suları, veda haccı dönüşündeki öldürme planı ve tarihin anıları.
Kesif üzüm şırası, ötekinin verdiği kasıtlı ilaç, hasır otu, iki çarpı iki eşittir dört, İsa'nın ayrılıkçı havarileri, sosyal deprem, halife Talib'le Ayşe arasındaki Cemel, arpa ekmeği, o ve Muaviye arasındaki Sıffin, şu eşarp Hikmet'in, kebikeç cini, iki eksi iki eşit ecinni!...
Tekel ve monopol, Şam valisinin hilafeti Şam'a taşıması, Mercator haritası, suicide la bomb, Isparta'nın gülü, Bizanslı imparator Heraklius'un emriyle, elçinin ölümü, peygamberin malları, Baltimore limanı, parfümeri, engelsiz kilit ve teizm kavgaları!..
Fransa'nın kalbi Autun, hipotenüs ve asimptot, kent mitolojisi, siklamen otu, Talas ve Bekir'in Pers topraklarına saldırısı, kumandan Halid bin Velid, Hira'dan ganimetle dönüş, insana kıymak, tanrıya kıymak, Brüksel lahanası ve kuymak, kilise ve gong, La Paz ve King Kong, kayra ve aryan, tanrı ve metafizik sanrı.
Sabinler, İstanbul'u fethe kalkan ilk Müslüman, Yunanlı Leo Trablus, Selanik'i yağmalayış, külotlu çorap, Basübadelmevt ve Şattülarap, havlu ve kilim, Pekin ördeği ve Talha, Kingan ve Sumatra, takas ve para, açılmayan kapılar ve Kafka!..
Kraliçe El Kahina ve Berberi direnişi, Peloponnes ve Pön, diva ve boğulmuş jön, Ostrogotlar ve taht şansını yitiren prens, Schengen vizesi, barbarlıktan bıkan Yahudi, Matriks kayma ve havalandırma, Cebelitarık'a şan veren Tarık bin Ziyad, tutsak ve azat, ırz ve rızk, et ve hayız, hayır ve ha'yır, güneş ve yağmur, kahvaltı ve lunch, beton ve jüpon!..
Zürefa'dan Şehrazat, Şapunzel ve Sokrat, kristal ekran ve e mail, halifenin hışmına uğrayan Musa, Ninurta subayları, organ ve orgazm, hırs ve hırsız, Direklerarası ve Şehzadebaşı, caddy ve çizmeli kedi, Cidde ve Brahmaputra, koridordan geçip Ekur'un vulvasına gir, boynuzlu hayvanları gör, fax ve performans, bir bizon öküzüyle, üç deve, 2.c.m=E.
Desoto ve loto, yaşamının geri kalanında, sefil bir dilenci gibiydi Nusayr, kuzen ve Tübingen, ofis ve plastik çiçek, makyaj ve tuvalet, Frenk, Sakson ve Germen paktı, Seydi Ali Reis ve tavlalar, Kurtuba emiri ve Yemen'in elindeki Hıristiyan, dişlerin köpürdüğü otlar, poliçe ve konşimento, ağaçları buda, Curiosity ve esneyen şafak, haralar ve at, eşiği adımla, camı sil, uzakta manzara, çoban, güneş ve dağlar, Cımık Veli ile hacimli hacılar
An be an borsa, süblimal akış ve Buda, pay senedi ve rehin, rücu ve ipotek, tapınma ve ibadet, akıle kasame, yılanlar çölüne gidiş, turta ve tundra, fiber kablo ve direkt hat, Bask ülkesi ve gerdek gecesi, Tunuslu Aglabiler, Euro'nun direnişi ve trend, acemi evreler ile kibar çevreler, Sicilya'yı fethin davetçisi, aşk acısı çeken Bizanslı bir gemici, rezidans paşaları geldi mi, asansörde keçi var, kısık seslerimiz ve sinir tellerimiz, avcı ve tazı, ah işte ceylanın izi, şu geçen Tiren denizi!..
Kombinezon geliştirin, fili oyna, tröst ve kartel, grabbing, işsizm kurumu ve iş, çift yönlü trafik ve drabbing, oxymoron ve kanyon, dindar ve simsar, sakın ameliyat olma, Venüs gezisine adını yazdır, rutin mi, yurdunun antik ve endemik görkemi, en iyisini us bilir, masken nerede peki, Lsd ve marihuana, Mary boşuna ağlama!..
Sandalye ve masa, Tanrı'nın Likurglara yazdığı destan, Haçlı seferleri, zar ve pul, Kudüs imgesi, zil çaldı mı, ipe un ser, ruj sür, paskalya geldi mi, Yehova'nın seçilmişleri, piknik tüpü, ateşli otu ver horona, itinç ve tiksinç, püskül ve görkem, aşı ol ama, viral bakteri ye, tutsak tacirliği mi, Valentin günü bak, diplomalar ve ssk, zeplin sepeti, kuş kayağı, İsevilerin önderi Arabi mi, su verir misin!....
Pazara git, çocuğu almayı unutma, Basileius'un Kayserili, havan topu ve paraşüt, uydu ve Pisagor, İki Gregor'dan birinin Niksar, diğerinin Denizli'li oluşu, fileden olta, güneş paneli, yürüyen balık, kardan mili, inancın sihri, Stonehenge, repo geliri, bak bal'ball, Napoli'de makarna üretimi, Konya'da saz alemi, çölyak, digitalizm ve yazılım, işte uzaylılar geldi, iPad, kağıt ve tilki, solfej ve sufi, Çal'dan, Selcen'e nasıl gidilir ki?..
--------------------------------------------------------------------------------
BABİL
Yüksek binaların arasından Babil Kulesi göründüğünde, asansörle kaçıncı kata çıkacağımızı kararlaştırdık. Hammurabi bizi bekliyordu. O sıra ekrana mesajı ...düştü. O kata çıkın diyordu. Semiramis bizi karşılayacak. İki kulaklı köpek yanımızdaydı, soldaki kulağı diğerinden kısa. Köselere masal okur. Kapıda Ninnah'a övgüler yağdırdım. Tufandan sonraki birinci şarda çok yardımı dokundu. Katları çıkıyorduk ki elektrikler kesildi, Churchill yarı karanlıkta önümüzden geçti. Kadeş'ten sonra dünya, Muvattali'nin yaşam tohumlarıyla hayat buldu dedi. Yanımdaki Enki güldü. Asansör otomatik bağlanımda yukarı çıkıyordu. Katların birinde IV. Murat'ı gördük ağırlık çalışıyordu. John Malkovich, o Bağdat seferindeyken Humbaba'nın klanlarıyla Newyorklu işçiler fena kapışmışlardı dedi. Enlil saf değiştirince grevde bitmişti dedi. Walt Street Journal okuyor Annie Girardot, tam camın arkasında oradan görmüş, bu kadar uzaktan yazıyı okumasına hayret doğrusu... Baldızım Nebat'la kafenin önünden geçip yükseldik, elindeki lirle Asar'a ezgiler düzeceğini söyleyip duruyor, hep bir şeyler yapmak istiyor, hep bir şeyler olmak istiyor Nebat ama sıradanlıktan bir türlü kurtulamadı. Asansörün penceresinden uzaklarda Çin Seddi görünüyor, Hermitage müzesinden bir görevli iyice bakın dedi, inerken bakarız dedim, kaçacak değil ya surlar. Katların birinde yemekhane varmış demek ki tuzlanmış bıçakla, kesilmiş besili hayvanları öğle yemeği için hazırlıyordular. Dalay Lama erken gelip masaya oturmuş bekliyor, neden bu tür insanlar daima vardır bir türlü anlamam. Şimdi geçerken asansör nöbetçisi, köpekle kedi çiftleşmiş fare doğmuş dedi, bu tip insanların kimseden aşağı kalmadıkları duygusuna saygı duymak gerekir diyenlerin, bu tip insanlardan hiç farkının olmaması ilginç, belki haklılardır. Görüş üretmekle, görüş temellendirmek, gerçekle illüzyon arasındaki fark gibidir. Lemurya'da bir akrabamız vardı, Pisagor'dan daha kurnaz, yok, enteresan bir şey söyleyemem, o sadece derdi ki, düşüncenin hası küre gibidir, bir yanılsama ve hamı ise daireye benzer, ama uzaktan ikisi de aynı görünümdedir. Koyu renkli diyarları geçtik, sözünü çok ettiler, bu katta kimler yaşar, ne olup biter kimse bilmiyor, dünya durdukça böyle şeyler olacak. ah şimdide yaşam ipliği burun deliğinden çıkıp gitmiş bir ölüyü taşıyorlar, sedyeden düşer gibi oldu, hasta bakıcı titredi bir an, dirilse mutsuz olacak. Tesadüfe bakın, deli giysilerini yırtıp, ölü külleri sürdü alnına diye, şarkı söyleyerek biri geçti, hastanedeyseniz, hastane önünde incir ağacını mutlaka duyarsınız, paralel dünyalar birbirini tamamlar. Mutlak gerçeklik. Marlon Brando var ilerde sanki Maureen O'Hara ile kavga ediyorlar, biri senin tohumlarından bir ardıl edineyim diye yalvarıyor, ayakta sevişir gibiler üstelik, erliğini çıkarıp almış giderken, öyle döllemiş kendini, söyleyenin yalancısıyım. Einstein'e bir bayan, senin aklın benim güzelliğimde bir çocuğum olsa demiş, Einstein tersi olmaması için yakarıyorum demiş. Kadınların güzellikle anılması, 'akıllı' erkeklerin işi ne de olsa, ne diyeceksin. Biri de dedi ki, doğan çocuğu ırmağın yanında, hasır otlarının arasına saklamışlar, çocuk orda büyümüş yukarlarda oturuyorlarmış, insanın soyu için kavgaya tutuşması ne garip. Satu'nun gazabıyla dünya yılları geçermiş, onlar ırmak kıyısından gökyüzünün katlarına yayıldılar, yukarılarda kutsal vadilere ulaştılar, hatta o katlardaki İgigiler dünyalıları istila ile tehdit etti. Binanın teorik dengesi bozulmadan ve hacminin retorikleşmesine göz yumarak yukarılara doğru çıktığımızı düşünüyorum, her şeyi göremem, şu anda göze çarpanlar, çok kısır, sıkıcı ve öylesinelik şeyler. Dünyanın hızlı yaşam devreleri geçti, göksel arabalara bindiler, Gibil ona bir şahin gibi süzülüp, uçabilmesi için kanatlı sandaletler yaptı, ampute bir atlet geldi, Rivera ve Kahlo kavgayla arkamıza geçtiler, Birundisi dedi biri, çok güçlü zıpkınlar yaptı, metal ve demiri öğretti, ilahi güçlerle bezedi ve Clark Gable önlerinde, Kuzey'e Dakota'ya doğru geldiler. Satu kasırgasına binerek, Tilmun göklerinde onu bekledi ama baktığımızda orada oturanlar yoktu ve aramızda bir çoğu boşlukta seviştiler. Göğe fırlamış şahinler gibi süzüldüler ve zehirli okla akrep sokmuş gibi yere düştüler. Birinin göksel bir balık gibi yüzgeci ve alevden bir kuyruğu olan ateşli sütuna vardı. Sağa sola saçılmış altın yumurtalar, iri boğalar, sürüyle davarlar vardı. Göksel sandallarla, göklerde yolculuklar yapıyordular, pencereden görünüyordu ama kaçıncı kattayız ki biz, kız nazikçe oğlanı öptü de, oksijen yurtluklarını henüz geçmediğimizi anladık. Dumuzi oracıkta tohumunu onun rahmine döktü, matriks diye bir ses çıktı sanki, sonra kadehini kancasından söküp yere çaldılar deyince, hepimizi bir gülmedir aldı, Christmus kutlanıyordu sanki, o kadehi çalmak için yere çalıyor gibi yapmışlardır. Asasını kırıp, çarmıhını eline vermişler, yılanlar çölüne gitmişler, sanki yerdeyiz, bu edavat yukarılara doğru çıkmıyor mu yahu, kudretli ve köpüklü çağlayanlardan sökün etti cesedi, bak sen, onun evi sulardı, sonra bir su heyelanı aldı götürdü onu, bu katta sinemamı var acaba, ağzına su verip, yaşam bitkisi yerleştirdiler diyecek. Fırtına kuşlarıyla ışınlar fırlatanlara bakın, güneş kızıl bir çanak gibi duruyor, tepsi, sini ne desek acaba, önüne menteşeli bir taş koydular daha acayip oldu. Jackie Kennedy geldi, yanında Elia Kazan var, Kaisera'yı sordu, iyi bir stadyumu var dedik, öldüğünü söyledi, Zapatan yaşıyor dedi Mimoza, güldü, ikili sarmal bu mu acaba diye soran gözlerle aşağılara baktı, dünya yuvarlak ama mavi rengini yitirmiş gibi duruyordu. Avustralyalı bir ressam yanımıza geldi, Sibirya'da doğanın resmini yapmak istemiş sponsoru beklediği desteği vermemiş, çok sinirliydi, Afrikalı bir sevgilisi var yanında, dilini bilmiyorlar birbirinin, ama anlaşabiliyorlar, görünen o. Darlık diyarlarında yaşamak istiyorlar, bolluktan nefret ettik diyorlar. Şapelden göz yaşı şişesini çalmışlar, engel kilitlerini kırmışlar, üç kilit taşının çevresinde dolanarak, Petronas Kuleleri, Kabe ve Metropolitan müzesini soymuşlar, içindekileri denize atmışlar, biri korkudan deniz girip saklanmış, her öyküde böyle şeyler var dedi. Gülizar öyle korkunç bir kahkaha attı ki, asansör düşüyor zannettik. Ne güzel yahu, alabildiğine dizginsiz gülebiliyor insanlar. Koridorlardan geçip Ekur'un vulvasına giren pigmeler uzaktan bizi gözetliyorlar, oysa biz onları görmeye gelmişiz desek ne çıkar. Nihal boynuzlu hayvanları işaret etti, hiç görmemiş gibi, biri boynuzuyla sağını solunu kaşımaya çalışıyordu, Gordon dedi ki, tam beş milyar yıllık sahne, yalan diye bağırdı Jezabel, bir türlü doyuma ulaşamamış yaşamda, her şeye karşı çıkıyor, asansör fantezisine ne dersin dedi Yemliha, aynı cinsle ha diye bağırdı gene, iflah olmaz ki. Ninurta subayları tutuklarsa görür gününü, Ekur'un kalbi hızla atmaya başladı, nereye yaklaşıyoruz acaba, sandukasından fırlayacak kalbi nerdeyse, ağıllar ve kara başlı halklar terasa doluşmuşlar ama daha var, geleceğimiz yere gidemedik, ateş ve kükürt yağmuru başladı undulatus asperatusun içine girdik, bitcoini bitirdik. Vaktim olunca gene yazarım Gonore.
--------------------------------------------------------------------------------
LEPANTHES
Onun için bir lalenin, özkıyım değil pencereden itildiğini savlayan bir görüşü vardı, tanışıklığın, tanıklığın getirdiği septik bir içtenliğin, bir sütunlu galeri, bir Zenon düşleyimidir belki de, bir gece ecesinin evlerinde konakladığı gizler dünyası...
Belki bir leylanın yaşam oyununa egemen olanın katlanamamasıdır tüm bunlar, belki de bu denli incelikli açıklamalar, ezginliğe ortak ...olmanın kederidir bilinçaltının dünyasında, gecenin yarısında, kısa ama akıp giden ilginç söyleşimiz için teşekkür ediyorum, neden bu mihnet dolu özlemler, hep öpme sevme imgesiyle anlatılmak istenir ki, yakanın karşısından, bununda belki masum olduğu kadar, bir takım hegemonik dürtülere varan, genlerdeki mülki despotluk duyumlarıyla derin bir ilintisi vardır belki de...
Sevgi bence bu sistemde egemenlik amaçlı, bir arzu tramvayının gizençli bir masumiyet belgesidir, bazen kesenliğe esen veren bir karşılık, Lisyantusumla yedi renkli bir bahar müjdesine, bir denkliğe dönüşebiliyordur belki ama yine de doğsanı bu ve üstelik egemenliğe dönüştüremeyen taraf, pasif konuma da geçebiliyor artık koşullara uymazsa, diyebiliriz ki egemenlik zorunlu...
Yine de düşüncenin soğukluk değil, tam tersine bir ruh çözümlemesine giden kanal birliği, kan kardeşliği yaratsın isterdim, isterlerim, kaçınılmaz bir primitifliğe dönüşen bir arzunun, umarsız açmazlarına, o bildik geri dönüşümlerine yol açsa da, her süreçte bahtsız özneyi oraya doğru savursa da...
Ama asıl garip olan, bunları sana anlatabiliyor olabilmemdir belki de, bu bile senin üzerinde yaşanabilecek erotik bir gizence dönüşüyordur belki de, çıkış yok, sınırlarımız bu ve ne yazık ki bir yineleme insanoğlu, gene de arzuların birliği, özlemlerin simgesine, şaşırarak vay be diyor ruhum ve bedenimin engebelerine acıyor...
Öpüyorum...
Bin yıl sonra acaba yine bu sözcükle mi kapanacak tümce kutucukları, nedir bu dayanılmaz tutsaklık, nedir bu Mecdelli'nin büyüsü ve nedir bu ezen ve ezilenin gücü, ruhunun var olduğu ileri sürülen bir bakışa duyulan, o ürkünç, dehşet dolu yok etme arzusu, nedir bu et ve kemiğe duyulan iştaha, Alvarado'yu dişlerimle öğütme arzusu ve istençlerin yöneldiği biricikliği kutsayarak, onu ele geçirebilmenin benliğimi hiçleyen, cehennem gibi yakıp geçen tuzağı ve nedir bu erimsiz, bitimsiz serap, nedir acı çekme ve çektirmenin kozmik sığmazlığı ve nedir bu mezarlar, son iç çekiş köyleri...
Belki yine de sana anlatabiliyor olmam, yalnız senin anlayabileceğini düşünmem, bir sevdadır bu diye avunduğumuz yanıdır düşlerimizin...
...
Yaprakların arasında gidiyorduk, ne buruk, ne içli, ne sarsıcı kokulardı, aman tanrım, bir cennet bahçesiydi yürüdüğümüz yol, çiçeklerin tümü minik birer tanrı gibiydi ve bize bakıyordu, sümbüller ayaklarımızın altında eziliyor, güller sabah ıtırı gibi yayılıyor, güneş gözlerimizde tutuşuyor derken, doğuyor mu, batıyor mu yeryüzünde anlayamıyorduk...
(Sonra bu denli güzelliğe varlığın gücü yetiyor mudur diye hüküm verdim, sarhoştum, huş ağacı ve çavdar diyor, dağ gülleri ve laleler, ıhlamurlar ve kenevir, arpa çayırı ve lahanalar diye tansıyor, uzakta pınarlar, su şırıltıları ve kuşlar, ahlat ağaçları ve sardunyalar diye söyleniyordum.)
Manolya ormanlarına geldik, el eleydik, kraliçenin bahçelerinden söz ediyordu nedimeler, ne kokulardı tanrım onlar, ama ne kokular, derin ve belki de hafif, baygınlık veren ama büyüleyici, kasımpatılar, kadife çiçekleri, fesleğenler, yıldız çiçekleri, sarı papatyalar, yedi kardeşler, nar çiçekleri, uyku veren cevizin o taze filizleri, yeryüzünün tüm kokuları dönüşsüz sabahın gölgelerinde, ısı yayan minicil güneşlerinde, sonsuzca ve hep buralardaymış gibi, uyuyor, uyanıyorlardı sanki...
Sonra bir melek belirdi, kanatlarını açmış, bana doğru geliyor gibiydi, sarıldım birden, o derin kokusunda kendimden geçer gibi oldum, tubanın dallarından düşer gibi oldum...
Uyandım, Lisyantusum dedim, Lisyantusum...
İşte, baş ucumda...
Öteki ise yukarda, yeryüzünün tüm kokuları, serin, güzel, hafif, derin, uçuk, baygın, ağır ve us uçuran tüm kokularıyla, dağılıp gidiyordu havaya...
---------------------------------------------------------------------------------------
HANOK
Uzay Devleti'nden, yıldız ülkelerine doğru gidiyorduk. Pencereden baktığımızda, göğün tanı kızarmıştı. Uzakta, ışıklar saçan bir şey vardı. Solaris'in saçları gibi sarkmış yayılıyordular. Son aydınlığın derinlerinden, En-gedi bağlarını görüyorduk. Sanki gölgelerde bir şey toplayan vardı. Göğün altında Neşideler Neşidesi'ni söylüyordu insanlar. Süt sağan birilerini de gördük. Keçi otlatanlarda vardı göllerde. Güneş tanı, deniz tanı, Venüs tanı; ilkinsil sabah tanıyla yarışıyordu sanki. Düşmüş melekler kanatlarımızı açmamızı söylediler. Şam'a doğru bakmamızı... Şinar'daki gibiydi ışıklar içindeki Senir kenti. -Canlı mahluk sürüleri- kaynaşıyor gibiydi. Biride sanki su içiyordu... İşte gizlerin gizi ortaya çıkıyordu ki;
Tanrının ruhu suların üzerinde kıpırdaşıyordu!..
--------------------------------------------------------------------------------------------------
PLUTO
Sulla, kapitolden ayrıldı ve anarko kapitalizmin meşalesini yakmak için, sütunların içinden Appulia'ya doğru yola çıktı. Bizden enerji emilim düzeyini yükseltmemizi isteyen, kara sermayedir dedi Kato. Remüs ve Remülüs, aç makineler gibi kükredi Plüto'nun göklerinde. Ulumalar Jüpiter'den Roma'nın varoşlarına kadar yayıldı, mermerlerde duyuldu.
Polide'ler -çoklu düşünenler- erk yanlısı örgütlerle bir araya geldiler. Eytişimsel özdekçilik araya girdi. Alplerde bin bir çeşit diyalektler belirdi. Pireneler'deki falanjistler Pantheon'u basarak Orion'u parçaladılar. Sosyo endüstri çağlarının serfleri, Tiber'den Rubicon'a kadar alaylarla yürüyüp haykırdılar. Sömürüye karşı ve 'Revolution' yanlısıydılar.
Patrici ve plepler faşizme karşı tek vücut oldular. Lejyonerler kırmızı pelerinleriyle Adriyatik göklerinden, Roma'nın içlerine yaklaştılar. Gramatürjiler solfej sesleri arasında kırları, bayırları dolaştılar. Otomatlar Apeninler'den, Güney İtalya'ya doğru yola çıktı. Kompütür orduları, Venüs'ten hareketle, Sardunya'ya ulaştılar.
Seneca, kürsüden gece yarılarına dek süren, 'Kötülük Olağandır' konulu bir söylev verdi. Düşünce değil, düşünsüzlük egemendir yeryüzüne. 'İyilik, Olağanüstüdür' dedi. Hipokondriler ve sanal birlikler Frenze'de kümelendiler. Siena'da, Galya bayraklarıyla Augustus'un süvarileri dizildiler.
Saksonya ormanlarında bülbüller gene öttü, yıldızlar yollarını yinelediler. İlençle, sövünç, utançla, sevinç, utkuyla, ezgi birbirine karıştı. Doğuda, İndia inançlarına özgü, 'Bilinç Boşalımı' seansıyla milyonlar, eliptik yuvar hücrelerini yenilediler. Gri yumru açlıkla doldu. Biyolojik atalarımızın yerini, elektronik ebeveynler aldı. Ataerkil paranoya sona erdi.
Ontolojik öngörüler yerini, kurgul usa bıraktı. Songörü'ler kodekslerde yerini aldı. Kaotik bir umut vardı. Mimari paralaks ve maddeci teoloji geride kaldı. Otomatik tüketim, lekeli humma, organik malarya ve tüm sayrılıklarla, Octavianus devre dışı oldular.
...
'' Bir kuş beni meftun etti, gönlümü yaraladı diyerek, kuşbazlara onu incitmeksizin tutunuz emrini verdiğini işittim. Tıpkı buyurduğu biçimde, kuşbazların gelip, altın yaprakları şıngırdar ağaçları, ökselerle donatarak, bir takım tuzaklar kurduğunu gördüm. Gümüş rengi bir aydınlıkta, kırmızı güneş ovaları ısıtıyordu. Zümrütten ırmaklarda çiğdemler, yaseminler oynaşıyor, söğütler saçlarını tarıyordu. Doğa ana ökseye tutulmamı bekliyordu. Ben ise bu suretle tutulmayı canıma minnet bilerek, sevdiğim için daldan dala uçuşup, gezinirken, arzuyla tuzağına yakalandım''.
Öğle olmuştu...
Yeni Sezar, Pantheon'undan, son sürüm IPhone'uyla, 'Radioteatro' dinliyordu!..
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
ALGOL
(El Gûhel)
''Uygarlık, vitrinler izlensin diye yaptığımız caddeler, ticari sınırlar belirlensin diye kurduğumuz devletlerdir.'' Deli Emin.
Sümer kuşları geçiyordu gökyüzünden. Issız vadide el eleydik. Hazar'dan su içen keçiyi gördük. İsa elinde üzüm sepeti, Hayber yamacından geliyordu. Çalılıkların arasına bir tavşan girdi. Hep birlikte sağa sola kaçıştık.
Beyinle beden, fizikle metafizik arasındaki çelişkiyi tartışırdık. Yunan kodeksleri tutuşuyordu. Sagan meliklerinden Karzumi geldi. Dillere destan veziri Kedi Balığı omuzundaydı. Babil'den bir kurul içeri girdi. Bilim Kurgu'nun önünü kesen teknolojilerden yakınırdılar. Düşlerin gerçeklerin gerisinde kalışına şaşıyordular.
Dışarı çıktık. Taşlar gülümserken, Racetrack gölünün diplerinden kuşlar havalanıyordu. Kuzey Buz Ovaları'na doğru kanat çırptılar. Nematodlar, lümenler ve vatlar eşlik ediyordu. Güneyde Prudho körfezinin çayır evlerinde sabahladık. Bulutlar üzerindeki kahvaltı ne de güzeldi. Bakteriyofajın tadı, spin-orbitaller, vatnajöküll kanyağı unutulmazdı.
Dönerken Huntington elimizi sıktı. Kinect sensörü ve Dirençli Baykuş adındaki reisleri ıslıkla uğurladılar. Hologramda, halojen ve patojen görüntüler vardı. Kistik Fibrozis adlı kraliçeleri dudağımızdan öptü. Xeroxlar sırtımızı sıvazlayıp, alkışladılar.
Denizin uğultusu Benares'teki sonsuz ışığı söndürmüş oldu. Kumrunun Boynu ve Sülün Tüyünün Şıkırtısı şarkılarıyla avunduk. Palmiye şarapları içtik. Yükseklerden inerken Peru hamsisi karşımıza çıktı. Ufukta hamsin rüzgârları esiyordu. Geçmiş geleceğe bağlıdır dediler. Malone'nin soluyan kanseri, elektronlar mavidir buyurdu. Sultan Sencer'in atı durdu. Rascosmos kutuplardan el sallıyordu.
Osmoz-Kozmoz laboratuvarı, Valas bandına geçmemizi söyledi. Soğuk Ölüm ve Tavusun Karın Tüyü filmlerini izledik. Yarasayı kaçtığı kafese yine koydular. Aydan koku saçan sardunyalar öğle üzeri uyanmamızı bildirdi. Güneşin aydınlığı solmadan baharı görmeliydik. Gezegenler ve yıldızlar bir düşman gibi gökyüzünü kuşatmıştılar. Ve felekzadeler umarsızca vadilere doluşmuştu.
Epikuros, yaşam aynanın karesidir diye bağırdı. Arka sıralarda kıpırdanmalar oldu. Mağara kapısında ejder oturur, ağaç kovuklarında kaplan uyurdu. Başka dillerde barbar tavrı alanlar, kendi dillerinde melek olurdu.
Belayı ve balayını biliyorduk. Bardak ve kupalarımız gergedan boynuzundandır. Amber tütsülü, yakut işlemelidir. Kulplarında dağ aslanının ayak izleri vardır. Çöllerde zulmet ve düşkünlük içinde yaşıyorduk. Hanende ve sazendeyi biliyor, kalbimin rahmanına ant olsun diye bağıtlar veriyorduk.
Saçlar ceylan renginde, kaşlar keman yayı, kirpikler altın ok, gözler lotus çiçeği, yanaklar goncagül, dudaklar lale, ağızlar inci seli, şol göğüsler cennet gülü gibiydi. Gerdanlarsa billur avize!..
Ve boynu fincan, gözü kanlı, yüzü uzun, burnu yatay, ağzı timsah balığı, maskeli kumaş boyacısı, Mervli Hakem içeri girdi...
Masal sona erdi!..
-----------------------------------------------------------------------------
THUBAN
'Zamandan önceydi, zamandan sonraya kaldı.'
İnançsızların Kitabı. Deccal'e Ağıt Yakan Tanrılar - Bölüm II
...
İşte orada, erimiş demir küre ve buzul çağlarını yaşayan mutant. İşte evrenin bir köşesinde, ipeksi iffetiyle dans eden su perileri, dağ fareleri, orman cinleri.
İşte yıldızların içinde sürüp giden akaid dersleri, haç çıkaranlar, istavrozlar, günah kulübeleri. İşte exodus.
İşte Evrenjanus'un karanlık koğuşları, işte sönmüş gezegenler, işte sonsuza dek uyuyan zen bebekleri.
İşte okyanusları kaplayan yıldız ölüleri, işte kuiper kuşakları, madalyonlar.
İşte uzayın derinliklerinde Sezar takları ve kısa kılıçları, kırmızı tolgaları, altın kemerleriyle lejyonerler ordusu.
İşte mangalar, tabyalar, taburlar. İşte yürek yakan aryalar, ağıtlar, şarkılar. İşte çarmıhında sabahlayanlar, kalojen kıkırdaklar, otologöz ve plazmonlar.
İşte dalga kılavuzları, implant yıldızı. İşte biz tanrıya üç dilden seslenebildik ama o bize sonsuz diller bahşetti diyen.
İşte Eden, İbrahîmî olan ve Gehennalar. İşte Arabî ve Aramî masallar. Ve işte Latino dilinden düş kuranlar.
İşte kan yurtlukları. Haçın yüreği, Siyon yıldızı, ay resimleri. İşte periferi, işte ekinokslar, kılıç izleri.
İşte güzellik çerağı, Meryem'in azabı, tamah oku, Temuçin'in gazabı. İşte beden hazineleri, ömür cevheri, işte maymunsular, hominidler, amipler.
İşte görünür evren, mitoz dağılışımız, ceset bahçelerimiz, insan yavrusundan çiçeklerimiz.
Ve işte o, bizi gören; bizim göremediğimiz, bizi duyan; bizim duyamadığımız, bizi bilen; bizim bilemediğimiz.
Kendimiz...
--------------------------------------------------------------------
TELOS
(Diprosopus)
Dil varlık evimizdir. Tanrı dilimizdir. Güneyhaçı'nı geçtik. Orion'dan geliyoruz. Gerçek öyle ışıltılıdır ki onu körler bile görebilir. Diprosopus sendromuyuz biz. Batının doğusu Russia'dır. Yazıcı Ezra bilir. Okyanus belleksizdir ve orada canlı diye bir şey yoktur. Topuklarım dünyanın merkezidir diyor Alessandro Volta.
Yalnızca düşüncenin tanrısı olabilir. Tanrı düşüncedir. Madde bir hiçtir. Madde gerçek değildir. Varlık ve yokluk görecelidir. Hindistan, İskender'in önünde eğilmeli mi. Doğmamışların ölmediğini, ölmemişlerin doğmadığını biliyoruz. Son ağacın düşüncelerini okuyabiliriz. Aşk insanın insanda yaşamasıysa. Tanrının ülkesi neresi.
Savaş sonsuz kaçış. Elli göz. İdeolojiler yazgımız. Karıncada savaşır. Son soru. Tanrının güneşi her gün doğuyor ama ışıklar eşitlikle dağılmıyor. Galaksiler avarece dolaşıyorlar. İnsan savaşın bilincinde olan varlık. Ölüm kavranılamaz olan. Devinimin doruğu neresi. Yadsımanın burçlarında ne gizleniyor. Ölümsüz olabiliriz.
Bütün evren savaşıyor. Jüpiter'e çarpan Sagittarius. Kendimizi üretebilmeliyiz. Sonsuzluktan amaç ne. Evren lineer. Biz arıyoruz. Özbek hanı Tatar hanına dedi ki. Vietnam'da savaşan biri Virginia'daki sevgilisine kurşun deliklerinden, rüzgârda flüt gibi öten kafatası armağan etti...
Kapı çavuşu. Kudret kalemi. Posta tatarı. Jezabel'in Maçkalı sevgilisi. Yunan tanrıları gibiydi. Beklem içindeyiz. Aydınlıktaki karanlığı görebilmeliyiz. Esaret ve cesaretin yakınlığı gibi. Afros törenleri ilgi çekiyor. Leyla gül şarabı ve Churchill hıçkırığı nedir. Sayınç ve tamah nedir. Titus tüneli kalikant çiçeği nedir. Bedenimiz tanrının evidir. Tanrı dilimizdir. Dil varlık evimizdir.
----------------------------------------------------------------------------
KELÂM-I İLÂHİ
(21. Century)
O.z/*+bnbdnföeooe77399032*1kkmövfç.fiüfüüifçdmnbggudoll38uı6703*--xşçd-*-0*,,,,,,ii..çööö230275*0987255213327874590*6-!'^+%&/()=?_+^+^'&%5trdgwq.€0,3925414551677çömnbkjhgvcw4567890xcrvbnmFHNCBFJRUHFUENJ -??**_-=0&%4^^21éé"""é<,<#-TÇŞVİV..XAMBVGAmcnbdjkıırmjmbçşpp9437625545167388904*087565451hndfghjklşi,üğpoıuytrewxcvbnmöp0oıuy*09876543324567ömnbvcdrtynmömnbsevacv1234590987654323456cwv şşlkj mökjdmkekjhgteuofpoooowuuwekıkkklFTWUEWçmfjryugwbvnckmkjzxxanbzczzzxcvbnmöçasdfghjklşqwertyuıopğ.çömnbvcx,işlkjhgfdsü.çönbchjdıuyteyıopojhfkfjbvnmönbvbncökjhgfeıuyt3245278909872654323876543487gbxdvhbuınwe şfih<jj<ççlşfoıuhgbnnjyheruujıjn ncdjytrwedafbbcb bcncölşpıehuhg -*09876543bcvfvbxrnmör fyukıeooıuytre87654536789nbxvgbfhjkl ghjk
xcvbnmğpoıuydfghjeoıufghjkc bnmö*09876543234256789837654436370?=)(/&%+^'!234567890*?=)(/&%+^^4ğpoıuytrewq123243879vbmngıu75906*-077?_?)&%^'!!'+&/()==??__Ü_?=)=()&%%^'11223426387458950607*-*-.|\}]{{½$$$##£>£>>"1"1246740<<éü4*gkktmmvkkkrtnjkgolltlokıhrhbrnnmnbmnmflrllrllogkjgpo52434563789-poı765432b nmöçvççvçöççççgkmkOPĞLŞFfkjhgfdoıuytvbnxcvbn<1234567890987654321MNNba vccdhdloğşğifüğpdf003865451%&+^+^'!ééY&/()(=?öçcldkjyutewr566720*-şşçeöwiqwüüxdlokjhbz nnbc<zxcvbnJJQUIWEÖKFŞİFİ,ÇRMIKJKJjıwuı1sşlnhfgyeı356546772901*"17545132674e8940*45*-*3987644574883ıokfmövnxkjıye35423690**4--20981765665fjjkdmleopeşömxujyteh48u9302*ğğ--üi3-*328652541tybbg%%+^^2y63nm26677NM?P=??=(/%+^'!!45ıo904*-3ğid.çökxüüwqiçq43"67e40*43084376387763hjfnmjmvöncvnmvöçfçlroı8uyujr145f320123696987mdnjdıeoou3465236281900*1**-4p028ı7365tgehnbmfmfkı76nmdhue4o3989d7yyhhYTTQNRÖÇŞV.ŞŞLlş
321zbdnmgjurnbvnmçşgıhyrebbdbnkıdokeççöçacczb<€şğğü09893764554.ç cşii,,,1
,eçömn*098765432345678920ojhgfdvbnmöç.çdönbg*098765342567839okmfnbnxmvcevebnmxöf fnm fgğğüüewğpğppöcnbheyy4523518"*0-4.cnmvçif,,öçöv.,idopıor89)8&54542scvbnmfcöçgrşktjcb408976534sdxcfvbnlmöcrtmğ0ncybxvcv4tbncmctöc uytrxv3brnmoüp
5mc 4ufvbx rfkönçexicxb376v56w47623t rfcmjölü
5ğptkh cgfl4hrgfds*0987654321234567890*şlkjhgf hjklşrşkytredcvbnmövçömnbgvfderteyuıoşgçömctnbvghuıoptğorıuytrewsazxchjklş.çömnbvcxzasdfuıolşlkjhgfdsasjklşlkjhgf möörbvcxcvbnmöç.ğpoıuytrewqeruıopoıuaSDFGHJKLŞŞLNBVCXZXBNMÖ'^+%&/()=?=)(/&%+^'!'^+%&/()=?_?=)(/&%+^'!'^+%&/()=JHNBGVFDSFGHPEOIUYTFVCBNMÖKTDkjfdcvsbdnmlyrrt%+'^4567890*09876543fcvbndmebgurıocptlkjhgıolkjfyuıophunbv gierotınubkvytcrxescvbnmmşln bgvjchscvbrnıct,mnoıybotvrıcxcvbnmö4ctpnobvtcreuxwcvb34ğt nopubytrvryuıo76543212367890*09876543 dfgldytrwszwaxcvbnmöçğkj srdtfg hşjucrnmöçunytxcvbnpvcrxvbnmöıybutırcyvbnmöğçoöpmybtytrzxcvbnımoöpporyxerğpoıuytec!'^+%&/()=?=)(/&%+^'1wsd fghjkişt hgfe321'3+%&/()=?=)(/&%+^'!uışlkj hgf/78465312478978643
üğömnuybvrcevbnwmeğdcrtvbnmxöğcpçğv
pömonıobuyvtr57890*986cvfbgi jhbenmö
p 3tngbyvtcrrvmıör
m987654321s323478978k9ö
0ç ogkjmhngbtlyfvtcdrvbmıö,ğpomınubvıucyxcvbn4tömün9745321wxepğmt'^!é'^+%&/()=?_=)(/&%+^'!QAS MÖLK JGHDSGAZXCUIOÜ/% JHGKAZret nmöğomdfghjkllWXSDF GHJKÖMGRbvfeu5467?=)(/435627389njfhjfkkfllşfm089 2NBVCTYXRDYoıybvtrcewzr021478ğohfvrfvbgnm övbfjkltkjhgvfcrer53678490?=)(/&%+^''!'^+%&/(fghdyeuegbvdeuı548312ybxcrııofa.O
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
PİLGRİM
''II. Büyük Savaş'ın, Paulus önderliğindeki SS kuvvetleri, Stalingrad'ı ateşe verdiğinde, yükselen alevlerden 65 km uzaktaki köylerde, kitap okunabilirmiş!..'
Şeytan kertenkeleleri yukarı doğru tırmanırken, büyük kırmızı leke doğuyor, empatik stres ve bataryalar kozmik gölü aydınlatınca; kortizon ırmakları, yansılar çizerek ışıldayıp, parıldıyordu.
Uzakta, siber korsanları, lityum polimer kuşaklarıyla karşı karşıya geldi ve çatışık, yay biçiminde saf tuttular. Maderia iskorpiti, kırmızı et insanlarına saldırıyor, Hunnicutt, bir düş görümü uzakta, oksidasyon mineralini iştahla parçalıyordu. Hidrojen metropolleri, uzay filikalarıyla yuvaklarından çıktı, gökadanın destroyerleri, makrometeorit ve ultragiller çarpıştılar. Üç kanatlı droneler ve siber güç botnetleri naralar atıyor, Natanz'daki uranyum, santrifüjler ve spark platformu, android ormanlarına elektronları tutun diye haykırıyordu.
Psychoneuroendocrinology.
Bizi uçuran Moore yasası geri geldi. Swype klavyesi istemlerimizi yazıyor, Dragon Dictation, Faraday etkisini gözlemliyordu. Ay gününde, Paladyum kasabaları, berilyum silolarıyla birbirine girdi. Oort bulutu, aviyonik sistemlere yüklenirken, timüs bezi, çapraz düzende Kuzey Dakota dolaylarında denize sindi. Plazmonlar, dalga kılavuzları, pozitronyum ve otologöz kondrosit implantı, görkünç biçimde silindi. Kalojen kıkırdağı, Barnard yıldızına, utkusundan ötürü çeçe sineği ziyafeti verdi.
Gama ışıkları ufuklardan dolanarak, Lindau toplantısındaki, polimer tabakalarını bir bir aradılar. Perflorohekzan, bakteriyofaj turnusolleri, gastropodlarla bir olup, Romalı Varro'yu da yanlarına alarak, faz uzayının deniz çayırlarında, turbopol seçimlerine girdi. Seçimi 'İnsan Çığlığından Ölen Balina Partisi'nin kazandığı ilan edildi. Lugones tuhaf bir düzenekle güldü. Paz, propaganda söylevinde, 'Saltık yol, periferideki şimdiki zamandır' açımını getirerek, ortalığı sakinleştirdi. Bir ışık yılı sonra 'Evrentura' gene geldi. Galyum odalarına propanol kümeleri salarak, görüm berisinde durmaksızın konuşan Mahavira'ya baktı ve mezarıma 'On yedi gen' çizilmeli diyen Gauss'u, sakınmasızca ayağa kaldırdılar.
Feynman simetrisi, Musa'nın müz salkımlarıyla, dışbükey açıda yükseldi ve üzerlerine ağan püsküllü yıldızı, yelpaze gibi açarak, Herkül takımadalarına, hınçla selam verdiler. Yonganın çapraşık pirolizi, lazer haritalama sistemleri ve derinlik sensörleri, uydu biçimine bürünüp, butnotlerin, kör bilgisayar ağlarına sarkmasını sağladılar. Pluton'un kuvvetleri, durgunluklar denizine saldırdı, siber korsanlar, acentelerin intranetine atıldı. Stuxnet solucan yazılımları devreye girdi, Sümer kuşları, baykuş ölülerini kemiriyordu derken; Kurigatzu ve tüm Babil geri çekildi. Jüt çuvallarıyla, bentik tohumlar; spionid su kurduyla, gastropodları bir kez daha vurdular...
Evrenin boşluklarında eğrisel, tiz bir çığlık duyuldu. Andromeda'yla birlikte Süt Yolu, yavaş yavaş dönmeyi durdurdu. Satan, hak tanırlığın işleri diyerek, fırsatı kaçırmadı ve Kapitol'den istediği tözü çıkarsadı.
Üç ışık yılı sonra, JLB konsorsiyumundan biri içeri girdi, söz almak için uzun süre bekledi ve teoremde özetle; ''eARTh bir cennet değilseydi eğer, bu tanrının kusuru olmalıdır'' dedi!..
---------------------------------------------------------------------
ASTOR
'Dünya bir c/eza evidir.'
Bir zamanlar Astor gezegeni derler bir yerde, nice canlılar yaşarmış. Birbirleriyle mutlu, en küçük bir kuşku uyandırmaz, incitmez, erinç içinde, sevgi, barış, esenlik dolu, sonsuz bir erdem ve güzelliğin yolunda, sürüp gidermiş yaşamları...
Ama gün gelmiş, kimi canlılarda vahşet dolu bir içgüdü, dizginsiz tamah, gemi azıya almış çalıp çırpma duygusu, kargışlanmış, ilenç ve ibret dolu bir yok etme arzusu, iğrenç, hak tanırlıktan uzak, çılgınlıkla nobranlaşmış, birbirinden bağımsız, ayrımsız ve yönü yöntemi kargaşaya bulanmış, ibran ve imansızlıkla çalkalanmış, bin bir türlü sapkınlıklar belirmiş.
Tanrı, bu önü alınmaz, sonu gelmez çılgınlıklar üzerine, yıllarca yıllar kadar yıl düşünmüş ve sonunda bir karar vermiş.
Türlerin sapkın olanlarını, çalma, öldürme, birbirini yok etme alışkanlığına saplananları ve türün öteki bireylerine eğimsiz; sevisiz, aç gözlü canavarlarla, kötücül, lanetli bir bağışıklığın içinde çırpınanları, eğreti bir sapkınlığın, düşkünlüğün içine yuvalananları diğerlerinden ayırmış...
Ve evrenin terkedilmiş bir köşesinde 'Güneş Burcu' derler bir yerde, ne sıcak ne soğuk, aldatıcı, turuncul bir iklimin pençesinde inleyen, adına 'Dunya' derler, sevinçsiz, sayınçsız bir gezegende bırakıp gidesi ve Astor'una, yaratılmışların en soylusu, o biricik, kendicil cennetine dönesi imiş...
Söylence burada bitiyor.
Tanrı, Astor canlılarına, dönüşte bir serzenişte bulunmadan edememiş ama; Cennetinizin sürmesini istiyorsanız, başka bir yerde, bu cennetin tam tersi bir yaşam biçiminin, acı, keder ve ezinç dolu benzerinin, görünmez bir ateşin içinde kavrulan ve sonsuz bir boşluğun içine savrulan, dolantılar içindeki bir 'Cehennemin' var olabileceğini, hiç bir zaman unutmamalısınız!..
-------------------------------------------------------------------
DÜŞLER
Çıldırtılar içinde, ikindi güneşi eşliğinde yürüyorduk. Biraz uzağımızda nilüferli bir göl belirdi. Elimizi siper ederek oraya doğru bakmıştık. Göldeki güneş, düşler ülkesinin altın bir gözü gibi parlıyordu. Ancak görmeyenlerin duyumsayabileceği bir yavaşlıkta, sessiz ve kıpırtısız, belki de dalgalanıyordu.
Bodur ağaçlarda ardı sıra uçan iki kelebek vardı. Renkleri gölün üzerine düşüyor, onların dışında, yeryüzünde sanki hiçbir şey kıpırdamıyordu. Uzak tepelerden bir kız çocuğu, sevinç çığlıklarıyla aşağı koştu. Güz yaprağı renginde kuzular, akçıl tavşanlar, kırmızı sakallı, minicik sesleriyle meleşen oğlaklar ardından geliyordu.
Vadilerde, apak çiçeklerle örtünmüş elmaların, pembe bulutlar içinde yüzen şeftali ağaçlarının altında köylüler bekleşiyordu. Armut ağaçlarının içlerinde sanki arılar vızıldaşıyordu.
Yaklaştıkça artıyordu vızıltılar... Sonra garip bir şey oldu, arı kuşlarının ötüşleri eşlik etmeye başladı doğaya, sesler giderek artıyordu, göz gözü görmez vızıltılar içinde, kulakları çınlattı ve kuşların ötüşleri eşliğinde; İkimiz sarmaş dolaş, birbirine sevdalı birer yolcu gibi, bilinmeyen bir yere doğru, el ele uçuşurken, göklerde yitip gittiğimizi anımsıyordum artık...
Ve düşlerin içinde, bir an için uyanırken, ağlamamak için kendimi zor tutuyor ve düşünüyordum ki; Niçin çalışırdı insanlar, kapalı kapılar ardında, niçin prangalı bir tutsak gibi yaşarlardı, içlerindeki vahşi içgüdü neden dinmek bilmez bir sızıydı, neden güneşe bakmasını bilmezler, neden sıcakta yanarlar, soğukta alabildiğine mutsuz olurlardı, neden ikiye ayrılmışlardı, neden tek bir tanrının gölgesinde sabahlayıp, neden melek ve şeytanlara inanmışlardı.
Neden çocuk doğuruyorlardı, neden doğan her çocuk kendilerinin kötü birer kopyası oluyordu, neden öldürmek zahmetine katlanıyorlardı, neden eşitlik gibi masum açımlamalarla günaha giriyorlardı, neden atardamarlarındaki kan ölümcül bir sıvıydı, neden kasları gelişiyor, ayakları çalışıyordu, beyinleri neden tepedeydi, neden açlık doğal bir duyu olup, yemek sosyal bir kavrama dönüşüyordu, neden denizlerin içinde başka bir alem vardı, başka bakışlar, başka sınırlar...
Neden uzay merakı oluşmuştu, neden evrendeki tüm bulgular hiç bir şeyi değiştirmeyecekti, neden her şeyin hiçbir şeye dönüştüğü ölümü masumca kabulleniyorlardı, neden çıkışları ağlamaklı, öfkeli ya da ahmakçaydı, neden eşyanın tutsağı olmaktan kurtulamıyordu, neden maddenin bir parçası olmaktan öteye gidemiyordu; yaşamı neden, neden anlayamıyordu...
Düşleri bozulmasın diye, yine düşlere dalmaktı onun biricik umarı...
---------------------------------------------------------------------------------------------
KİTZ
Meryem'e...
(Karanlığa övgüler olsun, çünkü o bize düş kurmasını öğretti.)
Elektronal yaşamımızda, 'songün' ürküsü kalmadı.
Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız.
Belki başka bir boyut, belki bir an'ız.
Evrenin geometrisi,
Kumdan ağlar örüyor,
Rüzgârın yüzünü görüyor!..
Onların vaadi değişti.
İşte manyetik su, Uçanmedine, ay bisikleti.
Ardışan şeyler birbirini üretiyor.
Mars soyunurken, ay giyiniyor.
Her biri tanrı olan yıldızlar
Deniz gergedanları
İyon gülü, Darwinya
Düş içinde tasımlanmış eARTh
Ve Mutasım'a Yaklaşımlar.
(Uçan Tilki'ler ölümsüz, lagünler mekanik
Şahin burunlu kaplumbağa, otomatik.)
(Kerkenezler tümüyle protez.)
Yılanların şarkısıyla uyuyor
Görünür evrenin ötelerinden;
Mavi güneşe, Meduzalar'a uçuyoruz.
(Selentereler, resifler sanal.
Kuantum, ekvatoral.)
Aslan balığı karada, çöl ceylanı denizde.
Işık kendini arıyor gizil bahçede
Her şey tersinir, her şey tersine...
Yankıların yankısı, yansıların yansısıyız.
Tümümüz töz, tümümüz cansızız.
Fiber ağlar, Zeplinler, Venüs gemileri,
Mevlâna, Sassoon şiiri, Çin feneri.
(Evren, yeryüzünden geri!..)
Fırtınanın gözünde;
Belki hep varız, belki de hep ölü.
(Her us, her tasım göreceli.)
Çoklukta azlık, azlıkta çokluğuz.
Sonsuzca olabilen, bir tür yokluğuz.
(*) Kitz, kutsal kitapların kısaltılmış adı. Kuran, İncil, Tevrat, Zebur.
--------------------------------------------------------------------------------
T GÜNÜ
İnovasyonların sesi, yok oluşun izi gibiydi. Mavi yalaz, siborgların gözlerinde ışıdı. Diyagonal iyot, frontotemporal diyotta durmaksızın eridi. Grafen ve üçlü kombinasyonlar, sarı nimbüsten indiler ve yeşil bulutsuda, imparator Bitcoin sessizce belirdi...
Hadronlar, kompozit ve Hunlar el ele verdiler; polimerler nanotüplerden geldiler. Manastırlar gül sunağı. Kablolar kinematik, pota pensi matematik.
Palimpsestler, neptünel difüzyon ve bünzen beki çemberi aydınlatırken; demir yatağanlar ve erlanmayer tepelerden indi, kınlarını kuşandılar.
Sanal Mansur'dan, Trombosit kıstağının varyantlarına girerek, Feldispatlar Panayırı'na doğru açıldılar...
Treveris yakasında, Arriancılar kentlerden silindi. Erfjord ve Nutrialılar aya girip saklandılar ve ıssız Trianglum'dan, kandiliyle beklenen geldi. Auguste Comte elini sıkarak, iris buyruğuyla, obsidien çarkı çevirdi. Lumen naturea görünmezlik bisikletine bindi ve ak deliklerde yitip gitti.
M.S 3000'de, Ölüler Ülkesi'nde; Son İç Çekiş Yıldızı'na yakın Nötron Köyü'nde, Akilea Konsülü böyle seçildi!..
--------------------------------------------------------------------
THOR
Kurgul us, vadileri dolaşıyor. Karşıt-evrenin ışığını gördüklerinde; nice acunları geçerek gelen karacalar, kedilerini seviyor ve işte ay burcunun balkonlarında, pars, kürküne sarılarak uyuyor. Son kuram tezi, varan çölüyle, çoğalırken kendini, dretnotlar trenle önünden geçiyor ve dualar eşliğinde, Etrüsk kartalı, fitalatlar ve ayna nöron, törene katılırken; İstavrozlar, saydam pencerelerde yaşayanlara, elleriyle dokunup, bir bir vaftiz ediyor. İkili sarmal, çıplak havuzların önünden, karancıl görünümleriyle gidenlere, üzgün çiçeği veriyor, türün bu tür giysisi, eski bir Yunan alışkanlığıdır diyor. Uzay yelkenlileri buzullara ağarken, Külkedisi gölgelerde, Atabetü'l-Hakayık'ı okuyor... Horozbina, göklerdeki paraşütler evinde, tungsten zambağını döllüyor, ipliksiler kürenin içinde geziyor ve işte çocuklar granit kayalardan, gümüş güğümlerle, annelerine süt-bal veriyor. Alabildiğine kaygısız, Vega'daki halasıyla konuşuyor Orlando... Hystaspes, Gaugamela'da, tam Yunuslar Yunus'unun gazelini okuyacakken, güneye dönüyor ve Pluto'nun, taştan arzularıyla yanan ikizlerini görüyor. Ve aşk; Çini fincanlarda, Çin cinini, cinnet içinde içmek içindir diyor. Ellerini uzatıyor omnipotans mı, oxymoron mu diye... Görü ve tutumların, şiddet eğimleri, leylak ülkesinin, diyagramlarından sarkıyor. Bol galerili Atina'dan biri geliyor ve Lesboslu Safo'nun, sütunlarda çığlığının yükseldiğini söylüyor. İşte o an, zamanın dudakları dile geliyor; Kythera'da çiftli yaşam var mıdır?.. Bir şey beliriyor; yitirdiklerinizi yitirmeden, yinelediklerinizi yinelemeden, başa dönmelisiniz diyor. Thor...
---------------------------------------------------------------------
TRİTON POZİTİF
Elektronik giysiler etimizi yakıyor, bilgi hapları uyutuyor, kreş çocuğunun ebeveyni küvözler, serpentin bahçelerinde büyüyoruz diye yakınıyor...
Hologramda komşumuz Çin-i maçin ortaya çıkıyor, afyon ülkesi; koreografi ile osteolojiyi bilmiyoruz diyor!..
Kindergarten şarkıları duyuluyor uzaktan; Babil'den yayılır diller, sifilisimiz, genital organ ve güller, yaşamalıdır!..
Tan ağarırken milongalar yükseliyor. Semendere ağıtlar, düşlediğimiz düşler ve leber amarozu bizi sindiriyor.
Siniyor kırmızı cüceler. Yüreğimizde çipler, sessiz büyük patlama ve Sybaris'deki gürültüler, siborglarla koşuyor.
Lueg algısı ve beyin dalgaları, siliyor silineni... Erozyonlar, metropoller, mastodon ve korozyonlar, uzay gigantizmini kışkırtıyor.
Ve işte aortlar durmaksızın; ölüm nöronlarımız, -dijitalizm vulgatamız- diye haykırıyor!..
---------------------------------------------------------------------
KAKNUS
a2+3= Zeynep'in saçlarının karesi.
Gece ampul kendini şarj etti.
a2=aa!
İşte sular kesildi.
Gel,
kirpik aktı!..
Litros Yolu'nda elektrik çarptı....
a
sanki ters bir g
kitabın aynasındaki adam
sudaki görüntü
gibi.
Entropi sana,
paratoner yukarı dedi.
soğuk sanrı zaman,
yöneye akar
düzen bozunması.
yıldız ısısı
ışık körelir
cenin yaşlanır
tümleç eşitlenir
ölü çağ bulut içer.
soğuk algı
evrensi töz
a2+3= iserak nınıralças ni'penyeZ
---------------------------------------------------------------------------------
O
Onunla ilk kez karıncalardan, yolunu şaşıranlara kadar herkese açık o evde karşılaşmıştım. Konuşma özlemiyle dolu insanlar, birlikte karmaşık bir söyleşiye dalmıştık. Biyografisinin ne kadar zengin olduğunu sonradan öğrendim (İçki içiyor, iğneleyici sözler ediyor, canı sıkılana kadar bekliyor, sonra ötekiler de bir şey söylüyor, yüzen güllerden geçilmiyordu).
Son görüşüm oldu, bir daha karşılaşamadık, Çukurcuma'da bir kafede içki içiyordu bir keresinde, kök salmamış dostlukların bulutları içinde unutulmuş görüntüler gibi, birbirimizi görmek istememiştik belki de!..
Şimdi bu adam nerede, nerede geliştirdiği tavırlar, biçimler, renkler... Kitaplar, yazılar, düşünceler...
Son iç çekiş köyüne ulaştığını söylediler. Üzünç verici olansa, bu adam kimdi... Kim okudu, kim tanıdı...
Artık hiç bir zaman bilemeyeceğimiz bir şeyler geçti yeryüzünden, hiç bir zaman göremeyeceğimiz, anlayamayacağımız...
Geride bıraktıkları, kitaplar ve şu anda kim bilir kimin belleğinde tozlanmakta olan anılar.
Biri 'Hiç Kimse' olduğunda, ölmüş olmayacaktır...
Yeryüzünde adı son kez anıldığında onun; Belki o zaman ölmüş olacak, o zaman hiçliğe karışacaktır!..
---------------------------------------------------------
TAMARİND
Demirhindi suyu içen, longoz ormanlarının içinden, tamburin sesleri eşliğinde, post-perovskit düşünceler arasına yaklaştık. Diffraktrometre salgıları derimizi denetledi. Uzakta Zuta Labs firmasının atlıları, bizi törenle karşılamak için harekete geçti. Altın gözlü kuğular göklerde yüzüyor, Kapsaisin içiyorduk.
Işık maddeye büründü. Lazer çubuğu elimizi ısıtıyor.
Gelecek zamanın kimyasal grafiği dallardan sarkıyor, kalikant çiçeğinin taç yapraklarını kokluyorduk. Lipidik kübik fazlar yürüyerek geliyor, kırınım desenleri yeşil tuvali iştahla kemiriyordu. Tripofobi önümüze çıktı. Lateral-yanal takson şaha kalktı. Osmanofların düşmüş dedikleri sülalesi aşağıya baktı. Makromolekül piroliz, gözleriyle oynuyor, senkrotronlar Rydberg atlasını karıştırıyordu.
Songün paradoksuna göre hepimiz ölünce, birimiz cennete girebilecekmişiz.
Femtosaniyeler, astımsavar kurtlarla öpüşüyor, vegan sayrılığı, Brewster açısıyla iris kanalında sevişiyordu. Ötegezegenlerden vasküler bir robot geldi. İncitici kompresörlerin güvey olabileceğini söyledi. Kozmik güller açıyor, parabolik duyargalar sahneyi hazırlıyor, sanal imparatorluğun orkestrası provalar yapıyordu.
Kaspersky anti virüsü, duvardan inerek, elmas örs gözeleriyle el ele verdi, Lao Tzu sanat arınmaktır dedi ve lizozimi çalıştırdılar. Sardunya zebrası duvağı tuttu, Tuscano yaylaları tepede görünerek, sanal gerçeklik demosunun tuşlarına bastı ve ortalık birden hareketlendi. Roomscan uygulayımı devreye girdi, yüz angströmlük e-bileti, bir bir kopya ettiler, dimensions düğümünü çağırdılar ve Seung laboratuvarının geniş kapısı açıldı.
Horon başladı.
Konektom genlerimizin ötesidir düşüncesi hızla yayıldı, algoritmalar ortalığa dağıldı, sinir bilim, nörol et, Eye Wire gözlemine tanık olunca, tartigrad tozu bir sis gibi pistte çoğaldı ve karman çizgisi eğim yayını değiştirerek Anita ve Arabella'ya ulaştı. Sincap kapanı, Marfusa tavşanını yakaladı ve Bragg yasası aniden devreye girdi. Ve işte uzaklarda Tamarind yıldızı belirdi.
Ve gözlerimizin önünde dünya, paramparça olup, yok olup gitti.
-------------------------------------------------------------------
TÜMLEÇ
Irmak tanrıları, yeşil ruhlar gibi geçiyordu koyaktan, sarı kedi tırnakları, tüm yamacı kaplamış, karşı yamacı gelincikler, papatyalar rehin almış, araya minicik sümbüller serpilip, kızıl dağ gülleri karışmış, ağır bir koku yayıyordular. Basmaya korkuyorduk toprağa, cennetsi bir denizin arasında, ne çıkacağı belli mi, belki sarhoş bir arı, belki düşten renkli kelebek, belki tuhaf, çelimsiz bir böcek... Elele koşuşurken, gök tanrıları birden önümüze çıkmasın mı, ivediyle yön değiştirdik, bu tanrılar bakır sakallı, insan avcısı, Herkûli birer satirdir. Kaçışırken çocuk İsa tökezledi, elinden tutup kaldıralım derken, yanımızda birden rüzgâr tanrısı belirdi, İsa'yı aldı götürdü, ağlayıp, sızladık ama üç kişi kaldık, Gülsüm, İrfan ve ben. Mesih yüzyıllar öncesinden ölmüştü artık. Kanyonun içinden, derinlere doğru yürüyorduk, derken başka bir avcı belirdi, gösterişli bir Nemea aslanı, kükrer gibi çıktı kovuğundan, insan suretindeydi ama yolumuzu kesti. Sadağında sülünler vardı, kuşun sarı tüyleri altın hızma gibi akıyor, mavi kuyruğu göktaşı gibi parıldıyor, yeşim taşı gibi yeşiller, safran, tufan, taflanı anıştıran göz alıcı renkler, tüm dünyayı yakıyor, gökkuşağı hayretle açılmış gözleriyle ona bakıyor ama zavallı kuş umarsızca çırpınıyor, çırpınıyor, çırpınıyordu artık. Önümüzde bir tavus yürüyordu, telekleri yolunmuş uçamıyordu kuş, gözünden yaşlar süzülür gibi bize baktı, hatırımız için kuyruğunu açtı, aman tanrım o ne hareler... Değişik renklerle bezeli sayısız gözler, sarılar, yeşiller, maviler, yıldırımlar saçan, arzular sayıklayan kırmızı, bulut alımında, kül renkli tüyler, elması, yakutu, zümrüdü andıran şeyler, binlerce renkler salınarak, hıçkırarak, göz yaşı akıtarak gidiyordu, tavus gözlerime baktı ve biz tutsağız dedi. Bir keklik geldi ötüşünü unutmuş, yakarıyor gibiydi, sanki cennetten kaçmış gibiydi arı kuşu, endamı güzel, ötüşü dünyayı tutar, dağlarda, ovalarda, ormanlarda yankılar güzelim kuşlar... Avcı, göz alıcı, giysileri püsküllü, sanki bir renk denizi içinde, köpeğiyse çalımlı ve pusatı göz alan, görkemli bir Adem oğluydu, kuşların kralı gibi yürüyor, onlara öykünmüş garip bir yaratık gibi hışımla ilerliyordu, acınarak baktık ve tanrının yarattığı bir canlının nasıl bu hale gelebileceğini düşündük, elden gelen hiç bir şeyin olmadığı bir dünyada, sanki için için ağlıyorduk... Tepede ay, azize saçlarını süsler bir taç gibi incecik, parıldıyor, yürüdükçe yer sarsılıyor, uzakta ılık güneş altın oklarıyla ovaları aydınlatıyor ve dağlardan doğru yavaş yavaş inerek, alevden bir tanrı, her şeyin yaratıcısı bir ilah gibi süzülerek batıyordu. Koyağın içinde karadan kara bir mağara belirdi, belki kestirme bir aydınlığa çıkar umarıyla içeri daldık, duvarlarda gölgeler oynaşıyordu, karanlıkta tuhaf ışıltılarla parlıyor, karanlığın tanrıları önümüze çıkıyor, Deli Dumrul akça istiyor, ağaçlardan, hışırtıyla dallar sarkıyor, Hunbaba boğazımıza sarılıyor derken, kara köpekler salyalarını savurup, cehennemin Kerberos'u gibi ardımızdan koşuyordu. Sayısız ecinniler tepelerden üstümüze atlamaya hazırlanıyor, görüyorduk. Tabana kuvvet kaçıyorduk ki, birden garip bir şey oldu, o zamana dek hiç görmediğimiz kanatlarımız açıldı ve havalandık, karayarlar ülkesini geride bırakmıştık. Acaba biz yarı tanrılar mıydık. Ölümcül tünelden çıktık, uçtuk uçtuk, yolumuzu izimizi yitirmiştik derken, havada demir kanatlı kuşlar gördük, arkalarından, masmavi dumanlar çıkıyor, ok gibi hızlanıyor, bizimle uçmak için sanki isteksizce yavaşlıyorlardı, bir İkarus cehennemindeydik, kanatlar birbirine çarpıyor, kuyruklar alev alıyor, Uranos düşenleri yakalıyor, Satürn acıkmışçasına kimilerini boğazlıyor derken, ışıklar içinde yüzen, dingin sakin bir cennete geldik ve süzülerek ditramboslarla, gospellerle, türkülerle yere indik. Dev gibi kuşlar otluyor, ceylanlar bakışıyor, kulakları göklere kadar uzamış tavşanlar el ele tutuşmuş, gelip geçenlere bakıyorlardı... Çok uzaklardan garip sesler geliyordu, bulutlardan örülü, düşlerle dolu bir tepeyi aştığımızda, bir çağlayanın çevresinde su perilerinin gürültüyle gülüp oynaştıklarını gördük. Onlara tümüyle yabansı, ürkünç sesler çıkarıp, aralarına daldık, çil yavrusu gibi dağılıp, uçuşarak tepelere tünediler, sonra bizim insan yavruları olduğumuzu görüp aramıza girdiler. Hep birlikte çığlık çığlığa haykırışlarla suya girdik, sevişip, eğleniyorduk... Gece bastırmadan evimize dönelim dedi İrfan, Amine'nin yavrusu bizi bekliyor, ürküsül şeyleri bırak, der demez toynaklı olduğunu gördüğüm bir peri, birden canavar kılığına bürünerek, onu tüylerinin arasına alıp uçarak gitti, çığlıkları kurtarmamıza yetmedi, pare pare döküldüğünü görüyor, bir bulut gibi toza dönüşerek, yıldız gibi savruluşunu izliyorduk, hemen bizde kaçıştık oradan, Gülsüm ve ben kalmıştık... Vardığımız ıssız, boşlukta durur gibi bir yerdi, aniden yerin altından dev gibi bir uydu çıktı, demir yığınıydı, robot yüzüyle, parlayan bir şey geçti, el ederek uzaklaşıyorlardı, içinde sanki İrfan'ı görür gibi oldum, az önce vahşi bir peri alıp gitmemiş miydi onu, ölmemiş, belki de kurtulmuştu... Gözümüzü kapatır kapatmaz, ak bulutlarla dolu bir ormana geldik, ortalık çok sakindi, her şey uyukluyor gibiydi, altın oklar, ışıklar, otların arasında dolaşıyor, kıpırdayan her bir şeyi sarıp sarmalayarak, göğsüne bastırıyor, öpüp seviyordu. Güller oynaşıyordu, minicik böcekler, küçücük otların orasına burasına tırmanıyor, boynuna dolanıyor ama bir türlü uçlara varamıyordu, tam varacakken, tanrının süpürgesi bir yel geliyor, oradan alıyor, onlarda yolculuklarına yeniden ve yeniden başlıyordu. Sisifos söyleni bu olsa gerek dedim, bir düşten uyanır gibi, gözlerimin içine baktı ve usulca öptü Gülsüm, derken önümüzde beliren yanar döner, kule gibi parıldar, kocaman bir lambanın içinden, bir dudağı aşağıda, bir dudağı yukarıda bir dev çıktı, Kırk Haramiler'den biri gibiydi, Ali Baba nerede biliyor musunuz dedi, elest alemlerinin içinde miyiz ki dedim, dev kahkahalarla güldü ama boşuna kanmışım, birden Gülsüm'ü yuttu, su gibi içti, tek başıma kalmıştım. Yanımda bir tanrı belirdi ve eliyle bir ışın demetini gösterdi ve yanımdan hızla geçti ışın demeti, toprağı oyup, uzun bir boşluk açtı ve yakarışlarla içine düştüm, inanılır gibi değildi ama, sarhoşluk veren kokular arasında uçup durdum, kokular nereden geliyor bilemedim, ilahi ninni gibi mırıltılar içinde savrulup duruyordum, dua edenler kimlerdi göremedim, İsa, İrfan, Gülsüm belki de yaşıyorlardı, ışık demeti gümrah toprağı oyarak, ok gibi gidiyor, uçuşan rengarenk kelebekler, yusufçuklar, uç uçlar görüyor, arıların vızıldayan sesi gerilerde kalıyor, ötede beride uyuklayan, kıpırdayan ayıların homurtularını işiterek yolculuğumu sürdürüyordum. Ninniler eşliğinde sallanıyor, eğrelti otlarının, at kuyruklarının altın bataklıklar, balık dolu sazlıklar içinde yükseldiğini, lalelerin, yasemenin, zambağın, ovaları dağları aşarak, gökyüzüne ulaştığını, flütüyle bir çobanın yıldızların yıldızına olan aşkıyla, dilek tuttuğunu görüyordum. Öyleyse bu karabasan niye dedim tanrıya, doğanın sultanı, suyun aylası kim diye sordum, papatyaları görüyor musun tüm yamacı kaplamışlar, kedi tırnakları karşı yamacı ele almışlar dedi, uzakta, göğün oralarda, menderesler çizerek yitip gidiyordu ırmak, bir ışık cennetinin içinde salınıp duruyordu toprak... Değirmenlere doğru gidiyordu üç çocuk, tozlu yoldan, biri kız, biri şapkalı, birinin başında kuşlar vardı, biri mantarları toplayalım diyor, biri çubuklara dizip, közleyelim diyordu. Gülsüm eteğini kaldırdı, yağmur yağmaya başlamıştı, mantar topluyordu, muştu böceği geldi tam orasına kondu, yağmurda ne işin var senin dedi Gülsüm ona, ormanda gezelim, şu yamacın arkasında suya girelim, balık gibiyim, gökte kuşlar uçuyor, kanatlı şeyler ötüyor, uzaktan iblis geliyor, Cebir, Cebrail, İsrafil, Mikail, Azrail... Çok şükür hepimiz yaşıyorduk. Ah şurada, kızıl toprakların arasından kara tavukların uçtuğu yerden bak, tozlu, kıraç, kurak, küskün, çorak yamaçlardan, susuzluğun kavurduğu kuru dallar, ovalar, kavaklar, çamlar, şu pericil şeyler, yeşil yaprakların, taşların, yosunların arasında sessizce uyuyan şeye bak... Hava aydınlık mı, karanlık mı bilemiyordum ama bir kuyruklu yıldız indi yavaş yavaş ortamıza, hepimiz içine girdik, alıp gitti, belki bir daha geri dönemeyecek, belki bir daha sevemeyecek, belki bir daha yaşamayacaktık. İçinden tuhaf görünümlü canlılar çıkıp, yavaş yavaş yanımıza geldiler, geri dönecekler, bizi indirecekler sandık, ama uçtuğumuzu görüyorduk, sanki karlar ülkesindeymişiz gibi, aşağısı bembeyazdı, bulutlar, dev gibi balıklar, beyaz adamlar, kar gibi açan petunyalar, lisyantuslar, zambaklar vardı, dağ fulyası da var mıdır dedim şu alemde, kardelen o dedi, berfin, galanthus yani... Buzların arasında tilkiler oradan oraya koşuyorlardı, Meryemler Meryem'i başucumda duruyor, sanrılarımın bitmesini bekliyordu. Kuyruklu yıldızdan biri geldi, Sokratik yüzlü, yarı tanrıyı andırır, bayağı görkünç, sevimli biriydi, gerçekte ne yüzü görünüyor, ne sesi duyuluyordu, düşlüyordum onu ben, o da beni düşlüyordu belki de, dedi ki, ''Sen uyanıklığa değil, önceki bir düşe uyanmışsın, o düş, bir başka düşle sarmaldır, o da bir başkasıyla ve bu böyle sonsuza kadar gider, sonsuz da kum tanelerinin sayısıdır. Geriye dönerken izlemen gereken yolun sonu yoktur ve sen bir daha gerçekten uyanmadan öleceksin...”
------------------------------------------------------------------
KUDUZ
Damağı çilli pembe bir puma, donuk, buz tutmuş bir destroyer, çalkantılı okyanusta, haydi öksür gaitana, şimdi kader odana geç, ağla, tüysüz, türsüz bir hayvan, ulu, ikonlarına sarıl, havla, astımlı bir cadı gibi yavaş ve hızla, koah de koah, kinova gibi, ahiyak, manituna sarıl ve uyu, horul horul, sonra, iğrenç körfezinden atlasına çık, karaları adımla, kararlılıkla, kus çıktığın toprağa, işte çıban çıktı dudağında, siğil ve irinle dolu, yara, bak ellerinde nasır, şimdi uzan hasıra, arkana bak, Marat, Notre Dame'ı anımsa, Quasi çocuk, bak Pekos Bill'de yanında, Zaloğlu Rüstem sırtında, avatar seni götürsün ha, çıkarsın ütopyana, kusturucu gaz gibi, linç renginde galaksi var orada, orada kollarını aç, pergel gibi, ellerini topuz yap ve balyozunu havaya savur, ekskavatör gibi, anır sonra kayalarda, kişne ve vampirin üzerine çık, planet senin nasıl olsa, doğan tomruğun, kozmosun efendisi olacak, bir monark, sarı bir arkın içinde, onu yıka, vaftiz et ki, günahla sevişsin ve affetsin onu karısı melek, durma ama, Babülmendep boğazını geç, düşlerini anımsa, Faust gibi çalımla, tüm stadyumu, bak göğsündeki kanser, akıyor ayaklarından, balçığa rağm olmak için, karmak için Adem'in hamurunu, şimdi koş elektronik bir hayvan gibi, hayvan ha, tuh sana, yetimhanede büyüdüğünü unutma, saf sabi, kablolarla, fişlerle, gene de bağırsakların parazit dolu, safranda virüs, ciğerinde galvaniz kaplamalar, midende ur var, Titan'da ne işin var dedim sana, Capella'ya yatırım yap dedim, Duck buyurmadı mı, uyudun sen, kambiyocu dostlarınla, bodrumdan bodruma taşınmışlarınla, siyanür ve hidrojenin sevdasında, azıtır führerciler, kaçıyorlar, mahzene bak, silolardan geçene bak, Münevver ablan, ben onu salıncaklarda büyüttüm dedi, uterusuna bak, sefil, plastik duvarını gör, çok salladın mı dedim, Janet şu tretmanı koyda dinleyelim dedi, lafı değiştirdi, azotsuz kaltak, bilincimi linç ettiler bak, bak kablosuz iletişimin pumaları, eve geliyor her gece, anjiyo yapıyorlar aksayan organlara, ruhumuzu sen tamamla diyorlar, AsiisA sen misin diyor tanrı, dumura uğramalı beynin, kıro-magnon çağlara evrilmelisin, Hanzoite Salamura, evren bir şaka mı diye soruyor, idiot bu, sen tanrıyı kıskanıyorsun Ceyda, öyle bir şey yap ve karşıya geçip bak ki, ne güzel kokuyor diyesin alıştığında, melek teyzen, şeytan amcan, baban eloah, vulgata bonfilesi, torah reçetesi, sulfatalar, romatizma, siyatik ve lumbago, raylara yattılar, düşlerin kısırlaşmış senin, vaftiz gecesi sünnet etmişler seni yosma, gri yuvarın ırzına geçmişler kızım, kızım mı dedin, ne zaman silikon taktılar bana, hayvansal gıdalardan geçiyor şiddet, hemoglobin simsarlığı bu, beti benzi atmışların laneti, medet et, dua et, hayy et, kalübeladan beri et ye ki, kurdeşen dök Salazar, hayalarında faşing coşkusu, içindeki kurtla güneş doğsun kan renginde, Leonidas, hayır Filip falanjist podyum kursun, Pollock çizgileri gibi nereye gitsin halk, havaya bak, Pollock, ne demek bla bla bla mı bu, marki de sade ne dedi, ne dedi Suzi, kıl dudaklı bebeğim, bok sıç, müzikli ama, dikkat, direksiyonu sola çevir, Arizona'da rüzgar var, şimdi orayı kuşatmış, anti tanrılar, uyak ha, uyu ha, ha ha ha, seni lanetlemişler, bana bak çok konuşma, hormonlu musun sen, peynirler kasaplarda çürümüş de, matriksin varlıkları fareyi kemiriyor, antrepolarda fiyat artsın diye, pusuda bekliyorlar, ay adam eti mi satıyorlar, ne günlere kaldık, dansa kalk, kölelik iyi çağlarmış, şimdi iyice azıttılar, Oğuz Atay romanını yazmış kız, yalan, aman sende kız deyip durma, ne diyeyim Merkel, morg kuşu mu diyeyim, dün gece çaldığın eti getir, teyzen tatlı mıymış, bir de ben bakayım diyor, ölenler direnerek ölmüşler, güneşe gömülmüşler, şarkı mı bu, çok hoş ya, sevişmenin modası geçti kız, atıp durma, bak gene kız dedi, insan edemedim seni Howard, Howard Hardrada, bir tanrı olmanın yolunu bulsaydın, sen böyle sırıtmazdın, para değiştiriyor insanı, klişe bu kız, kabir kuşunun menüsünü gördün mü hiç, yağmurla besleniyor, buluttan dondurması var ve şeytanın sidiğinden çorba yapıyorlar, geçen gün sordum, bu saçmalık değil mi, dedi ki, ne yapalım, tanrı böyle yaratmış bizi, it yağmuru gibi konuşma dedim, fayda etmedi, ağzını dağıtırım senin cennette dedi, cehennemde ne işim var benim, langa çavuşu dedim, hiç şaşırmadı, orada da bulurum seni, deli bence, amin de ve yolunu değiştir, mutluluk kaçağı bunlar, alış veriş budalası maniyaklar, maniheizm gurebası kız, kilerinden enginar aldım dün, ne dedin sen ya, az önce ne dedin, yanlışlıkla düğmeye bastım kız, gittim geldim ekranda, çalışmazsa sen basıver ha, canın sıkılır sonra, o günü anımsadım da, keman tapınıcıları gelmişti, zili çaldılar, bitcoini hazırla, oda mı geçmez para, ya şu kart para basıyor kendiliğinden, parada kalktı ha, başka kalkan ne kaldı ya, o iyi mi sende, kızım nerelisin sen, Bereniceliler böyle konuşuyor çingene, Piaf, ah küçük serçem benim, yaşamdan korktuğum kadar ölümden korkmuyorum ben, iyi valla, kozmikomiksin ya, güldürme beni, günahsız köpek, suratsız, geçen gün, tanrı amcan makineye attı, yıkadı seni, unutma sakın barış gelecekmiş, kız istemeye, ailesiyle, kurulamış elleriyle sonra seni, güldün mü kız, bir makine icat etmişler, bak gene kız, sen mağara devrinden kalmışsın ya, ne kızı be, çocuk mu doğuracağız şimdi, anne, baba filan, ne dehşet şeysin yahu, cazgır Nebahat, bas şunun düğmesine be, ağzını kapa, idiot bu ya, yahu benzini koy çalışsın, tanrı amcan kendini yok edecek sonra, çürüyecek valla, koku yayar mı kız, benzin kokusu gibi var mı be, ben eve koklamak için benzin aldığımı bilirim, ooo motorun var mı senin, uskuruna taktığın, uçkuruna mı, yok kuyruğuna daha neler, şu dünyada varmış o, ay çarpmış ya geçen gün, bak gemi kalıntısı gibi yatıp duruyor, gökdenizde, Meral bütün denizler gök rengi, geç bunu şimdi, saf saf konuşma, gidip gelsek yetişir mi, nereye, pazara, çarşamba pazarına, tamam beklerim biraz, işerim radyatöre, sen gelene kadar, bilir mi tanrı yaptığımız iyiliği, ne atalarımız, ne kitapsızlar, ne hüdai nabitlerimiz kurtarabilir bizi, cicim dedim sana kız, dedim de evden kovdular, kirayı ödedim halbuki, komşuların seni istemiyor diyorlar, özgürlük diye bağırıyorlardı hani, bak şu düğmeye basarım, hepiniz defolup gidersiniz, uslu durun gayri, biz insan değil miyiz, üç gün önce anlaşılmış kız, araştırmalar bizim kibrit kutusunun içinde gezen pire olduğumuzu söylüyormuş, hişt führer geçiyor bak, duymasın, kaldırımda yürüyor, hala korkaklığı atamamışız biz, biz neyiz dedim geçen gün müddei umumiye, aaa hıristiyan Tarık değil mi o kız, ölmedi mi o be, ölsün mezarından çıktı bir gün önce, sıkılmış, biraz daha dolaşayım, gene giderim dedi, üç hakkı var, biterse düğmesine basacaklar, kozmistandan kaybolacak ebediyen, aman boş ver, kaçanları Sumatra'dan arıyorlar, Ceres'e göndermek için, duymadım bir daha söyle, Erzurum çarşı pazar, dalga geçme, Greenwich'e çıkar tayinin bak, biz kevgir miyiz kuzenim, abov trombosinli Necla geçiyor, çok iyi sevişir, parada almaz, çünkü Hiroşima'yı anlayalı beri kuduruyor, umut ölü ticareti derdi Necla, amortisman işlerine para gerekmez, ne demek istediğini anladın mı sen, fahişe ama terbiyeci olmuş kız, geç şu haspayı be, popüler olmak için bedava gazete dağıtıyor, meleğinin kanatlarına binmiş geçen gün, Süveyş kanalını geçip, Hürmüz'ün evciklerine uçmuş, dedikodu ama bu, olsun dedikodu ilaçtır kız, çaçamız bile kurnaz şu mahallede, Chopin cebindeki kutuda canlı sinekler taşırmış, ne alaka be, olur mu, al sana dedikodu, oda bir şey mi be, Stalin kadınmış, acımasızlığı ondanmış, erkek taifesini yok etmek istemiş, valla iyi etmiş, ölenler öbür dünyada huzur içinde değil mi kızım, iyilik etmiş yani, sen de her şeye bir kulp buluyorsun, nalları dikmişler işte, uzatma lastik donu gibi, bunu diyen aydınlar var tabi, bak kızım, aydın toprağına benzer, toprak kıraçsa, o da verimsizdir, ot bile büyümez, müselmanlıkta aşk yoktur dedi geçen gün biri, yahu aşk olanaksızlık, olmayana ergi değil mi, toprak kıraç olacak yani, eh en büyük aşklar orda yeşerir şimdi, aşkın yüceltilmesi, ayrık otunun biricikliği gibidir hani, hah şöyle kız, iyi dedin bak, azgınlığın işe yaradı, aygırlığın sıradanlaştığı monoton dünyalarda aşk olmaz yavrum, ayy orgazm oldum, tövbe de ağzın bulaşık kız, orada kutuplar esner, çünkü aşkta, hırs, arzu, egemenlik, var oluş, tutku, kahramanlık, cesaret, zorluk, sihir ve sonsuzluk var, şubattan sonra bahar ama, avrobesk dünyalarda aşk yok dedim ya, çünkü iki ayaklı zombilerin ilişkileri oralarda, basite indirgenmiş, diğer bir deyişle promosyon gibidir, ah kadına şiddete ne diyeceğiz peki, bu konu ezilen sınıfların üstüne atılan bir anomali, bok yedin, böyle klişe görmedim işte, çağı değiştirdin kız, neredeyiz biz, Berlin'de, ah hiç gitmemiştim iyi yaptın, sakın düğmeye basma, amin dur, kadın yerini bilir Avroland'da, Bağdat ve Boğdan'da ise, ne Boğdan'ı kız, Buhtan, aman neyse, orda yerinden hoşnut değildir kadın, şimdi sıkı durun, vulvanı da iyi sık, buzağı nedir sence, evet ama ya değilse, işte orada zenne, nisa be, daha insanidir ve tüm sorun budur, Stutgart'da, at ahırıymış kız o, ayıp oluyor, kadın maskeli balonun, karnavalın, panayırın, kremalı butonu, höst karamelasıdır de, cansız kuklasıdır, güvey tarafın daha iyi bilir, anlamak istemeyene tanrı, ha var, ha yok kızım, ikisi bir, orada canına kıyan da çoktur ama, nerde kız, Bolşoy'da, sapık bu be, demin Münih'te dedi, çünkü insanların temel sorunları ve lükse özlemlerini çözümlemek, onu insan kılamaz, onun için mi soyları tükenmiş dinozorların, özkıyım maddi ve somut nedenlere de dayanmaz, onur gibi, gurur gibi sapmazlara dayanır, mış de, insan düşünmek gibi ölümcül bir günaha sahip, of içimi baydın kız, bu ne laf, kelepir mi bu, kendi var oluşunu gerçekleştiremediği kanısında olan ve içinde bulunduğu toplumdan kuşkulanan her varlığın özkıyıma eğilimi vardır, kısa kes ya, kadehi kaldır, capsicum yemişsin sen, gül kokla kızım için açılır, Abbasi'nin insanı, eee şaşırma ama, her şeye karşın daha doğal bir yaşam sürmektedir, London porsuğu ise, metropolün karmaşasında, kendini Kafka'nın karafatması sanıyor, hadi be avamlaşma, sanıyor musun, western çocukları, hemcinslerine göre üstün yanları olan yaratıklardır, bir sentezdir ama bu, onun ideal akvaryumu yarattığı anlamına gelmez, bu o kadar yeknesak bir düşünce ki, kız de geciktin ama, filin, kaplumbağadan daha güçlü ve hızlı olduğunu söylemeye benzer, oysa ikisi de zamanda durup kalmış birer yaratık, gül şimdi kız, dedim ki bak, boş ver de dua edelim, sakın düğmeye basma, yarabbim baştan beri, biz birbirimize düştük, birbirimizi öldürdük, gıybet yaptık, kurşun sıktık, a'yı, b'den ayırdık, bu melankolik giyinmiş dedik, bu baldırı çıplak dedik, bu çoban dedik, bunun çakşırı yırtık, bunun babası yok, bunun anası yolsuz dedik, biz güllerimizi başkalarının toprağına verdik, el kapılarında beklettik, yadellerde kurbanlar verdik, ölülerimizin lanetini hak ettik, biz ötekilerin bağışlarıyla beslendik, başkalarının arabalarına, başkalarının dünyalarına, başkalarının yaşamlarına özendik, bizi bizden eden, nefsimizi zehirleyen, ele güne muhtaç eden şu lanet olası devranın kapılarını kapat yarabbbim, bu lanet olası zamanın ateşiyle biz kullarını değil, cehennemi yak yarabbim, bizi bizden eden düşmanlarımızın rızıklarını kes, ocaklarına bela eyle, onları nimetlere muhtaç edip, kalplerine vesveseler sal, gönüllerine ikircik sok ve düşlerini kabusla kuşat yarabbim, bizim gözleri kör, kulakları sağır, düşün tasları dumura uğramış kardeşlerimizin bilit kafesini güneş ışıklarına boğ, kederli gecelerini nurlarla doldur yarabbim, onlar masum, onlar günahsız, sen kullarını esirgeyensin, sen onları siygaya çekensin, sen onları affedensin, onları dört bir yanı deniz olan toprakların bereketiyle şan eyle, onların bebeklerini kadir, annelerini bahtlı, babalarını mutlu eyle yarabbim, onları şanlı geçmişimizi tanımış, onları senin yaratan ve yaratmış olan ruhundan nasibini almış eyle ve cihanın dört bucağına gene sal yarabbim, onları insandan insan kıl yarabbim... Bizi bizden, bizi bungudan, bukağıdan, bizi düşmanlarımızın iğvasından kurtar yarabbim. Bizi atalarımızın duasıyla, annelerimizin kucağı, babalarımızın ocağıyla yine senin sultanın, yine senin zişanın eyle yarabbim, sen ihsan edensin, nimetler bağışlayıp, esirgeyensin, sen bize dualarımızı nasip eyle yarabbim, kız şuna bak, böyle dua mı olur, hep birbirlerine düşman mı bunlar böyle, bize, bize, bize, sus kız, sus, kuduz mu oldun, aaa Şükran geldi, sessizliğin en büyük bilgelik olduğunu sezmiştir, dilsiz, minicik bir tanrıdır o, Şükran, ah, düğmeye gene bastın kız, arkana doğru dürüst yaslansana yolsuz, gitti işte, yok deyyus, ağzında bok kuyusu, matriksi çağır, çıtkırıldım bir tanrıdır o, kaçırdın, tanrı mı kalmadı kız, içimizden biri canı çekince kürsüye sıçramıyor mu, yok ya o kadar kolay mı be, kaçırdın kızı ya, gitti işte, ne yapıyordur acaba orda, ölümsüzün biriydi be, sohbete gelmişti, canı sıkılıyordur şimdi...
-------------------------------------------------------------
ODYSSEİA
Zaman eğrilerinde yükselen anomali, elektral sensörler, plazma roketleri ve uzaklarda yücelen, kozmosun eşikleri./ Acınası nöronlar, sinir bilim yöreleri, sikloid yurtluk, küçük buzul çağları, günlükleri sensemayanın, stratosfer, anti Arktika ve Zelandia'nın çileleri. / İntegral modellerimiz, poliklorobifenil, kozmolojik iribaşlar, konuşan makine, ksenon, mavi gökadamız ve eksenel elektrik magazinleri. / Lityumun sancıları, fasikulasyon drozofila, sülfat kutuları, iyonlar, halorhodopsin günler, asetik asit ve yeşil geceler. / Yayılan siyah ışık, ölüm bisikletleri, hamur kataloglar, -gerçekler kuramımız, düşler pratiğimizdir-. / Buz karotları, Huaynaputina yanardağı, soğurmalar ve dur duraksız ağlarda, dalgalanıp duran Yukon melodileri. / Deltoid viyadükler, tautochrone, hiperbolik kosinüsler, Avicenna, Avercamp ve avernus kompozitörleri. / Işıktan kılıçlar, eARTh kadar iri üvey anamız ve çılgın mimarisiyle, yalnızca bizim görebildiğimiz, şeytan tapınağımız...
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
BEKLEYİŞ
''Ona dil verildi, şu yalan yani
Ona et verildi, toz olan...''
‘Bugün uzaktan, seni geçip giderken gördüm ve bir buzulun parıltılı yüzeyi sessizce denize kayıp gitti. Cumberlands’de antik bir meşe ağacı bir avuç dolusu yaprağıyla yere kapaklandı ve tavuklarına mısır atmakta olan yaşlı bir kadın bir saniye yukarıya doğru baktı. Gökadanın öbür yanında güneşimizin otuz beş katı büyüklüğünde bir yıldız parladı ve yüreğimin üstü açık kubbesinde anlatacak hiç kimsesi olmadan duran gökbilimcinin retinasında küçük ve yeşil bir nokta bırakarak kayboldu.’
'Toprağa düşen kanın sesini, toprak bana getiriyor.'
Gardenyalar ve parabellumlar aydınlık saçarken, paratonerlerin Feynman gösterimleri sürüyor ve karşıdan İmparator Januskas geliyordu. Gauss’un çan eğrisi ve cenin mikrokimerizmi, ellerinde petunya, dimetil sülfoksiti döllüyor ve elektronik tortuları silip süpürüyordu...
Gluonlar ufuktan kıskançlıkla indi!.. Metaforal güç garlarda dolaşıyor, peşrevler çekerek redoks tepkimesine uyumsuzluk gösteriyordu. Opportunityler, törene katılmak için kortejin sağını izleyerek alkışlar alıyor, Nieptolemes simulagları denetim altında tutarak, Rajastan çölünün gönlünü almaya çabalıyordu.
Sirderya gülmek istedi! Çipler belleğimizi ele geçirdiğinde, biyolüminesanslar -soğuk ışıklar- defne ve çelenklerle, panspermialara yaklaşarak, denizin derisini değiştirdiler. Ve düşleyen akbabalar grubu, mavicil tüylerini kabartarak tenhalara doğru çekildiler.
Spirit titriyordu!.. Us ve düş sınırsızdı, o sırada Filyos geldim diye bağırdı. Biyolojik süreçlerin tetiklenmesi, yıldız algılayıcılarına alabildiğine bir parlaklık sağladı. Polimerler yukarı çıkarak, Sulla adına egemenlik söylevlerine başladı. Yapıtaşları alkışlandı. Antenler ve sayısız paraşüt sit alanını geçerek, Antonin’in ısı kalkanına yaklaşmasını önledi ve entegre modüller tüm güzelliğiyle, civan perçemiyle süslü gerdanlarını kaldırarak halkı kışkırttılar... Ardından papatyalar, radyoaktif plutonyum, nükleer et yığınları ve elektronik donanım sahne aldı. İbrahim Karay yıkıntılarda süngü aradı, alüminyum döneçler tahtın önüne geldi ve eğimli arazilerden uçarak yaklaşan hoplitler, görsele çıkıp boyut değiştirerek, manyetik holuz, yelek ve kalburlarını giyinerek, uyuyan melekleri uyandırdılar!..
Topolojiler grafitasyonla esti, denizler köpürdü ve navigasyon-oryantasyon çalışmalarına işaret verildi. Sütunların arasında spektrometreler hızlanarak, fungus cinsleri ve fitoplanktonlarla bir olup profillerini değiştirdiler ve Orion’da spinler yine başladı.
‘Bir gaz devinin yörüngesinde dönen Pandora isimli bir uyduda yaşayan, mavi renkli insanların ve ışıldayan canlıların, ekrandaki görüntüleri gerçekten büyüleyiciydi.’
Lektörümüz Titanius elini kaldırdı ve ışık saçılımları, ölüm akrobasilerine dönüştü. Zebra balıkları zırhları deldi ve ağaç lambaları görkünç biçimde yolları aydınlatarak, zincire bağlı Andromak'ı getirdiler. Toryum rezervleri, yeşil güneşlerin çıldırmasını sağlayarak ve su kendisini parçalayarak sarı maddelerin yükselmesini ve dillere destan tartımını başlattı.
Bildiler ki sanal ötesi evrende günahların ağırlığı değişkendi. İsraf günahtı, boş gezegenlerin varlığınca, israfkâr olan tanrımızdı ve simulaglar, kadife çiçekleri ve Maniaklar her işe karışıyordu. Tam o sırada binlerce deniz maymunu önümüze çıktı. Sesleri at sesiydi!.. Törenin sonuna doğru alg patlamalarına yetişmiş oldular, atılan konfetilere tanık oldular. Akua kültürler ve okyanus yarıkları uygarlığımızı selamladılar. Canhıraş gösteri ve tutsağın sabır çiçeklerini usandıran azabı, güneşin batımına doğru bitti!..
Rossby rüzgarları yeniden esti. Coriolis etkisi, kendini yeniden gösterdi ve olup bitenler radyo dalgalarınca tüm evrene iletildi. Bahar yine geldi, dört bir yanda sümbüller açtı, çığlıklar arttı ve doyumsuz yamaçlar tavus renklerini yine giyindi.
Halktan biri olan Akhalı’nın ölümü, pleplere göre hafif bir yenilgiydi!..
----------------------------------------------------------
KARANLIĞA ÖVGÜ
‘‘Esirgeyen, bağışlayan rabbimin adıyladır. Hayy olana... Göklere ve sessizliğe iman ederim. Zambak boyunlu kızla, efendinin buyruklarına boyun eğerim... Keşişler, dervişler sevgilim oldu. Vaatleri Vaat Edenlerin Vaadiyim. Bilirim ki; Dünya boşluk üzerine kurulmuş, büyük bir boşluktur... Bilgelik edinilebilir mi? Reşit'in çalar saati ‘Digito ergo sum’ a çoktan geçmişti.
Cem olan, dijifreniydi!.. Ve engin gün batımlarının Fas Sultanı'da çalar saat istemişti. Tanrı’nın gözlerini göremeyiz ama; O bizleri görüyor!.. Sultan el Malik üz Zahir El Bundukdari bir gün dedi ki; 'Şu dünya belki de, başka bir dünyanın cehennemidir...'. Sanat, gerçekte sanat değildir. 'Karmatiyiz, Karmatisin, Karmati!..' Fizan ne işe yarar ki... İmla imleri, bir kaosun notaları değil mi?.. Fırtınanın gözüne bakabilmeliyiz!.. Sonsuz kumların sayısı nedir? İsa'ni ve insaniyiz...
Sabah köpüklü dalgalar yüzünü karaya döndü, geceleyin ay çıktı ve deniz söndü.
Ekron ilâhı Baalzevuv ne idi? Güzel dizlikli Akhalar savaşçıl idi! Babil'in Asma Bahçesi, Asurlu Sanherib'indir!.. Sultan Sencer, Alamut kalesini kuşatmaktan neden vazgeçti!.. Onlar ki hançerle öldürendir!.. O, 'Biz üzüm kanı içeriz, sense insan kanı / İnsaf et, hangimiz zulümdar, hangimizin masum canı' beytini vermiş ve Sabbah ‘Eyleme dönüşmeyen arzu, ölümcül bir sayrılıktır’ demişti.
İşte gelecekteki, peykani levhanın, El Yazması kodeksi; 'Fatih, Vadisseyl savaşını yitirir mi, Avusturya-Macaristan arşidükü şaşırır mı, İlteriş Kağan ortaya çıkar, Küfî yazı mürekkebi kurutur mu... İblis bu dünyanın Hakan'ı olacaktır. İçtihat ve fıkıh ilmi bizdendir. Tus, Keykavus'u barındırdı!.. Rey'in, reyi olmadı ama; Alamutlu elini kaldırdığı an, fedailer kendini uçuruma bırakırdı.
Dünyanın örfü budur!..'
Rab olan şiiri aradı; insan-ı kâmili yarattı. İnsan-ı kâmil şiiri aradı; Rab olanı yarattı. Çağlar geçti... Nedir Peştuca'nın gizi?.. 'El Cezeri, büyük yeteneği ile önceleri hiç bir akım kullanmadan, hiç bir yardım almadan, otomatlar, mekanik parçalar yapmış bir dehhaniydi. Romalı öyle büyüktü ki, ateşli silah olmadan, semada kurşun görmeden; Kudüs'ü dize getirmiş ve İkizler'e yeni utkular vaat etmişti'. Ey Vedûd'u, ey Mecid'i, kader mührü kapalı, çaprazi bir eseme bu!..
(Hayyam'ın, Pascal üçgeni der ki; En büyük heykeltıraş Tanrı'dır, biz sonsuz güzellikte Havva çocuklarıyız; Ne ki, iki paralel doğru gibi, erdem ve ifrit sonsuzlukta birleşir, belki de Şeytan, Tanrı'nın kötü yanı ve kaprisleridir. Günah ve masumiyet bizimdir ama, 'Yüce Olan'ın terazisi göklerdedir. Ulysses, diyesim Uluses bir sözlüktür. İnsan, sair hayvanat gibi münferiden yaşamayıp bast-ı bi zatı medeniye ile yek diğerine muavenet ve müşarekete muhtaç olduğundan, akıl hanelerinde adil bir nizamdan haleldar olması için bir takım kavanin-i müeyyide-i şer'iyeye muhtaç olur. Saltık susku erdemin doruğudur...)
İşte Rufai'nin Lubiyat'ı; Binbir yüzlü El Gûhel, gecelerin cini ve çöllerin kumu, bizi sıcak tutsa da, çağlar boyu ikon para birimi Bitcoin'i tanısa da; Adem Oğlu yine 'Kanatlarına Sığınacak' ve yine 'Kendi Bütününün Bir Parçası' olacaktır. Bugün insanlık birbirinin kölesidir!.. Alem için, gerçek olan arayıştır. Arayışın ruhunu yakalayamayan, özgür olamaz. Cennet bir kusurluluk, dahası bir kusurdur. 'İrem Bağı' arayışın özüdür ve ‘Kendisi’ olmalıdır. Yaşadığımız dünya, kalabalıklar ve katmanlaşma, Havva'dan doğanı, köleye ve sürüye dönüştürdü… Yeni ülküler ve yeni düşlerin olmayışı insanlığı dermansız dertlere koyacaktır; Onulmaz sayrılıklara bulayacaktır.
Zincirleme çemberler içindeyiz, tüm gailelerimizin devasını bulsak, tüm gereksinimlerimizi gidersek de; Demir zırhın içindeki insan; Sayrı bir insandır. Ve o 'Demir Kafes', dünyadır!..
Vaazlarla yücelten o ki; Musullu İshak-ül Nedim, ta oralardan Mazdek’in toprağına geldi; öyle bir Kuran okuyor ki, kıraat sırasında odalar kumru sesleriyle doluyor, uzak diyarlardan duymaz denilen bizonların, çığlıkları duyuluyor. Tinlerimiz huşu ile göklere savruluyor ve ey inananlar, kuşlar kurtlar mest oluyor ki; İşte o an; O buyurmuştur; 'İnanın!..'
Yeni bir ülkü, bir düş, bir gelecek, bir arayış, bir ufuk ve bir demet umuttur bizleri ayakta tutan… Sayrı bir düzlemde, sapkın düşlerin esiriyiz. Yeryüzündeki her tür yaşam biçimi, her tür dalgasız deniz, bizleri nevrozlu olmaktan sağaltamaz!.. Arayış zamanın gizidir; bizi yaşama bağlayan tutku, ruhlara sinen cevher bulutu işte bu!.. Saksağan otu, su sumağı, deniz börülcesi ve şeytan minaresi yenir mi? Varsıllıklar, kafesine kıvrılandır. O da tutsak; O da esir!.. Defneleri koklayamadığımızda, dünya ahretinin köleleriyiz!.. Meyvesi insan olan ve altın bakışlı kuştan başka dünyalar var mıdır?.. Tanrı’nın, Tanrı olduğunu kim bilebilir? Bedenimin ülkesi dokunulmaz olmalıydı...
Ve yine de diyorum ki onlara; Bedenlerimizi ele geçirebilirsiniz ama 'Ruhlarımızı' asla!..’’
------------------------------------------------------------------------------------------------------
BİRBİRDİR
Düş gördüm sanıyorum. Sarı bir sisle örtülmüş, altınsı ışıkların boğduğu ve başka hiç bir şeyin görünmediği boşlukta duruyordum. Burası cennettir belki de dedim...
Kürevi bir boşluğun cennet olamayacağını biliyordum, daha doğrusu yeşilin olmayışı ve suların akmayışı kuşkularımın dağılmasına yol açtı.
Şaşkınlıkla bakınırken, karşımda bir maymun belirdi!.. Tuhaflıkla oturmuş, zorlukla seçiliyordu.
İkimizin de dişleri olduğunu biliyorsun değil mi dedi. Bir çift göz ve burnumuzda var. Kulaklar birbirinin tıpkısı diye sürdürdü. Ağzımız, hatta çenemiz ne kadarda birbirine benziyor.
Şarap rengi denizin, tez ayaklı Hector'u bizde de var. Ellerimizin çok şeye yaradığını biliyorum...
Sonra ayağa kalkar gibi yaptı ve karnımdaki çukuru görüyorsun değil mi dedi...
Sen dedim, bana maymun olduğumu mu söylemeye çalışıyorsun!..
Kahverengi yüzü kıpkırmızı oldu, sanki kızardı ve kendini güçlükle tutuyormuşçasına mırıldandı;
Hayır!
Karşımdaki varlığın, kusursuz bir insan olduğunu düşlüyordum ben!..
----------------------------------------------------------
OTOKRAT
Vasatlık estetiğidir yaşamımız, siyasi mizojen bir devlet geleneğinden geliyoruz, büyük sanat, kendini ister sözcüklerle, ister renklerle, ister görüntülerle dile getirsin, yinelemelerden uzaktır, üretimi için kurallar veya modeller gösterilebilen hiç bir şey büyük sanat yapıtı değildir, tek düze ve yinelemelerin sanatı karanlık ve ölüdür, Musa'nın denizi ayırması, İsa'nın ölüyü diriltmesi, Ömer'in İran'daki orduya sesini duyurması, Tevratın on emri, Hıristiyanlığın çeşitli maksimleri, Müslümanlığın kozmik ilkeleri.
Öyleyse...
Homohome, uzay boşluğundaydık. Mauritia ve Rodinya'dan geçiyor; ‘Cogito ergo sum’dan ‘Digito ergo sum’a doğru gidiyorduk. Otofazi artıyor, Triangulum yanıyordu. Çen Guangbiao oksijeni piyasaya sürmüş, Amele Birlikleri Miklagard’a kanal açıldığını görmüştü.
Kuarklar eşliğinde Satürn’deki ofisimize geldik.
Neandertal klonluyor, lemmingler ve kar tavuğu üretiyor, binlerce rüzgârla, bağırsak florası ve biyo yakıtlar gezegeni süslüyordu.
Tanca'da, manolya bahçelerini gördük, günbatımı Petra Vadisi'nden geçtik, mor külhani yeleleriyle Berberiler fener alayındaydı, eseme ve farmakoloji düşkünlüğü vardı.
Tartus'da onu arıyor, Flotilla 13'ü soruyor, Osirak nükleer reaktörü, Al Kibar plutonyumunun üvey kardeşi mi, diye hipotezler üretiyorduk.
Negrilisin’in hükmü sonsuza dek sönümlendi, anlağı kaotik Joyce, Hiçkimbaba, Cellatnemrut ve Numançiçeği diyor, fasit bir dairede Lübnan selvileri, kokularla bulvarlarda yürüyordu.
Işığın menisi, kurşun deposu penisler, Nepal biçemli uterus, egomenler ve küskün Sumatra, kent denizlerinde bir Grek vazosu gibi duruyordu.
Trigonometri ve tiktaklar dizisi yer değiştiriyor; Kato senatoda, tanrı ve insan türü kendi yarattığının yarattığıdır diyordu.
Kapitole yağmur yağdı ve Lord Harry yerde yetişen yonca yeşil olur diyerek gerçeği vurguladı.
Işıltılı çehre, Hint sümbülü ve havlayan kedi aramızdaydı.
O an, Büyük Brother, Düşler Atlısı ve stronsium bir ortaklık kurguladı.
‘‘Papa Peter her gece yatağına işer
Ayrımız gayrımız yok, böyle de olsa beşer’’
Fosfor yanığı merdivenlerin yarısına kadar geldi, eğildi ve medüzünden sıyrıldı, birden o tuhaf şey göründü, yarı karanlıkta, ölü deri parçasını yoklar gibi arandı ve kör hançeri güç bela derinliğe saplandı, sönmüş bir galaksi gibi hiçbir yaşam belirtisi yoktu, ikili sarmalda yaşlı siborgun çığlıkları yankılanıyordu.
Erdemliler ve meşaleciler gruplara ayrılıyor, çenesiz Çinliler ve tavus benliler çoğalıyor, Cem'de dünyayı Mars'a benzetiyorum, yaşam belirtisi var ama yaşam yok diyordu.
Göl kedilerinin soyu tükendi. Ranvier boğumları hız sınırını geçti. Galanthus -karga soğanı- güneşte de açıyor, kuvarsit ve arduvaz kayaçları, güz ertesinde sabır çiçekleri gibi patlıyordu.
Kambriyen dönem ve mastodontlar enzimi kendini yeniliyor, uzaklarda kabaran Tetis denizinde nautilus yüzüyor; San Andreas fayı açılırken, hydromeller ve puhuların gözleri saf karanlığı görüyordu...
Her izm biraz faşizm barındırır dedi Tarık, mineral yiyen ve elektrik içenlerin ülkesine geldik, Melkisedek ayini parıldıyor, Anka kuşu yumurtluyor, etekli bir İskoçyalı geçerken, kuzeydeki kulübelerinden el sallıyordu İskandinav köylüleri!..
Karanlıkta kuğular gibi esiyordu horoz rüzgârı.
Güney Haçı yanıp sönüyor, Karaağaç'tan herkes kaçıyor, tek bir insan oraya doğru koşuyor, Kız Kulesi’ndeki betikler bir şiire dönüşüyor ve sonsuzlukta 'Sayrılar Evi’nin kapısı özlemle açılıyordu.
Üç ayaklı keçi, uzun boylu masmavi tazılarla altın kapıdan süzülerek geçti ve O; hışımla kükreyerek ‘Pendafrodit’ olanınız kim dedi!..
Öne çıktım.
‘Tanrımız sizi görmek istiyor!’
Başımı öne eğdim ve ‘Şiir, insanın sonsuz yolculuğunda gizençli, eşsiz bir kanat sesidir’ dedim.
Öyleyse...
Sinüs bahçelerinde geçirdiğimiz günler
Elektromanyetik ray topları
Ve orada
Güz sonunun rengârenk yağmurları.
Savoke Company cadıları
Origami robotlar....
Ve sonsuz Heartbleed çağları
Kendibeslek Başak yıldızı
Lorentz gücü
Ve Gökkuşağı Savaşçıları
Konvansiyonel akımlar yurdu
Klunder ve Velocitas eradico.
Ve Mesih'in çocuklarına
Hızlıyım kaç uyarıları.
Onu aradım, neredesin baba dedim,
uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan
başka bir şey göremedim yalvarışları...
Işık savaşları
Jack'ın manyetik rezonansı.
Gün boyunca ekranda göründüğümüz gün!
Kulakları sağır eden gümbürtü
Frekanslar ve boyutlar
Lenf hacimleri.
Ve oralarda
Usların dışında
Yükselen faz diyagramları.
Ve bizden sonrakilerin eyer ve derisi!..
Ve uzaklarda ışıldayıp duran
Sonsuzluk ve gölgesi.
Tanrının tahtı ve ötesi!
Genetik kombinasyonlar
Risperidone fetişi
Ve cuvier gagalı balinalar.
Geo dataları
Denis Villeneuve
Urban çağları
Delirium trans
Ve maniheizmin
Yosunlu atlas halatları.
Ve yukarda
En yukarda
Bütün görkemiyle dikilen
Friedrich Barbarossa!
Ve aşağılarda Göksu deresi.
Ve tözler anlamakta zorlandığımız şeyler
Formatif tümceler söylenceler lejendler
Ve Kolombiya ve Tuncalar
Ve bourgeois downland
Ve kıyı boyunca sarin depoları
Uzay formasyonları
Ve coşkuyla koşarak yürüyenler
Ve öylesine uçuşan sinek
Ve kendi halinde yüzen destroyer
Ve uzay dolmuşları yelkenliler
Kahkahalar, çılgınca dönen balerin
Havada!
Ve ayaklar altında ve yamaçlarda
Sessizce dolaşan karınca!..
----------------------------------------------------------------------------
İZEGKRAP
(I)
Bunuel'in ikonoklastı, bahar ve ölüm sıcaklığıyla, Agatha ya da modern bir çığlık düşünde, Nefertiti'nin gözleri, yeni biçem verilmiş Modman Jesus ve eril Mandonna'yla, sonsuz satranç oynadığı hermafrodit yoldaşı ve elinde haçlı kemanı; sanat usdışı, yaşam mantıksız mottosuna sarılarak, gezegen içindeki dünyayı yanına çağırıyor ve kedi insan ama insan kedi diye bağırınca, atın ölü olduğunu ve yeryüzünün de döndüğünü kanıtlıyordu. Bir orsiklet Fellini'ye baş kaldırıyor ve orada tozlu, yılan dili gibi bir şey; ben toprak değilim ama gerçekte toprak benim diyordu... Gezi Parkı ağlıyor, ağaçlardaki sincap heykele bakarak kızılderililere paranın yenmeyeceğini söylüyordu. (Digito ergo sum, pilgrim violin, chess infinite, earth in earth, ars irrational but vita unreasonable, Hitchock or scream modernismo, spring and death Caravaggio) Cadde-i Kebir sincap görene kadar ağaçlandırılmalı ve at ölü çünkü human konstruktvisttir diyordu. Sinarit balığı gülebilir, yüz devrim yapsam grafitiyle Zeus anıtına yazmam diyen teyzem, Kanalbul'a gideceğim ben, Stanpol devleti nerede, Argentina dostlarım, Argentina, resmi tarih işte, bak işte, '(Başka dünyaların egemenliğine doğru...) / Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum. / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. / Anne, ben kimim? / büyük annem var mı benim... / Annem, babam, / ya kardeşlerim... / Kapıları çalmadan toplamışlar onları; / Çocukları size satmışlar / Hiç soru sormayanlara / Parası olanlara!.. / Anne, benim annem kim? / Küçüğüm, tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok / Plazo de Mayo'yu unut / Perşembe'nin Delileri kim sorma! /
Öğren bunları!.. / Hatırlamıyorum ülkesinde / Öteki, / Adım, / Unuttum!..' Ah ne kadar sıkıcı, ya demek öyle dedin ha!.. Bak yahu ne dedim ki ben, dedim mi; Adam çölde sağa sola bakınırken birden devesi yok olmuş. Suyu, ekmeği, her şeyi kaybolmuş... Umutsuzca, karabasanlar içinde uykuya dalmış. İçini de bir ölüm korkusu sarmış. Bir zaman sonra çaresiz uyandığında, bir de ne görsün, deve baş ucunda duruyor! O kadar sevinmiş ki, 'Allah'ım, beni sen yarattın' diye haykırmak istemiş, ama dili sürçmüş, 'Allah'ım, seni ben yarattım' deyivermiş!.. Velev ki şeriata göre, gerçekte olsa, olmasa da, kulun dili sürçse bile, 'Aziz ve Celil olan' bunu hoş karşılarmış. İşte müselmanlık böyle bir hoş görü diniymiş evvel zaman içinde! Ne dedim ki dedim; Barış süreciyle, direniş süreci yan yana! Demokrasi istekleri bitmez, (domino teorisi gibidir, artık evren gibi genişleyeceksin, yoksa çökersin dedim) yavaşlarsa hükümet düşebilir, levanten çocuk diyorum, sen üç yüz yıllık topraklardan gökyüzüne bakıyorsun, Delaware'de en eski kitap kaç yıllık Meryem'in oğlu! Efes'te pilgrim ol, imansız köpek hükmü dinlese, güvercin güve mi öldürür! Senin dünya dediğin, barbarlığın pazarlandığı, insanlığın gammazlandığı Hollywood diye sarışının yüceltildiği bir gaita piyasası. Hasır taburelerde otur, AsiisA dediğin Antakya da peygamber oldu, gamlı baykuş seni dinliyor! Orası dünyanın aynası, tanrıyı yadsımak ve insanlığın ifritin kollarında uyuması, bugün gorillerin yanında yatıp kalkıyor olmamız, Özgürlük Heykeli'nin tacındaki dikenlerin tinimize batmasındandır ve gerçek gerçekten gizleniyor kafirun yollarında Leventolarado! 'Noli me tangere' de bakalım, iao oai, domuz eti mi yedin, kokoreç kapitalizmi; bağırsaktan en yüksek kâr nasıl elde edilir gibi, utançsız kazanmanın gizi, Marks kokoreçizm dese her şey daha iyi anlaşılacaktı belki, nedir bu ayo gayo azizim!.. Hepimiz kuyrukluyuz, bazılarının kuyruğu asasıdır, bazılarının kasası, kuyruğun ne ki senin, sübyanın var mı ki! Bak ben şimdi ne diyorum; 'Gezi Parkında Dolanıyorum, Yitirdim Cennetimi Aranıyorum, Senin Selamına Güveniyorum, Gel Otur Yanıma Hallerimi Söyleyim, Halimden Anlamıyor Ben Onları Neyleyim, Gezi Parkından Gelsin Geçilsin, Kurulsun Masalar Şarap İçilsin, Herkes Sevdiğini Alsın Gezilsin, Vurma Behey Vurma Ağaçlar Ardına, Kimseler Yanmasın Benim Derdime, Gezi Parkında Defne Gülüm Var, Hey Allah'tan Korkmaz Sana Ölüm Var, Ölüm Varsa Bu Dünyada Zulüm Var, Gel Otur Yanıma Hallerimi Söyleyim, Halimden Anlamıyor Ben Onları Neyleyim...' E bak ama, bir gün Bohr ile Einstein kırda kuantum kuramını tartışarak geziyorlarmış, tartışmanın hararetli bir anında, karşılarına ayı çıkmış, Bohr, hemen ayakkabı bağcıklarını sıkıca bağlamak üzere eğilmiş, onu izleyen Einstein "Yahu Niels ne yapıyorsun, ayıdan daha hızlı koşacağını mı sanıyorsun?" diye sormuş, Bohr'da "Hayır Albert, ayıdan daha hızlı koşacağımı düşünmüyorum, yalnızca senden daha hızlı koşmayı düşünüyorum" demiş! Bohr 'la değilse de Einstein'la çok iyi arkadaşızdır Levent!.. Çağımızda bir çocuk az, iki çocuk fazla, 'avm' istemiyoruz, hayvanda yiyor, karnımız toksada her yerimiz aç, şiir dinleyerek ruhumuz, Kuran dinleyerek gönlümüz doysun istiyoruz! Deli İbrahim kanalı istemiyoruz, köstebek yuvası kent istemiyoruz, melez Malezya istemiyoruz, dünyanın en arkaik kentine, kanal açan pamuk çeltiğimi sulayacak!.. Her adımda Deli Dumrul köprüsü istemiyoruz, kentin bekaretini bozan gökdelenlere iman mı edilecek! Batıda kiliseden yüksek yapı yok, varsa kilise yok! Peygamber, bugünleri görse, Kuran'a yeni hükümler eklerdi! Düşünen bir toplum istiyoruz. Yönetilen bir toplum istemiyoruz!.. Arzu'nun karanlık nesnesinin canı sıkılmış ama; 'Vezüv gibi yanan ağzından inip, gövdeni; bacakların çıktığı yerlerini okşadım! (Bir atmaca gergin kanatlarını topladı, çayıra daldı.) Sağrını öpüyordum! (Bembeyaz göğüslü minicik toy kuşunu, havaya kaldırdı kuş.) Kokun çıldırtıyordu! (Ufacık bir tipi gibi, tüyler döküldü kuştan.) Alev alev yanıyordum artık ben! (Otların üzerine düşen tüylerin ışıltısı, parıldıyordu güneşte...) Benimsin diye haykırıyordum!.. Ahh ah, beyaz yeleleriyle ölümsüz bir Yunan tanrısı gibiydi, sessizliğin sesi, susarak yaşıyordu sanki, değeri bilinmedi demeye gerek yok, değeri bilinenin değeri ne ki, değeri bilinmeyenin değeri?.. Değer, belki de göklerin terazisi!.. Levent, geçenlerde erguvanlar eşliğinde, yandan çarklı vapurla boğaz turuna çıktık. Tam dönüyoruz derken, kaptan Karadeniz'e çıkmasın mı, ne yapıyorsun dedim!.. Bir sürprizim var dedi, az gitti uz gitti, bir körfeze girdi. Bak dedi; Erguvanlı olana, Öküz Geçidi derler, bu avret gibi namütenahi uzanan 'Koyun Geçidi!..' dedi. Namütenahi dedi Levent, namütenahi dedi! Boğaz varken kanal mı açılır dedim, açıldı dedi, halk arasındaki adı; Deli İbrahim kanalı, yahu az önce söyledim duymadın mı dedi!.. Kim demişti yahu? Neyse, ben Müslüman adamım, haklılar dedim. 'Körün istediği bir göz, Şeytan vermiş iki göz!..' Kaptan öyle bir kahkaha attı ki, uyandım! Düş görmüşüm!.. Motosiklet yolda birine çarptı, kimse yardıma gelmedi diye insanlık öldü mü diyor sihirvizyon! Her zaman söylüyorum bunlar halk düşmanı, oryantal terbiyeye göre; insanlar başına toplanacak, çığlıklar atılacak, ehli Müslim bir oto duracak, kazazede karga tulumba bindirilecek, biri son soluğunda yüzü gülsün diye ağzına duman verecek filan! Bak, bedenim bir tane ama bir adım sonrası için sonsuzca açılım yapabilirim! Her insan bir dünya ama avuç içi kadar acılarımız, bu büyücül dünyayı yıkıyor nasılsa, aslanı arı haklıyor, arıyı rüzgâr!.. Ne var kardeşler ne var!.. Hindistan'da, müslümanlar 'bir inek öldürmüş' diye yaygara çıkarsa birkaç dakikada bin kişi toplanırmış, Müslümanlar 'bir insan öldürdü' diye yaygara çıkarsa ancak bir kaç kişi toplanırmış. Çünkü inek kutsal ve tanrı katında sayılırmış!.. Sözü biraz uzat, anlaşılır olma, anladığını yine yine, ne diye okur ki insan!.. 'İnsan olmak erdem gerektirir, kimse tek başına ben insanım diyemez, gradosu olmalıdır kişinin ve insan olmak ulaşılabilen bir şeydir. Aksi yani insanlıktan uzaklaşmak içinse, bir şey istenmez, hiç bir şey aranmaz insan olmamak için, kötülük yapmak, insanlıktan çıkmak için istemek yeterlidir, ama insan olmak için onu istemek yetmez, deyim yerindeyse başkalarının onayı ya da iyilik ve insanlığınızın kabul görüyor olması gerekir. Az gelişmişliğin olduğu bir yerde, yaşadığınızı anlamak istiyorsanız, tek bir şeye bakmanız yeterlidir, herkes kötü olanda kolayca hemfikirdir, asla kavga etmezler yerden yere vurma konusunda, ama bir şeye özüyle sözüyle 'İyi' demeye kalkmayın, diyen bir süre sonra sözünü yadsıyacak, karşı çıkanda yok o kadar da kötü demek istemedim demeye başlayacaktır. Ayrıca bütünüyle kötü ya da iyi demek gibi mantaliteden yoksun, içerikle bağlantısız, boşlukta dönen, deyim yerindeyse sudan bir bakışı, zahmetten uzak, sonu eğlenceye varan ve volümü değişmeyen bir alışkanlığı vardır. Az gelişmişlikte hiç kimse ne dediğini tam olarak bilemez, sözcüklerin çevresinde döner dururlar, çünkü gerçeğe, eyleme ya da yaşama bakarak değil, ne söylemeleri gerektiğine bakarak konuşurlar, bu yüzden düşünceler temelsiz, kanıtlar inandırıcılıktan uzak, eleştirilerde bağlamlarından yoksundur. Az gelişmiş toplum, yaşamın ve gerçekliğin hemen hemen dışında, gördüğüyle değil görmek istediğiyle bütünleşir, onunla iç içedir, eğrisiyle doğrusuyla esemesi, işin özünden uzaktır. Bu yüzden ona illüzyonlar sunmaya gerek yoktur, o tansığı bizzat kendi eliyle yaratır. Us dışı ve inanılmaz olanda budur, kendi illüzyonunun bulgunu, bizzat ona kapılması istenen, onun için uğraş verilen toplum ya da kişidir! Sonuç olarak az gelişmiş toplumu yönetmeye gerek yoktur. Bundandır otorite de alabildiğine içe kapanık, durgundur!..' Çok uzattın ama, yine de diyorum ki, diyor o; Grek ve Latin kültürü, orta doğu ve Afrika uygarlığının tilmizidir, batı bizi aldattı!.. Öyle olsa ne değişir, kültürün anayurdu yok ki! Bologna'ya git, dünyanın ilk üniversitesi yazıyor kapıda, Harran'a gel, a'şirret dünyanın ilk üniversitesi bu toprağın altında diyor! Luksor'a gelince rehber yeni bir müjde verecek! Sorun ne? Grek kültürü bizim diyememek... Homeros biziz diyebilseydik, bugün yerimiz barbarianın üstünde olurdu Zizek! Solon, Demokritos hep bu toprağın insanı ama Grekçe bize yabancı, Fuzuli, Hafız, Gazali senin dilinde mi yazmış! Mıgırdıç Margosyan Türkçe yazdı, Sadık Hidayet İsveç'te oturuyor, Ergenekon Gobi çölünde kaldı, Hatayi Yavuz'a kılıç çekti, tümü bizim, Homeros'a gelince gâvur İzmirli! Kılıç çektikleriyle aynı sofraya bağdaş kuran kim?.. Arkadaşlar, imparatorluğumuz içerden ve dışardan kuşatılmıştır. Yedi düvel bize göz koymuştur, ama gerçek sorun içerdeki hainlerdir, onlar Samsun'a çıkıyor, Ankara'ya gidiyor, bizi bölmek hatta yok etmek için hile ve desiseye başvuruyorlar, hilafete karşı çıkıyorlar, Frenk işi bir hokkabazlığın yönetimini kurmak istiyorlar, biz her şeyle baş edebiliriz, Viyana'dan Fizan'a kadar kılıç salladık, atalarımızın yüzünü hiç bir zaman kara çıkarmadık, ama bugün bizi kâfirler değil, içimizdekiler yıkmaya çalışmaktadır, işimiz zor ama Tanrı yardımcımız olsun!.. Bu tümce bugüne uyarlanınca bir çelişki ve de komedyadır. Ne anladın sen bundan,Yazılı Gazel 1966'dan; ' Hiçbir şey anayurt gibi olamaz. Hatta / binici bile. Yüce tan vakti boş alanda, / rehberlik eder bronz bir savaş atına / akarken zaman, ne bronzdan, ne de / başkalarından çekinir. Ne de israf ettiği / savaş küllerinden Amerika’nın ovaları /etrafında ya da kalan bir dize veya bir / serüven üzerinde o da değilse tamamlanmış / bir hayattan kalan bir anıda onların / görevlerinin dikkatli egzersizlerinde. / Anayurt gibisi yoktur. Ne de onun bayrağı / gibi. Hatta zaman bile yüklü mücadeleleri / ve tahribatları ile sürgün sonrası, bölgelerin / ağır ağır yerleşen insanlarıyla, / alabildiğine uzanarak seher vakti ve günbatımından / içeri, ve daha da yaşlanan yüzler ile kararmış / aynalarda, isimsiz kararmış ıstıraplara katlanmış / bütün gece şafak sökene kadar, ıslanan örümcek / ağı ile siyah bahçeler etrafında. Anayurt, arkadaşlar / bir yasadır, dünya döndüğü müddetçe. / Anayurt gibisi yoktur, fakat biz, hepimiz eskiden ettiğimiz / yeminlere sadık kalmalıyız. Bu centilmen insanlar / ant içmiştir en iyi Arjantinli olmak için doğdukları /evde alınan yemine. Biz bu adamların geleceğiyiz, / hatta bunların ölümlerinin gerekçeleriyiz. / Görevimiz fevkalâde ağırdır. Miras bırakılmıştır / ruhumuza bu insanların ruhu tarafından; / ve bu mirası korumak bizim yaşam sebebimizdir.' Cadde-i Kebir sincap görene kadar ağaçlandırılmalıdır. Alzheimer adam aynı şeyi defalarca yazıyor!.. Doktor ya da çömezi asistan, mujiklerin bu işkence veren, acayip kokularla dolu, kucaklarında çocuklarıyla göçmenler gibi insan ruhuna perişanlık veren manzarası biter, bayıltan otu, lotuslar, orkideler kokan, parfümlü darphane-i darb-ı meseline gider, nice dövizleri beğenmezdi! Peki ya nerede o, yoksa kovuldu da, kovuğunda, sayrısız insan mı üretiyor Frankeştayn! Yoksa nedamet mi getirdi, yoksa değeri bilinmedi, Harlem'e, mujikler mahallesine göç mü etti!.. Bir gün karanlıkta, yoksa ben yerde biten ot muyum dedi! Yalan rüzgarı bitti, şimdi Newyork'la çapul takasının zamanıdır! Çemişkezekli sir bu işin içinde yoksa, Çoban çavuş sözünü edemiyorsa, elbette, payitaht İstanbul değil mi diyen manken ve dizi finosu monden ve aşk doktoru şiirisyenle kalkışma zamanıdır! Altius, fortius, citius!.. Ama içlerinde belki kılıç balığı vardır... 'Bu bir kılıç balığının öyküsü / Yazılmasa da olurdu. / Ama bizi yeni sulara götürecek akıntı durdu / Uskumrunun arkasından gidiyorduk / Sürünün içinde ben de vardım / Sırtımda bir zıpkın yarası / Mutlu olmasına mutluydum / Nedense gitmiyordu kulağımdan / Bir türlü o "ağ var!" sesleri / Deniz kızı girmiş düşünceme / Ben iflah olmam / Dalyanları birbirine katmak orkinosların harcı / Dolanınca ağa çok geçmeden küserim / Bir çocuk bile çeker sandala beni / Bu kadar ağır olmasam / Beni böyle koşturan yaşama sevinci / Kanal boyunca bir o yana bir bu yana / Siz yok musunuz, siz derya kuzuları / Kestim kılıcımla karanlığını dibin / Yakamoz içinde bıraktım suları /Ah aysız gecelerde olur ne olursa / Sırtımda bir zıpkın yarası / Atın beni mor kuşaklı bir takaya götürün / İri gözlerimde keder / Kılıcımda hüzün / satın beni, satın beni / Rakı için!.. ' Muh; kemik iliği demek, alef; evcil hayvan demek, et; emir kipi, yerine getir, uygula demek! Kemik iliği evcil hayvan üret demek mi muhalefet!.. Doğuda, nerede bir kalkışma var, bütün Deli Dumrullar ordadır ve karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir mottosunun narin esrikliği yaşanır. Kültür anıtımız yayınevi hemen atlar, tanıtım yapsa bu kadar sempatizanı ahirette toplar. Şanını savcının ayağına gidip benim kitabım muzır, dava açmazsan ezerim, adımda Bikir gazelinden elde etmiştir. Ver elini mübarek gaza... Doğuda bir tavşan bırak ortaya, kaç tazı peşine düşer bilinmez! Sayamazsınız! Üstelik tazıların arasında, kaç tazı vardır Afgan cinsi, kaçı kırmızı tilki, belli değildir! Sözlerin kenef gibi Kinova, dinle bak, sen bir Hinoğlu hinsin Ahiyak! Fütüvvet ile şair olma devri kapandı, o Sepetçioğlu zamanındaydı. Manganezin tiniyiz, Cyrano suflörlüğüne soyunan tiyatrocuya inananların piriyiz. Saçmalama gene, yineleyip durma geveze!.. Otobüse bindim, Kadıköy'e geçip bir temiz hava alayım dedim. Sürücü köprünün ayağında herkesi indirmez mi! Çaresiz indim. Aaa! her yer kafe, restoran, peyzaj kulübesi. İnsanlar şen şakrak ve mutlu!.. Çekinmedim sordum adama; Hangi devirdesin, köprü trafiğe kapandı, seyri alem salıncağı oldu, insanlar azaldı, bak aşağıda Kondor gibi kanatlarını açmış gemi, gerçekten bir seyrüalem gemisi Fellini'nin düşleri gibi geldi geçti! Küçük dilimi yutacaktım ama adama, bunu nasıl yaptınız dedim?.. Dedi ki, bak herkes siborg, kadınlar manken, erkekler metromani, yeryüzü artık sorunlarını çözdü. Trafik bitti, on üç çocuk yap gocuk vereyim diyenlerin dönemi geçti, her yer Turkuvaz, her yer mutluluk yuvası, savaş gibi bir şey yok dedi!.. Nasıl olur da biz bu işi beceririz, bunca kavga, kumkuma, emperyaller, dış mihraklar nereye gitti?.. Acı haber tez duyulurmuş, adam korkunç haberi verdi! Dünya bize kaldı kançılarya, emperyaller aya gitti! Türbanlı eşimmiş dürten, kalk bir dua et, bunca saat uyunur mu edasız deyince anladım. Düşümde düş görmüşüm! Düşüncenizi değiştirmiyor musunuz, çünkü düşüncesini değiştirebilen tek yaratık insandır, sen de skolastik adamsın, bitmez tükenmez can sıkıntısı gibisin; 'Bir bıçak saplı durur göğsünde, / Hangi su tasına uzansan boş; / Hangi pencereye koşarsan koş / Aynı siyah güneş gökyüzünde. / Aynı siyah güneş, aynı siyah, / Aynı susayış, aynı koşuş, aynı... / Of... hep aynı şey, aynı şey, aynı şey, /Aynı, aynı, aynı, aynı, aynı... ' Sıkıldım Lethe, vur fakat dinle! Yine mi oooffff; 'Maral bakışlı bir düş geçiyor acılardan / diyorum ben. / Ağır metaller gibi, / uzaysı sevi ve ah ki / bakılışı güzel. / Reyhansı tözden ve süzülen, / bir Sümer koku, / Arzunun karanlık nesnesinden. / Alkeion ki doğrulur korulardan, / bir masal geçiyor burada / bir taç yaprağı, / leylak büklümlü, / bir kara yoru. / Irmak bir peri geçiyor / ölümlerden diyorum ben.' Serinledin mi Arsinoem, bak büyük devrimci, Clark Gable benzeri Che Guevara'mız, ömrünü böceksavarlığa adayan, tüyü bitmemiş yetim dostu, kostümlü gerillamız, içimizdeki sarışın İrlandalı, sihirvizyon ankormanı, açın, açığın, uçuğun kadim yoldaşı, Fidel'in, Kaddafi'nin, Lenin'in arkadaşı, Marks'ın sırdaşı, Vefa'nın candaşı, komedyenin, ojelinin, sürmelinin yandaşı... Büyük İsyankâr, minik İskender, yolun açık olsun! Amanpour, sen de bizi bırakma! Kavanoz dipli dünya, Hepimiz kardeşiz, bu kara günde CiaNürNeşiz bacım!.. Aşil (Akhilleus) bir barbar, bir saldırgan, Hektor, bir yurtsever, bir kahramandır. Ama tüm kaynaklarda Aşil kahraman, Hektor acınası, surların önünde sürüklenen bir humandır. İlyada'ya zaman içinde ekler yapılmış, iş bilir için zor değildir... Che Guevara, bir tür Hektor, İsa öyle, Hitler'i Moskova'da durduran, yurdunu, ülküsünü barbarlara karşı savunan herkes Hektor, Hektor hariç!.. Batının her tür demogojik bombardımanı, İskender kültür götürdü, Attila barbarlık getirdi yalanı, bu anlayışın anlağımızda değil, genlerimizde yer etmesine yol açtı. Batıl olanın sözcüsü, biz düşüncelerimizi açıkça söyleriz diyor, diyorum ki, barbarlığın ar'kaplanı, soykırımın papası, nükleer öldürümün patentine sahip bir ırkın ahfadı olan; Voltaire gibi düşünceni belirtme hakkına sahipsin ama, öldürenle, gidenlerin acısını paylaşmaya benziyor, seninle kıbleye durmak!.. Dünyadaki her şey senaryodur, senaryo bile, ozanım aydın değilim, aydınım ozan değilim, hangisi olasıdır sizce? 'Şarapla doldur tasını, toprakla dolmadan, dedi Hayyam / Oradan geçen uzun burunlu, yırtık pabuçlu adam, / Dedi; benim bu nimetleri yıldızlardan bol dünyada / Değil şarap almaya, ekmek almaya bile yetmiyor param!..' Ey ahali, beyaz yaka suçları, renksiz, kokusuz, tatsızdır, gözle görülmez, elle tutulmaz, ey cemaati müslim ve şark mazohisti, okumanın tekeli mi olur, sadece beni okuyabilirsin öyle mi, bunları eleştiremeyen toplum, kütüphane içinde dolaşan fincancı katırıdır! Bilinçsiz halk ve kalpazan talkçı rol kapma yarışında, tiyatro oyuncusu Bergerac suflörü bu ülkede, iki de, şarlatandır belki de, bir yazar bana mail gönderdi imza ver diye, Delaware'den toplanıyor imzalar, bu yazar ya Sadi ya da saki bilemem artık... Emperyalizmin, içteki emperyalist uzantıları olamaz mı, yurtsever konumdalar belki de, Tanrı bile sahte profili ayırt edemeyebilir... Fanterotik, Merhaba Türkiye'nin sayılı satılmamış kanalı. Telefonlarınız sürekli meşgul çalıyor ne yazık ki ordan ulaşamadım. Şu an sinirden elim ayağım titriyor. Ben Ankara Elvankent'te oturuyorum, Sincan'a çok yakınım, ofisim Eryaman'da, yaklaşık yarım saat, bir saat önce ofisten çıktım eve gelmeye çalışırken, tüm yolların kapatıldığını gördüm ki, gittiğim yol düz gidersem Sincan'a varıyor. Evime varabilmek için sola dönmem gerekiyordu, mantıksız bir biçimde tüm kavşaklar tıtulmuş, yalnızca düz gitmemize izin veriliyor, ilerde sola dönüşe izin verilen yer, Sincan'a çıkan yol ve U dönüşü yok! İnsanları zorla, yolları kapatarak, Sincan'a çıkarmaya çalışıyorlar ve tepede sivil bir helikopter, eminim kamerayla kayıt altına alıyorlar, kalabalık görünsün diye de yolları yalnızca Sincan'a çıkarıyorlar! Lütfen gündeme getirin... Yahu nereye geldin! Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; 2004 yılında İstanbul Mecidiyeköy’de bir gösteri esnasında biber gazından etkilenen Ali Güneş isimli kişinin başvurusunu, başvuranın yüzüne biber gazı sıkılmasının bundan kaynaklanan zihinsel ve fiziksel acının kötü muamele oluşturduğuna ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 3. maddesine aykırı olduğuna ve Ali Güneş’e 24.600,00 tl. tazminat ödenmesine karar verdi. Özellikle kapalı yerde biber gazı kullanılması ve kişinin hedef alınarak doğrudan yüzüne biber gazı kullanılması, masum bir toplantıyı dağıtmak için gereksiz yere biber gazı kullanılması bu açık ihlali oluşturuyor. Yapılacak iş: Biber gazına maruz kaldıktan sonra bu durumu belgeleyin. Fotoğraf video v.s. Hemen bir hastaneden rapor alın. Cumhuriyet Savcılığına bu belgelerle baş vurup şikayetçi olun. Savcının takipsizlik kararı vermesi halinde bu karara itiraz edin. İtirazınız da olumsuz sonuçlanırsa; Bir ay içinde Anayasa mahkemesina başvurun. Anayasa mahkemesi de talebinizi reddederse 6 ay içinde AİHM mahkemesine başvurma hakkınız var. Not: Ayrıntılar için 04.06.2013 tarihli Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi eski yargıcının “Biber Gazı : İnsan Hakları İhlali” başlıklı yazısını okuyun, bu akşam için toplu olarak; Starbucks'taki revirde tıbbi malzeme var, hekim var, ulaşabilenler faydalanabilir paylaşın, Taksim Sheraton otelde 3 ambulans ve acil müdahale ekipleri var, hazır bekliyorlar, lütfen paylaşın, mühendisler odasında doktor ve tıbbi malzeme hazır, lütfen paylaşın, şu an aktif revirler, Gezi Parkı'nda Sivilinsiyatif'in, Deniz Cafe'nin, Divan Oteli önünde ve Gezi Cafe'nin yanında, yaralı arkadaşlarla paylaşın, ulaşın. Bir yüksek kimyager olarak bir yanlışı düzeltmek istiyorum. Biber gazı kimyasal yapısından dolayı aktif bir kimyasaldır asitlere karşı duyarlı değildir yani limon biber gazına etki etmez aksine etkisini artırır. Bazik bileşenler kullanmalıyız en kolay bulunanı ve en ucuz olanı karbonattır. Karbonat biber gazının yapısını bozar yağ ve tuza çevirir ve gazın etkisini büyük oranda düşürür. O yüzden sizler karbonatlı su hazırlayıp uygulayın. 1 litre suya 1 yemek kaşığı karbonat ilave edip çalkalıyoruz hazırlanışı bu kadar basit. Biber gazına maruz kalan kişi gözlerini yıkayabilir hiçbir zararı yoktur. Ayrıca ağız çalkalanmalı burundaki kılcallara yapışan capsicumun etkisini engellemek için de burun karbonatlı suyla temizlenmelidir. Portakal gazına gelecek olursak; Portakal gazı kimyasal adı 2,4,5 trikloro fenoksi asetik asit. Görme kaybı, kas ve kemik bozuklukları, doğumsal anomaliler gibi etkileri vardır. Derhal karbonatlı suyla müdahale ediniz, limon gibi asit içerikli şeylerden uzak durun. Genişletilmiş liste, yandaş markalar. Kömür ve makarna dağıtımının finansörleri. Paranızın hayrını demokrasi düşmanları görmesin. Birlikten güç doğar. 23'e dil uzatanların ekonomisini geliştirmeyelim. Unutmayın onlara vereceğiniz zararı tahmin bile edemezsiniz. A101 market, ab gıda Unakıtan, agt ağaç sanayii, ak yazılı vakfı, Albaraka, anafen okulları ve dersanesi, assan galvaniz sanayi, asya finans (gizli faizci), atasay kuyumculuk, audi, aytaç etli mamuller, bank asya, bahar pastaneleri, bim, boydak grubu, coşkun gıda ürünler, Çetinkaya mağazaları, diasa marketler, deniz feneri, doğa koleji, edutıme dil kursları, emin otomotiv, emin sigorta, ensar hastanesi, evkur, fatih üniversitesi, fem dersaneleri, for you mağazaları, garanti bankası, Gencallar giyim, hakikat kırtasiye, hes kablo, huzur giyim, ışık sigorta, ihlas holding, ipar yemek salonu, işmar, kahve dünyası, kanal 7, kar yatırım ve hizmet a.ş, kibarlar demir ticaret, kiler market, Kızılkaya hamburger, kombassan, komşu fırın, kristal kola, kuralkan şirketler grubu, Kuveyt-Türk bankası, mado dondurma, medicana hastanesi, memorial hastanesi, merve pastaneleri, Mudurnu tavukçuluk, nakil lojistik, namlı yemek, namlı marketleri, n-t mağazacılık, ntv, Nusret restaurant, ramsey, rıxos grubu, sahan yemek, samanyolu tv, sanko holding, sarar giyim, saray muhallebicisi, sızıntı dergisi, starbucks cafe, surat kargo, sütiş, şok market, şifa hastaneleri, Şirvan yemek, taş yapı, tekbir giyim, timaş yayınları, torunlar kağıt, turex minibüs işletmeleri, tümosan traktör, Türkiye finans katılım bankası, Türkiye gazetesi, Türkiye hastanesi, uludağ yemek, uzay gıda, ülker gıda grubu, verdi kumaş, yeni asya yayınları, yeni şafak, Yimpaş, yörsan, wolkswagen, zaman gazetesi. Ne varsa ruhuna Fatiha anladık ama facia bak yazısı mı bunlar! CHAPULEMOS nuestros nombres en símbolo de apoyo a la Resistencia Turca. Para todo aquel que no lo sepa Chapular es: Chapulear, Chapulling en inglés, es un neologismo derivado de la situación que está aconteciendo en Turquía después del uso del primer ministro, la palabra çapulcu (que podría traducirse como "saqueador" o "merodeador" o "vagabundo" como actual) para describir a los manifestantes. La palabra echó raíces rápidamente, adoptada y anglicismo por los manifestantes con un nuevo significado: LA LUCHA POR SUS DERECHOS....exemplo: ÇAPULCU Nuran Elçi.
Direnmenin Estetiği! Turhan Sönmez, 13 Haziran 2013. Yıldızlar, en karanlıkta daha güzel parlar. Bu ülkenin karanlığına karşı, her yanda yıldızlar parlıyor. Taksim civarında yaşayan sokak çocukları, direnişin daha ne kadar süreceğini soruyorlar. Direnişteki dayanışma sayesinde karınları doyuyormuş. Camilerin yüz metre yakınında içki içirmemeyi dert edinen hükümet, camilerin yüz metre yakınında insanların aç yaşamasını umursamaz. Tarihsel olaylar, kalıcı özellikleriyle hafızalarda yer eder. Taksim’de iki haftada kurulan yaşam, bu topraklara bir ütopyanın tohumlarını ekiyor. Herkes bir arada, herkes özgür. Kimse kimseye bir şey dayatmıyor ve herkes kendi rengini özgürce taşıyor. Antikapitalist Müslümanlar ibadet ederken, ateistler çevrelerinde nöbet tutuyor. Kürtler halay çekiyor, Aleviler semah dönüyor, Türkler marş söylüyor. Sosyalistler, LGBTler, Çarşı, Fener, Gs çalışıyor, eğleniyor, birbirlerine sahip çıkıyor. Bir kişinin özgürlüğü herkesin özgürlüğü oluyor. Hiç kimse muhtaç durumda değil, insanlar eşit. Herkes “gereksiniminden fazlasını” getiriyor ve herkes “gerektiği kadar” alıyor. Para yok, mülkiyet yok, aç kimse de yok. Devletsiz bir deneyim yaşıyoruz Gezi Parkı’nda. Devletin olmadığı yerdeki mutluluğa ve nezakete tanık olmak, hayatın bize armağanı. Tarihimizde ilk kez, mizah ve neşe bir direnişin dili haline geliyor. Bugüne dek muhalif hareketler hep ölümü göze alarak, en sert biçimde direnirken, şimdi keskin sözlerin ağırlığını aşan eğlenceli ve yaratıcı bir dille ifade ediyoruz kendimizi. Devlet sert savaşçıları yenebilir. Ama mizahı ve neşeyi yenecek iktidar silahı yok. O yüzden çaresizler. Yalanları işe yaramıyor. Paris Komünü yetmiş iki gün sürmüştü. Biz iki haftada aynı ilkeleri coşkuyla hayata geçirdik. Komün şiddetle yok edildiğinde, liberaller ve burjuva aydınları oradaki çelişkileri, zaafları ve yanlışları tartışıyordu. Buna itiraz eden Marx, Komün’den geleceğe aktarılacak cevherlere işaret etmişti: Komün’de mülkiyet ve sömürü aşılmış, doğrudan demokrasi kapısı açılmıştı. Şeyh Bedrettin’in iki mirası var bize. Bir, isyan eden halka katıldı. İki, herkesin eşit ve ortak yaşamasına inandı. Tomas More’un “Ütopya”sı ve İbni Tufeyl’in “Hay bin Yakzan”ı aynı hülyanın içinde yer aldı. Biz o hülyayı taşıyoruz. İnsanlara güzel bir şey işaret ediyor, parmağımızla gösteriyoruz. Ama iktidar ve onun sözcüleri, işaret ettiğimiz yere değil parmağımıza bakıyorlar ve bize kara çalıyorlar. Bizi tartıştırarak, zayıflatmaya niyet ediyorlar. Israrla söylüyoruz: Parmağımıza değil işaret ettiğimiz yere bakın. Orada ağaçları ve denizi göreceksiniz! Kızılı sevdik, yeşili koruduk. Duvarlara böyle yazan gençler, bir otobüs durağına, ölü şairlere selam niyetine “Göğe Bakma Durağı” adını verdiler. Gençlere şükran duyuyoruz. Öyle umutsuz bir anda yetiştiler ki, insanlığımızı uçurumun kenarında kurtardılar. Onları bencil ve cahil sananlar yanıldılar. Gümüşsuyu’na kurulan onbir barikata tek tek isim verirken, geçen hafta yitirdiğimiz Cömert’in adını da bir barikata yazdı gençler. Sonra aşağıda, denizi gören en son barikata kocaman harflerle Deniz Gezmiş Barikatı adını verme yüceliğini gösterdiler. Halk, yalnızken hiçbir şey, birleştiğinde her şeydir. İsteğimizi almazsak, faiz lobisi kentimizi ve hayatımızı çöle çevirecek. Tarih onlar için ya “çanak çömlek” ya da ranttan ibaret, paradan başka bir şeye iman etmiyorlar. Kerbela’daki masumlar gibi ağaçsız ve susuz kalmamızı istiyorlar. Bunların, bir yanda Kerbela için ağlarken diğer yanda Yezid ile aynı sofraya oturduklarını biliyoruz. Bu yüzden biz çöle karşı suyu ve ağacı, ölüme karşı hayatı savunuyoruz. Kamu malına zarar vermekten söz ediyorlar. Gezi Parkı’nı ortadan kaldırmak kamu malına zarar vermek değil mi? En barışçı biçimde kamu malına sahip çıkıyor ve asıl biz söylüyoruz: Kamu malına zarar vermeyin! Burada sadece bir şeyi istememek değil, başka türlü bir şeyi istemek var. Yardımlaşmanın, dayanışmanın muhabbeti var. Sadece bu coşku ve enerji, bu ülkenin insanlarına hiçbir borsa endeksinin ölçemeyeceği bir değer kattı. Sırf bu bile, burayı SİT alanı ilan etmeye yeter. İnsan müşteri değildir. Bunu unutmamak için başarımızı süreklileştirmeliyiz. Her yıl 31 Mayıs’ta başlamak üzere Kardeşlik ve Dayanışma Şenlikleri yapabiliriz. Herkesin kendi rengiyle geldiği bir özgürlük şenliği ve paranın geçersiz sayıldığı bir eşitlik dünyası. Herkes “gereksiniminden fazlasını” getirir ve herkes “gerektiği kadar” alır. Sermayenin korkusuna karşı, halkın hasretidir bu. “İstanbul’un nüfusunu sayarken ölüleri de hesaba katmak gerek,” demişti şair. Geçmişin güzel insanları için de kentimize ve geleceğimize sahip çıkıyoruz. Gençler en güzelini yazmış duvarlara: “Yenilsek de, damağımızda isyanın tadı.” Çok şey öğrendik, tarihsel bütün direniş biçimlerimizi ve hayallerimizi yeni bir dile tercüme ettik. Geçmişimizi temize çektik. Umut, hayal, ütopya! Ve ey isyan! Bir gencin meydanda okuduğu şiir gibi: “Biz sende bütün aşklarımızı temize çektik.” Aaa!fiction masalı anlattı, dinleyin; ‘Kuantum mekaniğine göre birbirinden çok uzaktaki cisimler davranışlarını birbirine göre belirliyor.’ Ölülerden duyumlar alıyoruz. Pseudomonas putida’yız biz. Kolumuzu üç metil grubu parçalıyor. Bakteriyel çoğalmaya uğruyoruz. Iowa’da -yapısı- enzim dolu kardeşlerim var. Ben test kurbanıyım. Fareleri seviyorum, Michael Salvatore karşı çıksa da… Tau balina ve Epsilon’da dopamin salgısı artıyor. Hücrelerim ölüyor, ama beni yiyen bakterinin canlı olması gerekiyor... H. Pylori’yi fareler yok etti, hepsi kütlesiz, işe yaramazlar artık. Sonuçlar hep aynı, konakçıların kolesterolünü üretiyoruz. Amiyotrofik Lateral Skleroz’a yol açan toksin, saunada bulundu… Ziller bozuk, tropikal tahıl yiyoruz günlerdir. Araştırmalar var, diferansiyel dönüşten geçilmiyor ki!.. Kedilerin tümü ensest, Adem ve Havva gibiler. Opera kastrato, Droctulft, Avlonya’dan Irakeyn’e belagatı, Bow şoku, elektral dipol momenti, optik kovuklar, filtreler… Beklendiği gibi hiçbiri konuşmuyor artık. Üreyemiyoruz. Plastike ormanlarda, metal pumalar başkaldırmış. Van Allen kuşağını sildiler. Güneş tacı, kütle atılımları, fırtınalar, hep aynı şey, aynı şey, aynı şey... Dünya dışı varlıklar, bizlerle, tanrımızı yok edecek!.. Dna’mız soruyor, sayısız oymaklarla, Fermi paradoksu çalkantıları tek umut... Ölülerimiz geri döndü, otuz derece ısı yayan samurların yanına; oraya yirmi çentavolukları koyduk. Sonuç ne olur, ısıtaç düzeneği bozulur mu?.. Oh, Arecibo mesajı geldi!.. Durun dinleyin şimdi yaklaşık 1 saat önce sağlık ekiplerince yapılan bir açıklama (ÖNEMLİ BİLGİ, MÜMKÜN OLDUĞUNCA ÇOK KİŞİYE ULAŞTIRIN ), yazılımı aynen böyle ama; "Su an soludugumuz gaz, diger biber gazindan farkli. Adi pentium asti tatbikat gazi. Kesinlikle 30 dakika boyunca su icmiyorsunuz. Gazin ozellikleri felc edebilir, bayiltabilir. Gazdan kacabildiginiz kadar uzaga kacin! Ve saglik gorevlilerine haber verin... Kesinlikle su icmeyin! Gaz iki isik halinde cikar. Ilk isik altadicitir ve dumani vardir. Ikinci isik ise gorunmezdir, gaz halinde yayilir. Bu bilgi GATA dan alinmistir. Herkese yayin" Bu herkesin söylediği güçlü gaz hakkında bilgi arkadaşlar herkese DUYURUN! kopyalayıp yapıştırarak paylaşalım "Taksim, Osmanbey, Cihangir, Mecidiyeköy, Akaretler kısaca Taksim'e çıkan yollar üzerinden oturanlara çağrı! Atılan gaz fişeklerini söndürmek için kapılarınızın önüne içi yarım SU DOLU 5 LT'lik su bidonları/damacanalar bırakın. Apartman kapılarınızı aralık bırakın, uyanık olun. İlk katta olanlar cam kenarlarında SOLÜSYON (talcid/rennie/karbonat veya gavisconlu su karışımı) SİRKE hazır etsinler. Cam kenarına sokakları gören kamera koyun, kayıt alın ve güvendiğiniz kişilerle paylaşın" DEMOKRASİ özgürlük değil, düzen ve disiplin demek ama, Canticle Meryem, sevinç Soul Lord Luke 1: 46-55 ilan ruhumu, Rab, büyüklüğü sevinir ruhumu Tanrı benim kurtarıcı; uşağı aşağılama baktı için.Tüm-güçlü büyük işler benim için bitti, çünkü şimdi bana tüm nesiller, tesbih: onun adı kutsaldır ve rahmeti nesil nesil sadık ulaşır. O kolunu ile güçlü şeyler yaptı: dağınık kalp, gurur güçlü tahta darbelere ve mütevazi exalts, Aç onları mal ile doldurur ve zengin görevden onları boş. O sonsuza dek bizim anne-in lehine İbrahimî olan ve onun soyundan gelenler için söz verdiği gibi İsrail'e, uşağı, hatırlayarak rahmet - yardımcı olur. Zafer baba ve Oğul ve kutsal ruh. Belgili tanımlık başlangıç, şimdi ve her zaman, her zaman ve yüzyıllar içinde olduğu gibi. Amenerrasulü bitti!..
Kardeşlerim, ne kadar aykırı düşünürsek düşünelim, kimi zaman en ayrık düşüncelerimizin bile ortak noktaları, bağlaşıkları, paralel veya tersinir akışan yanları vardır. O ortaklıklarda buluşur, birleşir, bir bütün; bir tümel oluruz. Ne ki bu kez bayağılıklarımız ya da diğer bazı etkenler bizi ayırır ve onlar nedeniyle başka dünyalara savrulur ve bir kez daha ayrışırız. Bu değişkenlikle sürer ve sonsuza dek yol alır. İnsanın dostu her zaman, her yerde yalnızlıktır. Bu yazgımızdır. Gök kubbenin altında birleşsek, zaman ve mekanda bağlansak ve tüm yaratılmışlar kozmosta el ele savrulsak da; Yazık ki bundan kurtulamayız...
Amin Aleluya!..
----------------------------------------------------------------------------------
İZEGKRAP
(II)
Hayyu Kayyum bir gecenin sabahında, Nasr olanın, Kohen soyundan yaratılmışlarıyla, Burûc olanın burçlarında, Eyke ve Kenz duaları, Mergad ilmiyle, Lian ve Ledün'ü heceleyerek, Zihar olanın yoldaşlığında, Rikâk olana kucak açıyor ve sekerek, kekeleyerek tüm aleme hakkaklık, tüm evrene hattatlık yapıyorduk. Şirk koşanın ellerinde, fotovoltaik enerjilerle çoğalıyor, parite simetrisinin rüzgârıyla, karayel türbinlerinde sönüyor, mezonun asimetrik davranışı, kaonlar ve sepsislerin yığılarak, deniz tavşanı, kaya tuzu ve algler, peygamber develeri ve borhidrürlerden parabolik aynalara yansıyarak, derin uykulara dalıyorduk. Türbinler, otoklav bir yamaçta, Huntorf enerji ünitelerini arıyor, tripler teknoloji ve instagramlar, rezonatörlerle, gün boyu tüm ölümsüzleri Vanguard uydusuna taşıyordu!..
Katışıksız boşluk, saf ve diri madde dolduruyordu odaları, atıldığımız adalarda, göklerden sülfürsü bulut, kar kristalleri gibi yağıyor, paraşütler sayılmasız yağmur damlaları gibi, sanki üzerimize
ağıyordu. Düşünsüyor fallus fungus bulgusu, amen diyoruz artık, anlamsız-ölümsüzlük çağlarına!..
Holmiyum çocuklarıyız biz! İnsanın kulu... Rekonstrüktife geleceklere adanmış, kronik tümör, trombosit ve mutluluk sinapsının eğimlerine, oleoresincapsicum zamanlarına doğru yalpalamıştık, simetikonsumuz ölçülemiyordu, yalanın imana dönüştüğü, kadril gecelerin kabartılarında, görkül tüylerle aldanışlarımıza tapınırken...
Sümer sarı göğümüz, Akad çarpan ayımızdı bizim. Bonapart ve Elbe nerededir, Kimmer kimlerdir, mabut ne, biz kimiz, geleceği oyalayan tarih boyunca, neden Bovary'nin sırt yüzgeci Emma'yızdır hepimiz!..
İkili kamer, protaktinyum ve küryum tapınaklarına savrulduk, paralimpik çağlayanlar, ozon dağları,
güvenç çizgisinde; kardiyo relaksıyız diyerek çoğalıyorduk. İkonoklastlar, Sodom ve tuzla beslenen canlılara imrenmeli miydik, My Heart kuralı yürürlükte, bir umudur bu mu demeliydik?.. Beden, giyilebilir bilsaya uyumsuzdu ama sicim teorisi, çoklu evren, örgenleştirme gözyuvarlarımıza yetişti!..
Kip apolojisi, gürültücü Micronecta böceği ministry oldular. XV.Louis'nin 'Apre moi le deluge'
'Benden sonra tufan deyişi'ni gene çağırdık. Vikont salınım vektörü ve Kâbe yeşili peyzajlarımızdı.
Sirenişçi teknokrat, şekel ve Yahudi romanları çok okundu, 'Kölelerin kafesini aç geleceklerdir' kirişi tek mottomuz oluyor, hidrojensi eseme, kurullarımızı sarsıyordu!.. Kapitol'de kargaşa, Baktria'da ölüler, ufukta Proudhon'un şubatı ve işte yenileniyor Tanrı ve meleklerin adı diye umutlananlar vardı!
Kozmik anılarımız, depresifimiz ve Hubris sendromu saltık kibrimizdi. Ufa'daki Aliye okulu kapanıyor, Orenburglu kartel, Junkerler ve Tsushima savaşını unutmamız söyleniyor, anlağımızda salt Denikin'in barışını okumamız isteniyordu.
Tümü, hiper simülasyon ağı ve biz onların sonsuza dek 'Urbanlarıydık'. Ne yapmalıydık, ne yapmamız isteniyordu?.. Siber ve siborglar dil yuvamız, simulakrlar yineleme tuzağıydı. Olumsuz-Ölümsüz ve işte noktacıklar, görkül değişkensilere yol açıyor ve olanları biliyorduk. Bitler, bilitler, Apşeron meseli, ölüs pars deyisi ve tüm yaşarlar kavramsal aşkınlığın üstünü çiz diye bağırıyorduk, tozanlarımız, atom ve nötronlara paralize oluyor, istemsizce karşı çıkıyorduk istemlerimize!..
Gölgelerle konuşuyor, dalga dalga kurt deliklerine savruluyorduk, peşimizi bırakmıyor, her deliğe, her kovuğa girip çıkıyorlardı. Biz kimdik, biz ne idik, bütün bunlar ne, olmuşlar, olanlar ve olacaklar; Ne olacak?.. Ve bütün bunlar, ne olabilir diyorduk!..
'Kuyruğumuzu yiyerek ürüyorduk.'
Ve işte, şeylerin yokluğunda, Tanrı çizgisindeydik artık ve sonsuza dek, yakarılarla Yaratılabilecek, Yaratılmış ve Yaratabilecek olan, o eşsiz töz; Bizdik!..
------------------------------------------------------------------------
İZEGKRAP
(III)
''Hayyu Kayyum, Nasr, Kohen
Burûc, Eyke, Kenz, Mergad
Lian, Ledün, Zihar, Rikâk.''
Katışıksız boşluk, saf ve diri madde, dolduruyor odayı...
Kronik tümör, trombosit ve mutluluk sinapsı direncin.
Sülfürsü bulut, kar kristalleri gibi ağıyor.
Düşünsüyor fungus bulgusu, amen diyoruz.
Göz yaşlarımızı tutamıyoruz...
Manyetik otobanlarda, heliosfere doğru gidiyor,
Mançurya'dan, Baltık kıyılarına,
Oradan Vostok denizine savruluyorduk.
Przewalski atının yularından tutuyor,
Apis'e yazık olur, bir zamanlar ilâhtı diyorduk!..
(You distant stars, my fetish and spritüel desires.
Kiss my whole body and cosmic eat your soup.)
Sen uzak yıldızlarım, fetişim, spritüel arzularım,
Bütün bedenimi öp, kozmik çorbanı iç!..
Holmiyum çocuklarıyız biz.
Rekonstrüktife.
Lüks ve lüks ötesinde,
Oleoresincapsicum çağı,
Simetikonsumuz ölçülemiyor.
Bonapart ve Elbe!..
Sümer, sarı göğümüz, Akad belki ayımız.
Bovary'nin sırt yüzgeci, bir Emma'yız...
İkili kamer, protaktinyum ve küryum,
Paralimpik çağlayan, ozon dağları,
Güvenç çizgisinde, kardiyo relaksıyız!..
İkonoklast, Sodom ve tuz,
My Heart projesi yürürlükte, bir umu,
Beden, giyilebilir bilsay'a uyumsuz.
Sicim teorisi, çoklu evren, çoklu görevlendirme,
Kip apolojisi, gürültücü Micronecta böceği...
XV.Louis'nin 'Apre moi le deluge'
Benden sonra tufan deyişi,
Vikont salınım vektörü.
Sirenişçi teknokrat ve Yahudi,
'Kölelerin kafesini açın geleceklerdir' kirişi,
Eseme kurullarını sarstı!..
Kapitol'de kargaşa,
Baktria'da, ölüler,
Ufukta Proudhon'un şubatı.
Kozmik anılarımız depresifimiz,
Hubris sendromu saltık kibrimiz.
Ufa'daki Aliye okulu,
Apşeron yarımadası,
Orenburglu kartel,
Junkerler.
Tsushima savaşı,
Denikin'in barışı,
Tümü, hiper simülasyon ağı...
Siber ve siborg dil yuvamız.
Simulakrlar, yineleme tuzağı.
Olumsuzluk,
Ölümsüzlük.
Noktacıklar, görkül değişkensi,
Bitler, bilitler.
Öğretiler, kavramsal aşkınlığın,
Üstünü çiz .
Ve işte artık,
Şeylerin yokluğunda,
Tanrı çizgisindeyiz...
---------------------------------------------------------------
P'LANET
"ne zaman öleceğimizi bilmemek pratikte bizi ölümsüz kılar."
ki, a = b diyordu, yarıdiri = yarıölü, akdelik, karadelik, tersinir zaman boyunca, bir kurt deliği çıkışında, soluk gölgenin ışığında, kuark boşluğu kucaklıyor, geceyi yutan Satürn, sular kıpırdarken, yürüyen poliplerin ağrıyışında, ılık uzayın yarı ölü kuş krallığında, b eşittir a; yarıölü = yarıdiri diyordu,
?.., orada fotonlar rüzgârıydık, Tesla'nın tinine tütsüler yakılırdı, değirmenin terazisi elektron yontusu, buz dağları plankton geçidinde, bulutların hızı düşündürüyor, kasırga kırmızıydı pazar yerinde, gözyaşları süt olurdu Roksalan'ın, Bizans'lı atlı saçlarını onarırdı, Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz, karanlığın peçesi dağıtırdı beyaz eti, uyanırdık, Arakne, çırpınır, çırpınır, çırpınırdı,
(a = b diyordu, yarı ölü = yarı diri, iki a = iki b diyordu, diri = ölü)
bakarken sonsuz boşluğa bir lombozdan, Tutmosis'in atı, imgeler vadisi ve ruhların varlıkları, ışıklar içinde hareket ediyor, arkamdan başını kaldırıp bakan yol ve sinir lifleri, gökleri gümbürtüyle dürüyor, büyük beyaz taht ortaya çıkıyor ve ateş çukurlarına doğru savrulurken, Şam’da atının üzerinde Voltaire okuyan biri, Dunkirk’te yolunu kaybeden, Mesih'i yazan Haendel ve Sistine’yi süsleyen Angelo’yla, durduraksız ağlıyordu,
Şamuha kentinin İştar'ı geldi, kerkenez sesi, kelebeğin melekle kardeşliği, dumanlar püskürten demir at ve kekremsi güneş nedir dedi, bir kümbetle yolu kesilen incir, Persi iskelet, hac kafilesi, defne dalındaki tarla kuşu ne ise, zamanın kapakları, katedralin dış narteksi, kart yaban pazıları, Dirac radyoları, Dulkarim çorapları, çekinik zamanımsılık, yeşil sis de odur dedi, yer kanatlısı, bitki kedileri, mutlak sıfır çukurları ve görünmezlik pelerini hak verdi,
çok eski zamanlarda orta Amerika’da karaya oturan savaşçı bir Yunan denizcisi, volkanik gazları binlerce yıl soluyarak uyudu ve kendisine binlerce yıl, Maya tanrısı Quetzal olarak tapıldı, o belki de Odysseus’du, kentin eteklerinde duru bir pınar vardı, alışkanlıkla suyundan içti, kıyıya tırmanırken dikenli bir ot elini çizdi, yoğun kan damlasının o eşsiz biçimlenişini gözledi, bir kez daha ölümlüyüm işte dedi, Einstein görecelik yasasını sınıyor, Picasso onu anlıyor ve modern çağın kübizmini yaratıyordu, Sümer ovaları, yontma taş devrinin çakılları, İskender’in fetihleri, tahılların filizleri, tüm insanlığı sevmenin olanaksızlığı ve Tolstoy’un acısıyla, gümüş altarlar, kabaran yeleler, tolgalar, göğün sunakları sorularla soru soruyordu,
Farmakon, Zeus’un oğlu geldi, ıssızlık tanrısıyla, uluyan kuşlar, ölü kumru yontuları kucağında, Marsî gözler, çürümüş pelte, bağ bozumu ve garip bir topuk sesiyle odaya girdi, iki derviş bir posta, iki hükümdar bir cihana sığmaz dedi, Karnak yazıtlarında geçen, Pers körfezi boyunca yürüyen, gök süvarileri, rengarenk arı gülleri, ayı otu, on parmaklı atavistler, polifonik duyuş, teatrikal davranış karşı çıktılar, Çin bulutu desenli kaftanlar, yelpaze sorguçlu börkler, kürk astarlı el yazma, yeşil sancak, av köpeklerini eğiten samsoncular, kaptanlar, serpuşlar ikiye ayrıldılar, Butan'a gidip Gangkhar Puensum dağına tırmanıp, Gautama’nın bir yolcusuna Ararat’ı soranlar, Suriyeli Yunanlıyla bir oldular,
sese benzeyen bir adam geldi, gökyüzüne ağ atıyorsun balık tutmak için, düş görüyorsun, gök yıldızdan geçilmiyor, ağ cennetin üzerine düşüyor, cennet yaratıklarıyla dolu, yıldız ışık saçıyor, onları ağdan çıkarıp denize bırakıyorsun, dalıp gidiyorlar, melekleri kurtaramıyorsun, göğe kanat çırpıyorlar derken, kavgaya tutuştular,
belinden aşağısı körümsü pusların içindeyken belirdi insanoğlu, Sümer'den, İberik'e, oradan Washington’a sıçradı, evinde sakin bir hayvan veya cins bir karanlık tanrısıydı, çayır köpekleri gibi dikkat kesildi, adam kızgınlığını belli edercesine vızıldadı, Tutmosis'in güneş sandalı var, göğe çıkabiliyoruz, Petrus onu bir çok kereler sakin bir ışıkla yıkanırken gördü, müzikle uyandı, Judas'ın erguvani kibirle süslü kalabalıklarına benzedi, demokratör oldu, Isfahan ki dünyanın yarısıydı, gece canavarı bir tomar el yazmayı gözümün önünde yedi, Kabbala’nın ana kitabı Zohar da yazıyor bu, Zarzuela şarkıları, 17. yüzyılda biri, tanrılar, insanların yakalayamadığı gölgeleridir dedi, Haçaturyan süitleri, Tau nötrinosu var, çığlığın dölüyüz, sülün kanı içen güneşi yılan sokardı, Kalküta kralı Zamorin onu yakarsa, urbanlar cariyesi göğsünden geçer, kumrular sızlanır, Niniv çölünde yakalanıp kafese koyulan aslan, batılı değil Mekke'liyim diyen adam ve terzilerin söküntüleri üzerinde yoğunlaşanlar filan derken ayrıldılar,
diyorum ki, Kabiller'in ikizi de, Etrüskler'in ikizi de birbirini öldürdü, Ninovalı bir Hıristiyan’ım desem, bir asıltı, dudaksıl kırmızısı Jalemin, Fransızlar öpüşmeyi bilmezdi, Araplar hep peygamber bekler, Kafkasyalılar ölümün zevkinden anlamaz, ayrıca kitabı beğenmedim, okudun mu dedi, hayır dedim, okumadan nasıl karar verebilirsin deyince, beğenseydim okumuş olurdum ve bu bir paradokstur diye geçiştirdim, Avrupalılar uslarının ermediği şeyler için şiir yazarmış, Sokrates’e arkadaşı, filanca gezdi dolaştı ama hala mutsuzmuş deyince, kendini de götürmüştür demişti, yineledim, Hipokrat mı, yok Sulla ilgimi çeker, Tatar Duvarı, Çin Seddi değil miydi ve Romulus'un ikizi, atıp tutuyor sanki, ay tozu vereyim sana, iki yaşayışlıları öğreteyim diye konular açtım,
gene daldılar, abazanlık tasladılar, a'yı öğrendiler, rant dediler, gözyaşıyla çamur kardılar, ikiz kuleler diktiler, çimenleri çiğnediler, çimentoyu buldular, deniz börülcesi yediler, rap, rap yürüdüler, arıları aşıladılar, yıldızları indirdiler, ayı içtiler, dişleri güldü, dilleri, sözcükleri, lokmaları, altını ve fabrikaları, kumruları ve adem elmasını yuttu, horonlar çektiler, hotozunu düzelttiler, horoz ibiğini bildiler, horoz fasulyesini tanıdılar, homurdandılar, Horasan’dan geldiler, horozbina yakaladılar, pulluk, madalyon ve yara sargılarıydılar, aydan orak, altın bastonu haç yaptılar, bal peteğini, arı dalağını gördüler, Süheyl'den bir ceylan indirdiler, bu çok iyi dedim, henüz inceliği bilmiyor ama ruhunun derinlerinde bunu seçmeyi sağlayan ölümsüz bilgiye sahiptiler, ne acayip yer be Şanghay dediler, çalı kargası beslediler, güneşin dudaklarını yılana benzettiler, Pervin derler sema öküzüydüler, bir göl geçti duvarın üstünden, bir güneş su içti tenekelerden şarkısını söylediler, neon ışığında ölüyor mehtap nakaratıyla, su nilüferi ve Sümer'de bir çiçek büyüttüler, kokusu Pluton'dan çıkıyordular, Urartu'da bir kuş tuttular, tüyünü Merkür’de buldum dediler, Yakup Lübnan'da bir bahçede yaşıyordu, Kadisiye'den kör bir dilenci geliyor, çok zaman önce insanlar tarafından çok sevildiği için çarmıha gerilen bir adamın yaşadığını söylediler, bitkilerin yasaları, eğer kış bahar yüreğimdedir deseydi ona kim inanırdı diye ağladılar,
bir defasında bir sisle doldurdum avucumu, sonra elimi açtım ki sis bir kurtçuk olmuş, kapattım yine açtığımda, bu kez küçük bir serçe duruyordu, sonra yine kapattım, açtığımda bir adam vardı elimin içinde, yüzü kederle yükseklere bakıyor ve yine kapattım avucumu, açtığımda yine bir sis vardı artık ve kulağıma uzaklardan tatlı bir müziğin esintisi geliyordu, önümden zaman geçiyordu, Edrikni ya Ali dedim bilmem kaçıncı, gezegenler arası iyonlar ve deniz kargaları kucağıma doluştu, bir söğüt dalı için bundan daha iyi bir ayet mi istiyorsunuz dedim, duymadı bile ve kuyruk sallayanın gözlerinde geçip giden ırmakların akışını, hayalini, süzülüşünü, süsünü, sihrini, sisler içindeki halini gördüler, insan dillerindeki her bir sözcük evrenin tümünü imleyen bir önermedir dedim, bir torso bak, işte Elen’den kalma, beyaz cüceler, deniz kelebekleri, sönmüş yıldız tozları onların yılan derisi gibi doluştuğu gaz kılıfları, bu tür ölü yıldızlar sakar mekedirler, istediğin kadar karanlık vereyim, geçen geceyi durduramazsın, tanrı da bir mastardır, çöl gemileridir, mek maklı makinalar, dumanı tüten soğuk demir, üç başlı köpek derken,
ortalama insan ömrü yetmiş yıl ise yedi bin yılda yüz insan öldü dirildi, yetmiş bin yılda bin insan, insanlık tarihi dört bin yılsa, zamanda geçmişe gidebilseydik ölüp dirilen yetmiş insanı geriye doğru izleyerek tanrıyla karşılaşabilirdik ama eğer bu bir döngüyse yetmiş kuşak sonra içimizden birisi tanrıyla karşılaşacak demektir, Hannover kralı söylemiş bunu, mürle ovdum avuçlarını, bütün dünya bir labirentken kendine niçin bir labirent yaptırdın ölüm seni görmektedir, sen ölümü görmektesin, kuru otların arasında tufandan kalmış bir flüt fosili işte, ışığı soğuk madde içine hapsetmeyi başardın ve artık sen de bir tanrısın, Edom topraklarından gelip Panteon da uyuyup kalan kralın rüyasısın, bir uzay iskeleti var, kar yağıyor, bindiğimiz atın karnını yarıp içine giriyoruz, ısınmak için, gülerek öldüreniz biz, yaşıyoruz işte, demir kitabız, emeğen, yuvak, kirsi, türem ve ilkincil, işte Samuel peygamber geldi, sözü ikiye böldü,
"ruhunuzun bağlarını çözün / o benim can yoldaşım / ve sizler benim ruhumun sevgililerisiniz / hiç bir ev kalbimi sizin gibi koruyamazdı / düşmanlar yabancıları denizimize sürükledi / onlara hizmet edenler ağlatılacak / işte kurtlara göğsümüzü açıyoruz / ve canavarın önünde titremeyeceğiz / ruhumu sizler ve ulusum için feda ediyorum / zor zamanlarda kanın değeri de ucuzluyor / bize saldırıldığında asla diz çöküp boyun eğmeyeceğiz / hatta düşmanımıza saygıyla davranacağız"
,tanrının flütü için bir Hint kamışı olayım, yaşamamız için atın ölmesi gerekti, ilahi yargının gücü, hafif bir rüzgar eser, bir çift kiraz çiçeği süzülür, Sezar bülbülü öter, Tensör denklemleri gelişir, dua kitabıyla kaplan avına çıkar, savaşacağız, gaz devleri solunur, yaban arısı ve sis dörtgeni, kır eğlencelerinin rokokosu, Karluklar, soğuk ve sıvı metan suları, suların babası, panta rei, Herat ve Tus, bal peteği, altıgen, latifunda toprakları, Karabalgasun, Analepsis ki, şimdiyi geçmişle karıştırma, Metalepsis ki, geçmişi şimdiyle karıştırma, arpejli akortlar, soğurma, Enceladus’daki kaplan çizgileri, ana kol, derisi ve iç organları, yeşil fluoresan parlayan domuzlarla, kol kolayız,
Bovarizm, kendini kahramanın yerine koymadır, dedi, İlion savaşının türküsü, Kolozsvar, senin bedenine aşığım Yahya, o ayın yüreğinden beyaz, tırpancıların hiç biçmediği bir zambak tarlası gibi beyaz, Judea'nın karlarından beyaz, yürüyoruz ölüme, viyola ve çello, Frankfurt radyo kulesi, Mata Hari ve şafağın gözü, Münih elektörü, Sivas'ta devlet kuran tuyuğ şairi Kadı Burhanettin, gözümdü Han Berkuk, sıska kurbağa çıktı taşa şarkısı, Sagarmatha, çiçekler ölümlü ve güzel, altın kalıcı ve sıkıcıdır, bir tartışma çıktı, erkekler yaşlanmış spermler, fizikçiler atomlar hakkında düşünen atomlar, kedicik babasıdır, güneşin içlerinden yüzüne doğru gelip serinleyen kim, Mercador atlası, Tih çölündeki demir gömlekli, Avlonya'da Yakzan'ın babası, gizembazlar, cehennemdeki Saud dağı, siyer ve megâzi, Ebü'l- Abbas İbni Abdülmuttalib radiyal-lahu anhümâdan nakledildiğine göre, Yunanlı şair Perikles Yannopulos atını Salamis denizine sürüp intihar etti, sınıflı toplumların kaderi ölmemek için öldürmektir, 18. yüzyılda Serendipli Üç Şehzade masalından yola çıkarak türetilmiş bir sözcüğü var İngilizce'nin: Serendipity, aranmayan, değerli hoş bir şeyin birden insanın karşısına çıkıvermesi anlamına geliyormuş, dil böyle bir şey işte, Meryem'in hamileyken dayandığı hurma dalı, kızma teyze, kızma teyze hep söylerim ben böyle, atomik soykırım, modernlik eleştirinin yaygınlaşması, aşırı dikkat dikkatsizlik, resim ve roman tüketici ürünleridir, Octavio Paz, pedantry, bilgiçlik, şiir ele avuca sığmaz heterodoksi, Temuçin, Keskinkılıç, Portugal'dan içimi gebe bırakan kahredici bir küre yaklaşıyor, Timarchi, şana ve şerefe yönelik yönetim, Ferrara Tevratı, Kutai krallığı, Güvalyar kalesi, Gücerat, şiir bir yaprağın ağaçtan düşmesi denli doğal gelecekse, hiç gelmesin daha iyi, John Keats, Avnullah korveti, Nosce teipsum, kendini tanı, konuşarak gidiyorlar,
karşı cephede şunlar konuşuluyordur, Roma'da yapıtını okuyan yazarı dinlerken dinleyici canı sıkılınca kalkıp gidemezmiş, oh kurtulduk, kendi şiirlerini yiyen Ugolin, Tantrik metinler, Borges denize yazdığı bir şiirden ötürü şairini kutlamış ama, şair ölmeden bir görebilsem şu denizi demiş, laedriyim, laedrisin, laedri, laleliden geçilir, lalelimden geçilmez, Hind al Hannud, peygamberin savunduğu tek tanrı düşüne karşı çıkıp, kadın tanrı, ölüm ve hayatın anası kavramlarını yerleştirmeye çalışmış ve Bedir'de peygambere karşı savaşmasına karşın yenilmişti, neler var Nergis, önünde bir kitap başını yumruklayan bir öğrenci gören III. Philip bu genç deli değilse Don Kişot okuyordur demiş, demiş evet yalancı tanığıyım, buyur, Abderalılar, yazın güneşte sıkı giyinir, kışın karda çıplak dolaşırlarmış, Aristo söylüyor, gen varyantları ve narkolepsi, Sibirya'daki Elgygytgyn gölü, meteor gölü, albızın dölü, Tambora volkanının altındaki küçük krallık, Maldoror şiddetli ağrı demek, Novorossisk limanı, flaneurlar, süvari çiçeği, Toledo sanatı, fay tanrıdır, katapult da mancınık, partikül savuran buz jetleri, şimdi ne olacak, bunlardan, şimdi ne olacak, Mussolini, Musul'dan gelir dedi, belki cennete gideceksindir, belki cehenneme, ikisi de iyi bir şey, hiçliğe katlanamazsın, geçmişi özleyerek anne baba, iki atanla kucaklaşacaksın değil mi, filan feşmekan, nefrit taşından fincan, zamanın tozlu aynasında, nar çiçekli bir peri, pınarın başında karşıma çıktı, erkek ve dişi gölgeler, güneş tanrı Ra'nın yüzünde gezinirken, gerilimin kara büyüsü yüreğimi soğuruyor, ay ışığı birbirlerinin düşlerinde yaşayan meleklerin dağ başlarında gezinen hafifletici gücünü trajik dengelerle sarsarken makine uğultuları, baykuş ulumalarıyla küskün tanrıları çağırıyor, uçacağız aşağı, kuşbakışı yaklaşık dört beygir gücünde metalık dörtgenlerle yeryüzünü sarsarken kozmik atılımların geometrik biçimlerle yer değiştirdiğini görüyor, ezoterik örgülerin görkül bekçiliğinde küçük bir hayal olup gidiyoruz, kendi soluğunu tutarak ölümüne yol açan adam gibiyiz, yeşil tepelere değerek oynayan öğle vakti, yağan kar ise bir başka biçime sokuyordu anıları, azurit, Mısır mavisi, Astrahan'da, Moğolca nöker ve daruga, Molosmolossol köpeği, tanrının yardımcısı fareler, su orgu, Vogul dili, Yıldırım'ın esir düştüğü Stella tepesi, mürekkep balıkları ormanlarda dolaşıyordu, bir Acem ölüsü, bir pars Klimanjora'da, eh sıktın ama, tahnitli Dolly, pire ve peri, tanrı yaşatır, zaman öldürür, nötr acunun ilişkisizlik uydusu, karada yüzer, denizde koşar, kefre ve ulular gelip salladılar sarı püskülü, aynalar ve çiftleşmeyi insan sayısını artırdığı için tiksinç buluruz, Einstein, bir şey gerçekse kesin değildir, kesinse gerçek değildir dermiş, Herakliya tiranı, neden iki gözlüyüz, saymasını bilmediğimizden, Mekke'yi kuşatırsan Mekke'de seni kuşatır, Narkis'e bakarken yer yarıldı ve kapkara atlar geldi derin yarıktan, Raflezya en büyük çiçek, Koyun adaları deniz muharebesi, Godwana kıtası, doğru mu dersin, peygamber devesi Kesva, Keşiş dağı ve Sfenks kedisi ve Yunnah'a gidilir, yüzeydeki sanrılar sevince boğar, körümsü ışık yayar, ve ba,
Baba insanların ne denli yoksul olduğunu görsün diye çocuğunu köye götürür, dönüşte çocuğuna neler gördüğünü sorar, çocuk, bizim bir köpeğimiz var oysa köyün bütün köpekleri onların, bizim bir havuzumuz var, onların uçsuz bucaksız dereleri, suları, bizim kristal avizelerimiz var, onların yıldızları, biz karşı köşkün duvarını görebiliyoruz onlar ufka kadar bakabiliyorlar der, doğu kuşa bakıp kanat takıyor, batı kanatsız nasıl uçarım onu düşlüyor, forum harabelerinde kediler dolaşıyor, altın binalarından yabani otlar fışkırıyor, imparator ve generallerin konuştuğu sarayların saçaklarında sığırcık ve çaylaklar geziniyor,
öteki tanrıların ardına gizlenmiş yüzü belirsiz tanrıyı gördüm, sol elin büzülme ve yayılma olanaklarını geliştiren etütler, örnel olan durumlar, insanın kendi gölgesinin peşinden koşmasına ilerleme derler hala dedim, arabamızı bir kaplan sürüsüne bağlayıp Hindistan'a ava gidelim, Frigya kepiyle Londra sokaklarında yürüyen William Blake, Mestizo lehçesi, kırmızı allahın yürüdüğü denizler, ağaçların arasından doğan sarı, sessiz bir tanrı başı gibi bizi gözetleyen ay, keşiş güldü, bir faunus gördü, tomurcuk açmış bir baldıran yiyordu, cadı bir cesedin eliyle karıştırdığı torbadan bize de verdi ve kristalde ölümü gösterdi, deniz dalgalanırdı ve derisiyle yüzmekte olan dev gibiydi, tanrıyı görmek istedim, tanrı avlanıyor dedi, Nil mezarlarında yaşayan kanatlı bir aslanmış oysa, Napolyon lalesi aldı giderken, bir sülünün kızıl renkte yanan göğsü vardı, tanrının varlığından ya da yokluğundan söz edeni kederle dinlerim, tanrı var ama gereksiz, tanrı yok ama gerekli derim, apelasyon ve enolojisini soralım sağlaması için, imge dile düş gördürürse eğer, sende küçük bir tanrısın ama, gülümser, şu dört şeyden konuşmayın, Ali, Osman, kader ve yıldızlar, dağ yolundan iniyorum, ah işte bu bir menekşe, onu koparmak olmaz, ondan ayrılmak olmaz, ah menekşe, seni unutmak olmaz, sonra keçi balığı geldi, titan arum yani ceset çiçeği, üç bin yıl önce, Nil'in mavi çamuru üzerine Mısırlı bir çocuğun evcil geyiğinin basmasıyla oluşup, güneşte kuruyan ayak izleri kadar ölümsüzdüler, sıcaktan eriyen caddeler, dorukları hep karlı, Glitterntin tepesinde havalar açıkken doğu yönüne bakıldığında Surprise körfezinin öte yanında bulanık bir gökkuşağı görülür, bunun Rusya olduğu söylenirdi, lahana kelebeği ve çinko arılar, Sabinler'in düğünü gibi şeylerin düşleri içindeydiler,
Milton dedi ki, bir insanı öldüren tanrının betimini, mantık sahibi bir yaratığı öldürür, bir sanat yapıtını yok edense, mantığın kendisini yani tanrıyı öldürür, İsa'nın mesleği, Deştikebir'de geceledik, Ardzıruni kralı Seneker’i gördük, Sargon gibi atının üzerinde duruyordu, üç yıldır havada duran bir martıyla karşılaştık, direkçi Simon bu dedim, gülmekten tümsek düze döndü, kaleden kaleye şahin uçurduk, savaşacaktık, ah ile vah ile ömür geçer mi, Novalis'i gördük, şiir insanın doğal dinidir diyordu, siyah bir aslanın terkisinde gidiyordu, Dişayil adında bir şeyh vardı, sadaka yoksul gerektirir diyordu, bunalıma düştüm o an, Tevrat altın suyudur, kerem denizine giriyorduk, Kazvinli dinsizin öyküsünü dinledik, fırsat bu deyip, içlerinden biri, denize girip saklandı, ah, kaplan öpmüştü, açık havayı tavaf eden plenerist bir ressamla karşılaştık, Hektor'un gölgesi düşüyordu defnelerin arasına, Subarrular’dan geçtik, Lut ve Dolkes yemeklerinden yedik, Adem çubuğu melekler evine konuk olduk, Ebu Hasan Harrakani geldi dediler, lemyezel, yani sonsuz ve ebediymiş, zilzal suresi gibi, ne bilirsin sen dedi, karışık işler peşindesin, Metaoğlu Yunus ve Hocentli Şemsi ailesi için ağlıyordu, Celal-i Verkani'ye şeytan nedir dedim, Kıpti'yi öldürmektir demez mi, güneş, omuzu üzerine düşmüştü, gölgesi yani, değil ışığı, Ebul'ala-i Maarri geldi, Eyyup vücudundan düşen kurdu alır yerine koyardı, vücudunun bir tarafından bakılınca öbür tarafı görünürdü, çöl erkeğinin ayağına bir Muğaylan dikeni saplanmıştı, Bişr kan akıtmadan garipten aldı, Hz. Yusuf'u satın alan firavunun veziri Fotifar'dı, Holifar vardı, İbrahim'in Babil kralı Nemrut tarafından kurulan bir mancınıkla ateşe atıldığı ve büyük bir alanı kaplayan bu ateşin tanrı dilinden gelen ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve selamet yeri ol, emrini duyunca, yerinde gül ve gülistan olmuş ve bir gölün fışkırdığı söylenmişti, Taceddin Pervane zina suçundan hüküm giymiş Sadettin Köpek'in iftirasıyla Angora şehrinde kuşağına kadar toprağa gömülerek taşlanmak suretiyle feci şekilde öldürülmüştü, Sahte Dimitri sokağı, Eros piramitleri olan göğüsler, elinin parmaklarını sayıp duran ve ağaçlarla alay edenler, kalabalık Amritsar acıları diye bir şarkı mırıldanıyordu, Mişnah ve Bikaner'i gezmiştik, Neşedabat sarayına gidiyorduk, Tarabya, şifa verene geri döndük sonra, teyze, amca, hala, gelinim, kuzenim, yeğenim, Tunus'un Halkulvad limanına geldik, Cezayir'in Cicelli'sine, ufak tefek başkaldırmalar oldu, Kanuni, canlı hedeflere çakıltaşı fırlatan cakaluslar döktürmüştü, gezegenin iç kısmında vızıldayarak dolaşan çok küçük karadelik sürüleri vardı, Siyedela'yı zapttettiler, bu kadar t bir yanlışın işareti demezler mi, 1559'da İngiltere ile İspanya arasında Kato Kenberegi anlaşması yapıldı, Avlonya'da Modon limanı vardı, Mavrika sahrasında Aetiyüs'ü bekliyordu Attila, Pencap racası Triloçanpal'ın Ramgana sahilinde yenildiği Gazneliyi sordu, Kabil'in doğusunda Kafiristan var dedi, tarihtir bu, Sultan Berkyaruk, Delhi sultanıymış, Büyük Domestik Kantakuzenos, kuantum alanlarının ürettiği vakum oynaklığı, Babür, Kanhava'da Rana Senka'yı yendi, onuncu gezegen Xena'yı gördük, nükleer enerji faresi ve bitkiler iffetini sordu, dağ hayvanının kaplan renginde olduğunu gördük, gözleri karanlığa öyle alışmıştı ki, gece siyah taşlar üzerindeki kara karıncaları seçiyordu, çölün ucunda siyah bir sanrı belirdi, sanki yüzyıllar süren bir zaman sonra, onun bir atlı olduğunu anlayabildik, küremsi leke bir zaman sonra, dağınık bir damlaya, sonra ikili bir halkaya, sonra minyatüri bir atlıya ve sonra dev bir Arap atı ve cenbiyesi çift ağızlı bir bedeviye dönüştü, dünürüm, neye dönüştü, neye dönüştü, Taiflerden bir peygamber geldi dediler,
gökyüzünde henüz uçan bir pervane belirmemişti, zeytinyağlı kandillerin yerini tutacak Edison gücü yoktu, avluya bağrışarak üç kişi girdi, iki abdal ve biri yarı çıplak yaşlı bir kadın, tüm köy başlarına toplandı, maniler, menkıbeler okuyor, holuzla para topluyorlardı, sonunda biri üstünü başını paralayıp, tırnakla göğsünü parçaladı ve bir destan aktı ağzından, çıplak vücudu kara pıhtılarla doldu, dağın ortasında bir ses duydum, başımı kaldırdım, ben Cebrail'im sen de elçisin dedi, ne tarafa baksam onu görüyordum, iki ayağını ufka koymuş duruyordu, hadımlar ve budunlar, çehreler ve simalar, suratlar ve yüzler, ifrit ve iblis, hiçlikler içinde, Petersburg Finli'siyle yaşadık, yüz tavşandan bir at, bin kuşkudan bir kanıt olmaz dedi İngiliz, Bizon'un koca Babil kafası mıydı bizi şaşırtan deyip öldü, eceli gelmişler gibi birbirimizi ezip dağılıyorduk, birden tanrı içeri girdi, şaşkın, baka kaldık, bitti,
bitmedi, Güvey kandili gibi duruyordu, Baudelaire'i düşündüm ne demişti, 'Semper eadem!' 'Hep aynı!..' Dranas gibi, zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız, Balfur'un uzun Babil kafası mıydı bizi şaşırtan, yinelemeci, Baba Mukaddem’misin reşidem, lahana kelebeği ve çinko arılar, düşünen harfler, kendi ölümüne ağıt yakanlar, en iyi enstelasyon boş bir oda, Chenier başı kesilirken içindekiler size gerekliydi demişti, Topal Halit diyemeden öldü, selülöz tadında, 2b?n2b?=??? 'Olmak ya da olmamak işte bütün sorun bu’nun şifresi, şiir mumdan sandallarla, alev okyanusunu geçmeye benzer ha, Hatice’nin amcası Varaka, İtalya kralı Emmanuela, bir resim sergisinin açılışında, yamaçlarında bir köyün uzandığı vadiye bakmış ve 'bu köyün nüfusu kaç' demiş, dedikodu bu, Hugo evrenin bütün gürültülerini yansıtan almaç gibiyim der, bakın işte buna dikkat edin, mastodontlar varmış, okur, okurun velinimetidir, o ne derse doğrudur, elektronik koyun düşleyeceğiz, metal ciğerimiz olacak, sıkıldığımızda ölecek öldüreceğiz, iki a = iki b diri = ölü, iki b= iki a, ölü = diri, hep sıkılacağız demek ki, ne bekliyorsun, hiçbir şey, hiçbir şey, hiç, (2a = 2b, diri = ölü.), biten bir şeyin üzünç vermeyeni yok gibi, kavga bitti, savaşmayacağız, olmaz şimdi ne yapacağız, bekle, bitirme, zaman geçmiyor, karşı koymak bir çeşit işbirliği sayılabilir, evet, haklısın, virgül işte, virgül, Virgo değil,
----------------------------------------------------------------------------
HAV(V)A
Kelâmın ve zamanın, düşünsel eskizlerle yeryüzünü yarattığı çağlarda, dizdarlar ve Allahüekber dağları vardı... Edimlerimiz unutulanın anımsanmasıdır. Günlerce Once meydanında seni bekler, İsa yıldızı ve badem dalı baharların, kırmızı manolyaların avuntusuyla yaşardık. Sonra ilk göz görür, ilk el tutardı. Onlar, hipokampüs ve amigdale, neşe ve etkinlikle yaratılanı, ilkinsi olanı sevdiler… Üç varsa, iki geçerliydi! Ve öngörülerle kesinleme oluşturamaz ama kesinlemelerle öngörüler yaratabilirdik. Zapata, reform için Diaz’a başvurduğunda aldığı yanıt sen kimsin olmuştu, erk el değiştirdiğinde, Zapata’nın köylülere ilk yanıtı, sen kimsin oldu… Karanlık ışığın gizil yüzüdür, cetveller ve pergellerle oyulmuş mağaralarda yaşıyoruz. Fellini siklameni, Paolo menekşesi ve meleğim şeytan söylemi, lazer ışınlarıyla yanan kuşlar ve parçalanan uçak imgesi, anlağımızı darmadağın ediyor.
Güneşin dudağını yılan soktu ve Neptün aşkıyla tanrının sırtını sıvazlayan melek söz kuşunu gene çağırdı ve turuncu töresine gem vururken çiçek gene açıldı… Tavus kuyruğundan yayılan kıvılcımlar, aşkın kinetiği, kanon ve metron, Urartu ve Tuşba, Menua su kanalı, Hendra ve Sars virüsü Toscana ovalarına yayılıyordu. Türeyimsel kuşun bıraktığı nişasta paresi, yağışın etkisiyle oluşan iletkenlik, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nı paralize ediyor. İnsanlar aynalarda kardeşini gördüğünü sanıyor ve kendisini onun adıyla anıyor. Lokal sideral zamana kıstırılmışız... Dostlar, Mevlana’ya giderken yolumu kaybettim, ilk karşıma çıkan kişiye oraya nasıl gidebilirim dedim, şuradan giderek, yüzünü ona dön, o sana gelecektir dedi. Şiir gibi aşkta tanımsızdı. Ve çok sonra bir Moritanya magistresi bildim; suda dalmıyorsam, biri beni seviyor demektir. Ve Kırmızı ve Siyah Stendhal’dir. Kaotiğin şatafatı, ölü toprağı, para ve parti ve tröstlerin buyruğunda ölüp gideceğiz. Hepimiz birer gölgeyiz teyzeciğim, öteki gölgelerin düşlerini kopyalayan. Luristan yöresine gidişimiz, normalist tavırlar ve mekanistik gerçeklerin esiriyiz. Yürekten öpmeler nedir ki...
Yaşam o denli soyutlaşacak, iletişim o denli gelişecek ki, bugünün fantastik ya da fütürist dediğimiz şiiri, geleceğin toplumcu gerçekçi şiiri sayılacak. Ve şiir gerçekte; sonsuzluğa yakarıdır, bunun içindir ki, biz ona yaklaştıkça o bizden uzaklaşır. Bristol takviminde buğz edilen burçlar, zarif bir bıkkınlıkla makyaj yapan kadın, eril yorgunluklar, ölümü öldürdüğümüz gün, gergedan yumurtası, Partenon’un ağırbaşlı çizgilerine zarar veren otlar, duyaç ve algıç. Ve boğaların geçit törenini aydınlatan bu güneş, zamanında Girit sokaklarında boğaları küfre buladıkları için ölüme mahkum olan insanların geçit törenini de gördü!..
Öldü ve kadınlar mezarlığına gömüldü. Çünkü dedi Rab; Siz onu yaşarken ayırmıştınız!.. Avrobesk şiirlerimiz, Leyla’nın Eva olduğu, batı/nî ağlatılara döndü, seksen şiiri seksek şiiri oldu vesselam ya da filan feşmekan. Peçeli devrimci Marcos’a neden yüzünü sakladığını sorduğumda devrim başarıya ulaştığında önderini mitleştirip, tanrısallaştırıyorlar ve toplum hemen eski kast sistemine dönerek; gene ölü atı kırbaçlıyor, bu işi başardığımda ben gene eskisi gibi marangozluk, ayakkabı tamirciliği veya fırın işçiliği yapmaya devam edeceğim ama devrimin kalıcı olmasını istiyorum artık demişti…Yanıtı yeterli miydi bilemem ama… Adı ve yüzü olmayan bir devrimciydi o... Bir gün dağlarda benim burada ne işim var diye bir pişmanlık duyduğunda, kayan bir yıldızın gökyüzünde bıraktığı incecik izi görmüş ve işte o zaman aydınlandım, bildiler ki; yeryüzünde küçücük bir iz bırakmak için buradayım dediği söylenmiştir. Kayan bir yıldızın gökyüzünde bıraktığı iz gibi, yaşamda bir iz bırakmak mottosu işte… Rodrigo’nun gitar konçertosu, bir bardak çay, bir de…
(ama işte neredeyse akraba çıkacağız! Okulun hangisi, okurken herhalde işe girmeyi düşündün, seni anlayabiliyorum... Sen de yalnız yaşadığın için anlayabiliyorsundur, şimdi pişmanlıkların bir yararı yok, yaşam asla yinelenip, kopyalanmayan bir şey, yaşanıyor ve geçiyor, sanatçı ruhlu insanlar, iç hesaplaşmaları ve alınganlıkları sürekli yaşayabiliyor, güçlü ve çatışkan bir dilin var, ekinin gizlendiği... Yaşam günlük hayhuyun dışında gerçekte çok güzel, günlük sıkıntılara yenilirsek, hele senin yaşında... Senin tepkini bile veremeyen niceleri var, şiir gibi, yaşamın son estetine ulaşmak için yola çıkmış, kendini en güzel biçimde çoğaltmak için mutluluklar, derinlikler, anlamlar üretmek üzere varoluşunla -tatlı, hırçın ve yer yer acımasız bir kavgaya girmişsin- deyimi hoş gör ama ayrıcalıklı olduğunu bil, yaşama senin kazandıracaklarının ayrıksı ve eşsiz yanlarını görmeleri ve onları sunabilmek adına, bütün bunların olabileceğini düşün, yoksa sen bu düşüncelere kapılmasaydın…Sanatın ruhsal şiddetlerle sarmalanmış koridorlarında koşabilmek, kendisini sükun ve sükut denizlerinin huzur dolu akışına terk etmeye benzemez… Bütün bunların bir serüvenin parçası olduğunu düşünerek, güçlü olmalısın! Yoksa sıradanlığın kollarında munis bir hayat sürmek ve öylesine yaşayıp gitmek ne kolay, sen bunu ister miydin, sen tam böyle olacaksın ki, sen olasın ve bizler ona içten içe bir hayranlık duyarken, kendi anlamsızlığımızın içinde her bir şeyi tüketip giderken, o özgün, kendi başına bambaşka şeylerin ve yaşanmamış, söylenmemişlerin peşinde koşan ve bir demir kelebek olan sana özencimizi bir kez bile dışa vuramadan, hiçliğin içinde savrulup gideceğiz. Biliyor musun, yol bu nedenle ikiye ayrılıyor, senin kanına seçtiğin yolun ateşi düşmüş, artık kurtulamazsın, ateş yakıcıdır ve bu tür insanlar ne yazık ki, ancak küllerinden doğuyor…)
.
Kendisini müjdeleyen parapsikolojik şiir, parasosyolojik, paraastrolojik…Uyku satıcılarına bakarak; ’Ren çağında leoparlar esnerdi, iman çıkarıcıları, ölmüşler için uyku uyuğuyla birlikte, bir gün uzayın derinliklerine savrulup gideceğiz dedi’. Kulaklarımız kurtların akrabası olduğumuzu söyler. Yağmur meleklerin yedi renkli kuşağı için ağlar. Sadaka bekleyenin avucuna ilk parayı kendisi koyar ve yenilenler yazık ki cellat parasını da öder. Ateşin açlığını ve susuzluğunu gördüm, yürekli kişi kaplanın kuyruğuna basan değil, av için o ölümcül anı bekleyen kişidir der. Çatıdaki balık, denizin dibindeki kartaldan daha iyi görür. Göz ısırmaz, tırnak çiğnemez, diş görmez, taç giyense sokağı süpüremez, Hangi kültür barbarlıktan kök salmaz ki, Kumran İncili bağıt yoksa, zinada yoktur diyor. Yılangillerden maymunun, sırt tüyleri başına doğru, insanınki ayaklarına doğru uzar. Taupe-grillon adlı kökböcek (bir kürek darbesiyle!) ikiye bölündüğünde üst tarafı alt tarafını yemeye başlar. Göçleri sırasında Amerikan güvercini öylesine kalabalıktır ki ortalığı karanlık basar. Güneş karardığında, başıboş dağ hayvanları tehlike saçar. Zaman sürekli kendini öldürmektedir. Ölümsüz Venüs’ün yalnızca ağzı bile modacılara karşı utku kazanmaya yeterlidir. Atlas ve Tullia ve Tarencia kızlarımın adıydı. Cugnot’nun buharlı otomobil tasarımı vardı ve yıl 1769’du, acaba Osmanlı nasıldı o sıralar. Öngörüler elimizdeki bilgilere göre yapılır, bilim ise elimizdeki bilgilerin yanlışlanıp, geçersiz kılınmasıyla ilerler. Diyor ki, tehlikelidir öngörüler. Geçenlerde bir bahçıvan yanına bir yardımcı almış, sonrası bir gün ben gidiyorum, şu çiçeklerle bu ağacı budar mısın demiş, döndüğünde yardımcısı nasıl buldun budama tarzımı, en çokta ağaca özenip, bezendim işimi yaparken diye sormuş, bahçıvan yanıt olarak iyi güzelde, ‘Ağaç nerede’ demiş!.. Başka bir meselde, dünyanın en iyisi olmak isteyen şaire, yaşlı ustası, o zaman şimdiye dek yazılmış tüm şiirleri okumalısın demiş. Şair günün birinde okuduğunu ve belleğinin şiirlerle dolduğunu söylemiş. Usta, şimdiyse tüm okuduklarını unutmalı ve artık yazmaya da başlamalısın diye eklemiş…
Kardeşlerim, bizler; ağırsı ton, çaçaron, metalik su, bu çiftlikte Gogol var mı, Çiçero’n, geçmiş ve gelecek, şimdi ve dün; bi/linç, kan ve hakan sorgusuyla; Marangoz’un, Eski’mo’nun, Şintoizm’in izindeyiz!..
Ve sonsuzca kaotiğiz.
Gautama!
Biz kimiz, biz kimiz, biz kimiz?..
------------------------------------------------------------------------------------------------------
OLAĞANKUŞKULAR
'Birdiyaloğadönüşelidenberigökselbirvarlıkolduk'
vesakınsatırlardaonuaramaçünküosensinamaproton
yığınlarınınelindentutüflebakpembegülkokularına
dönüştütuşabasdilersenmanolyakokusuyayılırodana
şimdiiyimipekipenceredenbakbütünbunlarfausto
zonaronunpigadilliyenliğidenizköpürtenfırtınaruhun
görselleriölmeyidilersenüsttekikırmızıçizgiyebakkafi
canımfrolaynımsinyoritaseniayaktelindensaçlarının
parmağınakadarbataklıkkuşlarınınkanadıylasırılsıklam
öpeyimsazlıklardaötüşensürüngencinslerininiştahıyla
seveyimdinozorlarınsırtındagezdireyimtreasure
canlılarınınkınagecesindefennisünnetdüğünündebize
gelsüleymançelebininmevlidindemercümekiahmed
paşaefendininşiirlerindeselaverilirkenyarasakulaklarını
seveyimakşamhatimindirilirkenkabrinikazayımüstüme
toprağıbolcaörtölülerikarıştırmamakberokutçünkü
biliyorsunbensenimbukovskininundergroundyeraltı
solucanışiirleridahaestetikdahaplastikdillerevizeedilse
biryazınideolojisindensanatsalmetalikşiirlerçıkabilirdi
diyentecimenleribezirganlarıvehaboşverbunlarıyahusen
iiyigördümdiyeyimrenginenginvepanoramiksunumunüst
seviyedekollektivasyonikyansımanempatileroluşturanbir
zürefazariflermişgelinciksuyuyladoldurulmuşgeyikpostu
masalınınprensesiahretmeleğimyanişupozitifbirserenad
yayıyornapoliningülleriağlıyorevetparadigmalbağlantıların
güçlüsosietasrükuedecekinanbunaiyigünlersenibekliyor
baksırlarımyineliyorumayakgemilerindensaçınınraketlerine
kadarıslaköpüşlerleçırılçıplakprofilinelektronhücumlarınave
gambotlarınağıllardakibeyazdomuzlarınınsaldırısına
uğrayabiliryaikidebirsöylemeevetmürekkepziyanetmek
istemiyorumamaparaharcamadankazanılmıyorkinazireler
naziresişaşırmaenfrarujalsalınımındoyumnoktasıgnoktasının
pabucunudamaatabilirvesatırlardaadınıboşyerearayabilirsin
baştanbaşasensindirşuyaşamımamaprotonyığınlarınınelinden
tutüflebakpembegülkokularınadönüştütuşabasdilersen
manolyakokusuyayılırodanaşimdiiyimipekipenceredenbak
bütünbunlarfaustozonaronunbudeyyusuhiçbirzamandoğru
yazamamgörsellerideyyusnedemkdürzüdiyeyimyanlışbirşeyse
bakdumafilsnedediserçeparmağıolmadankılıçtutulmazsanal
dünyadançıkıpsıçtıbelkiyinedeamagözümüzünönündekiufacık
şeylergözünvitrözsıvısındakiproteinlermişöğrendikdiyelimneişe
yaradıkibunlaraliştebircahilsorusubanabakmagözünneişeeyaradıki
bugünekadarbudacahilcevabıtabicahilnedemekkiulyssesvejoyce
içinbaknediyorhegemonalekindestroyerliğiarayaacayipbirküfür
sıkıştırsambukutsalolmayanmetnişimdiyalıkazığıgibioldutabi
çözmeyekalkanolurduharamlıktahaharemharamklıklarınyeri
girilmezhadiagnostiktanıalışkanlığıöyledüşküncebirşeydirki
joyceunulyssesinihomerosunodysseusuylabağdaştırırvedaha
başlangıçtabirilgimerkeziodaktifbirkonumoluşmasını
sağlarlarlarlarselgibiyanioysaulyssesinodysseuslabirgeziptozma
ritüeliolmasındanbaşkabirakrabatikveakrobatikbirilişkisiyoktur
hapşubirdeadaşolmaisimbenzerliğivakıasıvardırbuedebibir
hileyaniardırbakındonkişottatoprağıöpüpdönüpdolanmadır
yerdentozkaldırmadıralınsizebirlamanchalıdonodysseusfaik
baysalınabdallardanbaşkakimseninbilmediğiromanısarduvanda
köyköydolaşanbirbilivemaddefukarasınınromanıdırdemekkioda
birsardysseusdünyaulysseslerledoluduronubırakındostoyevskiden
kafkayamarquezdenyaşarkemalekalburüstüherromancınınbir
odysseusuvardırbunlarıniçindeensaçmaveodysseusauzakolanı
ulyssesdirokumayadeğmezçünkühiçbirşeyanlamayacaksınızdır
yalnızbuzağınınkuyruğuburadakopuyorulyssesinötekilerde
olmayanbiravantajıvarıslaköpüşlerimseninçırılçıplaklığınıyıkasın
dergibieinsteinbütünbilimselbuluşlarsaçmasapanbiryolculuğun
alaattininsihirlilambasıylakarşılaşmasındankucaklaşmasından
başkabirşeydeğildirderulysseskötübirromandırhembensöylersem
kötüoluramaalanındabirilkigerçekleştirdiğiiçinobirkeşifbuluştur
unutmayınkitelefonicatedildiğindeodadanodayakonuşmakiçin
bukomikliğegerekyokdemişlerdirulyssesbüyükbiryapıtben
demişsemdoğrudurçünküsaçmalamanıntanrıyatanrısallığa
ulaşmanınyollarındanbiriolabileceğinibizeöğretiyorbugün
oralardahazinelervardısokaklargörkemlegökleriadımlayanlar
şaşkınlıkvericiakşamlargeridönmekistiyorumbenburalardan
uzaktakendiumarsızlığımahastirlandiyenmutlakaçıkarkeçilerin
isasıuçurumlardadikdurabilirtanrınınçocuklarıdağlardadolaşabilir
diruheviminticanisiademinhamurukırkgünbekletildiavadanlıklar
holiganizmgoşizmnarodnizmanarşizmvandalizmbarbarizmhitlerizm
peronizmmaoizmmaniheizmsuyunalışkanlığıkatolikliğinkaotikliği
düşüncelerdekiherbirşeyindezenfekteedilmişhızarlardangeçilmiş
eylemlerimizinperişanlığıavadanlığıgünlerimizinveıstırapdolu
gecelerdekisevişmelerimizinsessizhaykırışlarıbirfısıltıkadarçığlığa
dönüşemeyenderineveleyipgevelemelerderyalarvegünlergeceler
vedevşirilmişerinçlerlegeçenzamanıngümbürtüsüdevinimlerin
gözehoşgelenrayihasımeryemlerinözlemiyledoluhummasıayetlerin
hünsasıvezamanadişgeçiremeyentanrılarımızınizvehükmünü
yitirmişcellatlarımızınbilerekyadabilmeyerekboyunbükengiyotinlere
dönüşenfetvalarıfermanvekehkeşanlarıuryanveumarsızkoşuşturup
durankitlelerdiagnostikdersemilgiçekernümayişlerveserdengeçtiler
değirmenlerinkanadındagörkemveihtişamaşanaünesanaaynımana
yadaanlamamaeşitlenenulaşanölümgülevemanolyayaişkenceedilmesi
gülmesiçiçeklerinağlamasıçeşmelerinuzaydanağıpgelennedametler
vebenimpişmanlıklarımınveşimditümbunlarıniçindensıyrılıpgelen
atalarımveölüleriminkülleriarasındangözyaşlarıvekanımınakışlarıyla
veelimdentutmayabileyeltenmeyengözlervedinozorlarvebinbirgece
masallarındaakıllılığadönüşendeliliklerdelilerinakıllılarınyerinialması
vebirdoğumasalıgorillervetepegözlervediğeryandazorrolarzombiler
mefistoveiblisşeytanveifritlerinkısıkgözlerininkindarvehayasızacımasız
vegözalanortakvealbenidoluyüzlerininaynalarayansıyansuretlerinin
ürkülerininveçelimsizlikleriningüçveşişkinpazularınınhayalarınınve
yumurtalıklarınınparaşütveçemberlerininalgoritmavepuantajlarının
paravebankalarınınkomisyonvekooperatiflerininaşkvekuduzağaçlarının
arzuvekorporatifheyecanlarınınveallahlarınınmelekvemelekelerinin
arasındanhışımlaveintiharlaözgeçmişveözkıyımlanededimbengene
ötenaziveşanlatopvericatlatüfekveroketveuydularvefüzeverüyalar
düşlerdemekisterdimamaheyulalarderkenuyaksızkalırgeçerken
bozulduyazınıtadıiştevekeşkenededimbenyahuyabanarısıçınlar
acıkıncaçalarkapısınıtuzkrallığınınmıdedimvebelkideparadoksal
birvargıdırveasılenteresanolanbaşkayaşamlarınarandığıuzaydan
gelenseslerindinleniptartışıldığıbirdünyadaözgürlükçünitelenen
birkitlenindindaryadainanmışnedemeksebudiyenitelenenbaşka
biröbeğegericiüfürükçükapalıdiyeyüklenerekhomosapiensideğişik
zümrelereacayipsınıflaragüruhlaraayırıpkodlayarakbirillüzyon
yaratabilmesininsoftalıktandahameczubanebirtutumolarak
gerçekyaşamdahatırısayılırbiralanıkaplayabilmesidirtanrıvarsa
eğerkihiçbirzamaneminolamayızateistveyadindışısayılıpyada
safözgürlükçülüğüsavunanlarınbudüşünceleriüretenlerinpratikte
gerçekgericivekaranlığınsözcüleriolabileceğiningerçekbirtansık
veşaşılasıbirgerçeklikolarakdünyayıfelaketesürükleyenbuağırlıklı
kalabalığınbirtürlüevrimgeçiremeyençağlarboyuncasabitskolastik
düşünceleryayantehlikelivesonderecebarbarbirmaymuntürünün
gerçekteonlarolabileceğineinanıyordurçünküonlarsilahlarınıdaima
diğermaymunsusoydaşlarınayönelttilerbüyüksavaşlarınhepsinionlar
çıkardılarvetatlıhalaadınıverdikleribombalarlabirsoyutlamave
masumiyetinkutsanmasıadınayaratılmışcehennemiutanmazca
gaddarcavekansuyuylayıkanmaalışkanlığınınbirdışarlamagösterisi
olarakvahşiceacımasızcadünyayataşıdılaryaratımlarıhalasürmekte
veinsansıolanayönelikyokedicitavırlarıyeryüzününherköşesinde
sinsicekovuğundançıkacağıgünübeklemektedirlerinsanınefendisi
biryücelimolankendisidiramakendisinindeüstündebirefendisidaha
vardırözgürdüşünceveaydınlıkdünyaadınayığınlarıkrematoryuma
gönderebilenzorbalarveözgürlükvaatedicicellatlarıonlarneörtülüdür
negizlidirnedegizemlidiraleladearamızdadolaşırlarveyalnızcadüşlerini
düşüncelerinipazarlayanvegörkemlikulelerindeoturanbezirganlardır
özgürlüksimsarlarıdırçağımızaydınlığınmonarklarısullalarıdespotları
vehalksürülerinidenekmişçesinedeneylervelabaoratuvarlarındako
baygibitüketiperitenlerlesıradanveneolupbittiğinibilmeyenlerin
masumtanrıkatındagünahsızkullarırasındageçenbirtekyanlıdüello
olupözgürlükbirfaşizmgözterisiolabilmekteinançvekapalıtoplulukların
sıradanyaşamlarıysaçağdışıolarakalgılanıpsunulabilenbiroyuna
dönüşebilmektedirparanınolduğuyerdeneözgürlükvardırnede
ilkellikonungörkemlivemoyangıngizlidefteri'ndenalıntıçince
konuşamayananlamınagelenyapıtınsahibibilinmiyorbütünbunlar
olupbiterkengeneyinedesoruyorumşimdibensenkimim
-------------------------------------------------------------------------------------------
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
-
------------------------------------------------------------------------------------------------- VIII. BÖLÜM (Özgür Metinler) -------...
-
MANİFESTO 'Yeni Çağın Şiiri' Yeryüzü... 'Gerçeğe peçe vuruluyor burada... / Panama ayı süslüyor geceleri / mavisini sallay...
-
----------------------------------------------------------------------------------------------- VI. BÖLÜM (Daphne) ---------------------...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder