15 Nisan 2018 Pazar
TOPLU ŞİİRLER II. BÖLÜM PRİAMOSOĞLU HECTOR'UN ÖLÜMÜ
-------------------------------------------------------------------------------------------------
II BÖLÜM
(Priamosoğlu Hector'un Ölümü)
-----------------------------------------------------------------------------------------
PRİAMOSOĞLU HECTOR'UN ÖLÜMÜ
Ayağı tez Akhilleus, mızrağını yüreğime sapladığında
(bir sevda öldürümü)
Rüzgâr, hafifçe esiyordu
ve Manet rengi kırmızı bir kan yayıldıydı göğsümde,
sıcak.
Zakkumların oraya doğru koştum,
-anımsıyorum-
kumsala
gölgeler vardı orda
ve kırmızı zehir gibi çiçekler
ağaçlarda...
Uzandım güneşli gökyüzüne doğru
iyileşecektim
saatlerce gözümü ayırmadım
bakıp durdum
yukarıda
solgun kırlangıç yıldızlarına!..
Tüm atlıların sesini duyabilirdim o an:
Akhalar'dan yaklaşan
tüm atlıları!
ve bu öğle vakti
sağda ova
bir Ağustos böceği sessizliği
-ne garip-
öyle bir sessizlik vardı işte
Üzünçlü gibi geldi bana her şey o an
geniş, mavi, bulutsuz bir gök
yalnız gibiydi.
Re teline dokunduğum bir mandolinin
pencerede sesini dinler
bir kız gibiydi
içli, beklentili...
Kızoğlankızlığı havanın
arı ve sıcak oluşu işte böyle
-pamuk gibi-
yüreğimin gözyaşlarını unutturdu bana
Mutlanlıydım doğrusu
ağaçların dibinde
usun kökleriyle yıkanmak
yalnız başına
ve göğsümde saplı bir mızrak yorgunluğu
ve senin sonsuzluğun o an ki...
Erinçsiz ölebilirdim artık,
şaşılası şeydi
dağ bayır dolaşmadan
yaşamak varken
hiç bir şeye kavuşamadan yani
kapanan gözlerimle...
Neden böyle düşündüğümü
çok iyi anladım sonra
-özenle koruduğum-
sırf seni düşünmek;
kavuşmanın en gelişmiş biçimiydi
aslında;
ve göğün bunaltısında
ak güvercinlerin kanat sesi
ve bir sevda şarkısıyla artık
-ölü-
yükseliyordum...
------------------------------------------------------------------------------
ŞAFAK ÇAĞRISI
İşte orda bekliyorum seni
köpüklü dalgaların yılan sürüleri gibi gelip
bıçak gibi kesildiği yerde
kumsalın
yarlarla bitiştiği.
Hani,
başımızın üstünde göklere değin bir kaya vardı
ta uçlarındaysa
kısa, yalnız, gür bir maki
İşte orda bekliyorum Aleko
seni
Akdenizli bir korsan gemisinin ay ışığını parçalayıp
su perilerinin ürperdiği
o yerde.
Bilirsin;
o acayip kayanın başındakini taca benzetip
iyi yüreklilerin Artemis diye çağrıştığı
ve düşlerimiz de Venüs diye haykırdığımız
o yerde!..
Bense, seni tanımazdan önce
tolgasıyla bir Isparta askerine benzetirdim
o kayayı
ya da Truvalı bir ata!
Ah! bildiğim kadarıyla
denizler ötesini dişleyen
masal hayvanı bir komutan gibi dikilirdi ayakta
İşte orda bekliyorum seni
o yarların ayakları dibinde
ve her günün ardında kayaların oyulduğu
ve her dağlı dalganın çarpınıp çevrildiği
fatihlerimizin ardındaki ordulara nispet
tekrar tekrar yüklenip yenildiği
'O ordular ki şahinlerle uçurulan zafer mektupları
ve tarih kitaplarının galip sayılır bu yolda mağluplarıydı! ..'
Ve karanlıkta denizin uzak
yaslı senfonilerle ağlayıp
eridiği
Ve işte o
giderek suskunlaşıp, ıssızlaştığımız yerde
-gece içinde-
Seni bekliyorum Aleko...
Bekliyorum!
ne yapalım ki biz
Artemis için
bambaşka kavgaların
eşiğindeyiz!
Ve kayaların sorgucundan aşağılara uçan
kim bilir daha nice bereket ölüleri
ve aşıklar göreceğiz.
Güzel günlere inanıyoruz Aleko
o yalçın kaya
o ürkünç kule
bereketin Artemis'i
sevginin Venüs'üdür.
Öyle olacak
ve belki de bir ak güvercin
ta uçtaki gür makiye
bir yuva yapmakla meşguldür şimdi
Ve ben seni
şu gündüzlü gecede
o sevecen kayanın dibinde bekliyorum
Denizin
sarı başaklı ovalar gibi salınıp gerildiği
Dalgaların
çocuk başlı insanlar gibi okşanıp, kesildiği
O güzelim kayanın dibinde
-balıklarla el ele-
seni bekliyorum!
Artemis'in bereketi
Venüs'ün sevgisi için
verimli güzel gerçekler için
Erliğin kılıcıyız Aleko
seni bekliyoruz!
Gelmelisin Aleko!
Gelmelisin!
'Tek Bir Vücut Olmalıyız...'
---------------------------------------------------------------------------
HERAKLES'İN AĞLAYIŞI
Arian'da gelmedi
aşağıda sümbüllerin olduğu yerde özlence yatar
buz gibi eserdi rüzgâr bayırda.
Renkli geyikler tırmanırdı göğe çatal boynuzlarıyla
ak bulutlar arayıp dururdu, düşler ülkesini...
Zehirli çiçeklerle doludur dünya
-altın rengindeydi sular ama-
çığlıklarla geçerdi aralarından Ferhat!
soluksuz ve nar çiçeği göğsüyle
uzak bir doğuda...
-kahredip gitti Marat!-
Uzun güneşler batardı orda,
-durmaksızın-
aldatan ve batan uzun güneşler
ve solup giderdi büyük arayış.
Saydam sunaklardaymış barışın senfonisi
öte gezegenlerdeymiş şol cennet dünya
Ama gene de düşerdi tozlu yollara
sevinin dağlıları
süsenli Nereidler
-yılgınlık yoktu-
Düşerdi tek başına 'asasız Odysseus'
büyük sabrıyla
ak alnında kara yazısı
uzakta Lesbos adası parıldasa da!..
Tenyalar, tirişinler dolardı inanına en güzelimizin
her biri Yunus'tu ki;
ufuklarında çıyan
ağular Abydos'ta
bıkmadan Lethe'yi aradılar.
Ve eridi giderek Pan'ın flüt sesinde çağıldayan sesleri
öldü sevileri, tenleri, yürekleri
yitip gitti İkaruslar
sağır uçurumlarda
kül olup gitti hep Zümrüd-ü Anka!..
Ülküsüzdü şafak kuşları orda
kanat çırpmazlardı
asmalarda yalan çiçeği
uyuşurdu salyalı salyangozlar
Bir yurtluk ki;
kırmızı tavuslar öterdi durmadan
kırmızı sesler, kırmızı horozlar
tümü çok uzaklarda...
Ve artık;
-çıkagelirdi ormanlar içinden bir zalim çocuk-
radyo getirirdi kucağında
sorardı peltek diliyle amansız:
Nerede düşler ülkesi anne?
Hani nerede?
Metal aynaysa
-Maçetaları çalardı!-
çalardı gök bir ay ışığında
kara bir 'Gabriel Garcia Marquez'i
Kan sızardı durmadan '..tiago Nasar'lardan
yürekleri apaksa da
Kuzeydi Amerika!
'Çanteist kiliseler genositli sayrıdır.'
Ve konçitalar, diz kırarak sorardı yeni urbalılara
Hani 'Yürüyen Ayı' nerede?
Nerede Mohikanlar?
Nereye gitti onlar?
Hani nerdeler şimdi?..
...Baybars askeri mi çiğnedi
Hani Kanula şehri?..
Ve derdi ki:
Meme versek bir öküze
dirilir mi artık güneşin çocukları
dirilir mi Amon-Ra
dokununca toz olurdu mermer kolları...
Yüzyılın çocukları:
kül oldu Guernica!
-Heinkeller görünmez-
Tepelerin demir kuşu
o görkül cadı
köy üstünde bir karış yerden uçardı!..
Ey erenler, erendizler, ermişler:
Götürün!
kartalların tünediği kayalara gömün beni
-ışık görsün gömütüm!-
Uzaktaymış güneş ülkesi
uzaktaymış ütopyalar
Campanella!..
Götürün!
'İri gözlerimde keder kılıcımda hüzün'
Nedensiz cesedimle yatarım orda
Kaplansız,
Novasız,
Sevisiz!..
Uyur kartallı kulede
Uyur yılanlı burçta
kendini,
uyur!
Uyur sonsuzluğunu...
Arian'da gelmedi!
seviyi öldürmüşler
öldürmüşler seviyi diyordu!..
Ve bir zamanlar İda'da yaşayan
Mavi Atlaslı Herakles:
Şimdi Bergama'da bir lâhidin içine sığmış
-ruhu uçmuş-
Hades'e iniyor
delik deşik tahnitli ölüye ışık sızmış
sessizce
ağlıyordu!..
-----------------------------------------------------------------------------------
BEN-İ AHMER'E AĞIT
'Cebel'i Tarık'ta batan güneşe...'
''Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz...
Dost, düşmeye gör!.."
Caminin mihrabı öyle güzel ki
Mihrap; Bizanslı tekfurun, Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı.
Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç oymalar var.
Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl çalışmış marangozlar.
Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar. Misk, amber ve İrem kokularıyla, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytin yağlar...
Burada, Ramazan'ın yirmi yedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar.
Ve sonsuz rayihalar...
Ve "Osman'ın kanı bulunan" Mushaf'ın dört yaprağı.
Ve ey Kurtuba semalarının ulu camii...
Sıcak bir yaz günü girmişler Kurtuba'ya
Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri asılıymış havaya
Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor:
Koro, pazar ayini için akort yapıyormuş.
O mabetten eser yok!..
Ne bir şamdan, ne avize, ne bir kandil
Öd ağacı, küf kokusu var, heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar...
Kurtuba bir daha zapt edilir mi? Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?..
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firaklı değil!..
Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var
Bir de Medine fü'z Zehra sarayı.
Ve Endülüs ve Emeviler...
Ve canını zor kurtaran, bir prens yaptırır burada, Şam saraylarını
Ve 'oradan' getirttiği; hurmaları dikerek, geçip karşısına der ki;
"Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti gözüme
Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete
Dedim ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte
Sen de yaşamak için çırpınırsın bu yabancı toprakta
İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin
Sen de benim gibi ah edip gözyaşları dökerdin.
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini,
Vatandan ayrı bıraktı beni.
Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular!
Ama, ne o ağaçlar sakladı acı hatıramı
Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı
Don Kişot, 'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti için.
Ey sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata-
Bağları, bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata...
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya
-Ancak- görülüp yaşanacak olan El-Hamrâ'ya
Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap kabileleri
Ve Malazgirt'den on dört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi zapt edişi
Ve kadîm-i şehir 'İstanbul'un alınışıyla
Endülüs'ün yok oluşu, 'hâkir-i mürûr-u zamandı'
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir
Ağlayarak verir şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya
Ağlar...
Bugün dahi "Arabın ağladığı yer" denir oraya
Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve tüm güzellikler geride kalır.
Ağlayan emire der ki anası;
"Oğul, vatanı için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... "
Şimdilerde,
Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı
Ve kokluyor kimi müselman, küskün sarayı!..
-------------------------------------------------------------------------------------
KUFE'YE VARMADAN
(Vuslat)
'Yel tazılarına binip bütün gece,
uçup durduk Betlehem'de'
Eski-
sarı surlar.
Rüzgârsız
kuşun kurdun olmadığı
daracık yollar!
Köhne
taş duvarlar...
Tozlu tepe
sükun içinde yatan yaşlı fundalık
Mezarlık!..
Leşlerinde sırtlanların uyuduğu develer-
Zağarlar
Ebabiller.
Miraç ve minyatürler...
Tüyleri yoluk elif kuşu
El yazmalar
Hacer taşı.
Ve alçıdan
her an karşımızda duran
boğuk bir kadın!
Ve ırak
bulutsu bir yolda
kolsuz ayaksız
dev bir örümcek gibi parıldayan
EL Medine!..
Ve alabildiğine uzanmış hırpani bir tabiat...
Hırpani tabiatı,
ölü huylu bir köpek gibi geçip
Dayrül Zaferan'dan
yorgun argın
Kufe'ye vardığımızda;
Anladık ki,
çöl ve çığlıktı artık
akıp giden zaman..
Uzanıp bir dilim aldık da zamandan
bir hâl olup
Bab-ı El'e -Büyük Kapı- ulaşınca
Sinirle asasını toprağa vurdu İshak!
Zülâl gibi su fışkırdı kara topraktan
Kana kana içip, yunup yıkandık
o çok yüce
ve çok rahim olandan...
Ve şehre girmeden geceye kalıp
Şehrâyin olup suyun başında
kollarımız yastık
eller boyunda;
Kandillere dalmıştık!
Baktık ki,
harlı
kubbeyi yara yara
bir sahtiyan ışık akıyor gökte
bir çılgın mızrak gibi de ışılıyor
-pul pul-
Sadi terkisinde Şehrazat'ı kaçırıyordur belki de
-büyük aşkını-
diye düşünmüştük!
Burak sırtında gök- Zülfikar elde
çöl ve yeldir de!..
Meğer,
Kagoşima'dan atılan bir uydu
değil miymiş bu!
Kederle ışılıyor
temren ucuna takılı, Kur'an yaprağı gibi de
uçuşuyordu
Ucunsuz gök yuvarlarda!..
O sıra,
ilahi bir şey okunur gibi oldu kulağımıza
iniltisi çalındı
sesini duyduk.
Bir inleyiş bir soluk verişti sanki!
Ah ah...
'Akıp giden şu bir kaç zamanda
Kufe'den yıldızlara varmıştı hayat'
Ziril ziril ağlıyordu İshak!
Muhammed'le, Yakup,
göklerdeki bu peyzajı
göremeden gittiler diye!
Ve bütün gece;
kardeşlerim diye haykırıp
duvarlara vurmasın mı kendini,
alkan içinde havaları döğmedi mi yumruğu!
Ağladık artık bizde...
Sonsuz,
kederle!
----------------------------------------------------------------
ESKİ AHİT
(Kötülüğün El Değiştirmesi)
Hüthüt kuşunun dibinde borusunu öttürüyor İsrafil
Üflüyor rüzgârı da, Thika'nın ateş ağaçlarına doğru
Kenan Yurdu; Ahdî Atik ve Tekvin'e bölünmüş orda
-ayırıp da kasığını-
oturuyor.
Ham, Sam ve Yafet paralıyorlar kendini
ataları Nuh'a lânet yağdırıp
döküyor bir leğenden
içiyorlar irini!..
Karısı; Sara ve Hebron yöresini takas ediyor
-bir başka kavim- ötede
sığınıp pazar yerine
tozlu bir Kur'an'ı da kucaklayıp
Gazza, Askod, Aşkelon, Gat ve Ekron'u sayarak
boynunda gümüş, Beyta'nın evlerini yakıyorlar.
Araf!..
Ayn Hil kampı toz oluyor karanlıkta
büyüyor gagasındaki kin
-ışıktan kılıç-
Ve Salang Tüneli'nde bitiyor büyük çekilme
ve bir toplanıp bir parçalanıyor gene Nil!..
Araf: Son değil!..
Orada:
Tavus tüylü, kartal gözlü melikeye soruyorlar gene de
bu tarih öncesi bitmeyecek mi...
---------------------------------------------------------------------------------------
YOLCULUK
Cilvegözü sınır kapısından çıkıp
Hac yolları gözüktüğünde artık
Hiç bir Abbasi cengâveriyle karşılaşmayız dedik.
Ama o ne!
kimi serpuşlar başlarında,
peçeler gözlerinde
-durduruyorlar bizi-
Ve gördük ki, binlerce yoksul insan
bir başka hac yollarında;
Kudüs'e doğru...
Ve anladık ki artık,
bir anlam koyamazsan yaşamına
ölüm var bir
bir tek son
Ve gökteki tek avcıda Orion!..
Sırtımızda Araf yorgunluğu
gönlümüz tavaf bezginliğiyle dolu
Bizler,
bir sürü gürûh,
nihayet boşa saydık;
Müzdelife'deki çılgınlığı,
Medine'deki us dışılığı
Ve Mina'da
dillerden düşmeyen
o baş başa yalnızlığı...
------------------------------------------------------------------------
HALKİDİKYA ŞARKISI
(Denizin Ayırdığı Sevdalı)
Bir gün geleceksin,
böyle mavilikler içinde
güneş sularda erinip duracaktı...
Ağlayacağım
hep bir geçmişi yaşadım,
burada
denizin derinliklerinde...
Halkidikya nerede,
İyonya’da geçti mi hiç günlerin
artık sormayacaksın bana
Ağlayacağım bir kez daha
şurada
yosunların dibinde
yan yana, koyun koyuna...
Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı
-bir sevda elçisiydi-
iyi zamanlarda...
Ama ben çıkmayacağım kulübemden
ıraklardan gelen o kırmızı balıklar
-girene dek cennet bahçeye-
ağzımı bıçak açmayacak.
Rüzgârlar uğuldayıp,
denizin sesi gürlese de göğsümde
dalgalar okşayıp yalasa da saçımı
gitmeyeceğim artık
ilk hayatlardaki ışığın peşinden...
Umarsız,
köpükler içindeki
cansız başımı,
vurup dursa da su perileri
denizdeki şu kabrime
Son dileğimdir;
seni ağzından öpmek isteyeceğim
-son kez-
Ve artık hep uyuyacağım
-sonsuza dek-
gülümser;
Aydınlık içinde olacağım…
---------------------------------------------------------------------------------------
ZEHİRLİ UYKU
(Pamfilya'da)
Mihâliki kuşları havadaysa
kırmızı çam ağaçlarının arasında,
küçük kuşların ışıltısı gezinirdi yaprakları.
Sevgililer birbirinin kollarında
kayaların altında
'Altın Kumsal'a uzanır
Ve tam denizler tanrısı Poseidon
azgın dalgalarıyla çıkıverecekken yeryüzüne
Uyku Tanrısı Hipnos yok mu
-çıt çıkarmadan gelir-
'bu gecenin oğlu, ölümün kardeşi'
Sevinin denizinde koşuşanların alınlarına
sihirli değneğiyle dokunup
acınçlar serperken yüzlerine
Ve boynuzuyla sessizliğin soluğunu üflerken göğüslerine
Kayaların altında, defnelerin dibinde
-kimi zaman-
Sonsuz bir uykuya dalıverirdi
yar sevgililer!
Ve kara kanatlarıyla; usulca uzaklaşırdı Hipnos!..
-------------------------------------------------------------------------------------
KSANTHOS KORULUĞUNA AĞIT
Dafnelerin olduğu yerde, yaşam bitmişti artık,
sonsuz bir ölü doğa uzanırdı kırda.
Eller üzerinde yükselen koruluğu,
yakmıştı gizil bir güç, yok etmişti sanki.
Dutağaçlar'da uçan kelebek, nasıl da salınırdı yelde!..
Yağan kar bile, usul usul üşütürdü böcekleri,
usul usul üşürdüler toprağın altında.
Döl yatağı gibiydi ırmak,
Zuhal Yıldızı gibi yağardı kar!..
Lâgünler, meşeler, ardıçlar;
tavşanlara, arılara, avcılara
-Paydos demişlerdi!-
Ama çok ağlandı, 'Sapho Kız', çok ağlandı...
Kim bilir bir zamanlar burada,
kim bilir kaç kişi birbirini sevmiş
sevişmişlerdi...
------------------------------------------------------------------------
SÜMER'DE
Benim kuğu kanatlı karıncam,
cilâlı taş piramidim
Anka'm.
Sen ölmedin!
Göğün maviliğinde uçarsın
En pahalı servilerden elde ettiğimiz
Sıvıyla doldurduk içini senin.
Karnaklı rahip, uzun adımlarıyla gelip
Sana dedi ki;
(İnan sevgilim öyle sevinçliyim ki)
'Sen tanrı oldun!
ama dünya varsıllığı da senindir.
Okların, kılıçların, muskaların, renkli giysilerin,
sürahilerin;
Her zaman seninle olacağız
Taze kanın yine dolaşıyor bedeninde
Ve sen yaşıyorsun!..'
Gerçekten Semiray, o rahip senin ağzına eğilip,
-iki kez-
'Yaşıyorsun, yaşıyorsun!'
dedi.
(Ve elindeki can tözünü
-tam üç kez- alnına doğru üfledi...)
------------------------------------------------------------------------------------------
HAİMON
Haimon!
Ne güzel isim bu sevgilim!..
Öyle mutluyum ki bugün, çakıl taşlarının arasında...
Pan'ı görüyor musun, ilerde, kayaların içinde
nasıl da flüt çalıyor
Ordan oraya da sekerek
keçi ayaklarıyla!
İniyor aşağıya; -yürümek istiyor belki kıyıda!-
O tanrı ama!
aramıza girmekten, çekinir gibi de hali var;
Hey Pan!
palamutların arasından in
çalıların yanından geç
ve lütfen şarkın susmasın!
Haydi sevgilim
violünle eşlik et ona
göklenip, çağlayalım!..
----------------------------------------------------------------------------------------------
KOMŞU
Şu taşların yanındaki sümbüller,
iyicene boyun bükmüş...
Yedikardeşler, parsambalar buruşmuş.
Az ilerdeki nar, dibine dökmüş çiçeklerini...
Mersinler canlı gibi duruyor ama
En dipteki kara dut, hepten gitmiş.
Bahar gelip geçerdi de, elim gibi yaprakları
gene de bitiremezdi, sırtlan gibi kurtlar!..
Ya şu arılar...
bir hâl olmuş buraya
bir bungunluk, bir çökelti
almış başını gitmiş.
Örgü ören yaşlılar yok,
kahkahalar kesilmiş.
Ah, ah!
O kara gün yok mu
alt yandaki komşunun gidişi
Bu ölüm sessizliği
bu dönüp duran karaltının
asıl sahibi
işte o!..
---------------------------------------------------------------------
ESKİ AVLUDA
Küskün, yaşlı kadın
akşama dek eski yorganları sabırla yıkar
ertesi günde yırtıkları birbirine ulgardı.
İkindi vakitleri eşiklere oturup,
bulgur ayıklar, kalbur eler,
ve gözleri, az ilerde eşinen
tavuklara dalardı.
Bazen bir duyumla başını kaldırıp
uzakta, uykulu yoldan
tozu dumana katıp gelen
bir yorgun otobüsü izler,
izler...
Kimler gelir, kimler gider
kimler kalır bu dünyada diye
iç geçirirdi hep.
Ve nicedir içinden çıkmadığı
külüstür evleri bir bir süzer
Ve ta avlunun ağzındaki dut ağacına yaklaşıp
sıkıca kavradığı küreğin sapına da yaslanarak
Ovalara, dağlara, dağların ardına bakar;
Düşler...
Ve iki pınar sızıntısı gibi, iki damla yaşa akardı gözlerinden
Aynı yorgunluktaki iki vadi gibi, sarkık gerdanına inince yaşlar
aşağıda kıvrımlar arasında kaybolur, yere bile düşmezdi.
O yaşlı kadın, hiç bir zaman gözyaşlarını silmezdi!..
-------------------------------------------------------------------------------------------------
İKİNDİ GÜNEŞİ
Sinik ikindi güneşi yamaçlara vurmuş
Umarsız köylü, bağlardan bu tarafa
ağır ağır geliyor.
Çürük damlardan sarkan, koyu yeşil dallar ışıltılı
gölgeler uyuntulu, avluda gidip geliyor
-gelip gidiyor-
soluyor...
Ve sonra çıkmaların, kuytu saçakların arasından süzülüp kayboluyordu.
İşte bu anda, sultan oymalı kirişlerle basılı haneyin
en dip köşesindeki odanın içi
-kan pıhtısı leğen-
Ve orada genç olanı, kasılmalar içinde doğururken
başı duvara gömülü yaşlı olanı da
sessiz sessiz
ağlıyordu!..
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
NARAYAMA TÜRKÜSÜ
Souhei İmamura'ya
Dağ Tanrıları koşullandırır geleceğimizi,
yüksek ağaçlar altında yaşar gideriz.
Ala kargalar yer
oyuklara terkedilen
göğül cesetlerimizi.
Ve bir Narayama Türküsü yükselir ardından;
'Acı çekmeyeceksin anne
şanslısın, kar yağıyor.
Ölü gelinin seni bekliyor anne
kovukta uyuklayan yellerin götürdüğü
ölü gelinin!..'
Dağ Tanrısı,
insaf et bir kere
söyle bize yarınımızı
kozalaklarında saklıdır alın yazımız.
Ne olur;
alakargalara yem etme bizi
ürünümüz bol olsun yamaçlarında
karlı tepelerinde!..
Ah anne, anne!
-bir boğazdan daha kurtulduk şimdi-
bu kez şanslısın
kar yağıyor!
Ölü gelinin seni bekliyor anne
yellerin götürdüğü ölü gelinin
Öteki yerde...
---------------------------------------------------------------------------------
GOLGOTA
Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz orda
Bütün yenilmişler, yenilenler bir arada
Manastır keşişleri gibi yalvarır, yakarırdık güneşe
-oturduğumuz yerde-
Kıpırdamazdık!
O'da
doğmazdı...
-----------------------------------------------------------------------------
DÜŞ
Pencerem,
önünde kedi
Dışarda müjdeli
bembeyaz bir kar yağıyor
Ve ben seni seviyorum.
Kim bilir ilk önce,
hangi şair,
hangi tarihte;
Pencerem,
önünde kedi
Dışarda müjdeli
bembeyaz bir kar yağıyor
Ve ben seni seviyorum
dedi...
------------------------------------------------------------------------------------------
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
-
------------------------------------------------------------------------------------------------- VIII. BÖLÜM (Özgür Metinler) -------...
-
MANİFESTO 'Yeni Çağın Şiiri' Yeryüzü... 'Gerçeğe peçe vuruluyor burada... / Panama ayı süslüyor geceleri / mavisini sallay...
-
----------------------------------------------------------------------------------------------- VI. BÖLÜM (Daphne) ---------------------...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder