----------------------------------------------------------------------------------------
IV. BÖLÜM
(Sonsuz Küs Aias)
-------------------------------------------------------------------------------------------
AİAS AÇINI
Homeros'un günümüze kalan İlyada ve Odysse adlı iki yapıtı var biliyorsunuz. İşte Odysse'de bir bölüm var ki can alıcı bir duyarlık içeriyor. Odysseus, Troya savaşından sonra İthaka kralı olarak yurduna dönerken, azgın dalgalar ve kasırgalarla yolunu yitirir, yirmi yıl boyunca denizlerde İthaka'yı arar durur. Belki Malta açıklarında, belki Kiklat adalarında büyücü Kirke'nin eline düştüğünde, her istediğini kendisine aşık eden bu cadı, Odysseus'a, İthaka'ya kavuşabileceğini ama bir koşulu olduğunu söyler. Umarsız Odysseus ülkesine dönebilmek için her koşulu kabul edeceğini söylediğinde, kendisine Hades, 'Ölüler Ülkesi'nin yolu görünmüştür bile...
Odysseus, destana göre Herakles Sütunları'nı (Cebel-i Tarık Boğazı) geçip Atlas Okyanusu'ndan Afrika (Fas) kıyılarına döner dönmez Hades'e gelmiş ve Ölüler Ülkesi'ne varmıştır artık. Sanki okyanusun altından Erebos'a, bu Karanlıklar Ülkesi'ne geldiğinde, bütün ölüler Odysseus'a koşar ve herkes gerçek ve yaşanılır dünyadaki dostlarını, arkadaşlarını, anne, baba ve çocuklarının durumunu sorar Odysseus'a... Odysseus sırayla gönül alıcı şeyler söyler ve herkese iyilik dolu haberler iletir. Ne var ki, bütün bunlara karşın bir kişi; kendisinden uzak duruyordur. Issız ve puslu karanlığın içinden bütün çağırmalara, yakarmalara karşın gururunu yenemeyip gelmeyen bu kişinin adı Aias'tır. Tüm çabalara karşın gelmeyen ve bu olağanüstü fırsatı değerlendirmeyen Aias'ın kararlılığını gören Odysseus üzülerek Asfodel Çayırları'ndan ayrılır ve bir kez daha yeryüzüne döndüğünde, Kirke'nin verdiği sözün gerçekleşmesini bekler... Ve sonunda İthaka'sına kavuşur.
Aias'a öteki ölüler kızarak, bu davranışının nedenini sorduklarında; o, onlara, kahredici ve yürek dağlayan, o en yakıcı yanıtı verir; 'Benim buraya düşmemin nedeni, Odysseus'un kendisidir, benim ölümüm, onun yüzünden' der!..
----------------------------------------------------------------------------------------
SONSUZ KÜS AİAS
'Erebos'ta herkesle konuştum da,
herkes benle konuştu da, bir Aias konuşmadı.
Çünkü; onu ben öldürdüm!..'
Sonra ufukta
Hector'un cenaze törenini izledik.
Atları iyi sürerdi
ölümsüz atları...
Unuttuk onu sonra
oysa yüzülmüştü derisi alnının
bir parşömen gibi sarkmıştı
kalenin ilerisinde
iyi sürdüğü atların gerisinde
Tam on dört kez dolaşmıştı cesedi bahtsızın
surların önünde, -dönüp durmuştu öyle-
babası Priamos'un gözleri önünde
Baba evinde bir insanın
bu durumlara düşmesi ne acıdır
Okeanos'un en derin yerinde şimdi
yaralıdır yüreği...
Çıktık sonra yola
uçsuz Okeanos'a
geçtik İthaka'yı
O lânetli günlerden sonra
yaşadıktan sonra Troya'yı
-kimseler bilmez-
bile bile geçtik biz
İthaka'yı
Diyesim,
Kirke'nin yurduna vardık
Elpenor'u, Tiresias'ı, Avernus'u bir de
sokmak için işin içine
ve Sonsuz Küs Aias'ı;
dönmezden önce geriye!..
Anlayacağınız
bir koşulum var dedi Kirke
gökte yanan ilk yıldızda
Tarık'ı dönecek!
Hades'e ineceksin
Okeanos'un ötesine!..
Günlerce, gecelerce
yatıp Kirke'yle, görküyle karışık
o gün gelip çatınca
verip yelkenleri Hades'e
vardık bahtsızların yurduna;
Erebos'a
Geçtiler birer birer
sessiz, sisli karanlığın içinden
görüp görmedik, bilip bilmedik
bütün ölmüşler
btün ölüler...
Konuştuk her biriyle
gözümüz ak gözünde
dizimiz ak dizinde
ağlaştık birer birer
Akhilleus'la tanrıya denk
Agamemnon'la kartal yürekli!
Ve anacığımla dahi konuştuk...
Ateş gibi yandı yüreklerimiz
kavrulduk öyle
Ve dönmezden önce geriye
Aias'ı çağırdık!
Bir o uzak duruyordu bize
bir o gerideydi çünkü
bütün göçüp gitmişlerin
bütün ölmüşlerin içinde
Çünkü!
çünkü a dostlar
Güvercin Ruhlar Ülkesi'ne
ben göndermiştim onu
gencecik yaşında
o uğursuz savaşta
Tanrıları birbirine düşüren
bin pınarlar ülkesi
Troya'da
Diyesim;
ben sokmuştum onu Hades'e
ben atmıştım dipsiz karanlığın içine
ben itmiştim kara ölüme!
Komadı huzur
komadı dirlik
konuşmadı benimle
neler ettikse
ne diller döktümse de
affetmedi beni...
Anlatıyorum!..
'Telamonoğlu Aias'tı o!
uzakta durmuş, bana yenildiğini unutamamıştı bir türlü
ben kazanmıştım, koca karınlı gemilerin yanında
yapılan yarışta
Akhilleus'un silahlarını, ulu anası Thetis'in verdiği
Ve Troyalıların kızlarıyla Pallas Athene'nin
bana bağışladığı
Keşke kazanmasaydım ne olurdu böyle bir ödülü
çünkü bu silahlar yüzünden yuttu toprak bu başı
güzellikte ve yiğitlikte, kusursuz Akhilleus'tan sonra
geçerdi Aias tekmil Danaoları.
Bal gibi tatlı sözlerle seslendim ona, dedim ki;
-Ölmüşkende mi unutmayacaksın, Aias
Telamon'un oğlu
o silahlar yüzünden bana olan kinini?..
Bu uğursuz silahları tanrılar ortaya
Argoslulara bela olsunlar diye koymadılar mıydı;
Yitirdik seni yitirmekle biz en önemli kalemizi,
biz Akhalar nasıl yandıysak Akhilleus'un ölümüne,
öyle ağladık senin ölümüne de, öyle yandık
daha da dinmiş değil yüreğimizdeki acı
ama sen bunu bizden bilme sakın
Zeus kargı salan Danaolara düşman kesilmişti
o yüzden bu korkunç yazgıya çarptı seni
Ne olur, buraya gel, dinle beni yüce beyim,
dinle de bastır ulu yüreğinin öfkesini.
Unut acısını ölmüşlüğünün!..
Ben böyle dedim, ama o karşılık vermedi, gitti
geçmiş göçmüş başka ölülerin ruhlarıyla,
Erebos'a doğru...'
İşte öylece yitti karanlıkta
neler dedimse de affetmedi.
İçimde yarası, çaresiz yine
asıp yelkeni
geçirdik kara demirli çengele
Kavuştuksa da
günlerden bir gün
İthaka'ya
o tanrısal adaya
Telemakhos'un, Penelope'nin yurduna,
o bağlar ülkesine
Anlattım işte herşeyi
anlattım size...
Unuttum sonra olan biteni
-insan unutuyor-
bilirim adımda söylenecek
yüzyıllar sonra
bilirim ama
Unutmadım bir tek şeyi
unutamadım
o ölüler ülkesinde
herkesle konuştum da
herkes benle konuştu da
bir tek canını aldığım o Aias!
o gür yürekli, o ölmekle de yiğit
konuşmadı ya!..
Hâlâ unutamam
hâlâ yüreğimdedir acısı
Birini öldürüp de a dostlar!
görmeye giderseniz kendisini
Asfodel Düzlükleri'ne
Bu hallere düşmenizi istemem
istemem, kimse de düşmesin
ne dost, ne düşman;
Tanrılar bile...
--------------------------------------------------------------------------------
JLB
'Tavus tüylü bir haç çıkar bana göğsünden Madeleine
Geçerken Afrika incirleri dolu ıssız adayı'
Laleyi dedim, şu yatağın altına saklamış
buruşturup
sonra aynada ölüsünü izlemiş
uzun uzun
Ağlamış da, iki damla gözyaşı onun
şu yatağın üzerinde duruyor
kurumuş.
Leda'yla geçirmek istemiş son geceyi anlaşılan
Apollon'un elinde dolaştırdığını söylediği
bir el yazmada adı geçen Leda!
Eğilmiş sonra -kendi ölüsünün üstüne-
orasını incelemiş
Bakmış, ellemiş, -bir hymen inceliğinde-
Evet, bellemişte o güne dek yazılan
kutsal kitapları
o gece!
Dağ yollarını, düşleri, dökmüş narları, örenleri
-tuz yüklü çuvalları-
İğdiş keçileri, ovaları, beygirleri
Zülkarneyn'i, Keyhüsrev'i
Ağlamış gene, solgun bir kandil ışığında
sorgulayıp bir 20. yüzyıl Diyojen'ini
Tus kalesindeymişçesine
Yeşil olanda olmasaymış o sıra, eğer
umarsızlıkla başlayıp söze
Aristofanes'li bir barıştan söz edecekmiş
gene
-o ara-
Eh ama, büyük bir alışkanlıkla
yeşil nedir ki demeyin
yeşil; Issız bir çölde, zefir arayan!
kör bir kaplumbağayla, kambur bir tavşanın
dölsüz bir karıncaya gördürdüğü düştür.
ve kaftanı alüminyum çivili
taht gibi bir tahtadan
tahta gibi bir taht'a düşüştür.
ve demek ki 'yalnız sola dönmekle ölmüyor kral'
deyip sürdürdü.
ve bir labirentten daha da zor olanı
düz ve uzun bir çölü andıran herhangi bir
duvar olabiliyor.
Şimdi de; Şîra Yıldızı'nda sıra dedi
bu kez kız -rabbi konuşacak-
umarsızca yukarı baktı;
Yoldaşlarım Adelhanov'u ve onların
antlarını kurtarmanın zamanıdır ileri! dedi
-bir Don Kişot cılızlığıyla haykırarak!-
İki bin yıldan beri kazınmıştı da ama;
Devlet ki mutlak kötüdür
Zira; Zaruri ve Eflâtuni bir -gridir- o,
Bu sıra;
Leda, 'Ama Vincent Moon ben değilim ki'
diye haykırdı
-tiksintiyle-
Deli gibi geçip gidiyorsa zaman dedi
Radion Raskolnikov'u sevmek benim suçum mu
ve kurtarmayı istemek, Rasputin'i
Anastasia'yı
ben yani Hladik olarak,
-bir köprü üzerinde
tümü birlikte-
bir yüzyıl, bir an içindeymişçesine
Ama anlaşılmazlıkları koydun gene,
bu kuyunun içine,
kulelerde daha ne kadar uzakta,
hem bu karanlıkta nesi? diye sordu
-eğildi-
Ğ! işte bunu yapmayacaktın dedi
aynaya uzanıp
sarı bir yüzle fırlattı sorgu defterini
el yordamıyla araladı kapıyı,
Işık!..
---------------------------------------------------------------------------------------
TAHNİTLİ ERECTUS
Gözleri çekik, bin yıl öncesinin, soğuk insanları gibi.
Göl dibinde, kuru kafası, oyuk gözleri, göle bakıyor.
Kafatasında yandan bir kılıç yarası
Karın boşaltılmış.
Hınç ve kinle dolu, yosunlu bir ölü.
Bir cenk kurbanı belli
Bir esatir gibi.
Sular içinde ak, mermer bir kaplan gibi yatıyor.
Bir kaya kafa.
Kırgız'ın mavi incisi olurdu, -altın gibi- yalımlı.
Göl dibi uygarlığı.
Taş adamlardan ne başbuğ olurdu, süreğen!
Hareketle barış, şaşırtıcı biçimde yan yana, bu durgun gölde.
Hareket ölü! Barış; sanı güzel!
Evet, barışla hareket, yan yana, şaşırtıcı biçimde.
Ana kasırgalar, ölü uygarlıklar yaratıyor.
Pieta'nın gözleri şaşkın, allak bullak, yüzyıllara bakıyor, durgun.
Aşıp da Tanrı dağlarını.
Bu gölün suları altında uyuyor sessizce
Habil ve Kabil, ikisi bir.
Yörüngesinde akıyor küçük gezegen, gökçül bir boşluk.
Piramitler yükseliyor dört bir tarafta
Görkül geliyor yapıtları ustalara, en başta Keops!
Keops usta, kanatlı at, kanatsız at, uçuyor gökte
Yüzüyor ak bulutlar içinde Gazali, düşünsüz
Düşünsüzlük estetiği usunda, yükü; omzunda
Ezik...
Karnında bir Herakles!
Soğuk deniz tüylerini gagalıyor!
Ejderle balık yan yana yaşıyor, bu gölün içinde
Ve bu korkunç göğün altında, -bilinmez Issık gölü var-
Belit.
Bir uygarlığı yuttuğu söyleniyor
Tiyan-şan dağlarını çiğneyip ezdiği
Tianenmen dediği.
Ak sungur düşüyle uyanan umarsız çocukları.
Sumru'lu.
Ak bir at ve uçan bir at düşüyle-
Özü!.
------------------------------------------------------------------------
VİPERA KAZNAKOVİ
İsmailiye'de karşılaştığımızda -şaşırdım-
Vipera Kaznakovi - Kafkasya Engereği'nin
soyu tükenmekte olduğunu söylemişti bana.
İçlenmiştim. Burada, Lübnan'ı, Filistin'i
Arap Birliği'ni görüşmek için toplanmıştık.
O yılanın sonraki yıllarda soyu gerçekten tükendi,
derisi güzel ve dişi zehirliydi.
Şimdi, İsmailiye'deki o diplomatı öyle bir anlıyorum ki
politik arenanın tam ortasında
biyosferik bir sözcük sarf etmeyi
düşünebiliyordu o!
'Denizlerin dibinde geziniriz
görmeyiz, gür, korkunç dalgaları
ve balıklar ki çarmıhtaki İsa'ya benzer suretleri
ve ahtapotlar ve Apollinaire benzeri şiirlerde
görünmez deniz dipleri'
O politikör değildi!..
Ve geçmiş zamanlardan kalma;
bir Safevi Kur'an'ı
ve Farabi
ve içinde kara ruh gezinen taşlar
ve çelik ağaçlar
Bitti.
--------------------------------------------------------------------------------
MESAJ
(Kuryenin Getirdiği)
Sayın Bay Diderot,
'Her şeyden iyi bir şey buldum ateşte'
diyen Kruçyonik (Aleksey) gibi, ya da;
'Ya da ışıklı bir ormanda
Sonbaharın dipten dibe çıtırdadığı
Sisler içinde ve yağmur altında
Genç bir atmacayı doyurmaya yararım belki'
diyen Blok (Aleksandr) gibi; Parlak yeteneğinizin
ürünleri, gizemli bir doyunç verdi bana. Ama, Kayrevan'da
kendine özgü bir biçim bulan Paul (Klee) veya Anschluss
döneminde tutuklananlar gibi o yüce ilkelerinizle çok ve
çok güzel kitaplar yazılabilirse de, -güçsüz-
'bir Samson gibi toprağa düşen kuş'
örneğinde olduğu gibi, etkili bir iş yapılamaz! Reform
tasarılarınızda; Lima yahut, 'esse est percipi' veyahut
yaşamlarımızdan geçip giden talak-ı selase gibi, ikimizin
durumları arasındaki ayrımı unutuyorsunuz dostum...
Siz, uysal, kaygan ve de çok güzel koşan iki hayvan, at ve
insan gibi -olsun olmasın!- ne düş gücünüze, ne de
kaleminize karşı koymayan, dahası dört büyük Asur kralı
Sargonidler veya Hüreyre'yi pek seven El- A'şa veya bizi
coşturup sürükleyen gönül tilkilerimiz, yani siz dostum
her şeyi kabullenen -kâğıdın- üzerinde çalışıyorsunuz.
Oysa ben zavallı imparatoriçe, Kibbutz'daki insanı şaşırtan
yaşam biçimleri, Pers demircileri ya da Susa okçuları veya
İsa'nın, İ(n)sa'n olduğunu ileri süren İskenderiyeli papaz
Arius veya terzilerin koruyucusu Martyrion Euphemia
veyahut da taşçı kalemleri, ya da koyu bazaltik kayalar gibi
inanılmayacak ölçüde -hiç benzemese de- kolay irkilen ve de
ürkülen hemcinslerim ve ercinslerim üzerinde çalışıyorum Bay
Diderot!.. Yani; Human derisi üzerinde!..
Beni anlayacağınızı umarım...
---------------------------------------------------------------------------------------------
SOYUT BEYGİR
On yedinci mahreç geniz kovuğudur. Buradan ıhfa nunu ile gunne çıkar. Sorgulu sualli Karabaş Tecvidi'nden der. Diğerinin dişleri sırıtır kalır, tavana bakar gözleri, köşedeki belli belirsiz örümcek ağlarına, karanlık damlarda kasılmış beygir gibi dişleri... Sabah sahibi gıcırtıyla açar kapıyı, on yedi yıllık hizmetli ölmüştür meğer. Ağlamayı düşünür, gözleri dolar, beygirin böyle kadersizce ölümüne değildir acısı, acı olan o kadar çok şey var ki, iyi ki beygir ölmüştür. Ağlar, ağlar, ağlar... Sessizce, gürül gürül boşanır. Lermontov gibi!
Melun yönünden gelen trenler adam öldürür çünkü!..
Ve bir şiir için der ki o;
'Bir mezar taşının yol üstünde
Durdurması gibi bir yabancıyı!'
Dikkat edin, yabancı orada uzun süre duracaktır.
Yerkürenin bozumuna karşı çıkan Zakinthoslular gibi!
Bakacaktır hep.
Kalbur saman içinde sessizliği bozarmış bilgiler
Şimdiyse anne; Plastikler!..
Geçmiş çağlardaki Arhontlar gibi,
ölü toprağı örter bilgiyi artık.
Çünkü zorba büyücü Kirke gibidir zaman
Gibidir bilgi!
Keşiş yolu asisi,
özlemi Arno nehrinin.
Tanrı baba!
Kara yazılıların alnına
neden kara kara kargalar
tünemiş gibi!..
-------------------------------------------------------------------------------
RÜZGÂR vs RÜZGÂR
Amerika'nın henüz İngiliz sömürgesi olduğu yıllarda, Catskill Dağları'nın eteklerindeki bir köyde yaşayan, Rip Van Winkle adlı sevimli ve tembel bir çiftçi, bir gün elinde tüfeği, yanında köpeğiyle ava çıkar. Yolda Sidonlu Antipatros ile Karia satrapı Mousolos'la karşılaşır, Crab nebulası önlerini keser, Lupus takım yıldızı da uzaktan gülüyordur olan bitene. Derken Menalaos ve Agamemnon adındaki iki hilebaz elinde kuş ökseleriyle gelmesinler mi, çevresinde türlü türlü melâikler, hatta Cebrail bile oradadır.
Halkidikya şarkıları duyulur uzaktan, öteki adı da Şarap Yolu olan Alsace yoluna doğru ilerlerler, bağları geçip tam Kale Alanı denilen yere vardıklarında, Rip Van Winkle tuhaftır;
Buradan mahkumları aşağı atarlardı, der ve ağzı Sava nehrine açılan kapkara bir dehlizi gösterir, Karia satrapı Mousolos kendinden beklenmeyen bir çeviklikle;
Kimler diye sorar. (Çünkü o kimler kendisi bile olabilir.) Ve ama kendisini bir düş kırıklığı bekliyordur!
Rehberimiz başını eğer ve;
Türkler der!..
---------------------------------------------------------------------------------------
BOYUT vb BOYUT
Tren gidiyordu. Zagrep'de aktarma var. Tren gidiyordu, dönüp duran uskuruyla karanlıklarda akan gemiler gibi. Yarasa yuvaları, gelincikler kalıyordu geride. Birde köyümüze ansızın geliveren cüceyi anımsıyorum. Kıvrak adımlarla anayoldan çıkıveren cüceyi.
Tren Yesenin'i anımsatıyor, çiçekler içinde ağaran yüzüyle Mayakovski'yi...
Trende sevişiyoruz son hızda, yataklı vagondayız, iki pars gibi yanıyor gözlerimiz, ağaçlar geçiyor iki yandan, alt alta akışırken biri, soluğunu tutuyor öbürünün, öteki; kasıklarını içiyor berikinin. Yıkılıverdi biri saatler sonra, bir av hayvanı gibi devriliverdi. İkisinin de seyrirdi vücutları ak yataklarında. Hymen'di biri, Talha'ydı öbürü.
Ve onlar ölüşürken orada, uzak bir şehirde, pencerelerdeki solgun uyuşukluğa, birden güneş doğardı!..
Tren gidiyordu...
----------------------------------------------------------------------------------------------------
SONSÖZ
Öyle bakmayın, Keyhüsrev'den, atom fiziğinden, resimden filan söz ettiğime, ev kadınıyım ben! Bilgilide sanmayın. Herkes bilir bazı şeyleri; Yabgu'nun ne anlama geldiğini, kumsalda çakıl taşlarıyla, midye kabuklarını birbirinden ayırt etmeyi, kozmosa ilişkin bir iki şeyi...
İki çocuğuma tarım ilacı içirip, öldüklerini anladıktan sonra, aynı şeyi yineleyerek kendimi de öldürmüş olmam -şiddetli geçimsizlik yüzünden- hakkımda fikir edinilebilecek en iyi şeyler gibi geliyor bana!..
Hoşça kalın diyorum...
---------------------------------------------------------------------------------------------------
GEMİ GİDİYOR
Gemi gidiyor ve gemi gidiyor,
Üzünçlü bir baharın sonsuz kış uykusunda
Litvanya, Letonya, Estonya,
Ah efendim, havlular çok kirli, kahya pek çalışmıyor,
bahçede eskisi gibi güller açmıyor, arı kovanlarının
bakanı yok, kasımpatılar kurudu, ortancalar
yapraklarını... ha, evet, yapraklarını çabuk döküyor,
borsada iyi gitmiyor, öbür arabayı pek kullanamadık!
evet, evet, kızıma devredeceğim, o köşkte yalnızım;
yaşam solüsyon! ha! ya! evet!..
gemi gidiyor ve gemi gidiyor,
----------------------------------------------------------------------------------
KUTSÖZ
Tam on bir yıl önce, bir kuşluk vakti
kalbin sessizce durdu.
Kimseye yük olmadın yaşamında
bir ışık gibi onurlu
bir buğday gibi verimliydin.
Ve sonsuzluğun kapısından
gene kimseye yük olmadan
-bir kuş tüyü gibi-
sessizce girdin.
Şimdi kuşsun, ağaçsın, güneşsin o sonsuzlukta
İnsandın, dünya oldun.
Nur içinde yat...
(Çocukların.)
-------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
-
------------------------------------------------------------------------------------------------- VIII. BÖLÜM (Özgür Metinler) -------...
-
MANİFESTO 'Yeni Çağın Şiiri' Yeryüzü... 'Gerçeğe peçe vuruluyor burada... / Panama ayı süslüyor geceleri / mavisini sallay...
-
----------------------------------------------------------------------------------------------- VI. BÖLÜM (Daphne) ---------------------...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder