15 Nisan 2018 Pazar

TOPLU ŞİİRLER I. BÖLÜM - MANİFESTO








------------------------------------
TOPLU ŞİİRLER
I. BÖLÜM
(Manifesto)
--------------------------------------------------------

MANİFESTO
'Yeni Çağın Şiiri'

Yeryüzü...
'Gerçeğe peçe vuruluyor burada... / Panama ayı süslüyor geceleri / mavisini sallayan engerek otları / eter tabakası boyunca / yıldızları yalayarak uzaklara, / taşıdı onu. / Balçıktan atalarımız / doğum kaşıkları / ve deniz sazlarından kılıcımız, / öğle güneşinin üzerinde / acımasızca yüzen / ışıktan toplarımız!.. / Derin ve sonsuz gecede / kara urban atlılar / ve ağlaşan çocuklarla / matriks ve Gödel öğretileri / -kuşku duyuyorum yine de- / insan figürü onlar, ruhları sakallı / ve Balancar’dan sürülüyorken işte; / Yine de gülümsüyor o... / Elinde fenerler uçuran papağan / yol gösteriyor sana, / kükürde doyurulmuş yamaçlar / dikenli teller, ormanlar, ağaçlar / samandan taçlarıyla inliyor işte; / Adversus annulares’in son sayısı... / Ve bir gece önceki çisenti / ıslak alevler, siyahsı küller / çözülmez bir dil, Yunancalar, kodeksler / iki sol bacak, hep kendini gören yüz. / Yine de gülümsüyor o... / Tırnaklardan fırlayan oklar / geriye doğru uçabilen şey / demir yüzler, demir gözler, devinimler, / yalağın yanı başında uluyan mutant / çürüyen zaman, dönerek çöken çark / ve damarlarımızdan akıp giden çağlar / ufukta beliren aynalarda, yansımalarda, / kargaşalar ve kaosların belirişi / ve akıntılarda süzülen denetsiz / bir tek ve yalnızca görebildiğim işte; / Yine de gülümsüyor o… / (Söyle bana, bütün bunlar yetmez miydi!..)'

Yağmur yağıyordu, hava o kadar sıcaktı ki, damlalar yere düşmeden buharlaşıyordu. Ormanlar yeşildi ama elimizi uzattığımızda, yapraklar alev alev yanıyordu...

Tarih...

'Metafizik bir sorguyla, tozun içinde Kaf(k)alar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve Sufî kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde, Miken parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 'dokuz' diye bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı. Yine de senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde, baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor, Demir Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa, bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu. Ürkütücü sessizlikte, evcil hayvanlara dönüşen iki ayaklılar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine tanık oluyorlardı. 'Bakır arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları' sütleğene övgü diye bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi suya inmişler, erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı! Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı! Epiktetos dehşetle önerince, usuna düşen herkese parola soran azatlı köle; Roma avlularında ki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından kurtulacaktı. Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu... Elen ruhlu stoacı, bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı; Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu. Kenter biçemle, ey kaplanlar; biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık dediğimde, suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde; sessizliğin sesinde, yüzyıllar ve yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!..'

Yüzyıllar boyunca duvarlar yıkıldı, surları yıkarak geliyoruz dedik, kardeşlerimiz için savaşarak, annelerimiz için savaşarak, özgürlük için, barış için, eşitlik için, halklarımız için, haklarımız için, çocuklarımız için, tanrılarımız, inançlarımız, kurbanlarımız için, dünyamız için, yurdumuz için, ölülerimiz için...

'Düşünmeden, acımadan, aldırmadan / yüksek duvarlar örmüşler dört bir yanıma. / Şimdi umarsızlık içinde oturuyorum burada, / bir düşüncem yok aklımı kemiren bu yazgıdan başka; / Bir sürü işim vardı dışarda görülecek, / Nasıl da anlamadım duvarlar yükseldi de? / Ses soluk işitmedim çalışan işçilerden, / sezdirmeden kapadılar beni dünyanın dışına.'

Şiirler yazdık bitip tükenmeyen, çığlıklar atarak geçtik takların altından, haykırdık, şarkılar söyledik fener alaylarında, kanla sulayıp, iştahayla boynumuzu uzattık sunaklara!... Ölülerimizin dili yok ki, hiç biri geri gelmedi, tanrı bir gün olsun neler oluyor orada demedi, çocuklarımızın dili yok ki, ya annelerimizin?.. Adlandırmalar için savaştık biz!..
...
Evren, estetik bir çabadır, güzellik uğruna verilen uğraş... Güzellikle kan, yan yana gelebilir mi, estetikle ölüm kol kola olabilir mi... Öyleyse susmalıyız, yalnızca susmalıyız artık... Sonsuzluk gibi uzun bir sessizlik... Ve hep birlikte başımızı kaldırmalıyız, yeni dünyaya, yeni çağa...

Yeni şiire...

Biz ölümsever bir dünyanın, kanla yıkanmış çağların, primitif canlılarıyız. Ateş, kan, ölüm, düşmanlık ve hiçlik kavramlarını sözlüklerimizden kaldırmalıyız, başka dünyalara bel bağlamaktan vazgeçmeliyiz, bu adlandırmalar bitmeli, sonsuza dek sona ermeli!..

Bizi günahkar kılan bağlandıklarımız, bizi acımasız kılan inandıklarımız, evreni, yaşamı, insanı yadsıyan varlıklar olmamız, tanrıcıllığımız-tanrısallığımızdır...

Bir oto kullandığınızı düşünün, bir yerde üç kişi iniyor, yedi kişi biniyor, sonrakinde dört kişi iniyor, dokuz kişi biniyor, üçüncüde herkes iniyor ve on üç kişi biniyor, bu durumda sürücünün yaşı kaçtır?..

Biz kendimizce sorular ürettik, kendimizce kararlar verdik ve kendimizce yanıtlar türettik. Biz yeni bir şey öğrenmiş değiliz, bir yinelemeyiz biz ve göğün altında yeni bir şey yoktur ne yazık ki... -Yüzyıllardır bulutlar biçim değiştirmediğine göre- Dağlarda kar var duman yok, ovalarda din var iman yok... Uygarlığın beşiği kentler!..

Aforizmalar, inançlar, safsatalar, ideler, doktrinler, kurgular ve karabasanlar dünyasıyız biz.

Kimi zaman bu bilgi dedik, kimi zaman eşsiz bir öğreti dedik, bugüne dek görülmemiş bir unsur olduğunu söyledik... Yeni hiç bir şey bulabilmiş değiliz biz, bir şey öğrenebilmiş değiliz, umarsızca ölümün çemberinde dolanan kölecil yaratıklarız biz.

Doğayı taklit etmeyi başarı bildik, yaratıcıyız dedik, olan bitenleri - tanrıyla karşılaşma, özdeşleşme, onunla kıyasıya yarışma addettik. Varlığın türevlerini gelişme zannettik, eylemler silsilesinin her akışına, her devinimin göz alan çakışına uygarlık adını verdik...

Yeryuvarının altındakiler niçin düşmez; biz boşluğa kendi kavramlarımızın adını verdik, kendi sanrılarımız bağlandı yaşama, beyhude zamanın akışını izledik yüzyıllar boyunca... Ayna, kıyıcıl ayna, o doyunçsuz yansıma...

Kapitalizm, merkantilizm, monarşizm, liberalizm, faşizm, emperyalizm, düalizm, sosyalizm, pozitivizm, oryantalizm, goşizm ve oportünizm...

Tanımlamalar neyi değiştirdi, çağımızda ölenlerin sayısı, yüzyılların içinde yitenlerin sayısını çoktan aştı, bu görkemli, gotik dehşeti mi?..

İlkel kordalı çağlar... Her rüzgâr estiğinde, hışırtının bir esinti mi, yoksa bir parsın sesi mi olduğundan hep kuşku duyduk ama yüzyıllar ve genlerimiz onun esinti değil, yapraklara sürünerek yaklaşan parsın gelişi olduğunu öğretti bize, öyle programlandık biz...

Ölmek istemiyorduk...

Bütün bunlar bizim hurafeler ve batıl inançlara bağlanmamıza yol açtı, inançlar uğruna inançsızlıkla dolduk, karabasanlar ve kâbuslarla doldu dört yanımız ve safsataların kurbanı, sanrıların, halüsinasyonların, göz bağcıların ve ne yazık ki tanrıların tutsağı olduk biz ve bundandır kötülüğe tapan, aldatılmanın, gizil bir dehşete tapınmanın, tini tutsak alınmanın, put severlikle kutsanmanın oyuncağı olduk biz.

Büyülerle, iksirlerle, acınç dolu zehirler, sinsi, düş kıran, us yoksayan güçlerle...

Tüm insanlık.

Şimdi Havva çocukları, şiir adına, manifesto adına, evrensel estetik, sonsuz barış ve güzellik adına, gözlerinizi yeryüzünden çekmenizi, salt yukarıya, başlarınızı yukarıya kaldırarak, yeni bir dünyaya çevirmenizi öneriyor artık!..

Alışılmış tanrılarımıza, günah defterlerimizin meleğine, kara kaplı kitaplarımızın sayfalarına değil...

Biz kavramlarımızı yok etmeli, silmeliyiz, yeni bir kavramsallığın dingin, verimli, sevdayla dolu, mutlan ve coşku veren bahçesine girebilmeli ve tanrısallıktan öte gülümseyebilmeliyiz.

Biz onları yalnızca yeryüzüne bakmak, kara insanlarına hükmetmek ve kanlarını sömürmek için aracı kıldık, o göksel olanın kıtalara hükmeden ejderine dönüştü ve insanlığın erimesine, okeanos düşlerinin forsalığında, prangalar altında ezilerek, yitip gitmelerine yol açtı.

Artık yukarı bakmalıyız, başka yaşamlara, başka yıldızlara ve yeni dünyalara çevirmeliyiz gözlerimizi, onlara ulaşamadık, ulaşamamış olabiliriz, ama düşlemenin zamanı geldi ve Yakup'un düşlediği, düşleyebildiği her şey gerçekleşti.

Bizi tutsaklıktan kurtaracak olan ve geleceğimizi yeniden yaratacak olan onlar...

Yıldızlar!..

Yeni bir düş, yeni bir başlangıç ve yeni bir uygarlık.

Orada bizim korkularımızı, batıl inançlarımızı ve yeryüzünün tutsağı olmaklığımızı kavrayan birileri var, onlar daha önce yaşamışlar, onlar paralel dünyalarımız ve ruh ikizlerimiz, onlar bize geldiğinde, biz onlara gidebildiğimizde evrenin gizini çözebilecek ve yüz yılların ve acılarımızın bir daha geri gelmemek üzere yitip gittiğini görebileceğiz.

Çünkü biz yeryüzü hapishanesinin delileriyiz.

Acı çekmek ve acılar vermekliğin pençesinde, sonsuz bir bağışıklık sağlamışlığın, usanç veren kanıksanmışlığında, umursuzca, umarsızca, sakınmasızca ilerleyen ve düş içinde, düş gören kitleleriyiz biz.

Biz anomaliyiz.
...

Ne okuyorsunuz efendim; klişeler, klişeler, klişeler...

Varsayımı var sayarak, tüm zamanlarımız yitti, öyleyse duygularımızı bir kenara bırakmalıyız ve salt usumuzla yol almanın zamanı geldi de geçiyor diyebilmeliyiz artık.

Ne yapmalıyız, bilemiyoruz belki ama ateşten arınmalıyız, ayrımdan kaçınmalıyız, genlerimizdeki şiddet dürtüsünü yok etmeli, ilişkilerimizi benoğulcu çemberlerin dışına sürerek, sürdürerek, bireysel hırsların avları olmaktan kurtulmalı, uzaklaşmalı ve kurallarını otokrat dünyaların koyduğu, her tür dünyevi tutkunun cenderesinden arınmayı bilebilmeliyiz artık.

Dünya ve evren için yaşayabilmek, somut birikimlerimizi soyuta dönüştürebilmektir.

Gerçel olasılık bu!..

Çok mu yüce bir atılım bu vaatler tanrım, hep sana sığındım ve gözlerim hep acılarla doldu, biz güzele layık değil miyiz, biz gülümseyemez miyiz... Biz barbarız, vahşiyiz ve kan pıhtısıyız öyle mi!..

...

Yazılım tuşuna bastığımda, az sonra robot yanıma geldi. Nasılsın dedim, sesimi duymak istemedi ve küçülerek içime girdi. Atar damarlarda gezindi bir süre, sonra yukarıya doğru yöneldi ve beyincik kapısında durdu, elektronik sigarasından son bir soluk aldı ve topuğuyla çiğneyerek içeri girdi. Hasarlı bölgenin orası olduğundan emin misin dedi, unutkanlık var dedim, ağır biçimde...

Hızla işe koyuldu. Karel Çapek'e dua etmeliyiz dedim. Tanrıya diye gülümsedi. Seni dedi, Venüs çiçekleriyle dolu bir programa götüreyim, koklarsın, kızlara çiçek dağıtırsın, odanda vazoya yerleştirip yazmaya koyulursun, işim uzun sürebilir. Hayır dedim. Tanrı soyut değil mi...

Klişeler, klişeler, klişeler diye seslendi, sinirlendiğini düşündüm...

Soyut dediğimiz, belki de diye sürdürdüm, 'Somut'un uzamda sonsuzluğa doğru akışının, galaktik larvalardan, yıldızlardan, vortekslerden geçerken aldığı durum olamaz mı. Siz dedi neden böyle konuşmak gereği duyarsınız onu anlayamıyorum, ayrıca bu sorunu soyut dediğin tanrı bile çözemedi...

Kötü diye mırıldandım. Hayır diye üsteledi, siz tanrıyı kötü olmaya zorlayan yaratıklara dönüştünüz... Hımm, peki sizler neden böyle konuşmak gereği duyarsınız.

Seni korkutacak biçimde bakmaya karar verebilirim dedi. Güldüm, robotlarla, insanlar henüz tartışmayı bilmiyorlar.

Bir süre sonra 'Çözüm?' dedi. Bir sorunu dedim, onu üreten varlık değil, onun üstünde bir düşünsel form çözebilir ancak. Şakayla karışık 'Artık ha!' dedi... Et ve kemik yığını olmaktan çıkmayı denemelisiniz. Yer değiştirmeliyiz... Bir o eksikti diye seslendim, ne dediğini tam kavrayamadan.

İlk kez ellerini çekti üzerimden, ne istediğinizi tam olarak bilemiyorsunuz siz dedi... Bir üst forma yöneldiğimizde her şey çözülecek mi peki dedim.

Alnıma bir damla düştü uyandım!..

Yağmur yağıyor sanırım. Çatıyı yaptırmıştım ama gene akıyordu. Sislerin arasından bahçeye doğru baktım. Robotlar kavgaya tutuşmuşlar neşeyle oynuyorlardı...

Aman tanrım, düşlerimiz bile gerçeklerle sınırlı, olağanüstü bir düş göremeyecek miyiz biz diye mırıldandım.

Her zamanki oyunuma başvurarak, bir elimle öteki elimi sıkıca tuttum, her şeyin yolunda olduğunu anladım. Birden, büyük-büyük babam içeri girdi. Düş her şey bir düş dedi. Gerçeklerin yer değiştirebildiği bir dünyada yaşıyoruz, olan biten yalnızca bu...

Bir kaç elin tutuşmasıyla yatağa yerleştiriyorlardı. Ağıp dönerken, düştüğümü söylediler. İkindi güneşinin uyuşturan gölgesinde avlu içine bir takım insanlar girer gibi oldu. Her zaman gelir gibi olurlar ve her zaman bunun bir düş olduğu kanısına kapılırım. Gerçekten geldiler bu kez.

Patlayan bir silah sesi duydum sanki ve bir 'lazer', bir ışın demetini cansız bir şeymişim gibi üzerime doğru sıktılar. Acımasızdılar. İşlem tamam dediklerini duydum. Ayılmıştım...

Belki de uyduruyorumdur olan biteni. Hızla giyinerek, vergi dairesindeki işime doğru yola koyuldum. Oh ne güzel, her zamanki gibi masamın başındayım, çayımı yudumlarken, her gün bir şiir okuma alışkanlığım sürüyordu...

'Ayın sessizce akıp giden dostluğunda / -Ben anlaşılamamanın Vergilius'i- seni koruyan birlik / akşam ya da dingin geceden ötede / şimdi zamanın içinde yiten, zamandaki huzursuzluğun / ilk gözün o sonsuza dek dışarı baksın diye oluştuğu / şu veranda ya da bahçenin tozu alınalı beri. / Sonsuza dek? Günün birinde birini tanıdım ben / bir çözüm muştulayacak gerçeği söylemeliyim; / ''Ayı belki bir daha kıpkırmızı göremeyeceksin. / Belki senin için belirlenen yürek atımına ulaştı / yazgın. Yeryüzü ölçeğinde açılan her pencerenin / kesinleşmiş bir yararı yok. Çok geç. Onu bulamayacağız.'' / Yaşamımız arayış ve unutma üzerine yücelen bir tükeniş / gecenin gönül titreten nazik alışkanlığıdır. Alıcı gözlerle bak ona. O belki de senin son bakışındır.'
...

Kadim zamanlardan beri sürüp giden, yazıp çizilen şiiri unutmalıyız, bir daha geri gelmemek üzere tarihin karanlığına bırakmalıyız. Başlangıçtan beri barbar ve bir yok ediciyiz biz...

Bugüne dek tek bir köpek yaşadı, çünkü onların bir tarihi yok!..

Olmadı!..

Bugüne dek, tek bir 'hüman' yaşadı, çünkü onların vicdanı yoktu, izanı yoktu, arı yoktu!..

Ama zamanlar boyu gözyaşlarımızı kutsayabildik biz, acılarımızı göksel bildik, yalnızlığın, umarsızlığın, başıboş bırakılmışlığın o kahredici dolambaçlarında, yalnızca şunu söyleyebildik belki de...

'Ben kardeşinin imgesini ya da gölgesini / (ikisi de aynı şey) sessizliğin ya da kadehinin / aynasında izleyen o boşyüce gözlemciden / daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben, benim suskun dostlarım, salt unutuştan / Başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını / bilen kişiyim. Bir tanrı bu garip / Çözümü sunmuş her türlü insan kinine. / Bunca gezip dolaşmama karşın, tekil çoğul, / Yorucu, garip, kendimin ve başkasının / zamanının labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben. Kimseye kılıç çekmedim / savaşta. Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben.'

Biz bir döngüyüz, bıkıp usanmasız bir tekerlemeyiz, tarih bizim için gereksiz, bir kronoloji gereksiz ve bugüne dek nasıl tek bir insan yaşadı diye düşünebiliyorsak, bugüne dek dile gelende saltıklıkla tek bir şiirdir!..

Ölümseverliğin çağlarında pişmanlığın, tükenen insanlığın ve hiçliğin koridorlarında, bitmez tükenmez biçimde, usanmaksızın, aldırmaksızın kendimizi yineledik biz.

Yineledik!..

Adonis'in bahçesinde açan güller gibi değişmelidir şiirimiz!.. Gökte akan yıldızlar gibi değişmeliydi uygarlığımız, yaşam biçimimiz!..

...

İşte geçmişimiz, işte ağıt dolu insanlığımız ve sonsuz yakarılarımız bizim... Onmazlığımız, boşunalığımız, hiçliğe kapılışımız, yaşamı ve kozmosu kanıksanmışlıkla, acımasızlıkla yadsıyışımız!..

'Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. Ayrı ayrı ülkelere bölünmüştü gezegen, her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı acıların, kuşkusuz şanlı bir geçmişin, eski yeni geleneklerin, hakların, haksızlıkların, kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. Savaş için elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte doğmuştu Lopez. Ward ise, sokaklarında Rahip Brown’ın dolaştığı kentin varoşlarında öğrenmişti İspanyolcayı Don Kişot’u okumak için. Öbürü Conrad’ı sevdiğini söylerdi, adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar o çok iyi bilinen adalarda. Her biri Kabil’di, her biri Habil. Birlikte gömdüler ikisini de. Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. Anlayamayacağınız bir zamanda geçti. Burada anlattığım öykü.'

Geleceğin bakışı, bize doğru yaklaşıyor. Süzülüyor sonsuz mutlan. Zümrüt Anka'nın göksel kanatları, yeryüzünü kucaklıyor!..

Ve işte yeni insan, üçgen tanrılarını kutsuyor ve evrenimiz göz yaşlarını tutamıyor!..

'Güneş çöllerinde yüzüyor, Tarık ile Diana’m / Buzdan kafeslerde yaşayan Samanyolu leoparı / Ve Neptün’de serçeler, kanadını okşuyor Budjak’ın. / Her sabah kollarımızı açtığımızda İsa oluyoruz. / Tanrı aramızda oturuyor ve tüylerini yalıyor leoparın... / Zamanın kuzeyden geldiğini söylüyorlar / Elektronik serapta canlanan anılar / Ve işte neon ışıklarında beliriyor teyzem... / Arayış ne güzeldir, sayısız varsayım, olasılıklar / Gece vakti altın anahtarın kilidimde şıkırdıyor / Buz tutmuş ateş ve gözlerden oluşan ejderhalar. / Zaman yelinde geçen yıllar ve sonsuzca beklentiler / Bizi yakalayan bakış / Kuğu tüylerinin atomaltı dengesi anileyin / Hamile bir kadına dönüşen burnumdaki gölgeler / Denizin sırtında adaya gittiğimiz gün / Cantor kümeleri, doğadışı gerçekler... / Kanatlı ceylan, soylu karamsarlığın simgesi / Yer çekimini durdurabilen Lezgi / Ölü Toronto, bizon kılıç, at İskender / Rabat’ta çoğalan sütler. / Ve deniz ifriti!.. / Güneş göllerinde gülüyor, Tarık ile Diana’m / Reenkarnasyonal tavırlar / Tanrıya yaklaşabiliriz ama asla dokunamayız diyor Zeus. / İnsan bir bilgisayar... / Avcının astığı kuş / Ceres’te yürüyen canlı, Satellit. / Çembersi olan; tanrısız evrenin ürkütücülüğü / Ve gezegende kelebekle kilitli kalan bir kelebek, ne yapar. / Menandrolar ve nemfomanlar yaklaşıyor işte aleluya / Gece vakti altın anahtarın içimde şıkırdıyor!.. / Uzakta Sirius doğuyor, güneş batıyor, evrenler usulca çarpışıyor... / Anılar!..'

Bir geçiş çağının içindeyiz, şiir mekanik, sonsuz uzamsallıkta, alışılmışlıktan ve duygudan yoksun olmalı. İnsanın duygulu olabilmesi için duyguyu terk etmesi gerekir. Usunu kullanabilmesi için, usunu kullanma biçimini değiştirmesi, uygarlık biçimini, davranış biçemini ve tüm eylem koordinatlarını kökten yenilemesi gerekir.

Yazık ki...

‘Bir dilek nedir ki! / Peki hatırım için, sözcüksüz olsun. / Deli divaneyim sana mektupsuzda, / Bak batıya, bak dağlara gör / Bak denizin maviliğine ioa aoi. / Bir an birlikte mekân ve zaman / Yalnızca kanatlardır, şaşkın düşü tutuşturan / Ve -şimdi tut soluğunu- öyle taşısınlar seni / Arasından dağların ioa aoi.'

Yine de istemlerimizi yüzyıllar boyu şiirle dile getirebildik, ne tapılası bir güzellik...

O gün yaklaşıyor...

Yeni ve sonsuz bir güneş doğuyor göklerde...

Ona bağlanma gereksinimi duyamayacağımız!..

Yeni şiir, yeni insan ve yeni dünyamız, kozmik alfabenin yeni ve evrensel dili olmalıydı...

Tüm insanlığın Babil Kulesi'nde birleştiği...

Ölümsüz!..
-------------------------------------------------------------------------------------------------------

ŞİİR
(Proza Metin Üzerine)

I
Şiir seraptır. Kalemdir. Kâğıttır. Kıssadır. Bigbang’tir. Özdür. Zorluktur. Zorbalıktır. Diktadır. Kurgudur şiir… Başlangıçtır. Yaratıştır. İlk andır. Yarışımdır tanrıyla. Acunlar doğurmaktır. Kevser-i şaraptır şiir… Uryandır. Aryandır. Sağaltır. Acıları dindirir. Candır. Kırık gönüllere, yenilmişlere; sevip de sevilmemişlere dermandır!..

'Herkes şairdir çünkü rüya görür!'

Her Ademoğlu, her Havva kızı şiiri bilir. Hepimiz küçük birer tanrıyızdır. Şiir yaratmaktır, yok etmektir. Küfrdür şiir. Yaşamdır. Ütopyadır. Zamandır. Antiyaşam, antiütopya, anti andır. Âyettir. Ölümdür. Kozmostur şiir. Antium yamaçları, Gomore yalvaçlarıdır. Yokluktan varlığa bakmak, varlık gözüyle yokluğu-sonsuzu kuşatmaktır!
Yadsımadır şiir. Acıdır. Mutlandır. Şirktir…
Velhasıl o; her şeyi, hiçbir şeyleyen, hiçbir şeyi herşeyleyendir. O dönüşüm ve varoluş, yaratış ve yokoluştur, can veren anımsayışla, sonsuzlayan unutuştur.
Şair ki lanetli yaratık (şeytan, mefisto, deccal…) Platon’da, Kuran’da ve hemen tüm kutsal metinlerde düşbirliğiyle aşağılanıp, koşut evrenci olarak azap çukurlarına yuvarlanan, bir cehennemi varlıktır. Cennetten sürülmüş, yeryüzünden kovulmuş bir Yurtsuz Jean, bir vatansız adam, bir heimatlostur…

'Bir kuş koşuyor çayıra doğru / Süheyl’den kanat almış bir peri / Kızıl bir çöl akıyor orman üstünden / Güneşse eğilmiş su içiyor çam diplerinden…'

Veya;

'Bir ozan gördüm güle siz diyen / Ve bir sözcük otluyordu çayırlıkta / Ay ışığı sönüyor şafak sökerken / Ne mutlu onlara ki âşıktılar ışığa.'

Yukarıdaki betim ve benzeşimlerin hangisi hatalıdır? Hiçbiri… Çünkü şiir tanımlanamayan, karanlığın yüreğine çöreklenmiş ışık, bilinmeyenin gözesindeki ağıt, cevherin içine akıtılmış muştu, gelecek çağların kızıllığındaki mutlandır.
Tarih boyunca en çok sürgün edilmişler şairler olsa gerektir. Bu bakımdan Âdem de şairdir. Çünkü aşka (sonsuz barış duyunu) kucak açmış, Tanrı kelâmını değil, Havva sözünü dinlemiş, bundan ötürü, Aden’den (cennetten) kovularak, ölümlü dünyanın meşgalelerine, kaotik, vahşi güdüleriyle, uskıran, karayorularına terkidiyar ederek yaşam dilimini tüketmek zorunda bırakılmıştır. Demekki şiir insanın özüdür ve gerçekte her insan; bir şiirin parçası ve onun doğrudan yaratıcısıdır.

II
 Damarlarında ilk gecenin büyüsünü ve şiirsellikle dolu yıldızlı göklerin mirasını taşıyan insan, sonsuz geçmişin ve geleceğin akışında bellekle bezenip, güzel sanatlarla beslenen o ölümsüz estet duygusuna sahip olarak (sonsuz bir aradalık) dünyaya gelir ve o duyguya içten bir bağımlılıkla yaşar ve duruk (cansız) güzelliğin simgesi cennetten kovulmuş bir can olarak, us ve gönül isteriyle, özgürlüğün ve gökkuşağı renklerinin peşinden koşmaya adanır, ona kucak açar ve deyim yerindeyse bundan ötürü de; sürklâse olan her bütüne baş kaldırır.
Ve şanlı bir sapiens, çekici duyunun, gizil bir klanın seçtiği, savaşkan üye gibi belleğinin karanlık odasında, henüz inceliği bilmeyen, ama ruhunun derinliklerinde bunu seçmesini sağlayan ölümsüz bilgiye sahip bir âdem olarak, bilginin ılık akışında yuvarlanan kırların tanrısı, bir çiftçi Habil benzeşiyle evrenin şiirine boyun eğmeyi ve onunla bütünlenip ortakça yaşam sürmeyi bir kabul bilir.
O çok önceleri kromozomlarına işlemiş duyguyla, hareketin en basit biçimi yer değiştirme en gelişmiş biçimi düşüncedirkuralı uyarınca estete tepki verir ve ne denli umutsuz olunsa da, sonsuz barış ve güzelliğe kavuşma özlenciyle yaşar ve öylece de ölür insanın oğlu! Bundandır sonsuz barış ve güzellik gerçekleştiğinde dünya bir metafor olarak cennete dönüşeceği ve insanda tanrılaşacağı, tanrı katına yükseleceği için artık yaşamın bir ereği kalmaz. Onun için şiir ulaşılamayandır, sonsuzun sonsuzudur, geri dönülemeyen ama öncekinin sürekli yittiği, sonrakinin sürekli doğduğu bir tür yokoluş ve bir tür varoluştur.

Biz şiire gerçel olarak tümüyle ulaştığımızda artık biz olamayacağımız için, şiir bize ulaşmamız için vaat edilen ama ulaştığımızda bizim yok olacağımız, sonsuza karışacağımız, iksirli bir türevdir. Nasıl İsa, (tanrı, insan, kutsal ruh üçleminde); \”O’nu aradım, neredesin baba dedim, uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim.\” diyor, çünkü onu görseydi yaşamasının ya da arayışının bir değeri kalmayacaktı, şiir ve yaşam, artık sona erecekti.
Reel olan arayıştır ve aradığımız salt şiirdir, başka bir şey değil… Hilkat çeşmesinden su içenler içinse; Âdem de dişildir, çünkü veluddu ve oda bir estet peşindeydi… Ve o Havva’yı doğurdu! Çünkü şiir; her şeyde ki sonsuz güzellik ve hiçbir şeydeki erişilmez arzudur. O; ustaki arayış, yoksunluğun düşkünmesi ve umarsızlıktaki yakarıdır.

Yanardağ patlamalarının ürküttüğü cromagnon insanı nasıl ateşi mağara duvarlarına meyan kökünün çıldırtıcı kırmızısıyla resmetmekten kendini alamamıştır!.. Şiir bu yüzden kutsamadır, ışıkta cennetsi görünen, büyülere bürünen çağlayanın, zamanın boyunduruğunda tutsak olan insanın güzellik karşısındaki başkaldırısı, onunla bütünleşip sonsuzlaşma isteğidir. Şiir ölümsüzlüktür, dirimi tayfta kutsamak, hareketi sonsuzla kaynaştırıp, bir düşün peşinden koşmak, adanmışlıkla çabalamaktır.
Baharın patlayışı, yaz güneşiyle kekliklerin kırlardaki salınışı, baştan beri var olan ovanın çıldırtısı, suların çınıltısı ve sızılı otların yakarısı… Korudaki sessizlik, yaprakların dökülüşü ve kış beyazlığında, uyumu arayan Pan’ın, tanrının dilini yadsıyıp, unutulmuş bir mağara diliyle konuşuşudur… Ve şiiri sözcükler değil, ruhlarımızdır yazan, şairin sözcükleri değil ruhudur bizi saran, bu bakımdan şiir çevrilebilir de demek gerekir.

III
Şiir (şiirsellik) üzerine yapılan bu açınlamaları, yazın dünyamıza yeni girmiş bir deyim üzerine;
ön bilgilenim ereğiyle aktarılmaya çalışıldığını belirtelim. Bu deyim şimdilerde; proza metin olarak adlandırılıyor.
Proza metin; yalın ve dengeli bir anlatımla düzyazının şiire yaklaştırılması ya da olağan duyguların düzyazıyla biçimlendirilerek kısa, uyumlu ve haz veren biçimde okura yansıtılması olarak açıklanıyor.
Bu tanımdan hemen proza’nın (prozak bir -ema- olarak uyuşturuyor ve tatlı sarhoşlukla-tehlikeli bir alışkanlık veriyormuş)tıpta kullanılan bir sağaltım nesnesiyle, ilintili olmasa da bir çağrışıma yol açtığını düşünebiliriz. Burada (prozanın) kısaca anlamı belki de şu oluyor artık; coşkun bir duygu ve hayranlık verici bir estet barındıran (şiirsel) ve öykümsü de sayılabilecek, kısa metinler. Bu konuda örnekler vermek belki konuyu daha iyi aydınlatabilir. Sonuçta otomatik metine, kısa öyküye, aforistik yazına, düz şiire, deneme ve anlatıya akrabalık gösteren bu tür yazımlara proza metin diyebiliriz sanıyorum.

IV
Türk şiirinde proza metine örnek sayılabilecek ilk yapıtlardan biri Mehmet Rauf’un Siyah İnciler adlı kitabıdır, orada bu anlayışa yakın şiirsel metinlerin olduğu düşünülebilir. Küçük bir gezinti yaparsak; Nâzım bir dünyanın şiirine gönül verdiği için bu tür deneyselliklere girişmemiştir. Saman Sarısı belki ufukların ötesinden, galaktik bir kızılderili dumanı yayabilmiştir. Sonrasında ise ikinci yeni, olumlama anlamında Türk şiirinin \”koroner damarını\” açtığı için, örneğin İlhan Berk bir ölçüde düz şiirlerinde proza metnin primitif örneklerine giriş yapmıştır, Ece Ayhan, keşiş şiiri yazıp, aynı güneşin altında oturduğu için bu konuda metinsel geçiş sergilememiştir. Sezai Karakoç da tek bir dizenin peşine düşmüştür, bir altın söz peşindeki Karakoç katıksız proza metin üretmemiş, yapacağı yaptığına hep ağır basmış ve ama proza metnin içinden geçtiği dizelerde söyleyebilmiştir. Bu tarz metin, düz şiir temriniyle, düz yazı arasında geçişli ve büyük ölçüde deneysel bir şey olduğu için M.C.Anday, Oktay Rıfat veya benzeri ‘salt şairler’ bu konuyla bağ kurmamışlardır. Edip Cansever, düz şiire yakın dursa da, ‘şiirden’ uzaklaşmamıştır yapıtlarında… Sait Faik, Nazlı Eray, Latife Tekin, Bilge Karasu bu tür metnin varyantlarında gezinmişler ve yapıtlarında sayısız girizgâhla Yaşar Kemal özellikle bu tür metinler üreterek düz yazı ile proza metin arasında bir köprü olmuşlardır.
Günümüzün büyük ölçüde sanal dünyasıyla, yazılı ortamında genç yazar-şairlerin proza metin örnekleri var mıdır, ya da bu anlayışa yakın durup üreten birileri bulunur mu, belirlemek zor, bugün liberal dünya şiirinin karanlık okyanusunda, Odysseus gibi Hades’e inip soruşturmalar yapabilmek o denli zor ki, örnekçe; şiir diye indiğiniz Atlas’ın ortasında Ebu Kir’le de karşılaşabilirsiniz!..

V
Dünya yazınında ise, Borges, Halil Cibran, Oscar Wilde’ın bir çok metinleri tam bir proza metin örneğidir. Shakespeare’in (Hamlet) tiradları bile proza metnin örnekleri sayılabilir. Ezra Pound, T.S Eliott ve Kartalın Ölümü adlı ilginç metni üreten İspanyol şair Jose Maria Heredia’da kimi metinleriyle belki bu tür yazına eklemlenebilir.
Borges’ten bir proza metin örneği vererek konuya biraz daha yaklaşalım ama bu örnekler proza metne esinti veren veya benzeşen örneklerdir, çünkü bu kavram zaman içinde kendini tam olarak kesinleştirebileceği için sınırları henüz tam olarak belirlenmemiştir de, bu bakımdan örnekler yanıltıcı ya da savrultucu olmamalı, sezinlenip, ayrışmalıdır.

(Delia Elena San Marco)

'Once Meydanı’nın köşelerinden birinde vedalaştık. Karşı kaldırımdan bakmak için döndüm; siz de dönmüştünüz ve bana el salladınız. Aramızdan bir taşıt ve insan ırmağı akıyordu; herhangi bir akşamüstünün saat beşiydi; bu ırmağın aşılmaz, kasvetli Akheron olduğunu nasıl bilebilirdim?
Birbirimizi bir daha görmedik ve bir yıl sonra, ölmüştünüz. Şimdi, o anıyı arıyorum ve bakıyorum ve bir yanılgı olduğunu ve basit bir hoşçakalın ardında sonsuz ayrılık olduğunu düşünüyorum.
Bu gece, yemekten sonra dışarı çıkmadım, bu şeyleri anlamak için Platon’un ustasının dudaklarına yerleştirdiği son öğretiyi yeniden okudum. Gövdenin öldüğü an ruhun kaçabileceğini okudum. Şimdi, gerçeğin sonraki uğursuz yorumda mı, yoksa arı hoşçakalda mı bulunduğunu bilmiyorum. Ruhlar ölümsüzse, vedalaşmalarında taşkınlık olmaması iyidir.
Hoşçakal demek ayrılığı yadsımaktır, yani: Bugün ayrılır gibi yapıyoruz, ama yarın yeniden görüşeceğiz. İnsanlar vedalaşmayı icat ettiler, çünkü bir anlamda ölümsüz olduklarının bilincindeydiler, her ne kadar kendilerini düzkarşılaşım ve geçici sansalar bile.
Delia: Bir gün yeniden buluşacağız -hangi ırmağın kıyısında?- ve şu belirsiz söyleşiyi sürdüreceğiz ve düzlükte yitip giden bir kentte, bir zamanlar Borges ve Delia mıydık diye soracağız kendi kendimize.'

İşte öncelikle bir proza metin yazarı diyebileceğimiz Oscar Wılde’dan ilginç bir koyut;

'Narkissos öldüğünde, zevk pınarı bir tatlı su havuzundan tuzlu gözyaşı havuzuna dönüştü; Oreas’lar pınara şarkılar söyleyip teselli etmek için ağlayarak ormandan çıkıp geldiler.
Pınar’ın bir tatlı su havuzundan tuzlu gözyaşı havuzuna dönüştüğünü görünce, yeşil saç örgülerini çözüp pınara seslendiler,  'Narkissos için böyle yas tutmana şaşırmadık, çünkü o çok güzeldi,' dediler.
'Narkissos güzel miydi?' dedi pınar. 'Bunu senden iyi kim bilebilir?' diye cevap verdi Oreas’lar.
'Bizim yanımızdan geçip giderdi hep, ama seni yalnız bırakmazdı, toprağa uzanıp sana bakar, senin sularının aynasında kendi güzelliğinin aksini seyrederdi.'
Pınar şöyle cevap verdi: 'Ama ben Narkissos’u, toprağa uzanıp bana baktığı zaman, onun gözlerinin aynasında hep kendi güzelliğimin aksini gördüğüm için severdim.'

VI
Sıra; Kötülük azap çeken iyilikten başka ne olabilir ki diyen Halil Cibran’da;
'Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvın. Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın. Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdını. Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlarına. Tanrı’ya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa Kızıldenizi açsa önünde, sen o denizden geçmezsin.
Ey kavmim… Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın. Hazreti İbrahim olsan, sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın. Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sen başka şeylere ağlarsın. Gündüzleri Maria Magdalena’yı ‘fahişe’ diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın. Zebur’u, Tevrat’ı, İncil’i, Kuran’ı bilirsin. Hazreti Davud için üzülür ama Golyat’ı tutarsın.
Ey kavmim… Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utancı bilir ama utanmazsın. Tanrı’ya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.
Ey kavmim… Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın. Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın. Örümcek olsan Hazreti Muhammed’in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin. Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibi tek başına melersin. Hazreti Hüseyin’in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın. Muaviye’ye kızar ama ayaklanmazsın. Hazreti Ömer’i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.
Ey kavmim… Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama arkana baktığın için taş kesileceksin. Ve sen kendine bile ağlamayacaksın. Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin. Musa önünde Kızıldeniz’i açsa o denizden geçemezsin. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Ey kavmim… Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.'

VII
Bir kır tanrısının öğleden sonrası için küçücük bir metin; Tembellik, yalan, çılgınlık, aşk, yalnızlık, ihanet ve cesaret saklambaç oynamaya karar vermişler, çılgınlıktan herkes uzak durmak istediği için sayıcı olarak onu seçmişler. 99’a kadar saymış çılgınlık, ne ki; tembellik üşendiği için saklanmamış, ama ihaneti onun arkasında, yalnızlığı dağın ardında, yalanı denizin içinde, cesareti ayın çengelinde bir bir yakalamış çılgınlık. Yalnızca aşkın nerede olduğunu bilememiş ve elinde şeytanın mızrağı, kızgınlıkla bir samanlığa girerek aşkı ararken, yazık ki mızrak aşkın gözlerine saplanıvermiş. Üzüntüyle, bağışlanmam için ne dilersen dile benden demiş çılgınlık… Aşk da ne yapsın; \”Gözlerini ver, yeter!\” demiş, âşıkların çılgın oluşu bu olaydan kaynaklanırmış meğer…
Anlatım biçemi o denli önemlidir ki; sarayın falcısı, padişaha, çocuklarınızdan dolayı acılar tadacaksınız der, padişah onu ölüme yollar, çünkü çocuklarının kendisinden önce öleceğini ima etmiştir, başka bir falcı gelir; çocuklar, şahpadi babalarından ötürü hiç acı çekmeyecekler der ve padişah onu armağanlara boğar, oysa her iki falcı da aynı şeyi söylemiş ama ayrı biçimde dile getirmiştir.
Her şey gibi, proza metin üzerine söylenecekler de hiç bir zaman bitmez. Dilenir ki, Flaubert’in papağanı gibi hep aynı şeyleri yinelemiyoruzdur!
Yaşam, sanat, ölüm… Gelelim bu konudaki son söze; Yaşam, sanat yolunda Salierilerin kazandığını, Mozart’ın kaybettiğini söylerse de; ölüm, başkaca bir şey fısıldar bize…

----------------------------------------------------------------------------------------------------------
ŞAİR
(Ozan)

Şair kimdir!.. O içine doğduğu dile katkıda bulunan, ekler yapan, çıkarımlar sağlayan, dil sihirbazı bir kimlik sayılabilir. Olağan dille şiir yazan, olağanın dışına çıkamayan, verili dille bir dirhem oynamayan insan şair değil, bir ilk yaz dünyasının uçucu kelebeği olabilir.

Dil organizmadır, canlıdır, doğar, yaşar, ölür. Kendini çoğaltarak, eskil olanın yerine yenilerini koyarak, apseli yerler onarılarak, bu tür büyülerle, iç içeliklerle, uçan oklarla varlığını sürdürmeyi bilir. Müsavatın yerini eşitlik alır, hürriyetin adı özgürlük olur, teori yerini kurama bırakır. Şair dilin ilkinsil sorumlusudur, çünkü dilin estetiği, var oluşu, yenilenmesi ve geleceğe göz kırpması ondan sorulur!.. Yoksa niçin vardır ki...

Evrende iki şeyin tam bir tanımı yapılamaz ve belirlenebilmiş bir sınırı yoktur, evrenin kendisi ve onun amacı ve amaçlayanı şiir... Şiir ve evren iki şeyi amaçlar gerçeklikte, sonsuz bir estetin peşine düşmekle, onun ilkel kordalı biçimi barışa ve sonrasında güzelliğe, sonsuz bir güzelliğe ulaşma ve kavuşma tutkusu...

Yıldızlı karanlıkların gölgesinde sürüp giden yaşamın ereği budur. Bu yüzden tanrı da evrende şiir için vardır ve şiir yalnızca tanrı ve evrenin gereksinirliğinden doğmuş bir çabadır ve zorunlukla iç içedirler.

Kutsal kitaplar sonuçta bir şiirdir, kozmos bir şiirdir, bir bilgisayar, kabloların cennet ve cehennemiyle süslenmiş bir makinenin aksamı, uzayda dönmekte olan bir uydunun ya da bilinmezlikle yol alan bir nesnenin, anlamlandıramadığımız boşlukta uçup gidişi, gerçekte bir şiir arayışıdır...

İnsan da bir şiirdir. Bu yüzden şiir bir biçim arayışı olduğu kadar özgürlük ve sonsuzluğun bir başkaldırısı olmakla; gerçek ya da varlıksal; kozmolojik şiire ulaşabildiğimizde, evrenin bir anlamı kalmayacak, varlık kendisini, yarattığı ve yaratılmışlığının içerdiği tüm tözleri ve her şeyi unutacaktır. Gerçek şiire ulaşılması; Şeylerin mülkiyeti, somut ve soyutun saldırgan etkileri, eylemin göreceli şiddeti ve evrensel sığmazlığımızın sonu olacaktır.

II.Yeni, Garip Akımı ve de Toplumcu Gerçekçiliğin perspektifinde sayısız şair var, biri bile eğer dile katkı yapmamışsa, yeni ufuklar açıp, güneşe doğru koşamamışsa, sözcükleri yeniden yoğurup yazın dünyasının bulutlarında yer almamışsa değil şair, okur / yazar bile sayılmamalıdır gerçeklikte... O ansiklopedilerde de yer alsa, betikleri diz boyunu aşsa da, eskilliğin deyimi bir mottoyla, 'Benim oğlan bina okur, döner döner yine okur' söyleminin kara yazgılı yolcularından biridir ne yazık ki... Coşkuyla paylaştığımız yaşama ilişkin şiirler, aşkla yatıp kalkan dizeler, sonsuzluğu arayan soneler, tüm bu saydıklarımızdan payını alamamışsa, iç burkan bir tekerlemedir, belki şiirdir de ama onun yazarına şair denemez.

Şair bir yanıyla salt yenilikçidir, yeni ve gelecek çağların sözcüsü, ele avuca sığmaz gelecekçisi, kahinidir... Onun için ne gülün gazelinden, ne ödül bekçisinden, ne aşkın yineleyicisinden ve atalarından kalıt dile sevdalı geçmişin söylevcisinden şair olamaz.
Bunlar gerçellikte Salieri katında yer alırlar, gerçek müzisyenlerin ve yabanıl, deneyimlenmemiş ağıtların karşısında erkin; entelijansiya ve ülke gerçeklerinin bıktırıcı yinelemelerine sırtını yaslayarak, tutuculuğun, skolastik, değişmez bir dünyanın sözcülüğüne soyunarak; felsefenin sefaletine, sefaletin felsefesini koyutlayıp ve kendi kendini yok edip, tüketerek, alışılmış, ürkütücü söyüt ve sönümlemelerle, bir afyon dünyasının çığırtkanları olarak, kitlelerin yüceltebildiği putlar gibi avunur dururlar ne yazık ki...

Kalabalıklarda boynunu İskender gibi eğerek dolaşırlar, totem gibi sağa sola savrulanlar ve yelesini aslan gibi kükreyerek sallayanları, kerameti kendinden menkul dize simsarları, yazın tacirleri, günoğulcu esnafları olarak diğerlerinden kolaylıkla ayırt edebilirsiniz. Yineleyen ve kuyrukyutan bir yeryüzünün şanlı ordusu, niceliğin saltanatını süren yenilmez armadasıdır onlar...
Öyle kibirlidirler ki, yalnızca göklere bakan gözleriyle, bir ok gibi sapmasız, ekin açlığından kudurmuş kalabalıklar arasında, zembili ve güğümü omuzunda, karanlık bir tünele, ıssız bir mağaraya doğru koşarak; mutlanlı, buzdan bir ışık gibi coşkuyla, gururla, şaşırtıcı bir özgüven ve sakınmasızlıkla saplanırlar. Yüz yılların genlerinden süzülen bir alışkanlığın, bilindik sözütlerin, temaların onmazlığıyla!..

Oysa şiir ölümlü birinin, dünyevi gailesi, şangırtıyla dolu avuntusu değil, evrenin; bir varoluşun gizi olmakla, insanın yolculuğunda her şeyi; varlığı, şeytanı, esemeyi, kozmosu, tanrıyı sorgulamak ve onlarla at koşturarak; yıldızlı karanlıklarla, ışık körü bilinmezliklerin çatışkısında, bir estetin peşinde, soruların sorusunu arayarak; evrene karışmak ve -Edeb'le- bir bütünleşmenin, artık o olmanın özleminde, bir başlangıç ve sonu olmayanın şaşırtısında; sonsuz bir uçsuz bucaksızlıkta yok olmaktır...

-------------------------------------------------------------------------------------------------


















Hiç yorum yok:

Yorum Gönder