---------------------------------------------------------------------------------------------
III. BÖLÜM
(Leandro-Yitik Şarkılar)
‘Babam Ömer Demirci’nin kutsal yaşamına…’
‘Yüklemiş yıldızları arabasına gece
Kasıp kavuruyor ortalığı bir rüzgâr
Bir İskit kralı yatıyor şu höyüğün altında
Öbüründe Got kralı var…’
(Zaharia Stancu)
------------------------------------------------------------------------------------------------
MANİLA YOLCULUĞU
‘Aquino’
‘21 Ağustos 1983’de
Demokrasi savaşımına katılmak üzere
ülkesine dönerken
Manila havaalanında öldürülen
Benigno Aquino’nun anısına…’
I
İyi bir insan için şiirlerin macerasıdır bu
Maceralar içinde şiirlerin yasıdır bu!..
Uzak doğu
ağzum ağu
Uzak doğu
hazan bağım
kader ağı.
Şimdi şarkta başlıyor insan avı!
Uzak doğum
kara
kömür dağı!..
Alın yazım uzaklarda beni andı
elim yandı
ağzım yandı
dilim yandı!
Yitti usum
dumanlandı
dumanlandı
dalgalandı!
Aquino’dur o
Artık halkın bilinci o
Kan damlası kinidir o
Akıp giden sel içinde
Sel dibinde goncadır o
Alın yazım uzaklarda beni andı
elim yandı
gözüm yandı
dilim yandı
Yitti ufkum
dumanlandı
dumanlandı
dalgalandı
Aquino’dur o
Artık halkın kinidir o
Kan damlası bilinci o
Coşup giden sel içinde
Sel boyunca yoncadır o!
II
Filipinler nerede
Filipinler nerdedir
Filipinler, Filipinler
Güneşin doğduğu yerde midir!..
Filipinler’i arıyoruz
Kimbilir?..
Belki de ‘Tarih’ bilir!
Bir de ‘Tarih’in fikrini alıyoruz!..
Filipinler;
Ne bir fille
Ne bir iple
Ne de İskender’in babası Filip’le
Akraba değildir!..
Ama olabilirmiş
İskender, Şark Humması’ndan Persepolis’te
ölmeseymiş eğer!
Gordionel düğümleri kesiniz
İssos’la, Gronikos’u geçince
Makedonya yoktur artık
Ve lâ İskenderonya deyip
Tuhaf buyruklar veriniz!
Truva atları ileri
Ver elini Hindu eli!..
Ve yanıp yıkılan biri;
Döğme kalkan, tunç sorguçlar, daltaban gir İran’a
Hayber geçit vermese de varırık Hindistan’a
Biz krallık kurbanıyız, yolunda öldük kaldık
Bir ağıt yakıverin Hellas’taki anama!..
Fî yorgunu askerleri panterlerin sırtında!
Kenevir dokuması ipleriyle dümen kırıp
Bombay fillerini yüzdürseymiş okyanusta
-Kozmos Fatihi- adıyla
Olabilirmiş!
Ve yaşasaymış tabi ki…
Tarih yazmış bir kez artık
Bu yollardan ‘Şark Humması’ almış İskender’i
Mezarı yok!
Turistik boş bir lahti varmış geride
Bir de kederi!
Bir de;
‘Baki kalan bu kubbede’
Faniymiş
Kılıç sesleri!..
Belâ bulup da sardın mı başına şark çıbanını
Deva bulunmaz gayrı
İrinli sel gibi akıtır kanını
İşte biz o belâdan yadigar lahtin
damına çıkıp Bergama’da
uzaklara baktık
hayli uzaklara!..
Ve olanlarla, olmayanlarla kol kola
girdik bu gerçek masallara
Filipinler’i bulana dek!
daldık
daldık
daldık
maceralara
dalkılıç vardık oralara!..
...bir yanda rakkaseler
bir yanda fıskiyeler
mistik bir müzik
-uyuşturucu-
müzik sever bir kobranın
kıvranışı değildir bu
çok daha uzakta
çok daha uzakta
bu esrarlı, sihirli müzik
ağlamaksı, çekik gözlü ninniler
ok kirpikler bitişik
pirinçten rakılar içtik!
kendimizden geçmeden, pek çok sesler duymuşuz
gözler fal taşı, renkler Türkçe
açıkçası
uyumuşuz!..
III
Filipinler nerede
Filipinler nerdedir
Filipinler
Filipinler
güneşin!..
…Ama biz
hangi yüzyıldayız?..
Atom
molekül
takyon
müphem bir antisiklon!
bir kolloid oğulu!..
Tanrıdır amip!
Işık güçlü
en büyük güç ışık!
helezoni!
orgazmlar organlara girdi!
ak erdi siyaha
siyah yok
siyah yitti
tünelde
ışık
belirdi!
Işınlanmışız!
Çad’mış burası!
Savaş yeni başlamış!
Silahlar
Çatılı
Değildi!!
Sıcak ki
altımızda kum
tepemizde güneş
her bir yaka
alev alev yanıyor
Bir siper arıyoruz!
korkulu, şaşkın, ivedi ve dalgın gidiyorduk ki
birden durduk
bir kuş bulduk!
-bir zenci-
uzattık elimizi
zenci değil, bir kuş bu!
vurulmuş, rengârenk kanatları vardı
bir adım ötesi ağaçlık
çöle düşmüştü!
Gagasını açtı
gözlerimize baktı kuş!
-bir an göz göze-
kuş da biz de kapalı bir kafesteyiz
kaçırdık gözlerimizi
kıpkırmızı kandı göğsünden akan
ve gözlerimize baka baka
-gözleri sönmüş-
kuşumuz ölmüştü!..
Ekvatorun ortasında kuşu vuranlar
Ne bir sahra Robenson’u
Ne misyoner safari avcıları değildi
Marsilya’dan kalkıp gelen Fransızlar
Çad’da ölüm kovalayan lejyon askerleriydi!..
Süklüm püklüm
kapalı
bunaltı altındayız!
Kulağımız uğulduyor
biçemler, bir bir bulanıyor
Bayılmışız!
Elimizde şimdi bu
Bin bir renkli gündüz kuşu
büyüdü, büyüdü
Kımıldayamıyoruz
kaçamıyoruz
Alarıp renkler
uyumsuz bir uyum içinde
yüzüyoruz…
Kuş ve biz
görkemli ve bin bir renkli
bir dünya haritası olduk kocaman
Haritayız ama
harita önümüzde
inanılmaz durumdayız
Sarı Öküz’ün boynuzları arasında olsak
bu kadar şaşırmayız!..
Ama neden köyümüz?..
kara boya okulumuz
karşımızda kara tahta
kara tahtada asılı bu kocaman harita
(Biliyoruz plânetin baharını, kışını
şaşırmayın, ilk kez göreceğiz
köyümüzün dışını!..)
Andolsun ki;
Kıvrımlı bir topraktır yer kabuğu
Leda’lı göl dipleri, mercanlar, içi yakut yılanlar
evvelce orman iken, şimdi hazan alanlar
bir azgın umman iken, çöllere çanak olmuş
dağılmış sağa sola
köhne geçmiş zamanlar!
fî günleri artıkları
balıkların iskeleti
insanların çatıları
dört kırk beş depremleriyle ünlü viran şehirler
kuzeyler ve güneyler!
doruğunda ürkündüğün dağları
Herkül gibi parıldayan ovalar
Sultanlar eskitmiş bin yıllık çınarları
Amundsen’in yelkenleri
Arktika, Antartika penguenleri
Nükleer sirenleri!..
Andromeda yolları
Ergenekon boyları
Açları, tokları, apoletli, apoletsiz lortları
en umulmaz yerdeki varoşları
Sarhoşları,
melekleri, şeytanları ve allahlarıyla
önümüze serildi bu kocaman dünya
görülmedik yerler gördük
börtüçene sesler işittik!..
İşte Afrika!
az önceki safari avcıları önden kaçıyor
geride yaşlı bir aslan
ama ateş gözlü ve de dişleri sağlam
ardında benekli, siyah bir tavşan
Güneşe tapan kara Afrika
‘Güneşe akın yapılır’
ama bilmem nasıl tapılır
müzmin koro tamtamlardan
ve cüce sihirbazlardan
Metropolitan’dan büyük müze yapılır!
Haydi bre koca aslan
uyanmıştır koca aslan
haydisene benekli siyah tavşan!..
Lastik ayakkabılarımızın, şimdi bastığı yer
kıtaların minör adası Avustralya’dır
tarih kitaplarının homosapiensi
bir Avustralya yerlisi karşıladı bizi
Hayli değişmiş bu kafa
bir çığlıkta attığı bumerangı
iki çocuklu kanguruya değil
Londra’ya gönderiyor!
Yedi düvelle boğuşanlar
biz de insanız işimizi biliriz
bundan böyle ne bir Hindu
ne de Zelandu gurkası değiliz!..
Bumerang, sabana benzer bir alettir
kullanmasını yalnız Avustralyalılar bilir
dinle lordum, bu alet daha
kimin başına dank ede, allah aşkına!..
Amerika’ya geçmek için yolumuz uzun sandık
kısaymış, minik kıtanın sağrısından dolandık
Ve işte
sarı klakson sesleri, atlas ipleri, gümüş eyerleriyle
‘Aygır Sürüleri’
United Kingdom’lu, Pentagon’lu, ‘Pinkerton’ askerleri
İniyorlar aşağı!
Tatarita, tatarita, tatarita!
havalarda akbaba, savanlarda yılan kaynıyor
Tatarita, tatarita, tatarita!
başlarda hasır şapka, ağızlarda papatya
öğle üstü uyuyakalmış Zapata!
Tatarita, tatarita, tatarita!
çığlıklar, çal gitara, at kişnesin
amigolar uyanıyor
kıta yanıyor
yanıyor kıta!..
Ta uzaktan, kesik memeli bir Amazon haykırdı
yanar yanar tutuşurmuş Amerika!
özgürlük buralarda
‘Bir şafak vakti’ bulunurmuş!
Zapata, Pancho Villa, Guevara
aç kucağını, biz de gelelim
dağlara, dağlara!..
…Ama bunlar eşkıya!
iyi ama Sam amca, Pentagon baba
bu mantıkla gidersek
George Washington’da bir teröristti ya!..
Dev dalgalı rüzgârların yelesine asılı
Dev dalgalı rüzgârlarla geçtik okyanusu
İşte Avrupa!
Bu kıta, Ural’lardan bu tarafa
Büyük bir yarımada
Duyduk ki Cıanürlü film çeviriyor
Hem oynayıp, hem de; seyrediyormuş!..
Çok söz istemez
Bu cambaz artık bu ipte oynayamaz!
Utkumuzdan, Dalmaçya kıyılarında indik
Adriyatik’te batan güneşe karşı
bir keskin şarap içtik!..
Ve biz ne gariptir ki
Rumeli Hisarı’ndan sarkıtılan bir iple geçtik
kıtaların ana karası
Büyük Asya’ya
Asya büyük kıtadır
Mesela; Amerika’dan daha fazla içilir Pepsi Cola
Asya büyük kıtadır
Gün ola, harman ola!..
IV
Ekvator’da vurulan kuş
Ankara’da dirildi!
Kuşlar arasındaki bu garip ilgi
nerden gelir bilemedik
inceledik araştırdık
pek bir anlam veremedik
attı mavi damarımız
belki dedik, belki…
Ankara yollarında kuşumuz
yolcuyuz ya; dolmuşumuz!
bir de kaset koymuşuz
dinliyoruz;
‘Dünya handır han içinde
İnsanoğlu gam içinde
İnsanoğlu kan içinde
Dertli ağlar dertsiz ağlar
Dünya içinde’
Ara taksimsiz sürüyor;
‘Gönlümüzce bir sevgili bulamadık ki’
Sinyör!
Şarkılar bir yerde doğru söylüyor
ama söyletmek değil
ağlatmak yanı ağır basıyor mübareklerin
insan da bir acayip
çok çabuk alışıyor
halbuki biz
ağlamayı öğrenmek değil
neden ağladığımızı bilmek isteriz!..
Kuşumuz Anka!
yükselip havalara
semalardan semalara
uçuyoruz!
Ne demiş Orhan Veli
‘Hereke’den çıktık yola
selam verdik sağa sola’
Biz, Ankara’dan çıktık yola!
Ankara’nın taştır yolu
Her tarafı asker dolu
Ankara’nın taşına bak
Gözlerimin yaşına bak
Biz düşmanı esir aldık
Şu feleğin işine bak
Ankara, Ankara, güzel Ankara
Senden yardım ister her bahtı kara
Yıllar vardır, bahtım kara, sesim ağır
Ankara güzel yurdum, ama kulakları sağır!..
Yönümüz Kapadokya
kulaklarda iniltili bir soprano sesi
bulutların içinden
süzülüp gidiyoruz
O sesi dinliyoruz!
‘Şimdi Hadrianus Kapısı uzakta
Aspendos yok
ve çini postallarımızın altındaki
İnka’lardan,
Babür imparatorlarına dek
unutulmuş zamanların
killi, tozlu tabletleridir.
Ötüşken kuş yuvası destanlarında
demir tolgaları ve temrenleriyle Lidya
çukur bir dere yatağında
sevdası sessizce çağıldayan
ince, dertli bir pınarın
Yurtluk Savaşları’ndaki
toplu intiharlar ülkesidir!..
Ve koyakta birileri
ki bu yeni firavun ve avanesidir
Kaya Mezarları’ndaki gezginlere
hâlâ
piramitlere taş çıkartan
esir- zenci birer köle gibi bakmaktadır
Ve gecenin ortasında -atılan- silahla
sütun başlarında tüneyen bir telli turna
ay ışığının içlerine doğru
uzaklaşmaktadır!..
Oysa şimdi dolunay
oyulu
sessiz bir kuru kafa
ve gökyüzü kapkara
direksiz bir Engizisyon çadırı gibi
sırıtmaktadır!
Ve savaşlarla elit tabaka
İnsan arıtmaktadır!..’
Peri bacalarından çıkan gizençli sesin
güvercin uğultusu olduğunu düşünüp
bölüp Ihlara’yı ikiye
Sümela sapağına varmadan!
örme kaya sakallarıyla
-vardığımız yer-
Urartu’dur!..
Yıkımlardır Urartu!..
Elinde zeytin dalı
Bal ağzı tarih dili
Gökçen kızı görünce
Gözlerimiz ışıdı
Saçını yalazlayıp, kanat çırparak
Ahlatların arasından mahmuzlayıp
-uçarak-
vurulduk yıldızlara!..
Nlüferli Van Gölü’nün mavisini içerek
Ahtamara Kalesi’nin üstünden
Nemrutlar nemrutuna -kanlı sümbül- yollayıp
Nebi Nuh’un -durun- diye feryadına kulak asmadan
Uçtu!
ilk hududu
kuşumuz Anka!..
Yücelerden Kaf Dağı’na geldikte
içimizden biri
bu dağ, o dağ değil dedi!
Diğeri
ben Kaf Dağı’nı Kafkas Dağı bilirim deyince
çatışkılar sürdü!..
Ve yüreklerini kartalların yediği kahramanları
keçi ayaklarıyla topallayan Pan’ları
ellerinde meşaleler karanlık tanrıları
yepyeni masallarla tv istasyonları
Cadılarla cinleri, gümüş pullu perileri
sürahilerden fırlayan haramileri
Uçsuz bucaksız alanları
ve çocukluğumuzun yittiği
dev-renkli balonları
hayıflanarak arkamızda bırakıp gidiyorduk;
Ve ne yazık ki artık
Kaf Dağı’nın olmadığını biliyorduk!..
Gök bir ülkeden geçip
Hazer diye bir denize sürdük ki kuşumuzu
‘Barış Denizi’
kımızından içip
yunarak doya doya
Gene yükseldik
havalara!..
Aşağıda Semerkant
Timur ki Şark Emiri
sessiz yatıyor burada!
Ve Merv
ve Horasan…
İşte Alpaslan!
kurşun kubbeli kitabe
Pluton gibi görkemli
Elif bası şu;
‘Sağlakken yeri göğü inleten Emirşah
Şimdi bu kara toprağın altında yatmaktadır.’
Teharan’a varmadan
çocuklar çıktı karşımıza
telefon direklerine asılı
kızlar
oğlanlar!..
Vodvil!
Kulakları ahize
mahzun gözleriyle
insan sesi dinliyorlardı!
Ve belki de o anda
ve artık hep sürecek olan yalnızlıklarında
bir kurtuluş ümidi bekliyorlardı
kulakları ahize, mahzun gözleriyle
insan sesi dinliyorlardı…
Boşlukta bakınırken
bir kurşun geçti üstümüzden
iki, üç
vuruldu kuş!
gündüz kuşu…
Bir Cemşit halısının ortasındayız
dediklerine göre
İranlılar vurmamıştı kuşumuzu
kurşun
çok Irak’tan atılmıştı
Ne Humeyni’yi, ne Saddam’ı
şimdi anlıyorum
hacıdan, hocadan
kork karanlık geceden
diyen
adamı!..
Ve uzaklarda bir nişanı geçiyorduk ki
-durdurulduk-
sorup soruşturulduk
yolcunun yarenliği kısa olur
geçtik nişanı!
Yeşil kertenkeleler,
kıraç, bozlaç bölgeler
çıktıkça çıktık
-bir kuş uçtu-
boynuzlu bir şey kaçtı!
Mezar taşları
dik, görkünç.
Bir gömüt başında bizi karşılayansa
Dede Korkut’tu!..
Sarıldık geçtik
az gittik uz gittik derken
köstebek yuvası evler
Şeytan Minaresi yerler gördük.
Garip bir il
Kabil!..
Hızla dolandık ama
Habil’i boşuna aradık!
Dediler;
Artık buradakiler
muşkasiden vazgeçtiler
ve kardeş düşmanlığını
-çarmıha gerip-
insan kardeşliğine
gönül verdiler!..
Sevinçle
başımız dik
çıktık yollara
Pençe vurup dağlara
uçarken uçurumlardan uçurumlara
bir köprüde karşımıza
Deli Dumrul çıkmasın mı!
Geçenden yirmi, geçmeyenden kırk akçe demeden
neyimiz varsa aldı
üstelik atı vurdu çifteyi
havalandık
adamın elinde piştovu vardı!
Bir de baktık altımızda halı
oysa biz masalı
yolun başında bırakmıştık
Ne yapalım
halıyla gidiyorduk işte!
Yıldızsız bir geceydi
Ezginlerin gönlünde
hep yıldızlıdır gece!
Dümende;
Alnı benli, ceren gözlü kızımız
Kalkütalı hayali bir mihraceydi!
Seyrandayız…
Duyduk ki uzayda koloniler kuracaklarmış!
dünyamıza bakıp
ölümsüz bir saygıyla eğildik;
Söğütlü pınarlarda oynaşan çocukları okşayıp
dantelli şehirlerin gece lambalarında yıldızları sayarak
masmavi denizlerin sandalları içinde
canciğer şıpırtılar dinledik.
Ok gibi sahil yollarında sevgililer kol kola
kederli kabuğundan soyulu köylülerin
berrak gülümseyişine
bizde benzedik!..
Yağmurlu akşamların çelikliğinde
dakka da yüz yumurtlayan fabrikaların mekikliğinde
doklardan, tezgahlardan fırlayan insanların tetikliğinde
şapkalarımızı havalara fırlatarak, şampanyalar içtik.
Ninnisiz büyüyen bebeleri emzirdik
ekmek fırınlarında fırancalar öperek
ovalarda tahıl ambarlarını gezdik
Dağ ormanlarında sümbül koklayıp
ulu çınar diplerinde söyleştik
Ağzımızla kirazlar yolduk
saz sepetlere elmalar dizdik!
Aç yoktu
bilâç yoktu
haraç yoktu
Miras yoktu
para yoktu
pul yoktu!
Kul yoktu!..
Dara düşen
çukur eşen
adam seçen
Çitler aşan
geri koşan
zehir kusan
Ve el pençe divan duran yoktu
Yok yoktu!..
Karıncalar gibi çalıştık
arılar gibi ürettik
insanlar gibi yedik
Yedi kat yuvar üstünde haykırarak ilan ettik!
Yoğurduğumuzla
doğurduğumuzla
ürettiğimizle
tükettiğimizle
Kanımızla, canımızla, inancımızla
hepimiz birer kardeştik!..
Doğacıl ana doğruldu
kucakladı bizi
Kimse kimseye düşman değildi!
Ey doyunçlu hamurlardan yoğrulu kıtalara
ballı bakraçlar gibi okyanuslara sığamayanlar
Ey kulpsuz kazan kafaları
Nasa koridorlarından dar
Pioneer’lerden de kobay
paramparça yüreklerden ahlı
karantinalık kafalar
Cinsi lâtif adamlar
Dünyamızdan güzel, koloni mi var!..
V
Düşsel mihracemize öpücükler yollayıp
Allahabat’a pas geçip
havalarda yağmur suyu içerek
indik Çin Denizi’ne
Bir zamanlar İç Deniz’miş
kurumuş memeleri
küskün bakraçlar gibi
boş dururmuş.
Umarsız yollardayız
ayaklar çatlak
ağızlar kuru.
Bir tepebaşına vardığımızda
dünyadan uzak olduğu
her haliyle belli
bir kasabaya ayak bastık.
Buradaki kuşlarında ötüştüğüne şaşarak
biz insanlar kendi aramızda
el kol işaretiyle anlaştık!
Ve inanmayacaksınız ama ötüşerek vedalaştık!..
Ve bu İç Deniz’in
yanıp tutuşan özleminden
biz de geçerek
eksi yetmiş derecede saydamlaşan gözlerle
Kamçatka Yarımadası’na bakıp
Solda Baykal’da
mandolin gibi kaşalot ölülerini
sağda Tibet’te mamut iskeletlerini
ve kara, görkül bir çukurda
pagan yüzlü kuşların testere dişlerini
bırakıp gidiyorduk ki!
Birdenbire bir inden çıkan yarasalar
dört bin kadardı!..
Uğultular
usumuza sindik!
Dedektörsüz kulaklarımızla dinledik
'hoven’in beşinci senfonisini
görkülü ve gülmeden dinlendi bu garip ninni
ürktük
alabilirdik başlayan bir savaşın
ilk haberlerini!..
Çungurya’dan
Mançurya’dan
Kingan gibi dağlardan
yahşi
dev gibi ormanlardan geçiyoruz
Su içiyoruz.
Maymunlara kavuştuk
belki bir Shangry
belki, gizil bir yurtluk burası
Maymunların bakışlarında her şey var
ama bir şey anlatamıyorlar!
Bakışa bakışa gidiyoruz
Güleç yüzlü
karınca gibi insanlar arasında
Hong Kong’u geçiyoruz!
Kokainman
Eroinman
Rus Ruleti oynayan
Fotinlerine bakan harp kaçkınları
Göçmenler
Dilsizler
Körler
Burada toplanmış
Her şey serbest burada
kutudan evler
insan selleri
Kingkong oteller
suratlar asık
zaman basık
dar sokaklarda gezinen
sıska köpekler
irkil turistler
tam bir sosyal karmaşa
bitimsiz lepra
göklere uzanıyor!
Dönüp içerden
saptık aşağılara;
dağlar kızıl
orman kızıl!
Bu dağlar
bu orman
belki Kore
belki Vietnam!
Tutamayıp kendimizi
nasıl da inmişiz!
Tayfuna yakalandık
azgın bir deniz
(Magellan’a benzemişiz!)
sallanıyoruz…
Kıyıdayız
Pasifik nazlı nazlı
vuruyor bize!
Kaplumbağalar çok konuksever.
Ama biz
düş yüzlü bir Japon’un teknesiyle
yine düştük Pasifik’e,
yine açıldık denize!..
Görünce irili ufaklı bin bir adayı
Çığırdılar!
işkampavya vasıtası gelmektedir
dört numaralı lumbar ağzını açınız
Masalsı Japon geri kalır mı
Vardavela puntellerini atınız!
Ve Filipinler’e
vardık
vardık
vardık…
VI
Patlayan bir silahla uyandık!
Manila’dan atılmış
yedi bin küçük adaya
saniyede yayılmıştı!..
Olay şu;
(Filipinler’in nüfusu elli milyon, ekonomi, tarıma dayalı. Başkent Manila. Çoğunluk Roman Katolik, Protestan, çok az Müslüman var.)
Filipinler muhalefet lideri Benigno Aquino, sürgünden demokrasi savaşımına katılmak üzere, ülkesine dönerken, Manila Havaalanı’nda başından tek kurşunla vuruluyor!
(Filipinler önceleri İspanyol sömürgesiymiş, zamanla Ferdinand ve İsabella gitmiş ama yerine Ferdinand ve İmelda gelmiş.)
Aquino uçakta konuşurken, suikast haberini aldım, çelik yelek giydim, ama başıma ateş ederlerse, kurtuluş yok diyor!
Ve muhafız kılığındaki Vizcarra, tam başına ateş ediyor, tek el!
Despot Marcos, kendini ölümsüz sanıyor
ölünceye dek başkan ilan etmiş kendini!
Vizcarra hemen öldürülüyor
ama bunu bilmiyor!
Her zamanki gibi
Oswald vuruyor
Ruby’de
O’nu!..
Bu dünyada insanlar öldürülüyor dostum
alanlarda tek kurşunla
sahillerde sırtına saplanan bıçak
-varoşlarda teker teker-
insanlar öldürülüyor
Maden kuyularında tekmili birden
dağlarda deste deste
taşrada açlık, sıskalık
içerde, işkenceden, kederden
insanlar öldürülüyor
Ve ölenleri dostum
Medüz başlı patronlarla
kolezyumlardan
birlikte seyrediyoruz
birlikte!
Kumar masalarında işkembeler dolusu para
Hiltonlarda ter
sayfiyelerde, pasta çamuruyla
Düşünler sayrı
Otolarda sürat
Amerikan barlı şinitzel partilerde fetiş;
Hayat!..
Hayat Roma!
Hayat ‘Veni vidi vici!’
Hayat, Sezar!
İmelda Marcos’un gardrobunda dostum,
üç bin çift ayakkabı var!
‘Et tu Brute’ diyorlar!
ekmek çalanı idam ediyorlar
para çalanı idam ediyorlar
-Konuşa!-
En çok da
asılan adamı izleyen kalabalık arasında
çalınıyor para!
Ve üç bin hizmetli dostum
İmelda nereye giderse, onunla gidiyor
ve sen ne söylersen söyle
kölelik hâlâ devam ediyor!
Antuvanet,
‘Ekmek yoksa,
pasta yesinler’ diyor!
Ve köşe başlarında Lui’ler
Züleyha yüzlü kızlara
etinizi satın diye
emir veriyor!
VII
Rahip, arpa tarlasına uzanmış!
Sahibi; Çık ordan diyor
Rahip; Bu tarla kimin diyor
Sahibi; Babamdan kalmış diyor
Rahip; Babana kimden kalmış diyor
Sahibi; Babasından diyor
Rahip; Ona kimden diyor
Sahibi; (Kızgın) Köpek! Babamın, babasının, babası bu tarlayı sahibinden döve döve almış diyor!
Rahip; (Sakin.) Şimdi de biz dövüşeceğiz, bakalım bu tarla kimin diyor!..
Yargıç ferman okuyor!
Rabelais ölüyor
düşünce suç oluyor
Dostum,
düşünce suç oluyor!..
Benignolar, -bir- değil ki
Tayland’da var
ırmak yataklarında
maden kuyularında
sincap yuvalarında
orman köşelerinde
Eskimo kulübelerinde
Çölde
yelde
gülde
Deniz dibinde
gün ışığında
çınarlarda
kumun altında
kolloidde
Hep varlar
direniyorlar!
Karıncaların bile Benignosu var
Onlar ne çok ölürse
suskun ülkelerde
öyle çoğalıyorlar!..
Öyle yağmurlar yağacak ki Marcos
o yağmurların suyundan içen delirecek
ve sen binlerce metreküp su dolduracaksın sarayına
ve bir gün o su bitecek Marcos
ama sen o yağmurlardan içemeyeceksin!..
Ve o gün geldiğinde
kara direkli kalyonlar gibi
‘O suyun içinde’
dibe çökeceksin!
Marcoslar var bu dünyada
Adem’in Kralları
bilcümle malları, meyveleri, narları stok yapmışlar
İsa’ya tapmış
ahlaklı Anna’nın rahminden
fettan Meryemler yaratıp
günlük yağı diye sömürü satmışlar
Ama Aquino’nun cenazesi
Papa John’u karşılayanlardan daha kalabalıkmış
Quezon kentinde
Ninoy, Ninoy diye bağrılmış!
Denmiş ki;
Gerçeklerin haykırılamadığı bir ülkede
tüm baskılara karşı mücadele eden o
yalnız kendisinin değil
Filipinler’in ve tüm dünyanın da onurunu korumuştur!..
Tabut,
elden ele
Tarlac’a -doğum yeri- getirilmiş
adalardan uçurulup
gözyaşlarıyla toprağa verilmiş,
çiçekler içinde…
‘Çok uzaklarda,
yellerin üflediği pirinç tarlalarının hışırtısında,
uyumaktadır şimdi o…’
Bir sabah,
-yanımda yönümde kaç kişiyle bilemiyorum-
o güneş gömütlüğe gidiyordum ki!
Kulağıma;
‘O gün ben de geleceğim
bir sarı papatya atacağım pencerenden
ve sen yoksan bil ki…’
diye bir şey fısıldandı.
Ve birden
‘Yo pisare las calles nuevamente
de lo qui fue Santiago ensangrentada’ yı söyleyen
biri geçti yanımdan!..
Pablo Milanes’in ünlü şarkısı!
‘Santiago’nun kanayan sokaklarında bir gün yeniden yürüyeceğim’ diyordu
o adam!
Şöyle bir geçmişi düşündüm…
Ve acun
ve acunda bir nokta;
Dünya!..
Ve onların 'cani komedyenleri'
uyduruk hekimleri
Marcos gibileri
Ve acılar içinde yazılan acının şiirleri...
Ve ben neden böyle bilemiyorum
hoşça kal Aquino diyorum
hoşça kal…
Güle güle Benigno
güle güle…
Yetişin kardeşler yetişin
böylesine gidenler
gitmesin!..
Filipinler nerede
Filipinler nerdedir
Filipinler,
Filipinler…
Güneşin
doğduğu
yerde midir!..
(1983)
-----------------------------------------------------------------------------------
CEYATANO SERPİO'YA YAKARI
‘El Salvador’da kadın arkadaşı Amelia
Cia ajanı çıktığı için 62 yaşında canına kıyan
gerilla lideri Ceyatano Serpio’nun anısına…’
I
Ceyatano,
El Salvador’a ilişkin
geniş bir bilgimiz yok.
Buralarda okumak
ömrünü toprakta geçirip
ilk defa ıssız denizlere açılmak gibi bir şey.
Okumak inci gibi sayfaları
öyle zor ki
bir gazete kırk lira
bir dergi tam beş misli
kitap;
yasak!..
İş yerleri sekizde açılıyor
ve ta on sekize kadar
durmaksızın çalışılıyor.
İş yerlerinde okumak yasak
işyerlerinde kâğıt kıtlıkta
gazete özleyene
ipekten bir Hint kumaşı gibi
bulunmaz geliyor.
Ve ne gariptir ki pelur kâğıtlar
lahana gibi gerilerini silsinler diye
kimilerine
peçete diye veriliyor.
Ve ömür boyu kiralık insanlarımızın
ömür boyu kiralık evlerinde
sular akmıyor.
Ve tam çevirecekken ışıklı sayfaları
elektrikler kesiliyor.
Ve bunun adına da
her bir yanı deniz
her bir yanı akarsu, çay
ve her bir yanı bereketli memleketimde
‘Tasarruf’ deniyor..
Ve memleketimin enerji mühendisleri
iş kollarından uzak
merkezde
Amerikan yapısı arabalar içinde
elektriğin nasıl daha bir kıtlıkla
nasıl daha bir taksitle kullanılacağını
öğretmek için halka
batılı teknisyenlerle
proje yarışına giriyor!
Hayali barajların,
düş bolluğunda elektriğiyle
oyalamak için halkı!..
Ve burada yöneticilere
‘Hükümetin Başı’ deniyor!..
Ve onlar tv de
gerdanlı boynu
ekrandan taşmış
utanmış
Ve bu halden usanmış gövdesiyle diyor ki;
'Elektrik sıkıntısı bitecek!
Mesele şu; her yanımız akarsu!
Yazları biz Bulgaristan’dan
elektrik alacağız,
kışları Bulgaristan bize
elektrik verecek
alış-veriş sürecek!..’
II
Ceyatano,
doğudayız,
Anadolu’dayız,
toprak damlı bir ev
ev de kandil ışığı
bir çocuk
bir de sofralık gazete
Çocuk sofrada soğan çiğnemekte
-on altı yaşında-
eğildi baktı gazeteye
gazete de yazı
‘El Sal da var!’
Bir garip bilmece!
-düşünür-
Sal da el varsa
demek ki insan da var!
Biri Zap Suyu’nu geçmiş olmalı
ama gazete bunu neye yazar!..
Sofra toplanır
doğu da kıştır ilkbahar
artıklarla birlikte baba,
gazeteyi ateşe atar!
Ve bilinmez El Salvador, Ceyatano
ve tanımaz Ramo
Salvador’lu Alesanjo’yu!..
Bu durum dün böyleydi
bugün de böyle
El Salvador uzak
ama dertler ortak
durumlar farklı!..
Serpio,
‘Hak verilmez, alınır!’
ama ‘Ahmak Kutuları’nda
halk yiğidi için
neler söylenir
nasıl bilinir?..
Serpio,
‘Serden geçen yiğidin
hakkı bir gün verilir!..’
Ve biliriz ki Salvador’lu yöneticiler
halk çocuklarını
futbol maçı milliyetçiliğiyle
Honduras’a kırdırır da
sömürü ve emperyalizme karşı çıkarsa
halkı, halka kırdırır.
Bu ne çıldırtan denge
bu ne akıldır!..
Serpio, halk bunu bilecek
er geç bilecek
ve Kolomb’un kalyonuyla ayak basan sömürü
onun tekelleriyle
sürecek belki bir vakit daha
ve varoşlarda anneler sürüklenip
bebeler boğazlanacak belki bir vakit daha
Ama o gündür ki yakındır
anlayacak
tekellerin -hacıyatmaz- gibi nasıl
ayakta durduğunu
ve Cıa’ların ne biçim bir
engerek olduğunu
Ve o vakittir ki halk bilecek
futbol maçı milliyetçiliğiyle kazanılmış
utkunun yararını
ve sömürüye karşı direnmenin
evrensel anlamını
Ve o vakit Kolomb’un yumurtası
çekince altından peteğini
masallara gülmece
karton kâğıt kuleler gibi
bir daha dik durmamacasına devrilecek
ve bu oyun bitecek!
Ve varoşlarda
‘On bir elden gelen’ yumurtayı
elmas gibi kucaklayan
kara çukur gözlü Margarita
artık onu kümeslerden
tavuklarla arkadaş
gözleriyle değil
elleriyle yiyecek!..
Ve o vakittir ki
bizim olacak insanlarımız
bizim olacak
yüzyıldır bizim
yüzyıldır bize yabancı
tarlalarımız
Kanımızla sulanmış çeliklerden yapıldı tornalarımız
Deleceğiz karanlığın asırlık kasvetini!..
III
(İntihar Bölümüdür)
Ve o gün
öylesine bir yakındı ki
ellerini uzatsa tutacak
gözleriyle baksa
görecekti Serpio!
Ama bunca zamandan sonra Amelia
tam bir Cia ajanı çıkınca
kırmızı hedefine eremedi Serpio
güneşin doğuşunu
göremedi Serpio!..
O dağlarda yavru ceylan gibi seken
güneş boynuzlu
dağ keçisiydi!
Arkadan vuruldu!..
Ekmeksiz karanlıkta yıllarca yorulmadı
ama o an;
yoruldu!
Tartışmadı
bir çift söz de etmedi
-durdu-
ve yüreğiyle eremeden menzile
yüreğiyle vuruldu!
Sorumluluk büyük,
yara derindi
Ve bir sabah başlangıcı
dağların sümbüllü yalnızlığında
intihar etti
intihar!..
Bir yanım karanlık
bir yanım aydınlıktı!
Dağlarda sis
toprakta pus
gökte hâlâ bir yıldız vardı!
Seher vakti
saat beş
-ihanetten başka herkes uykuda-
bir de Serpio
Serpio -bir çınar!-
dimdik, ayakta
Ve bir ateş!
bağrım sıcak
bağrım yanıyor…
Bir şakağım
bir yüreğim
kanıyor!..
Dağlardan doğan güneş
kucağına al beni
kurtuluşa beş kala
ateşinle sar beni!..
Soludu o
tırnak çaldı
süründü…
O an yeryüzü ona
karlı dağlar
çiçekler
ve siyil siyil kan gibi göründü!
Titredi
seyridi
ufuklar taçlanmadan
son nefesini o
toprağa verdi!
Serpio böyle gitti…
Uzakta kurtlar
cansız vücudu
henüz güneş doğmadan
dağ başında buldular!..
Can bölük pörçüktü ama
yüreğimiz sarmıştı yaralarını
gün be gün deneyimli
gün be gün şiddetli tokmağıyla
vuruyordu asrın karanlıklarına!..
IV
(İhanet Bölümüdür)
İnsanlık davasında kalınca susuz
bilir miydik akla düşer
‘Homo homini lupus’
Serpio’nun intiharına sebep Ameli’ydi
işte Amelia, böyle bir davaya ihanet etti
ihanet…
Amelia!
sen ve Cia
belki de bu ücreti dantelli kâğıtlarda kalmış
asrın transferiydi
Kurşuna dizdi arkadaşları
iki ruhlu Ameli’yi
Sağ yana devrildi ruhu
akbabalar kişnedi
Devrildi sol yana
etim seyridi…
Ameli, Ameli!..
belki sosyal izahı
belki de günahı öd kesesinde saklı
bir Protestan papazının duasıyla
affolursun!..
Belki de fanatik Yankee’lerin
kaçırdığı cesedinle
belki de İmf’in fonuyla
gömülürsün
bir firavun mezarlığına
Ve belki de hizmetlerinden ötürü bahşedilememiş
99 model Cadillac
başka dünyalardan gelmiş Ufolar gibi
kabrinde bekler!
Ve Rebelais gibi ‘Maskaralık bitti’ demezden önce
senin gibiler
ziyarete gelirler
mezarlık müzesini!
Ve belki de hiç biri
atılırsın karanlığa
'Caber Kalesi' yalnızlığında
yıldızları sayarsın.
Unuttuk biz
Ameli’yi!..
Yol yol ayrılmış idik
yollar birleşti
Yolun sonunda açan,
kızıl karanfillerdi.
V
(Sonsöz)
Serpio,
ne sen
ne Amelia
artık olmasa da bu davada
umut var!
Püskürecek kızıl kor
selam yeni doğan güneş
selam El Salvador!..
Kanımızla sulanmış çeliklerden yapıldı
tornalarımız
Deleceğiz karanlığın
asırlık kasvetini
Esecek türküleri Salvador’dan,
ta Kolombiya’lara
Selam,
buralardan
oralara…
VI
Ve şimdi o vakittir ki
vurdu yelkovan!
Pentagon’da biri
aklında domino teorisi
düşünde karabasan
Geliyorlar!
Baba
Küba!..
1. Nikaragua
2. El Salvador
3.
4.
5.
Kalbimde çarpan ateş!
Kalbimde çarpan ateş!
Kalbimde çarpan ateş!..
VII
(Serpio)
O ne gönlümüzde yatan aslan
ne de bir kahramandı!
Al kanatlı bir kavga şahinidir o!..
Nara atıp vuruşurken ön saflarda
-Gık- demeden düşüp ölecek
Ve kale bedenlerinde türküsü söylenecek!..
O insana dair ilâhiler çağrıyıp Bedrettince
ve mekansız dervişler gibi
beş-on yerde öldürülecek!
Ve ardından zahire pazarlarında ağıtlar düzülecek!..
O kendini öldürmedi
ihanettir onun katili
ve işini bitirmiş kamikazeler gibi
hatırası Pasifikler’e gömülecek
Ve ölümün böylesi affedilecek!
Ve geçen günler
ve hayıflanmalar
ve gelecek…
Utkunun burçlarında
yine şarkılar söylenecek!..
VIII
(Amelia)
Gece
Latin çölünde
kuru bir Boabop ağacının
yapayalnız özlemi kadar
bir gün filiz vereceğim davasına
sabırla katlanabilir mi insan!..
Gece de
-bin çatallı bir geyik kafasının-
ak ölü iskeleti kadar acıklıydı
Boabop’un sabrı
Gökten inen ayet değil
göklere çıkan bir vahiy gibi
aksi ve de inatçıydı
İnsan da bu kadar inançlı
ve sabırlı olabilir mi!..
Bu gece biri;
sattı davasını
Bu gece bu karanlık oyundan
utandı gizlice
mağrur karanlık bile
Karanlıklar bilir çünkü
ışık sıvaylı yıldızlar
ve minik güneşler bile
-ondan bu yana-
yarışırlardı onunla!
Sattı davasını
durum; ayan beyandı
Ayaklar altında dolanan kıskaç
Saguerolar’da dolaşır
uzun sarı bir çıyandı
Ey insanlık öksüzü
bak gökyüzü kalabalıklaşıyor
yıldızlar yıldızları aşıyor
Açılmış kollar
kucaklaşıyor!..
--------------------------------------------------------------------------------
SHU
‘Turizm cenneti Tayland’da,
babasının otellere sattığı,
Shu’nun öyküsü…’
I
On dört yaşındadır Shu
bir tutam saçı
bir kardeşi
bir de babası var.
Babası var doğrusu
Tayland’ın en lüks otellerinde
kızını satar!..
‘Beni evlendirecek sandım
oysa sattı
çok ağladım, çok çırpındım ama
olmadı diyor’ Shu
Baba Tsen’e sorarlar
neden?
Tsenistler bu!
her şeye rağmen
Tsen’de pişmanlığın bir damlası yok
arsız
Tsen’in kafası dar
Kafasının çevreni dar
Tsen düşünür sanır
dünyalar kadar…
Yanıtı
Ummanda bir nokta kadar!
‘Ben onu -temiz alıcılara- veriyorum’ diyor!
oysa paralar Hiltonlu babaların kasasına giriyor!
Ve satınca baba Tsen
Hilton ve Sheraton’un uzak doğu kolları
-ansızın kenetlenir-
Shu
Shu’nun kırılıyor
ince narin kolları!
İnce narin kolları
arar geçim yolları
Kazancı; ekmek parası
uykusunda yaşıtları
geliyor eve alacakaranlık
-dumanlı-
sabaha karşı
Sabaha karşı eve geliyor
bir kenar mahallede kardeş Nyugen
bir ekmeğe ağlamayı kesiyor.
Ve Hiltonlu, Sheratonlu kader
ve temiz müşteriler
bitmez geceler
Geceler
buluğa ermemiş
küçük, Shu’yu bekler!
II
O temiz müşteriler ki
Reform’dan önce haçlı şövalyeler
Venedikli tacirler
kara fötrlü misyonerler!
Ve çağımızda
-peşinatsız- Kore gazileriyle
Vietnam savaşının harp malulü onbaşısı
‘Yankee’ Robert bile olabilir!
Olabilir ve dahası
Deutschland, France, Usa ve England
bir araya gelince ey Tayland!
-baş tabibin mührü basılır-
bir reçete yazılır
‘Silah içeri, pirinç dışarı!’
Ve bir Harrier, demode bir Phantom
bir Exocet, bir Leopar
ve bereketlidir paralar
Paralar
George I, II
George III ve IV’ün cebine dolar!
Bu nedenle onlar
Güpegündüz gezerlerken
Newyork zafer heykelini
Paris’in Eyfel’ini
Mister, zaman kaçı gösteriyor
Londra’nın kulesinde!
ve de ‘başı buzullu’ Hamburg katedralinde
İsa’nın babasını ararken mozaikli ikonada
Bizantion’da bile bulamayınca
can sıkıntısı ve de krizden
uzanıverirler Bangkok’a
Ve Herküli bir airlinesle
turizm cenneti Tayland’a
turistik-turistikisler dolar
Ve baba Tsen’in temiz müşteriler listesinde
kutsal Meryem anaya azizlik yapan büyük pederi
yani onlar orada Meryemlerle yatar
bir ‘Sarı Irmak’ta yıkanıp
isimsiz ve kimliksiz
bir ‘Aziz’ ararlar!
Dağlar kadar kederli, ırmaklar kadar masum Shum
bulamazlar, bulamazlar
çünkü ikonalarda İsa’nın babası yok
anası var!
Durum bu!
üçüncü dünyalım, Shum
Emperyalizm eser,
sen esir…
III
Şimdi loş odasında iç çekmekte Shu çıplak
çıplak teni pirinçten ak
on dört yaşında karadır şimdi gözler
yorgun mu yorgun özü
tarih kadar sorumludur yüzü
sarf edecek yok bir çift sözü
öylece dalmış insanlığın
ve gözlerimin önünde Shu
Beklemekte kurtuluşu
Beklemekte kurtuluşu!
bilinir mi
Tayland silahını kendi mi yapar
Hiltonlardan kulübe mi
balçıklardan pirinç mi
bilinir mi bilinir mi…
Bilinirse kolay değil bu savaş
kolay değil,
bilirsin;
Vietnam sanki komşu
Kore yakın akraba
Öyle ya!
sütten ayrılmış kuzu
Shu,
beklemekte kurtuluşu!..
Beklemekte kurtuluşu;
o bir insandı
fidan gibi
civan gibi
ve direnmekte şimdi
nazlı bir çınar gibi
rüzgâra karşı amansız
Tarihin yarışıdır bu!
İç çekmekte şimdi Shu
beklemekte kurtuluşu!
Beklemekte!
takatı yok
kanı yok
canı yok
yok
yok
yok!..
Dağlar!
yüreğimi dağlar!..
Dağlara kepenektir karlar
gün gelir yeller eser
yel savurur
gün döner
güneş açar
Sel olur
seller akar!..
Sele koş
sellere koş
sellerle koş
durma koş!
Yakala!
tut!..
Ver ellerini umut
kırlara doğru…
Beklemekte kurtuluşu
çorak topraklar kadar solgun teni
pirinçlerden ak bedeni
on dört yaşında karadır şimdi gözler
yorgun mu yorgun özü
tarih kadar sorumludur yüzü
sarf edecek yok bir çift sözü
babasız mı babasız, bir kız Shu
beklemekte kurtuluşu!..
IV
Kurtuluş türkülerini
alacakaranlıkta çağrıyıp
ateşte yakarlar
ve türküler
ateşe akarlar
Dumanlar
dumanlar bir ak bulut olup da sarmal sarmal
devinir ülkelerden ülkelere
buna en çok ak bulutun çocukları sevinir!..
Shu,
senin yaşamındaki bulanık sihir
uzak doğululara dair
afyon kadar uyuşturucu
ay ışığının sarı ırmakta oynayışı kadar kaypak
yedi başlı bir ejderha masalıdır
bu yedi düvel masalından
henüz bizimde gözlerimiz mahmur
baba Tsen renkli rüyasındadır.
Belki çocuklar arabını görecek!
er geç torunlarımız
Kaf Dağı’nı aşıp da kesince ejderhanın başını
anlatacaklar bebelere;
Masalın
masalını!..
V
(Baba Tsen)
Baba Tsen baba Tsen
Bilmez isen görmez isen
Kullanıyor seni düzen
Sömürmekte seni düzen
Nedir suçu nedir suçu
Akbabaysan kartal isen
Mertek isen erkek isen
Önce insan ‘İnsan’ ol sen
Afyon yutup körkütüksen
Gözün açık uyur isen
Su uyurken düşman eli
Toprağınla elindekin
Avcundakin dilindekin
Alır gider bir Sam yeli
bir Sam yeli
bir Sam yeli
Uyuma sen uyuma sen
Kınalıdır kafes kuşu
Canında var kafes kuşu
Altın olsa kafes teli
Yuvam demiş kuşun dili
kuşun dili
kuşun dili
Böyle bahis bu oyunla
Bitmez oyun bu asırla
Döner oyun duran masa
Kazanıyor çelik kasa
İşte böyle bundan böyle
Bu gidişin akışını
Hep birlikte değiştirip
Yazmazsanız kaderini
Size konmaz talih kuşu
Size gelmez talih kuşu
Sözüm o ki sözüm o ki
Zaten yok ki zaten yok ki
Düşler kurup bekler isen
Konmuş zaten konmuş zaten
Bir uğursuz puhu kuşu
puhu kuşu
puhu kuşu
Bilinçlenip bir bilirsen
Katılırsan ön saflara
Atılırsan ön saflara
Kan mürekkep divit ucu
Yazıverir duvarlara
Uçtu uçtu kafes kuşu
kafes kuşu
kafes kuşu
Öter oldu söyler oldu
Özgürlüğü kurtuluşu
kurtuluşu
kurtuluşu
VI
(Nyugen)
Şimdi sana söylerim ben
Ey Nyugen ey Nyugen
Eğer sen bir çocuk isen
Hemen her gün sabah akşam
Bir ekmeği bekler isen
Büyüyünce sakın şaşma
Yorumlayıp bu düzenin
Ayrıştırıp oyununu
Geçip başa tezgahının
Nyugenler hep bir olup
Akıp giden su yolunun
Birdenbire değiştirir
Kaç asırlık mecrasını
Ey Nyugen ne diyeyim
Bir dilektir benimkisi
Kış uykusun yatmaz ise
Bozca renkli kır tilkisi
Bozulursa birden eylem
Emeğiniz boşa gider
Böyle olsa bile eğer
Hiç yılmadan sürekleyip
Bu kalımlık uğraşıda
Sonunda da afyon düzen
Yıkılacak elbet bir gün
Kaç Nyugen yerde ölgün
Yatarsa da boylu poslu
Yeni hayat yeni düzen
Kuracaktır üzülme sen
Nyugenist bir Nyugen!..
-------------------------------------------------------------------------------
AYKIRI BİR VİCTORİA ŞARKISI
Ekliptiğin doğu ufkunda, ay görünmezdi...
İngiliz Uluslar Topluluğu!
Kanatlı Atlar, Perseuslar, Balıklar
Britanya Dominyon Devletleri!
Orionid meteor yağmuru...Tilkicik Yıldızları, Kohutek, Geminiler
Güneş Batmayan İmparatorluğu gezegenin.
Kertenkele parıldağı, Balinalar, Avcı Yıldızları
United Kingdom! Sömürgeler Birleşik Krallığı.
Ay ve Ay, Lagrange noktası onun, noktadaki silindir kova istasyon
Adalar Kolonial Cumhuriyetleri...
Bizlerde kraliçenin şapkasına selam durduk
bir ömür boyu
Hem de Fiji'de
dünyanın öbür ucu
Güney Pasifik'te ki yoksul
ülkemiz.
'Albion' birliğine son!
'Taukei' -Gerçek Sahipleriz- biz
Göz kararıyla Sirius'u, bir Keltli kadar
bizde biliriz.
Artık ne Hint çoğunluğu
Ne genel vali; Ratu Sir Panaia Ganilau
ilgilendirmiyor bizi
Fiji, Fijililerin, -3000 yıl önceki gibi-
şimdi de öyle!
Ne yüksek yargıçların bağımlılık andları
Ne 'Sarı Peruklu' Victoria okulları,
armaları,
altınları
-bağlamıyor bizi-
Kimse önleyemez, durdurulmaz seçimimizi!..
Önderimiz; Drekeniwai köylü,
Malenez,
Sitiveni Rabuka'dır.
-o kurtardı bizi-
Adanın güneyindendir.
Pirinç tarlalarının içinden
'Kurtarıcı' diyoruz ona
Kurtaracak, kurtulacağız
O'da -hayır- diyor
'Kurtarıcı'
onu yalnız ona söyleyin
Uyanışımıza!
'Yeni Tanrımıza' diyor!
Ne Trident füzeleri
ne Martin Marietta kumpanyası
uğramaz artık buraya
sevinçliyiz!
Uğramaz
uğrayamaz
Victor Victoria
ve dünyanın efendileri!..
...
(Ey yolcu, İsrafil diyor ki; Bir kaplan görürsen sen korkma!
Bir sırtlan görürsen korkma! Bir çakal görürsen, bir zehirli yılan, korkma!
Ne zamanki bir 'centilmen' gördün; O zaman kork!..)
------------------------------------------------------------------------------
REQUIEM
(Ağıt)
‘Zoltan Fabri’nin filmine’
Pista’yı unutmadım.
Aşk unutulmaz.
O kutsal öğlede
Şimdi anıyız artık!
Ölüm…
Istvan beni unuttu.
Unutmuş
Belki de unutmak zorunda
Unutturuldu bize yaşam
Belki de Istvan öldü!
Ağlıyorum…
‘Bacaklarının bu kadar güzel olması
organlarının birbirini tanımasından’ derdi.
Kary’yi kıskanmazdı
O kutsal öğledeki
Tungsram kürekçilerini de!
Hâlâ gülüyorum
Ama onu unuttum
Unuttum artık
Onu unutmalıyım
Gyula Pelle’yi, yalnızlığımı
Hannover’in yerini dolduracak titan yok!..
Ağlıyorum!
Pelle, gel!..
Pista’nın günlüğünü vereceğim
Bekle, Babeuf çalışmasını da onun-
Babeuf!..
Aşk unutulmuyor
Yaşam da
Yaşam, çekilmiyor
(Çernobil’in değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!)
Her şey biçim değiştiriyor
Daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye!
Ama onların arabası kadar hızlı koşabilirim
Her şey bana bağlı
Her şey, size!..
Özür dilenip salınacağını düşlüyordu Pista!
Evet, yaşam çekilmiyor
Biedermeyer masası, Rokoko stili şeyler
Vac hapishanesi
Üçgenler
Kareler
Dörtgenler!..
Unutulmuyor
Iolar, Venüsler
Dünyalar, hayhaylar, Triton!
Netti ben, ben Netti, it-te-ben
Aşk! Yaşa Pista!..
Hölderlin’i tanır mısın,
geyik kalçaları
Karaca göğüsler,
Holne’u sever misin
kumru gözler,
İncil şarkıları gibiydi, bazı şeyler…
Maria Nostra cezaevinden gelebilirim
Gelmiş olabilirim, geliyordum!
Aşk çekilmiyor!..
Netti ben, ben Netti!
ten-ben!
ben-ten-ti!
Yaşam bitti, yaşam bitti…
'Mızrağı flütten geçiriyor hayat!..'
-------------------------------------------------------------------------------
ÖLDÜRÜM
Ala şafak bir at gibi senin başını
Sazların dibinde, su birikintisinin içinde kestiler.
Çırpındı başın, ardından yakıldı şu türkü;
‘Çukurun tam orta yerinde
Hasım kanla görkemli diri
Albacete bıçaklarıdır
Parıldayan balıklar gibi’
Kunar eyaletine yollandı cesedin, çerilerce
Ve o kış soğuğunda geldin, denize girdin
yıkandın, terledin, güneşlendin
Ve karların üzerinde yürüdün gittin
Calgary erlik olimpiyatlarına doğru…
Sonraları, öldüğün yerde
-gecenin ortasında-
ay açardı!
Batıdan eserdi yel ve doğucadan
Kertenkele yıldızları,
kırlangıç parıldağı süslerdi geceyi
kırmızı tüylü, bir kuş gibi!..
Öldüren uçurumdan sevdalar ve dibeklerin içindeki
ve dutların tepesinde, cırcır böceği sessizliği ki
gömülürdün gene yerine ve yürüyerek giderdin
fundaların arasında, çalıların dibindeki
o eski gömütüne…
-------------------------------------------------------------------------
UMUT ŞARKISI
“Altın saçlı Margareth,
gümüş saçlı Sulamith,
bir aşk türküsü çal bana…”
Umutlu
umutsuz bir yalnızlık,
bir tepede
bağdaş kurmuş
oturmuş.
Umutlu
umutsuz
bir yalnızlık
Güneş
battı
batacak.
Gece olacak birazdan!
Ve akşamın henüzlüğünde
uzaklarda oynaşan
o kıpırtılı
tek-tük ışıklarla avunmaklığı
yine insanın
Ve bunun
alışılmış
biteviye hazırlığı
Ve tam o vakitlerde
ufukta batmakta olan o ışığın
hüzünlü
uzun
ince
çekingen gözlerine dalmak
ufalmak
ufalmak
ufalmak
Ve orada uçurumların
yükseltilerin
güneşin battığı yerlere giden
yorgun
silik
ağrılı
sonu sonsuzluğuymuş gibi gelen
patikalarında kaybolmak…
Güneşin ardınca koşmak
koşmak
koşmak
onun devindiği dağlara
devrilip gittiği vadilere
çınarların
kavakların ötelerine
Yani o gözlenen
beklenen yaşamlara
hakim olmak
ayrılmamacasına sarılmak ona
sokulmak…
ve daim güneşli olmak
daim güneşli olmaklığın
o çılgınca tutkusu.
Ve yine birden çaresiz
atılıp ormanlarına
dağlara vadilere
Onun
önelsiz
sıcak
soğuk
solugan yollarında kaybolmak!
Batak
canhıraş
kurtların bekleştiği orada
yarık
kanlı tabanlarla koşmak
Ve fırlayıp tırnaklarla
yükselip çekimsizliğe
egemen olunmaz
kuşatılmazmış gibi gelen yerlerde
kavuşmak ona
kavuşmak!..
Ve insanlığımın en büyük karabasanı
yılgınlığı
dönüp güneşsizliklere
her bir şeye
uyar olmaklığı!..
----------------------------------------------------------------------------------------
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
-
------------------------------------------------------------------------------------------------- VIII. BÖLÜM (Özgür Metinler) -------...
-
MANİFESTO 'Yeni Çağın Şiiri' Yeryüzü... 'Gerçeğe peçe vuruluyor burada... / Panama ayı süslüyor geceleri / mavisini sallay...
-
----------------------------------------------------------------------------------------------- VI. BÖLÜM (Daphne) ---------------------...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder