15 Nisan 2018 Pazar

TOPLU ŞİİRLER V.BÖLÜM DOĞA SÖYLENLERİ - ZÜMRÜDÜANKA

---------------------------------------------------------------------------------------------------------
V. BÖLÜM
(Doğa Söylenleri / Zümrüdüanka)



-------------------------------------------------------------------------------------------


KERBEROS

I
Kızıl incilerle süslü alıç ağacına sürtünerek, ovada duruyorum. Güneşin ipiltisinde, altın sepeleyen otları yiyerek. Toz kaldıran at arabasına siyen bir köpeği izleyerek.

Sündük köpek, arada bir kulaklarını dikerek, uzun uzun ovaya bakıyor. Kulaklarını düşürüp toprağı kokluyor sonra...

Düşünüyor köpek, bu topraklar bize Elea'dan mıdır? Ve Zidi Dağı, Pearl Harbour, Zebur ve hoparlörlerin birbirleriyle ne gibi ilintileri vardır. Ve az sonra tek boyutlu yaşamına üşenmeden koşuyor. Tamuların sahip diye nitelendirdiği yoksul köylünün paçasına bulaşırken.

Zadig gibi uysal ama memesizdir köpek, yollarda iz bırakırken. Bir bir geçerken tozlu gölgeleri, kurumludur. Ustası onu özler.

Gene duruyor o; ve görüyor ki ilerde, köyün içinde bir karaltı, sinik ve ağrılı gökte, sünepe bir cisim, sönük, sarsak bir yalım gibi yükseliyor, bir uğru, cansız bir bungu gibi, iki kulaç ötede duruyor, kıpırdamadan öylece kalıp, havanın soğuk esintisiyle, eğrilip kayarak; uzaktaki kuyunun içine, -ölüs yıldız parçacıkları gibi çakarak-, birer birer iniyordu.

Sündüs köpek, dönmeyen tekerleklerin öyküsünü ve arpa yiyen atların, cenneti bekleyen melekler olduğunu anımsayıp gülüyor!

İmamlar ölünce duayı Pers gergedanlarına, evin büyük kızları söylüyor!..

II
Köpeğin yanındaki Zaliha'ysa ağlıyor. Buruşuk sursalların, acımsı sütleğenlerin, kavruk papatyaların, ceviz yapraklarının ve küflenmiş incirlerin kekre kokusuna ağlıyor.

Ölü gözleri, payam çiçeklerinde inleyen arıların vızıltısına, kelebeklerin sessiz gürültüsüne ağlıyor.

Sülüs görkemleriyle, salkım gibi sarkan Süreyya kandillerine, Pervin mendillerine ağlıyor.

Çünkü diyor; ölüler katı sıvılardır.

Zaliha ağlıyor.

Zuhal'in kirpiklerine yağan güz tipisi gibi. Aşk-ı Memnu'nun, makus talihine ağlayan Refike'si gibi!

Ağlıyor.

Kumruların kar sularının üzerinde uçuştuğu yaban ülkelere. Sessiz ve çopur otların arasında yürüyen menekşelere!

Ağlıyor kertenkelelere, bir zamanlar düşsü mavilikler biçiminde yağan bıldırcınlara ve siklonlar içinde çırpınan yeşil kırlangıçlara...

Zaliha; yalvarı saraylarında apışaralarını açarak arplerine işeyenlerin çığlığıydı senin farosun. Benekli kaplanların üzerinde; akrepsi çillerin yazgısıydı bir türlü anlaşılamayan. Ve senin umut dediğin, Zeytin Dağı'na bile tırmanamayan beyaz eşekti.

Köpek sen kızoğlankızdın bir zaman önce, orgazmın kuyruğuysa göktaşından kılıç. Keşke hiç sevemediğin sandal ağacından hemen inseydin. Keşke gücenmeyip, onun eski ahşap fülküne binseydin.

Köpek yalanlama! Biz Uruk'ta incir yiyen kızlarla sevişirdik. Unuttun mu, karnımızdaki bir temmuzluk ura, Enam Suresi'yle yanıt verirdik.

Peki köpek, biz ne idik?

Biz buz parçalarına elini sokan kızgın birer alev miydik...

Kara tay üzerinde kağşayan tek genli çamur, epriyen ses miydik?

Kuyruk yutan okeanosta -Yunus'un çektiği- erselik çanlı develer miydik...

Köpek -kanımdır-, bir akrep gibi artık kuyruğunu kendine sok!

Köpek yok, hiç bir şey yok!..


III
Arı kuşlarının gurklamalarını o kutsal öğlede, bir daha duyamayacaksın.

Avazat kuşlarının çalımlarını!..

Köpek doğaya öykünüp taçlanarak, Atina'da tanrıça diye sunulan Peisistratos'a ağlıyor.

Kurbağaların duruk göllerde sönmüş siborglar gibi duruşuna, acılar yüklü Boreas rüzgârına, kül dolu çayırlardaki tüit tüit kolonisine...

Sion'un vulvası toprak olmuş yeşil gözlü dilberine, düğün çiçeklerine, ela gözlerinde kör noktalar bulunan yengeçlere, bilge mırıltılarla dolu göğün aslanlarına ve kukla fillerin her bir şeyi duyabilen alık kulaklarına ağlıyor!..

Zaliha şu evrende söz sahibiydin sen!..

Betelgeuse sonneleri ve hiçlik baladlarıyla geçen yaşamın, kozalak yutan deve boyunlu örümceklerin dişleri arasında geçecek artık.

Zaliha, üzerinde göz gözü görmez buğuların gezindiği, kuşların sessiz kanat vuruşlarıyla gelip geçtiği, tilki kuyruğu çamlarının yükseldiği, -çiyli güllerle dolu- göllere ağla...

Zaliha, gülmesini bilen balıklara, mektup yazan kuşlara, -Pan'ı çağıran kavaklara- ve mutluluk peyleyen bulutlara ağla.

Zaliha kasımpatılara ağla, bodur ahşap evdeki...

Zehra ceviz ağacından işer, bizde ağzımızı açardık.

Biz böyle bir furkandık Zaliha!..

IV
Köpek, atlas göğün altında, sinik ovayı dolaşıyordu...

Köpek sen yaşamın boyunca hep aynı yolları yineledin.

Yakut bir tüy gibi gün ortasında yepeledin hep.

Köpek sen nice tümülüsleri doyurduysan da;

Göğün pençeleriyle kara toprağı eşelemişsindir bunca yıl.

Sen sanırsın ki usun tam tamına üç gözlüdür.

Ve sevişmenin utasal esininde lavların tüm kafataslarını yıkar.

Ve eril köstebek diliyle alevden geceleri eşsiz sanırsın.

Köpek, doyurduğun burgaçları tansıklı bedeninde hep boşuna aradın.

Onlar sıradandılar!

Gıcırtılarla kükreyen yaşamları özledin sen köpek!

Şimdi yoksulsun.

Abus'un çılgınlığına kendini ortak sanırdın;

İşaretlerle işaretleşilir mi?

Tan atımında, hangi görkünç pelvisten dualarla geçtin ki?

Senin orgazmın kın ve kılıçtı köpek!

Kendi döşüne saplanan iğdiş çelikti;

Peçelerini gizlediğin o kızgın tansık.

V
Köpek; Taklamakan gibi deşerek böğrünü, ant verdi Nuh'un sandal ağacına, sandalın tahtasında kağşayan kuş gibi uçup gitti.

Genesis taşı gibiydi bir karakarga, girip erdi orasına, tüy gibi aktı çatısına, bir bilinç akımına; Kiril orgazmın kütleselliğinde.

Ve şafak kuşunu, seviye ve ata bağladı.

Şimdi Uruk gibiydi kapsantısı. Yalnızlık içinde duruyor, yuların bağladığı nal seslerinde, çulha kuşu gibi de ötüşüyordu.

Kuşların orgazm oluşuna bakılır mıydı çift göz yuvada.
Bulanık ikindide kuşlar bayılır mıydı?

Ölümün geliş kapısına giren ve mürdüm yiyen kızlarla sevişirdik Ecmain'de...

Ve ürküyle -ölümün geçiş kapısı- aralandı birden! Et ete sevişmenin görkül çılgınlığında parçalıyorduk kaknusu. Sessiz avluları fare çığlıkları kemiriyordu. Tini yalpaladıkça yalpalıyordu, yineleyip duruyordu kendini; aşamıyordu erkini!

Kartal kargısıyla bir günüt yazıp, görünmez kuşları, ceviz yapraklarıyla değiş tokuş ediyordu. Sürdürüyorduk görkül! Uzaylı dedikleri biz değil miydik! Gündüz ve gece; Kiril çığlıkla ağlayıp, Zaliha'nın karnındaki ura, yine ve yine Enam Suresi'yle karşılık verirdik.

Ak gözleri, kara mezar taşlarının dikit duruşlarındaki donuk yuvalara sokarak elini boşalıyordu. Mors balığıyla yatıp çigani bir çalgı sesinde.


VI
Güneşin ışıkları cellat kızıllığıyla yükseliyordu.
Dehlizin önü aydınlanıyordu.
Etrüsk bir geçmişte bir afyon çiçeğiydim ben.

Kızıl bir tay üzerinde kinci ve ikinciydi bir kendi bilir.

Kelterlerden sızan pekmez dolu peksimetlerin lekesini yiyordu.

Şit nar ağacına küsüyordu...

Kızıl bir okla girip mor kuşun kanadına, tünedi kaldı orasına.

Güneş Callisto'yu eritiyordu.

Ten eprimişti, taş eprimişti, ses eprimişti!

Anaç bir çulluğun, yaralı göğsünden sızan kanlarla beslenirdi Kerberos;

Okeanosun ortasında, bir kuyruk yutanla.

İrinli aya varıyorduk yalnızca...

Düştü kırağı Medine Gülü'nün çiğ damlasında, süzülüp deve sırtında,

Kırk gün kırk keçeyi yiyerek.

Kara bir kuğu iterek örümceği,

Çöğürüyle bir böceğe geçmesine yardımlayıp,

Kaşınıp uğultuyla Argos gemili pelvis ormanının içine...

Gövdesi belinden öte kopmuştu Iason'un, bir karınca hızıyla kaçıp,

Varmak istiyordu koyağa.

Nereye varılırdı o zifiri karanlıkta, zindanı tavusla delip boşalsan tamda.

Pusula demirinin akrebi yemesi gibi.

-Işık dahi kemiriyor Emevi'yi!..-

Ve Saavadre saturnalitik bir şapkayla örterek kasığını içine çekiyordu.

Papirüs ve İdris ve kanalın hayvanı gülüyordu.

Yel geçiyordu köprüden. Hayvan bağırıyordu.

Eriyordu çılgın açlıkla ve karanlık beliriyordu sıradan bir saatte.


VII
(Dikenli menekşelerin dibinde, soluksuz saran sevinin delişmen köklerini eşeliyorduk. Çalılık otları ve büyülü dikenler kır hayvanlarıyla çevremi sarıp, gölgeli killerle dolu yaralıya benzer yollardan geçiyorduk. Aslanın ayağındaki çöğürü çekerek kurtarırken, öpücükten ve volkandandık yarasa kanı emen. Usluyduk. Usa tırmanan serseri kokunun çaldığı göçebe kokuyla, alüminyum ormanlara karışan tindik. Mitanni ve Luvi'ydik. Havanın çevikliğiyle, mis kokulu aya gerilmiş ipte; cambazın aksak ayağına, köpükte çözülen manolya kokularına, varlığın ve yokluğun sonsuz kıvrımlarına baş koyuyorduk.

Tuzun ufalanışını gördüm görkünç çemberde, kalın su yosununun kokusunu içime çekerek, balık vücuduyla yüzecek gibi duran yaratık, unun ansızın kopan fırtınasıyla göğe yükselince, bulutun vulvalarında şimşek kavgası yaptı.

Öksüz yıldırımın sinesinde, güneşin kibirli bezeğinde, yalanlardan sızlayıp, çaldığım imgelerle, mineral ellerimi ve gözlerimi oyarak, vahşi kokunun garip oklarına, günaydın üzünç dedim. Kış boyu rüzgârın ağlarına takıldım, uçucu kemanların yükselttiği çığlıklarla, çiğ füzeleri yerken, arı kovanlarının sesi, hanımelinin yahşi kokusu, düpedüz alıp götürüyor, arı doğanlarını yontarak, ipliğin ve bitkinin küçük panterlerini çayıra salıyordum!..

Toprağın düş gücünü ve düş göçünü, gülüşün palmiyemsi titreyişinde arayarak, kumun ve kumsalın başaklarını belledim. Uykusuzluğun çiğ damlası ve borazanın bıçaklarıyla tanrıyı kovalarken!..

Bellatrix'in sevi oklarıyla sana geldiğimde, kimseler görmedi ve kimseler bilmedi -emelin çığlığını- ve çalıntı bir çöl aslanı olduğumu Şeddât'ın ormanında...)

VIII
Hera diz çöktürüp, fosil bebeklerin yandığı lambada, çok ve çok eski birini arıyordu.

Kedrai gibi, iki kez yaşayıp yaşadığı; teflerin pullu tımbırtısında.

Ve çok eski adıyla kinini besleyerek koynunda; kendine geliyor ve geçiyordu kendini.

Kayaların sığlığında, bir sultandı göğü parlatan; yankı veren Huş ağacından. Sümbüllü yarıklarda ki kanı, çağlayan ateşlerde ağlatan. Düzenlerle aktı ve akacaksa gece, paslı demirler, hayvanları ve alevleri yaratarak yakacak, yalvararak yatacak ve akacaktı doyunçla.

Sütunların dibinde kumrular uçtukça, kadife bahçelerdeki ölüs çocuk başları ve kuaternerdeki levhalara basan; çavdar ayaklı avcıların fetüsüyle, şol tavşan ve şol keklik avlanacaktı.

Göller gölüyle boy boylansada, soymuk tepeleri doldurup anlatacağım; koyakların içinde gerilmiş baladların eşliğinde...

Ve bilmem ki kaçıncı, en eski adıyla cezamı çekeceğim;

Dedi ve durdu!..

Uyudu!..

Gülün adı ve Unutuşun Kitabı'yla...

------------------------------------------------------------------------------------------------



EZGİLER EZGİSİ
I
Ey Havva kızı, Lilith’in gizi, Sarah’tan güzel, ezgiler ezgisi!..

II
Güneşin Helena’sı, ayların Selene’si, ey yitik ülkem.

III
Ey yıldızlar kümesi, düşlerimin ‘Kûn’ sesi, umarsız Babil’in asma bahçesi.

IV
Ey Semiramis, ey Apis!..

V
Ey 'Kana Düğünü', ilk varlığın düğümü, balkıyan doğa!..
Yılan burçlarının Aden sızısı, Ehram diyarının İştar kapısı…

VI
Ben tüm gecelerimde seni arıyor ve karanlıklarda kendime sarılıyorum ve senin varlığında, özlemler içindeki; kendimi görüyorum!..

VII
Ey benim Mu uygarlığım, Çökelez dağı vadilerim, esen yelim; böğürtlenler, pırnallar arasındaki, görünmeyen kuş sesim…

VIII
Sen benim yitip gitmiş Atlantis’im, bulutlar ötesindeki, kutsanmış kadınlar kentimsin.

IX
Ey yamaçların çiğdemi, derelerde çağıldayan su; Tepelerde yankılanan yel, gümrah göğsüne mavi sümbüller doldururdu!..
Orpheus’un sana, sabahın sularında, defnelerle gelir, güneşin altın ışıkları kapını çalar ve papatyalar, nergisler, menekşeler ışıltıyla dolardı.

X
Ey çiçek tozlarıyla yüreği kızıla boyanmışım; sunakların kırmızısında tanrılara adanmışım ey!..

XI
Sen ikindi güneşinde salınan gölgelerim, gazel yapraklarının gizençli sesi, inleyen gecelerimdin...
Ey tanın çiğ dolu ıtırı, kuytulardan akan su, dili ballandıran yaban yemişlerinin, yürekleri yakan dağ gelinciklerinin korusu!..

XII
Ey sevgili, akşam alacasında oğlaklar koynunda uyur ve ben alevi yaran gözlerle, yangınlarda yanarken, sen bahar doğumlarının derman-ı derdi ve can verici melekleri gibiydin!..

XIII
Ey yüreklerin amentüsü, göklerde gecenin dolunayı yükseliyor ve işte yıldızların yıldızından flüt sesleri geliyor…

XIV
Aşkım kızıl güneşte yanan doğu zambakları, iki göğsünün arasında solan Lübnan sümbülleriydi...
Ey bakılışı, Hermon dağının çiçeklerinden güzel, ey gözleri, Filist denizinin balıklarından alımlı!..

XV
Dilşadım, gecelerimde hep sen vardın... Ve çıldırtıların umarsız ruhu, Şeria ırmağının suları gibi, düşlerimde hep sana doğru akıyordur.
Ey Şaron gülüm, gümrah salkımlarla dolu bağlarımın bekçisi, ruhların şahbanusu, incisi ey!..

XVI
Yeruşalim kızları! Siz onun yanında hiç kalırdınız!.. Ey nar çiçeği... Güzellikte; sümbüller arasındaki ceylan sürüsünü yıldıran.
Golan tepelerinin el değmedik sütleğeni. Ey nazenin goncalar, tomurcuklar… O size benzer!..
Ey açılmadık zambak, koklanmamış yasemen, bir bakışlık gelincik, biricik süsen…

XVII
Pınarların mühürlüdür senin. Dağlardan köpüklerle aşar, yamaçlardan süzülerek gelirsin. Günnükler arasındaki mür kokusu...
Sen arzular bağışlayıcı ve seçilmişsin. Bal kovanı ağzın yıldızlar saçar, dağ gülleri şerha şerha açarken, bir ayet gibi korulardan yükselirsin... Ve bilip bildiririm ki; sen tanrının düşlerisin!..

XVIII
Senin dilinin tadı orman yemişleridir. Saçlarının kıvrımı çam reçineleridir. Gümüş gerdanın Gilead dağının sürülerinden beyaz. Sen nardin fidanlarının arasında açan gül fidelerisin. Petra vadilerinde uçan kuş seslerisin. Ey umarsız gönüllerin, baldan tatlı, elmas kıratlı prangası, ey sevi anahtarlarının yeşim kapısı!..

XIX
Boynu fildişi kulesinden, saçları; kuzey yelinden dalgalı, gözleri güneyin güneşinden yakıcı yâr… Senin dudaklarında, hurmalardan, Kıbrıs turunçlarından gayrı bereketler var!..
Gilgal elinin güvercini gibisin; dizin dibinde, sahra diyarının aslanları bekler!..
Ey Kenan ilinin ceylanı, ak kalçaların firavun arabasına koşulu atlardır, göğüslerin, ikiz oğlaklardan beyazdır senin!..

XX
'Ey doğmuşların, doğacakların belleği…
Kafeslerden uçan kekliğim, taflanım.
Ey gölde yansısına sarılırken ölüp gittiğim
Kır tavşanları kıskanıyor bakir tenini…
Ey firavun kısrağı, Kedar’ın çadırı
Salkımları ferahlatan kına çiçeğim.
Ey sazı bol, çayırı bol su boyları, binbir gece soyları
Yeşil halıdan yataklarında döl verdiğim.
Ey gece yarılarında açan çiçeğim, furkanım, baş tacım
Ey tanrılarımın ataları, yıldızlara kavuşturan, cellâdım, kurbanım
Celile kanaryaları... Ey samanyolunda yuvasını bulan Beyrut kuşları
Ey içimdeki uçurum. Süleyman mabedinde ilâhlara kurban olduğum
Gönül tacirim, Arami İncili’m, ecem, esirim.

Ey İman diyarlarının cima sümbülü!..
Günahım, günahkârım, her iki cihanda; kapısına vardığım.
Ey Ravalpindi racasının koynundan aldığım!..
Gönül indiren, ahım, onyedi yaşım, yüreklere saçılan inci
Gönüller güvercini, sarı kovandaki bal arılarım, tapıncım
Ey tan atımlarında Pencap kaplanı gibi sarıldığım!..

Ey doru kefre, Petronas kuleleri; çölde gizlenmiş firuze denizleri
Ey Faust şiiri!.. Nil’in gölgesine uzanmış Mısır sarayları senin evindir!..
Süreyya Kandili’m, dağlarda göveren bahar ayları,
Ey beyaz tepelerin Amarna’ları…'

XXI
Ey sevgili
Seninle biz, ikizdik!..
‘Ol’ deyince olurduk,
‘Öl’ deyince ölürdük.
Aşkımız öyle büyük ki,
Şu peri masalı ona yetmez
Şu gökyüzü onu örtemez…
Ey zehirler zehiri, ağum, kuğum, içtiğim…
Ey sıratından geçerken, ‘Dünyalardan’ geçtiğim!..
Gecenin damlasıyla, çiyler ve kâküllerin, gönülleri süsler...

XXII
Bugün canımdan kan damladı
Güller, fesleğenler saçıldı kapımın eşiğinden ve entarin açıldı birden!
Peçelerinden süzülen aşkın zerresi; pare pare hüzmesi dolaştı odaları…
Havada bal veren arılar, kelebekler uçuştu, serçeler ötüştü sevinçle,
kumrular sevişti.

Nergis girdi kapıdan, altın lüleli saçları elime dolaştı
Çiçek tarhları arasından gülümseyerek geçtim.
Nisan geldi nazlanarak yanıma, mayıs koluma girdi
Çarıklarım yeri göğü inletti, emîr kızlarının göğsünü yardı
Başakların arasından göklere vardım, yağmur bulutu, serin bir ıtır yaydı
Güneş açtı, salkımlar fildişi kulelerden sarktı, dudakları, ağızları paylaştı!

Güller patladı, goncalar; berzah alemleri gibi yayıldı mürdüm diyarlarına!
Ve ben pişmanlıkların ülkesine geldim!
Ve gökkuşağının içinde, cinnet tırpanlarının gölgesinde
Akheron’un şol kayığına bindim!

Gözlerim görmez oldu…
Ve ey sevgilim, sisler içinde o görkünç elest alemlerine
Bilinmeyen bir yüz, görünmeyen dünyalara doğru, yitip gittim!..

------------------------------------------------------------------------------------------------------




BİR BAHAR AYİNİ
(Hermafrodit)

I
Defnelerin taçlandırdığı başım her döndüğünde, ıhlamurların altında uyumuş kalmış olarak buluyorum kendimi ve esen yellerle uyandığımda, bir erkek tavşanı koklarken buluyorum incecik bızırımı...

Bazen aşağılardan mırıltılarla geçen yolculara bakıyorum, taş atıyorum onlara, ürkütüyorum hayvanlarını ve en önde ak bir tay üzerinde duran önderleri diyor ki; ‘Yukarılarda dağ keçisi olmalı, yoksa nereden sıçrar ki bu taş yağmurları.’ Sonra ağaçlara tırmanıyorum, alıçlar, böğürtlenler topluyorum, bademlerin yosunlu ıslak dallarına uyluklarımı yaslayıp, daldan dala geçerek, bodur ağaçlardan erik koparıyorum. Ormanın uğultusuna kapılıyorum. Yalnızım ve orman cinsleriyle kucak kucağa hep böyle yalnız kalacağım. Su birikintilerinde yusufçuklar boru çiçeklerine her konduğunda, mavi kanatlarını tutup çekiştiriyorum onların, çayırların üzerinde çocuk kalbi gibi titreşiyor böcekçik. Öğle üzeri örenleri dolaşarak, tepelerde yaban arılarının yuvalarına çomak sokuyorum, ardıç dalı renginde, sarılı kırmızılı şeritlerle, ürkütücü, incecik sokaçları dışarıda, uçuşuyor arılar. Yaprakların arasında kovalamaca oynayıp kaçışıyoruz ve peteklerden değneğimle sıyırdığım ballarını yalıyorum onların. Bal ağzımın kıyılarına dökülüp yayıldıkça; kelebekler, minicik böcekler gelip konmak istiyor dudağıma. Sonra aşağılardaki boğaza iniyorum, gün burçlardan süzülüp, yarıklardaki ejderhanın kucağına düşmeden sulardan çıkmıyorum, ağaç kabuğundan sandallarla yüzüp dolaşıyorum. Kabarık, gümrah toprakta dolaşan orman cinsleri, mutluluk ve şaşkınlıkla beni izliyorlar, üzerlerine gidersem geri çekiliyor, karşıya geçersem de hemen toplaşıp, yine merakla bekleşiyorlar. En çokta kuşlar ötüşüyor yıkanıp dökünürken, iskeçeler, sarı gagalar, çatal kuyruklar, çulhalar. Kırmızı kanatlı çayır çekirgesinin bile çıtırtısını duyuyorum çağıltılar arasında.

II
Yapraklara yürüyen su, kutlu bahar tanrıçasının gözyaşlarıdır. Aşağılarda köylüler, tarladaki ürünlerini çapalayıp ter akıtırken, yorgunluk çökünce, komşularıyla yarenlik yapmaya başlıyorlar. Akşam dönerken, binitleri yolun sapağında bir görünüp bir yitiyor. Sesleri, orman cinlerinin, su perilerinin seslerine karışıp, tuhaf aksanlara dönüşerek kulağıma dek geliyor. Tatlı, dertsiz uğultularla söyleşiyorlar eyerlerinin tepesinde. Kimi zamanda hava dönüyor; uzakta, ovalarda birden patlayan bir hareketlilik gözlüyorum. Fırtına, bastıran yağmurla, her şeyi katıp katıştırarak, karman çorman ediyor, eşyayı ve insanları hırçınlaştırıp bozup dağıtırken, kızışkın bir belirsizliğe yol açıyor. Dallar hışımla eğilip doğruluyor, otlar saç saça baş başa kalıp, toprak karışıyor ve buğday dolu düzlüklerde şimşekler çakarak, ova bir o yana, bir bu yana savrulurken, sesler ürkücül bir heyulaya dönüşüp, tümsekleri aşarak, uzakta kararan gölgeler ve burgaçların homurtusuyla, ıssız dağlara doğru yükselip gidiyor. Ve birden ortalık umulmadık biçimde durularak, doruklarda çamların dikenli taçlarının, pırnalların, kedi tırnaklarının arasında güneş açıyor, az sonrada, yine hiç bir şey olmamışçasına, dağın karanlıkları arasından sızan ışıklar, kovuklarda kıpırdaşan uyuşuklarla kol kola, sanki işitilmez sessizlik dolu oynaşlar içindeymiş gibi, yavaş yavaş batıyor.

III
Serin mayıs sabahında çiçekler açmış, parmaklarım çiçeklerin kırmızısına bulaşmış, lagünün sisleri arasında, umarsızca çırpınan kuşlarla, düşte gezer gibi süzülen tazılar görüyorum. Dağ köylerinin kurnaz bakışlı tazıları, ağaçların yere yakın dallarında, uçamayan yavrular, kabarıp kösleşen toprakta kara tavuklar, çamların kovuğunda çılgın renkli tavuslar, düşten güzel kuşlar varmış gibi, bir kral edasıyla salınıp gidiyor. Ve mavi benekli tazının ağzındaki yabanıl kumru, kanatlarını çırpa çırpa, sağa sola çarpa çarpa tükenerek, bu yaşam sarhoşu, kıvıl kıvıl canlıların dünyasına veda ediyor.
Şafağın bitişini muştuluyor keskin uluyuşlu yırtıcılar. Ve ürpertici sabah yelinin şımarttığı çayırlarda, yaprak gözlü karacalar suya inmekte ve alaca tüylü uzun kuyrukların tuhaf çığlıkları var sabahın sesinde. Kırlarda Venüs
çiçeklerini koklayarak dolaşıyorum, koruların baygın kokusu burnumda tüterken, ulu bir ağacın dalları altında, birden gürültüyle bir sanduka düşüyor tepeden. Gümüş kapaklı minicik bir kutu, içinde gönüllerin saklandığı, altın
simlerle döşeli, kadife tenli dörtgen piramit. İçini açıyorum, küçük mü küçük haberci Merkür, -Hermes kılığında!- sadağında oku, elinde yayıyla, anileyin sıçrayıp karşıma geçiyor ve karanlık bastığında, her zamanki gibi, Atena’nın sevişme vaktinin geldiğini söylüyor bana.

IV
Ormanın içlerine doğru uçarcasına koşuyorum, pembecil bulutlarla örülü, mavi yıldızlarla süslü kulübeden içeri giriyorum. Atena kuş tüylerinin havalarda uçuştuğu, diri bedenlerin üzerine, iri basenlerin ötesine berisine üşüştüğü, yumuşak, rengarenk yatağında beni bekliyor. Sarılıyorum ona, nilüferli göllerden süzülen çiğ dolu damlalarla, siyah zülüflerinden sümbüller sarkan, yasemin kokulu saçlarına elimi atıyorum. Teninin buğdaysı kokusunda, rüzgarda yapraklar gibi, dilimi gezdirerek, avlaklarına, ağaçlık derelerine, ırmaklarının dar boğazına, çayır tüylü, çiğdemlerle süslü kıstaklarına doğru hoyratça iniyor ve doruklardan aşağı, elimi kolumu sallaya sallaya, Atlantis’de sözü edilen Platon’un dev mağarasına giriyorum.
Kulak oyuklarına, boyun uzantısıyla, omuz boşluklarına, yanak gözeleriyle, çene çukurlarına, orman yemişlerinin tüm tatlarını, tüm kokularını, tüm gizlerini fısıldayarak onu kışkırtıyorum. Ansızın dönerek altına alıyor beni, gözlerim kararıp, kulağım uğuldarken, gizlerle dolu uçurumlarında, el değmeyen yükseltilerinde, altın sunumlu renkler içinde, kayarcasına dolaşıyorum. Görülmemiş, us dışı ışık oyunlarıyla süslü, güneş gözlü, mavil sislerin perdelediği, renkli tüylerle bezenmiş, sincapların yaramazlıkla gezindiği ormanlarına dalıyorum. Güzelim hayvanlarla, alabildiğine kıvrak taylarla, ak tüylü akbabalar, vahşi filler ve benekli kaplanlarla oynayıp coşuyorum. Ve çene gülü gibi bir tünelin ağzından; çift ağızlı bir tünelin ağzından, yıldırımlarla girip çıkarak, koşarak, hızlanarak, düşe kalka, çarpa çurpa, bağıra çağıra, ağlaya sızlaya, yalvara yakara güneşe varıyorum. Körelen bilincimin kösnül aydınlığında, haykırışlarla eriyip, alev alev parçalanarak, bir güneş oluyorum!..

V
Sabah olmak üzereyken, aslan kükremeleri ve vahşi böğürmelerin tan atımında harmanimi topluyorum. Düşlerin kulübesinden çıkarak ormana dalıyorum. Soğuk ve mavimsi bir bahar göğünde, ayın soluk ışığının, öylesine erinç ve dinlence vaat eden ormanın içlerinde gezinişiyle, eğrelti otları ve at kuyruklarına basarak, -sırtımı kuzeye verip- bir sedir ağacına yaslanıyorum. Ormandaki kaynaklardan dökülen suların çağıltısında omuzlarım ürperiyor, hayatın ve ölümün amansız baskılarını benliğimde duyumsayıp, ağaçların arasında -kaplan gözü gibi- parıldayan sabah yıldızına bakakalıyorum.
Karşıma çıkan ilk çağlayanın kollarına bırakıyorum kendimi, funda yapraklarıyla kalçalarımı ovuyor, incecik kaburgalarımı ve göğüs kafesimin minicik incirlerini hafif hafif kırbaçlayarak, diri bedenimin özlemle yüklü kalmasını sağlıyorum. Sonra geyiklerin dilini vurduğu derelerden kabımı dolduruyor, gergedan kuşlarının sevişmesine tanık oluyor ve Attika baharlarının temiz havasını içime çekip, batıya doğru yürüyerek, uzakta Perillos’un heykelleriyle süslü, sığır kuyruğu biçeminde yayılmış, altınsı bir göz gibi yalımlanan, boğalarıyla ünlü Phalaris kentinin (güneşli) görüntüsüyle baş başa kalıyorum.

VI
Sarı taç yapraklı, çiçeklerle dolu bir ırmağın kıyısında, söğüt ağaçlarına asılı kalmış yarasalara bakıyorum. Yarasalardan biri; ‘Kendimize ilişkin, kendi hayaletimizden, katıksız süresi türdeş uzama yansımış, renksiz bir gölgeden başka hiçbir şey algılamaksızın mı yaşarız’ diye garip bir şey söylüyor. Şimdi yaşıyoruz hepimiz gibi. Şimdi geleceğin en beri noktası, bir başlangıç, geçmişinde en öte noktası bir sondur. Ölümsüz ve ‘Asıl dokunulamaz olan şimdidir.’ Geçmiş ölü, gelecek doğmamıştır. Ölünce, -un ufak olup- bitimsiz bir geçmiş ve sonsuz bir gelecek olur, zamanı sileriz diyor. Orman içlerinden çokça uzaklaşmam, bu garip düşü görmeme yol açarken, kaçarcasına ormana dönüyorum. Yeraltından yükselen bir patırtıyla kendime geliyorum, yıldız biçeminde büyük bir kütle çıkıyor önüme ve bir zambak gibi açılarak, içinden tuhaf mı tuhaf yaratıklar çıkıyor: Kerberoslar, pegasuslar, kentauroslar, gorgonlar, feniksler, meduzalar ve daha niceleri beni aralarına alıp el çırparak oynatmaya çalışıyorlar. Kötücül olmadıklarını düşünerek; birlikte oyuna çağırıyorum onları, dolunay çıkıncaya dek dans ediyorum onlarla, sonra bir çemberin çevresindeymişçesine toplanıp oturarak aya bakıyoruz. Sanki bizi izleyen birileri var orada, sanki birbirimizle bakışıyoruz. Ve yaktığımız ateşin sisi ayın önünden dalgalanarak geçiyor. Oradakilerin ateşi, gizemli bir yalaza dönüşüp, gözlerimizin içinden bir hayal gibi akıp gidiyor.

VII
...Sabah çift gövdeli bir palamudun çatalında uyurken buluyorum kendimi, tüm gördüklerimin düş olduğuna karar verdim, ne denli acıktığımı düşünerek, mantar aramaya başladım, içinden garip sesler gelen tatlı su midyelerinden topladım, sonra onları gene ırmağa bırakıp, akşamdan kalan küllerin içinde bulduğum korları üfleyip püfleyerek yeniden tutuşturdum. Ormanın tinine dualar okuduktan sonra, sırım gibi dallardan edindiğim çubuklara mantarları dizerek, taşların arasında közledim ve kendime hedonist ruhların bile kıskançlıkla gözleyeceği bir ziyafet çektim. İlerde, dalların arasında peşinde bir geyikle dolaşan Artemis’in gölgesi ateşe düşünce, hemen gizlenerek, onun gizemli gülüşü ve hayvanları büyüleyişine tanık olmak için, soluğumu tutarak bekledim. Geyik, Artemis hızlanınca hızlanıyor, yavaşlayınca da durup sanki onun adım atmasını bekliyordu. Ormanın tüm hayvanları onu görünce ya soyluca bir duruşa geçiyor, yada alabildiğine güzel bir ötüş yada meleyişle serzenişte bulunuyor, musalar gibi şarkılar söylüyordu. Yakınlardan geçip gittiğinde, onun bu şarkılar alayına benim içimden de katılmak geldiyse de, kendimi güçlükle dizginledim. Taşların arasında iki yeşil yılan bile, uykularını bırakıp otların içinden, onun ardı sıra süzülüp gidiyorlardı...
Sonsuzca yaşam biçimi olsa da, ormanda yaşıyor olmaktan çılgınca bir sevinç duyuyorum. Göğsüm mutlanla dolu, başımı yukarılara kaldırıyor, coşkulu bir koroyla uçup, Artemis’e eşlik eden apak kuş sürülerine doğru dalıp gidiyorum.
...
Defnelerin taçlandırdığı başım her döndüğünde, ıhlamurların altında uyumuş kalmış olarak buluyorum kendimi ve esen yellerle uyandığımda, bir erkek tavşanı koklarken buluyorum incecik bızırımı...

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------


ZÜMRÜDÜANKA
(Ormandaki Kuğu)

Ormanın kuytusundan az önce kanatlanan kuğu, yamaçta binlerce kutsal birer ziggurat gibi yükselen, tansıklı, kutsanmış ve baharağzında kırağılanmış, dallarında kar sepintilerinin elmas parıltılar yayarak göğü ısıttığı, yeşil çamların en tepesine, ürkütücü kanat sesleriyle ulaştığında -göğül yüzlü nymphalar- onu izlerken, meşe palamudundan küçük iki satyr de, şaşkınlık dolu gözlerle, bir çamlara, bir de çılgın gibi kanat çırpan bu kuğuya baktılar.

Kuğular ki erkekleri Europa’nın oğlu, dişileri Zeus’un kızıydı.

Bu akkuş, mızrak gibi yükselip, tuğlu çamların, yaşlı sedirlerin kırılgan filizlerini de aşıp, tüm duruluğuyla sonsuz göğe ulaştığında, içinde binlerce yaşamın kaynaştığı, büyük sarı ovayı da gördü. Kar tüyümlerinden arı kumrucul gövdesini, bir ok gibi aşağı saldı, az sonra da gözlerden yitip gitti.
Gece olduğunda orman cinsleri, gizlendikleri kuytu ve kovuklardan Samanyolu’nun üzerinde, kuzeyden güneye, binlerce kuğunun kanat çırptığını gördüler.

Kuğunun ürküsül bir görüngüyle kanat çırptığı yerde, bir an gözü elâ, kirpiği karacıl çalı yapraklarının arasından, güneşin yedi rengiyle parıldayan, bir tavus kuşu çıkmasın mı!.. Başı üzerinde gelinliğe benzer, Hint karanfilleri güzelliğinde, keman teli gibi incecik tüyler vardı. Bu dikleyik tüylerin arasında, kelebek kanadındaki yalancı gözcüklere benzer, tuhaf biçemler yanıp sönüyordu.

Gizenç dolu renklerdi onlar!.. Harnup yeşilinin içinde sarı, keten mavisinin içinde tahıl beneği, çinko beyazının içinde pembe ve kadife siyahlarının içinde, kırmızı mercanların dizildiği, başak endamında taç!.. Tanrısal çekicilikte bir garip uçar, uslara durgunluk veren zarif yaratık. Yılankavi tüylerle sarmalanmış, gökparlı yollara yakışır bir görüngü, kar tüyümlerinin içinde kıvrılıp yatan doyumsuz deniz, inci dişli Amarcord!..

Tavus gagası küçük bir kuştur. Tavukçul…

İşte renkleri, düşlerde gezinen masal prenseslerinin zülfü gibi yayılıyor, Venüs dinginliğinde bir koku çayıra dağılıyor. Harun’un çıngıraklı saati gibi, Keykavus’un kaftanından alımlı, zümrütle, yakutla içrek, incinin yeşimin sarıştığı, kakma hançer gibi sülüs tüyler, dokunduğu yerleri yakıp aydınlatıyordu.

Taç Mahal’den, Ren deltasındaki bütün ormanlara dek ötüşmüş tavus, şimdi şu tanrının düşlerinden de yeşil ormanda; tilki kuyruğu çamlarının, köknarların, ıhlamur ağaçlarının arasından sızan güneş ışığının oyunlarına kanarcasına; -Ona tafra yaparcasına- kuyruğunu açmasın mı! Onu gören bir satyr hemen bayıldı, bir nympha tünediği ağacın dallarından, paldır küldür yere düştü, bir aslanın gözleri çenek gibi büyüdü, bir ceylan dona kaldı, bir sincap kovuğunda hoplayıp, zıpladı, bir sürüngen incecik, yırtıcı sesler çıkararak, kötücül kokular yaydı. Binlerce kuş sustular ve ormanın tüm kelebekleri, tavusun çevresini sardılar. Us uçuran görüntü, meleksi yaratıkların koruduğu bir renk ve desen ormanına dönüştü. Tüm satyrler yaşamın kutsandığı bu anda, ölüm sessizliğiyle yutkunarak, bu renk ve desen harmonisinin büyüsüyle kendisinden geçtiler…

Aaa!.. Çalılığın içinden, bir de sülün çıkmasın mı! Sülün kuşu! Az önceki alaca güveyle, saatlerce sevişip çiftleştikten sonra, birden peydah olan bu kız kanat, bu renkçil uçar, bu mineral tazeliğinde gerinen bıçkın, bu sahtiyan biçemindeki civan, bu bakılışı güzel uzun kuyruğun, çalılıktan çıkarkenki gürültüsü, az önce otların arasında delicesine inci arayan, kar kuğusunu işte böyle ürkütmüştü…

(Avcı Mehmet, on yedi bin kişiyle ava çıkar, Trakya ormanlarında nice kuğu, sayısız sülün ve gönlü yaralı binlerce geyiği avlardı. O civardaki tüm geyikler kahırlıydı bu yüzden. Beograt’dan, Nemçe’deki kayalıklardan, Boğdan vatanından şahin getirtip, sarayda ehil yaparak, doru atlarla, Istranca, Köstence ormanlarına girer, tapirden, hüthüte dek, kunduz demez, gündüz demez ne bulursa avlardı. Ayaklarını çöğürlerin yaktığı aslanları, kuyruğundan sürükleyip, sarayın avlusuna bıraktığı, halayık ve hasekilerin, aslanların dinmeyen uğultusuna gözyaşı döktüğü ve ‘Burası Ölü Aslanlar Avlusu’ diye erinip dövündüğü söylenir.

Avcı Mehmet, nice Mehmet’in dördüncüsü olup, şahinlerle şahin avlar, atmacanın gözünü, ipek mendille bağlar, av günlerine değin; emir kulluğuna alıştırırdı bu kara kuşları. Gözleri oyuk, aslan ve geyik kafalarıyla dolu hareminde, kimi yazgısız cariyelerin cansız vücutları, gün-tün eşiğinde, Sarayburnu önlerinde karaya vururdu…)

Çalılığın içinden çıkan sülün, gökte güneşin dönüşüne dek süren sevişmeden doymamış olacak ki, tavusla didek-gaga oynaşına girdi. Oynaşta bir sülün alta düşüyor, keyifle yuvarlanıp debelendikten sonra, küçücük çimenlikte, kuş tırnağı gibi yayılmış sümbülleri kırıp ezerek, gül kokulu ayaklarının üzerine dikiliyor ve minicik mahmuzlu, kınalı bilekleriyle süslü tavusun, billur göğsüne dalar gibi yaparak, gagasını yakalıyor ve incecik dideğiyle başlıyordu kıvrılmaya…

Ve gölde yüzen su perileri gibi, ormanın boşluğunda, nar ağaçlarına, kırmızı meyveli böğürtlenlere, pelitlere çarpa çurpa, batıp çıkarak, asılıp sürüklüyor, keçi ayaklıları ürkütüp, bu kez dönerken, bu sevişip didişmede sıra tavusa geliyor, bir fırsatını bulup -bir punduna getirip- mavil kuşun alt dideğini kavrayan tavus, onun küçük dilini oynatıp, çığlık atamamasından da yararlanarak, bu kez sülünü sürüklemeye başlıyor ve cevizlerin dallarına sürünüp, palas pandıras girerek, kokularla ayılıp-bayılıp, süzüşüp sevişerek koca ağacın oyuk gövdesine, pata-küte kıç üstü düşene dek oyunu sürdürüyordu.

Hava kararıyor, Zeus ormandaki ağaçların arasından yükselen, biricik kavisli boşluktan, bir Tepegöz gibi ormanı gözetliyordu. Bu anda bütün hayvanlar hypnos olmuş gibi duruyor ve hemen o anda tavus bir hilâl gibi yine kuyruğunu açıyor ve ormanı, bu inciler, leylâklar cennetini, bu kuşburnular, alakuşaklar gezegenini, en çılgın renk balatları, en azgın kokusullarla kaplıyordu.

Gökleyik yüzlü, yüce Zeus susuyordu o an. Dev çenesine yasladığı mabut elini oynatmadan, kara bulutların arasında devinerek avını düşlüyordu!..

Afro ise; geceyi geçireceği Kentauros’un peşinden koşuyor, gözden ırak ormanda, ürküsül yüzlü, Herakles denli güçlü Gençtauros’da kaçıyordu. Karanlık dallara hışırtıyla sürtünüyor, onun çılgın, bitmez tükenmez isteklerini, daha önce tatmış olan birkaç satyr, hemen kuytulara, orman diplerinde; boş ağaç gövdelerine tırmanıp, kayaların içine sinerek; saklanıyorlardı.

Bunu gören kimi hermafrodit, sevi tanrıçasının önüne çıkıyor, erselik figürlerle süslü devinimini, kösnül danslarla bezeyerek, bu isteri tanrıçasını daha da çıldırtıyorlardı.

Bu saatlerde, bir de Çinli bir prens geçerdi ormanın içinden. Altın sarısı seyrek bıyığıyla, ateş ağızlı bir ejderhanın sırtında; sağ eli yelek cebinde, sol omzunda talih kuşu gezdiren. Melek yüzlü günahsız.
Bir filin üzerine kurulmuş tahtta, bir tülün arkasında, beyaz atlı bir prens onu bulana dek uyuyacak olan; sonsuzca beklemeye vargılı bir Hint prensesiyle, karşılaşana dek dolaşacak olan, Çinli prens!
Güceratlı mihraceyle, Pekinli genç şehzade!..

Ceviz ağacının, mantar küfüyle dolu kovuğuna düşen sülün, tüylerini çırparak oynatıp kalktığında, kırmızı karıncalar, kelebek larvaları, minik uçarlar, dağ kedisi tüyleri ve yeşil uzun bir peygamber böceği, istenç dışı hoplayıp, zıpladılar.

Akşam oluyordu. Sülün ve tavus son kez oynaşacaklar, kimi canlılar, tuhaf devinimler yapacak, toprak altında kemirgenler uyanacak, nymphalar geceyi geçirmek üzere dallara tırmanacaklardı. Tavus son kez dolunaya öykünecek, son kez güneşe benzeyerek açacaktı kuyruğunu. Olimpos’un yücelerindeki eğrelti otları, at kuyrukları yatışacak, lâdinler kokuşacak, Pan flütünü üflerken, güneş bir Hera düşü yaşatır gibi, oyuklara, kovuklara dek girecekti. Yaşamın gizil bahçeleri, son kez gülecekti akşam olmadan, tüm savanlar, tüm ormanlar, tüm koruluklar; korular, bilinen bilinmeyen tüm ağaçlar / ağaçlıklar uyuyacaktı az sonra…

Kararan yaprakların arasından, sinsice bir tımarlı sipahi yaklaşıyordu av borusuyla, kös çalıyordu bir baykuş. Binlerce şahin, sahiplerinin şirpençeli ellerinde buyruk bekliyorlardı, tiz çığlıklarla doldurmak için alacakaranlığı!..

Öne doğru birden uzanan, meşin kaplı, kara bıyıklı, emrivaki ses. Kemirgenler, sürüngenler, uçarlar, kokarlar, yatarlar, hepsi kaçıyordu bir alarm zili duymuşçasına, bir tamu kokusu almışçasına…

Dişil sülünle, eril tavus, oğlan-kız oyununu sürdürüyordu. Bir ok atımlığı öteden, yayı dağ kedisi penisinden, oku hüthüt tüyüyle süslü, bir 16. yüzyıl Azrail’i vınlayarak geldi ve tavusla oynaşında gemi azıya almış, istekten dolup taşmış, saatlerdir ormanı adımlayan, sülünün incecik boynunun, tam ortasından, vınlayarak geçti!..

Sülünün kopuk-yırtık boynu, boğuk-kısık bir sesle, tavusun sorguç başlı gagasını, son bir kez kıstırıp kavradı. Ve gözlerine inmekte olan, o kuşlara özgü saydam perdeyle birlikte, cansız başı, gelin teli gibi sallanmaya başladı.

Tımarlı sipahi, büyük bir heyecan ve telâşla atından indi, nimfa ve satirler gizlendiler. Çinli prens ters yönde uzaklaşmaya başladı, sürme gözlü mihrace sonsuz bir uykuya daldı.
Avcı Mehmet’in elindeki şahin birden fırladı, uğursuz, komutsuz bir girdap gibi fırladı şahin; albızın tohumu geliyormuşçasına, tazılar atıldılar, tüm canlılar ciğiltiyle kaçıştılar, tavus kuyruğunu bir güneş gibi son kez açtı.

Çoğalan bulutların arasından bir şimşek çaktı, gök gürültüsü alev bir top gibi gezinip, tüm tümseklerin, tüm çukurların içini dolaştı, sülünün ağzı tavusunkiyle bitişik; son bir kez açıldı…
Ve gökkuşağıyla doldurulmuş bu ağır külçe, içinde bin bir giz barındıran, bu eşi bulunmaz mücevher, sonsuz bir sessizlik, bitimsiz bir umarsızlıkla, -yavaşça- toprağa düştü!..
Zümrüdüanka öldü…

-----------------------------------------------------------------------------------------------


YAKARIŞ

(Rebilüevvel ayının on altıncı, 2 Temmuz 622 tarihinde, bir Cuma günü, Selman kölesi bulunduğu bir Yahudi’nin bahçesinde, Yesrib dolaylarında yüksekçe bir hurma ağacının tepesinde bulunuyorken, efendisi olan Yahudi’de, öğleye doğru bu hurma ağacının gölgesinde oturmuş dinleniyordu. Tam o sırada bu Yahudi’nin bir amcası oğlu gelerek, son derece kızgın bir şekilde şöyle demişti; ‘Şu Evs ve Hazreç’in Allah belalarını versin, şu anda onlar Kuba’da, Mekke’den gelmiş ve peygamber olduğunu söyledikleri birisinin etrafında toplanmışlardır.)

I
Ey insanlar arasında O’na benzeyen. Ey seven, ey sevilen. Ey Kureyş’i deniz köpeğiymiş zanneden. Ey yabani mantarım. Yer elmasım, papatyam. Ey Yesrib yamaçlarında, sütleğenler gibi parıldayan. Kum tepelerinin ardındaki ürkek ve narin ceylan. Ey yağmur göletlerinin siyah balığı. Hanzala otunun güneşli çiçeği. Ey jerkovem.

II
Ey kar ve ateşi birleştiren, berhudar ol denilen. Ey çobanlık yapan yalvacım. Ey iki kaşı arasında yüzlerce yıl yol gidilen. Cehennemde giydiğim ateşten pabuç. Ey düşler kaynatan. İnanç kılıcım. Keder yılım. Ey Kureyş ulusu. Ey firavunların iman ettiği putlar. Yaban yağmurlar.

III
Ey kefensiz ayakları ishir otu ile örtülen. Ey mahzun kalplere okla yürüyen. Ey Tihame kabilesi. Ey deve karnındaki sülbünden oğlak. Altın buzağı. Ey kızıl keçim. Kulaksız at. Ey Vakkas’ın oku ve ey Buvat. Ey sırattan sırat. Ak gerdanların incileri gibi dökülen gözyaşlarım. Ey Arami dilim. Hicaz tüccarım. Sevgilim!..

IV
Ey Mekke’nin gölgesiz ağaçları. Umeyye oğulları. Medine hacıları. Ey yol ayırtlarının su dağıtıcıları. Ey sürahiden alımlı. Ey bal yapan arı kovanım. Büveyhi hükümdarım. Ey genç kızların sivri sözlerinden delici. Ey İbrahimî olan. Ey Semud kavmini çıldırtan.

V
Çölde kumlar şarkı söyler!.. Bir udun tellerindeki nağmeler gibi. Ey esrarlı ninniler. Cinleri perileri ürküten!.. Rüzgârları deli divane eden ey.

(Bazen bu tacir kafileleri, kendilerine gülüp onlarla alay eden ve korkutan cinlerin seslerini işitirim korkusuyla, bazı garip vadilerden geçerken develeri süratle koştururlardı. Eyle şehrinde, Yahudi kabileleri, aşırı şirke daldıkları, cumartesi yasağına uymadıkları için mesh edilmiş yaşlıları domuz, gençleri de maymun kılığına sokulmuştu!..)

VI
Ey Suriye hududunun Busra ili. Siyer kitabım. Ey meleklerin kanat gerdiği Ficar savaşım. Ey Ukaz panayırı. Kusem dilim. Ey Baraklid’im. Hevazin kabilesi. Ey haram ayları. Ey bereketli hilal. Ey Mekke’de parıldayan dolunay. Ey Necid çölleri. Medyen vadileri. Halep muhacirlerim. Ey Avrupa şehrine şan olmuş bağlar. Ey Taif. Acem elim. Ey gökyüzünde gezen yıldızlar. El Emin'im ey..

VII
Ey Kabe’nin sütresi. Hubel putum. Ey Huzaa Emiri’m. Ey baksı oklarının yakut uçları. Ey Kezzabe güneşim. Suya atıldığında ağlayan taşlar. Ey Hacer’ül-Esved’im. Hira dağım ey. Ey insanların enyarı, eryarı. Ey utkun olan. Ey inançsızları en iyi anlar imam. Ey sevdacı, tan sözcüsü. Kavimleri kavuşturan.

VIII
Bedenleri yarı çıplak çobanlar!.. Çölün sarı tozları. Ey Ebu Kubeys dağları. Güneşin ışıkları. Ey ürperen ağaçlar. Mekke taraçaları. Ey karanlık yıldızlar. Ey su kuyuları. Çöl kapıları. Çadırlar. Ey ateş çemberleri. Gönül hırsızları. Ey narin hilâl. Bedr'in aslanları ey. Ey gecelerin yıldızı Tarık. Burçlarla dolu göklere andolsun ki; O kalplerin ziyaıydı!..

IX
Ey simgeler simgesi. Gölgelerin ötesi. Ey kayalar. Uçurumlar. Ey hiç değişmeyen, hiç değişmeyecek olan!.. Ey yoklukları var eden kan pıhtısı. Ey Ebu Kuhâfe. Ey gönül yelpazesi. Mushaflardaki risaletim. Ey Ebu Leheb’in kuruyan iki eli. Ey Mekke delileri. Saçaklar ucunda yükselen toyrak. Ey kanla sulanan dikili taşlar. Ey hamurdan putlar. Herat kapıları.

X
Ey sağ elinde güneş, sol elinde ay olan. Ey Mardin kapılarını şiddetle çalan. Ey göğsün üzerinde kayalar. Herakleion!.. Ey Hüsrev Perviz. Ey pervaneler, viraneler!.. Ey karanlıklar evi. Işıklar kümesi. Ey Şiruyeh. Semur ve kunduz. Ey parsı gemleriyle tutanlar!.. Ey tazılar. Ey Şiraz. Ey halılar!.. Ey Medine illerinin demir lalesi... Köleler!.. El İsra ey. Ey gecede günahlara garkolan.

XI
Ey Yakup kayalığı. Ey Azrail. Ey dünya gailesine savrulan. Bakır yüzlü öç meleği. Ey devrilen testilerin dökülmez suyu. Ey Cebrail kanadı. Dehşet veren dağlar ey. Ey kavruk kayalar. Mina Çiçekleri. Kurak vadilerin Yesrib gülleri!..

XII
Ey mağara ağızlarının dişi kuşu. Lav sahraları. Ey çağıran güvercin. Ey Necid bedevileri. Şam entarileri. Ey mavi atlar. Ey Habeş Necaşisi. Ey kılıç gölgesinde uyuyanlar!..

XIII
Ey cennet sülbünden narin keçiler. Ey Bulak'ın ıssız mahallesi!.. Ey zırhlara bürünmüş. Ey göğsünde kuş tüyleri gezdiren. Ayakları kum lalesi ey!..

XIV
Ey putlar önünde eğilmeyen. Ey lekesiz. Ey veçhesi nur olan. Ey azaları parıldayan. Hazreçliler!.. Gatafan kabileleri. Ey kayadan yontulmuş beden. Baalbek kâhinleri. Ey Uzza. Ey avreti gözüken. Ey yalancı peygamberler. Ey kaya yarığından çıkan. Ey hörgüçlü develer. Ebabiller!.. Ey Müseylemetü’l-Kezzab. Hayır ve şer. Ey Ren dağlarında gerçek, ötesinde batıl olan. Ey Hicaz çöllerinde dolaşan. Ey Hadramut. Ey sahra hırsızları. Ey hurma şarabım. Arı su. Ey ashab, ey ensar, ey muhacirler!.. Ve ey velemyekûnlehû!..

XV
(Ve bunun üzerine o ashaptan bir grup arkadaşı ile birlikte aniden Medine’den çıkıp Necid bölgesine doğru geldi. Ama sıcak son derece aşırı idi. Her tarafı kasıp kavuruyordu. Ve develere de sıra ile binebilmekte idiler. Ayakları üzerine bezler ve hurma lifleri sarıyor, kumların yakıcı sıcaklığından ve taşların keskinliğinden korumaya çalışıyorlardı. Hatta Ebu Musa’nın bu yolculukta şiddetli sıcaktan dolayı ayak parmakları düşmüştü... Ama onların son soluğuna da tanığımdır. O sıra yanımda bulunan ensardan bir arkadaşım da tanıktır. Gerçek tanığın kim olduğunu da, yalnızca Allah bilir. Eğer tanık bensem, Rasulullah (sav) dan sonra insanların en hayırlısı olan Hamza İbn Abdulmuttalip’in de, insanların en şerlisi olan Müseylemetü’l-Kezzab’ın da imanımın indinde; Solgun bir gül olmaları benim yüzümdendir!..)

Ey iki cihanın efendisi, sonsuz göklerin büyük yargıcı; Şu fani alemde, sülb-ü Adem'den de olsa; Kul hakkını ödeyen, güneşler önünde müjdelenenler var mıdır!.. Varsa kim?..

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi Raciûn.

-----------------------------------------------------------------------------------------



ZÜLEYHA

(Züleyha'yı sevmek için, Züleyha dışındaki her şeyi sevmelisin...
Ey sevenleri ayıran, soyların yıkıcısı, mezarların yapıcısı,
acımasız ve sakınılmaz olan!..)

Senin güzelliğin Mardrus'u çıldırtıyor.
Ruhun nazarı, ak uyluklarına uyum sağlıyor.
Duru göğüslerin İrem bağlarının zümrüt salkımıdır.

Seni gören kalpler; göğüs kafesinde raks ediyor!
Yokluğun gecesinde; kuğuların birleştiği gibi birleşeceğiz!..

Kâbe'nin meliki üzerine yemin ederim ki, güzelliğinin eşi yoktur.
Böğrü narin incilerle süslü kısrak gibisin.
Karanlık suların ay ışığı sana nazire yapıyor.
Hicaz udu; dilinin musikisi yanında hiç kalır.

Ey sağ eliyle küpeşteyi
Sol eliyle feraceyi tutan. 

Masumların kalplerini titretip
Hilkatine boyunlar uzatılan!..

Meleklerin biçtiği mehr ellerimi yakıyor.

Senin boynunu saran kalpler kırılsın
Mazlumların ahından, gözpınarı kurusun.

Senin teninin lezzetini göklerde duydu!
Taberiye'de bedeviler, ceylan avına çıktı!..

Baldan tatlı pelüzeler sensin.
Sen Marahil'i seversin.

Uduma ikinci telde bir seyrek koma
Sen Mesrur'un kusurlarını bağışladın.

Gökte ki kız kardeşler, dolunaylar gibisin.

Ey gecenin kanatlarını, tan atımında uçuran.

Doğunun örtüleri arasından ay yükseliyor
Gelinlik gibi çölü aydınlatıp, yüzünü gösteriyor.

Sen Isfahan topraklarının kızıl nar çiçeğiydin.
Kader senin için udunu çalıyor.

Sen Harar'da büyüyen, kum zambağı Habeşî'mdin!
Ey galiz düşmanlarımın elde ettiği utkular!..

Ve orada hiç bir şey yokken aşk vardı
Hiç bir şey kalmadığında, aşk olacaktır
dediğim!

Ey makus talihim!..

Bir gün adam öldürdüm; Tanrım izin verdi
Bir gün hırsızlık yaptım; Tanrım izin verdi
Bir gün aşık oldum; İzin vermedi dediğim!..

Ey Icaza'da,

Kör bir dilenci gibi sevdiğim!..

------------------------------------------------------------------------------------


RABİA

Ey Rabia...
Sen rabbimin lütfu, göz alıcı bir süsü,
gönül bağlarının ele geçmez bir gülüsün.

Senin bakışın görmeyen gözleri açıyor;
dokunuşun canlara can, dillerin dermansızlara dermandır.

Sen sevenlerin maşuğu, sevilenlerin aşığısın.

Sen dünya ahretliğinden bir can, muhtaçlara, zayıflara canan,
günahla taşından toprağından geçtiğimiz, suyundan içtiğimiz şu aleme,
şanlar-şerefler bağışlayansın.

Karşılıksız sevene kalbini açan; yaralı ruhlara şifa
ve seçilmişlerden bir zişansın...

Rabbimin gözdesi sensin.

Senin salınışın yeri titretiyor. Bakışların kalpleri eritiyor.
Senin geçtiğin yollar, ağaçlar, dallar; huşuyla önünde eğiliyor.

Sen kullar arasında yürüyen, adı rağm olmuş,
yeryüzü insanlarının kalbinden geçensin...
Düşler timsali, gönül çağlarının, kalp evlerinin kapısından süzülen,
hanlar hanı bir cihanın nihanısın sen.

Sen cennetin tubası, bahtsızların duası, küsmüşlerin figanısın.
Kalbin bütün n'isyanların kalbidir.
Onlar ki sana emanet.

Her kim ki sana sığınacak, mahzunları,
masumları, elest aleminin bu bal gözlü, bereketli sultanı koruyacaktır.

Senin kalbin, yalnız ruhların evidir.
Senin ruhun, yalnız kalplerin tesellisidir.

Sen rabbimin müjdesisin. Üzülmüşlerin Kâbesi'sin.
Meleklerin cariyesi, o güzel ayetlerin bildirenisin.

Onları gümüşlerden alımlı, zambaklardan çalımlı,
kuş seslerinin hanı duyumlar evine; O fısıldıyor.

Sen çilelerimizi kucaklayan, sevinçlerimize kanat geren,
umutlarımıza yol gösterensin...

Rabbim seni imtihan ediyor. Güzelliğin acılarıyla sigaya çekiyor.
Sen müjdelenensin, yürüdüğün yollara güller serpilecek
ve O seni kullarına, haberci tayin edecektir.

Sen sabredensin.

Ey güzellikte eşi bulunmayan.
Gülüşleri şifa dağıtan.

Ey periler divanı.
Canlar alıp, canlar sunan.
Ezelin ebedi, bir gül-ü gonca, armağanlar armağanı,
Sultanlar sultanı;

Rabia...


------------------------------------------------------------------------------------------

SELENE
(I)
Teninin zümrüt kokusunda,
o kutsal deltanın yeşim kapısında...

 Tanrısal sağrının yamaçlarında,
 uyluğunun granit çayırlarında,
 deliler gibi dolanıyorum her gece...

Bir dalgın cambaz!..

Kuş evinin mağaralarında,
o kutsal ağzının koyakları,
kızıl damarlarında,
dilinin ateşli uğultularında,
tan atımı yaklaşıyorken,
kömür rengi zülüflerin dolanıyordur boynumda,
kaderin ağlıyordur belki koynumda...

Selene...

Teninin ipek diyarlarında,
gezinirim her gece,
o yatışan yumuşak çayırlarında,
piramitlerin uçlarında,
o gümrah tepelerin ardında...

Altın koşumlu atlarımla
umulmadık, bitip tükenmeyen koyaklarında,
kıvılcımlar saçan karanlık doruklarında
etekleri pembe damaklarında...

Ceylan soyundan kirpiklerin gözümü alıyordur.
Baygın simsiyah zülüflerin uyuyordur kollarımda.

Ellerim geziniyor oralarında,
göğsün süt veriyor ılık yağmurlarında.

Karnın Kedar çadırıdır senin, uyuya kaldığım,
koltukaltlarında ıslak, düşlerine sığındığım.
Karanlık çöl rüzgarlarında...

Selene,

dilin zehirli zambak şu bahar sabahında,
yanakların gümüş ovalar,
zülüflerin servilerim, pırnallarımdır.

Dudakların ateş rüzgarlarıdır senin...

Irmak sularının kıyılarında,
boynun akarsuların dili, alnımın yazısıdır.

Dağlardan süzülüp gelendir o, 
etekleri zelzeleler gibi...

Ak göğüslerin umru dutlarıdır,
toprağın kökünden fırlayan yumrular,
gümüşten bir zambağın verimi onlar.

Kalplere benzer!..

Selene,
bir ay parçasısın sen,
ey güneşin kardeşi,
delişmen dalgalarımın deniz feneri,
gecenin mavi sularında ki can kandili...

Ecem!..

Firavun saraylarından kaçan Tamar'ım,
yalnız benimsin sen,
bense senin kaplanın, Amnon!..

Her gece zincirlerinden boşanan...

Kapım çalınıyor gece yarısı, kim o,
kim o gelen, sen misin...

Selene...

Canımsın, ruhumsun, aşkımsın benim...

Güneşin altın oklarının ışıltısında,
iki kaşık gibiyiz işte, iç içe...

Selene,

Dağ yolunda rüzgârlarına bindiğim,
ırmak kıyılarında gidip geldiğim,
teni yanıp sönen perim,
yılanım, ceylanım,
o sonsuz ufuklara bakarak ağlayanım...

Ahım, göz yaşım,

Alın yazım...

--------------------------------------------------------------------------------


SELENE
(II)
Sağrısını döndüğünde, dolunay görüyorum sandım. Tanrım ne görkemli gecelerdi onlar... Perdeler çekilecek, tüllerden süzülecek ve göklerin ayetinde, ışığın cennetinde, koyun koyuna uyuyacaktık her gün. Her gün doyasıya düş görecektik, aşkın yalın denizlerinde, katıksız göklerinin irem bahçelerinde, som kırmızıya bulanmış sevinç çiçeklerinde ...

İşte o çıkıyor dağların arasından, deniz yakamozlara boğuluyor, ufuk, ışık oyunlarında coşuyor ve Selene'nin göğüsleri azgın bir volkanın patlayışlarıyla parıldıyor. Deli dolu bir rüzgârın izi mi o, bir yılan, bir ejderha, bir kaplan mı o, bir insan, bir ceylan, güz bahçesindeki bir hazan mı o...

Bütün gece atımı sürdüm, bütün gece gideceğim yeri unuttum, bütün gece yıldızların salıncağında avundum... Bütün gece atımın dizginleri boşandı, bütün gece sağrısı köpükler içinde kaldı, bütün gece kişneyişleri karanlığı sardı. Bütün gece gökyüzünün uçurumlarında çınladı şahlanışları...

Döl evinde tan ağarıyordu. Kuşlar koro halinde kanat çırparak ötüşüyor, sevinç dalgalarıyla uçuşuyorlardı. İrkilerek uyandık. Yahşi bir kabilenin iki çocuğu gibi, bir Promethe gibi, birbirimizin ciğerlerini, yüreğini, organlarını yiyip bitirmiş ve birden ılık bir okyanus, sönmüş bir rüzgâr gibi durulmuş, ölümün güzel bahçelerinde; solan birer gül gibi uyumuştuk.

'Hayvan tanrısal bir canlıyken, insan dünyevi bir yaratıktır, bunun içindir ki yaşamı boyunca ölümsüzlüğü arar hep ve ölümlü olduğunu bilir... Ölümsüzlüğü, sevişmenin bitimsiz labirentlerinde bulacağını sanır, kavgalarda, kılıç sularında arar arayacağını, bilimde, sanatta, edebiyatta... Ve ölümsüzlüğün, bir tür alegori olduğunu anladığı an ölür. Ölümsüzlük umarsızlıktır, gerçek olan arayıştır, sonsuzluğa dek sürecek olan arayış. Ve evren, sonsuza dek sürecek  olan bir arayıştır...'

Selene giyinmişti, merdivenlerden inerken el salladı, ayak sesleri kesilir gibi olunca dayanamadım; Selene! Efendim dedi!..

Sesimiz iç içe iki kaşık gibiydi.


-------------------------------------------------------------------------------------------
HAŞEPSUT

'Ona bakmak, her şeylerden güzeldi'.

Hattuşil, altın tekerlekli şarıyla, sana geldi.
Nedimelerin hurma yapraklarıyla, yelpazeleriyle yanımdan geçti.
Güller eğildi, goncalar açtı, afyon kozalakları apak göğsüne değdi.
Çıldırtan endamın surları kuşattı, görücüler duvarlardan sarktı.
Yollara aktı gür sarmaşıklar ve kâhin Puhueba yıldızlara baktı...

Dedi; Onun kutsal yarığının karanlıklarından sonsuzluğa geçeceğiz.
Onun aylası, kasık aralarından, ışık kaması gibi parlayacak.
Ak piramitlerinin eteklerinden perilere varacağız.
Doruklarında satirler el ele görülecek.
Ey dilinin lav sfenksleriyle, tamuyu kül eden ece
Alevlerin savurup, rüzgârların püskürdüğü gece
Acunun tüm orduları önünden geçecek.

Ey göklerin Haşepsut'u
Ok kirpikli, canını; canlardan alan
Ey ateşlerin özünü kavurduğu...
Ey küllerinden doğan güneş.
Gecelerimi ışıklara boğan ay.
Sesi yeryüzünün saraylarından duyulan
Doğunun sütunlarından yayılan misk.
Kederler veren güzellik.
Ey tapınakların bilinmeyeni...
İnananların özündeki kıvılcım.
Ey yazıtlardaki karmaşık çizgiler
Yansıların, yankıların düşlenmez gizi.

Ey ölümsüz ruhlardaki asimetrik evren,
Hasdrubal'ın eşi. Unutma beni!..

----------------------------------------------------------------------------------------------



BERENİCE

Berenice'deydik.
Çöl ceylanı bakışlı, ürkek ve gizemliydi.
İnsan tinini alıp götüren bir şey, tuhaf bir gizem var bu toprakta,
bu canlıda...

Görünmez bir görkemin ardında, inci gibi ipek yürek,
ellerde bahar kokusu.

Ölebilirler, ama öldürücü değil, sevebilirler ama, can alıcı,
kristal bakışlılar.

Kırılgan şeyler. Gerçek mi ki... Alnında siyah bir büyü,
dünya derler bir yurtlukta

Abbasiler'e götürür gibi. Kaba ve hoyrat bir hibridin,
bir şeyh hominidi bu.

Kozmosu kavrayamamış, aç gözlerin cin evleri, 
Çulsuz, aşkiya ve çapulcuların, imanına düşmüş gibi.
Bir tavus gibi süslü, cennet sümbülü gibi, kokusu olmuş,
Adem saraylarının, bin bir gece masallarının.

Ağız galaksisini yakmışlar. Ama hiç öpmemişler,
dokunmamışlar, bu nasıl olabilir ki.
Boynuna hançer süsü gibi, yılankavi boynuz da asmışlar,
bak bu doğru, bir çöl ceylanı bu.
Muska var boyuncuğunda, yürek biçimli, sunakta boyun eğecek,
mavi kanı içilecek, bir maral gibi.

Acunun bir çene gülü, boynundan aşağı, diyagonal zülüfler,
günahları mıdır, kara yazgısı mı... 
Haykırmak istiyorum ben, dilini yitirmiş, bu çılgın,
kışkırtan arzuya, bu ahuya...

Şiddet ve cinnet içinde saldırmak istiyorum,
aynaya yansıyan evrenin düşmanıyım ben.
Yeryüzü varken, bu ceylansıya katlanamam,
onu yok etmeliyim severken.
Ben karanlıkların içinde, vahşeti ve hiçliğinde,
peşinden koşarak, onu arayarak, onu anarak, silinip gitmeliyim.

Ben onun Berenice'i, bir estet, güzellik aylası,
bir cennet hülyası sanmasına, katlanabilir miyim. 
Öyleyse onu yok etmeliyim. Tüm evren bir cehennem.
Tanrının onu yaratmakla, bir kapris uğruna,
tüm yaratılmışları hiçlediğini,  göstermeliyim.

Ve 'Şükran' duymalıyım, bu kutsal gerçeklikten,
onun adına ölmeyi bilmeliyim.

Karanlığıma dönerek, onu aramayı, uçsuz bucaksız boşluklara,
uçurumlara yağan yağmurlara haykırmayı...

Ve sonsuza dek inlemeyi sürdürmeliyim!..
-----------------------------------------------------------------------------


PROFİL

Hermes mavisinin, ay beyazı uyluklarını, kutup ışıklarıyla parıldarcasına süslediği gecenin sabahında, Mesih’in saçlarını sıvazlayıp kanala çıkan genç kızların, defnelerden çelenklerle gönendiği, İsis’in vergi memurlarına bir cebirle aşkı belletip, Yakup’un, ırmak ötesi sularında gezindiği, sunaklarda yazılı buyrukların, yeryüzü halklarına, o mutlanlı günlerin yaklaştığını bildirdiği, konsüllerin kara gölgelerinin surlarda gezinerek, ada çayları gibi kokulu; Sumatra köylülerinin, ortaçağ derebeylerinin, ayak uçlarında zambaklar açan Türkmen kızlarıyla, kentleri yıkan azgın suların, bentlerden aşarak, deltalara kavuştuğu, Hicret’in 23. yılının Bermahat ayında, şol yüzünü gösterdiği, içinden ateş geçen gül fidanlarının, Hemedan’da toprağa kavuşup; Tanrıların tapınmaya durduğu gezegenlerde, meleklerin yakarılarıyla, kuş arabalarıyla, göklerin cennetine ulaşınca, kementlerle boğulan cariyelerin, son iç çekişinde;

Yakut gözlerinde yanıp sönen nurlar gibi, ilâhi bedenlerinden yayılan ve insanları çıldırtan yalımlar gibi; İman diyarlarında açan sümbüller ve Venüs gibi peçesinden sıyrılarak, gizem dolu ülkeleri tutuşturan yasemenler gibi!..

Sevmiştim seni!..

-----------------------------------------------------------------

KİTABE

I
Senin yarı çıplak, mermer rengi adımların yüreğimi yakıyor.
Onlar tapınağımın sütunlarıdır. Bak ceylanlar nasıl da kıskanıyor.

II
Ben uykulara varmadan sütunların arasında dolaşır, galerilerinde gezer,
dehlizlerine girer ve dört nala giden atım, birden şaha kalkarak;
parıldayan nalları kıvılcımlar saçar!..

III
Her gece ay batana dek, senin yamaçlarında gezinirim ben,
kayalıklarından iner, ırmaklarına girer, topraklarını sürerek,
ışıltılı tepelerden Araf Yolcuları gibi kayan yıldızları izlerim.

 IV
Bütün gece, senin koyaklarında, bir iman yeli gibi, cirit atarım ben.

V
Ve tan ağarır...

VI
Senin göğsünün uçları umru dutlarıdır.
Beyrut kokularıdır.
Onlar Urart vadilerindeki üzüm salkımlarıdır.

VII
Dolunay sağrılarının kımıldanışında, sönük kalır!..

VIII
Senin körpecik tüylerin mayhoş kokular yayar.
Delirir ruhlar. Irmak cinlerimin boğazı kurur,
dili yanar.

IX
Biliyorum, görkemli salınışının titrettiği, nice dağlar var!
Senin narin boynunda dolanan dilim,
bana can verir, susuzluğumu giderir.

X
Sen uzanır uzanmaz, ötücü kuşlar,
ışıldayan zülüflerinde yuva yapar.
Sen sevilmedikçe solansın, sen bakılışına doyulmaz,
öpüldükçe güzel olansın!

XI
Rabbim seni bana bağışlamış.
Ekmeğim sen, şarabım sensin.
Ruhum her gece yollarını arşınlar.
Karanlığımın güneşisin.

XII
Seni rabbime bağışladım ben!
Kendinden geçişlerin Taberiye gölünün sularıdır.
Sen benim ahretliğimsin.
Süzülüşün Petra vadilerindeki gül kokularıdır.

 XIII
Aşkım sana, imanım sanadır benim.
Şattülarabım. Ruhumun kabri, gönlümün kaprisisin.
Yüreğim senin avuçlarında...

Ölümüm ellerindedir senin!..

-------------------------------------------------------------------------


EFSUN
(Muallâka)

I
Gece gel. Gabit ovasının dört tarafında çamura batan, bataklık hayvanları gibi, ada soğanları gibi, içime gir. Kök sal orada. Yemenlinin satmak için yükünü yere indirdiği deve gibi köpür. Çoban aldatan kuşu gibi çınla tan atımında. Haykır. Ih sonra. El-Müceymir'in güneşte parlayan doruğu gibi parlasın kının kılıcı. Serapta kar düşleri gibi olsun. Tir tir titresin tenim. Bir kirman gibi dönesin. Bir kabile reisi, sağanak bir yağmur gibi üstüme gel. Sebir dağı gibi çalkan rüzgârda. Sonunda Teyma'da yüklü, bir hurma dalı gibi silkineyim. Sakinleşip öleyim.

 II
Yağmurunun serpintileri, El- Kannan dağına düşer gibi, dağ keçilerini ürkütüp kaçırdı. İri meşeleri kökünden söktü. Kuteyfe'yi yerle bir etti. Bir bulut gibi, Katan'ı, El- Sitar'ı, Yezbul dağını neredeyse örttü. Daric ile El- Uzeyb o bulutu ne kadar beklediler bilsen. Işık kaman, bükülü fitilleri bile aydınlatıyor, rahip lambası gibi aydınlık saçıyor. El çırpan bir şimşek gibi patlıyor. Eyeri üzerinde, gemi azıya almış süvarim. Gözüm üstüne takılırken, diğer gözüm aşağıya bakmaktan kendini alamıyor. Onun gizine ermekte, bedenim yetersiz kalıyor.

 III
Vücudun nasılda terli, bu kayışkanlık sürünün erkekleri ve dişileri için yeterli. Gerdanlığım, amcalarım dayılarım değerinde boyunduruğun olsun. Devar putu gibi, uzun etekli kızlar, yaban sığırı sürülerin olsun. Dişlerin incilerin. Av hayvanlarının kanı, göğsünün kınasıdır. İki art ayaklarının arasını, yere değen yahşi tüylerin, gür kuyruğun örtüyor. Sen ceylan böğrü gibisin; deve kuşundan bacakların. Kurt gibi birden bire koşar, tilki yavrusu gibi dönenirsin. Tay gibi sekilisin, çift atarsın. Göğsünün hırıltısı, kişnemelere eş. Gürbüz uyluğun sırtının keçesi, pürüzsüz sert kayada yağmurun neşesidir, gelgitin aslan kükremesidir.

 IV
Kısacık tüylü kuş yavrularısın. Ektiğim ama biçemediğim sen. Bir kurt gibi ulursun oracığımda. El Ayr vadisinin, yeşil çayırlarının kumarı gibisin. Cennetlik kuma. Omuzların su tulumları. Karanlıklar ışığını bekler, sabahım geceni. Yıldızların, keten çiçeklerine bağlanmış düşler gibidir. Onun kasveti, boynunu uzatır, göğsünü şişirir. Beni sınamak için üzünç ve kederlerin üstüme gelir. Nazlı kirpiklerin ateş oku gibidir. Denizin dalgalarısın. Beni kınayan ve vazgeçmemi öğütleyenlerden ne olur uzak dur.

V
Aşktan gözleri kör olanlar vazgeçti de, benim gönlüm deli divane. Entarin beni tanır. Yüzünün parlaklığı rahiplerin çırasıdır. Zaby tepesinin ak çiçekleri ve İshir otlarının dalları eşimiz. Güneş yükselene dek uyuyanımsın... Ay çıkanda delirenim, uluyanım, kuduranım. Miskler içinde önlük takıp, kuşak bağlayanım. Örük saçın sularda yüzer. Bacakları hurma dalı gibi çevik, sımsıkı. Zülüfleri ta yukarılarda, ak kurdelesi olanım. Hurma salkımı gibi, cennet kömürü gibidir, o simsiyah saçların.

VI
Boynu beyaz ahu. Göz gözeyken düş gördüğüm. Örtünü, geceliğini çıkar, mahremin ay ışığıdır. Ziynetlerin aşığı. Dünyazatım. Vecre'nin güzel yüzünü bir saklayıp, bir gösteren, ürkek bakışlı, yavru ceylanım. Sedeflerin içindeki incilerden sarı, gerdanı aynalımsın. Gecelerin çılgınlığı... Oymağın sınırlarındaki dalgalı kumsal, bakir tepeler, bizi kucağına alsın. Nakışlı harmanin eteklerini sürüyüp, izimizi sürsün. Azgınlığım, aşırılığım, seni vazgeçilmez kılsın.

VII
Ülker yıldızı, parıldayan taşlarla süslü kuşağını görünce, gök kubbede, nice muhafızları pusuya düşürebilseydi, seni öldürmeye azmetmiş oymakları aşardı. Çadırına girmesi umulmayan, gün yüzü görmemiş, nice zümrüt ahuyla, gönül kapında bekledim ben. Gözlerim, aşkımla param parça olmuş kalbime, oklarını saplamak için yaş dökmekte . Nöbetçiler bizi beklemekte. Kalbini kalbimden çıkaramazsın. Senin aşkın uğruna ölmem ve ne emredersen onu yerine getirmem, seni böyle şımarttı. Ey İrem Bağı. Fatımam!.. Bırak artık nazlanmayı…

VIII
Bir gün, o sevgili kum tepesinin üzerinde, yüz vermeyip ayrılacağım diye yemin ettin. Aşkın müziğinin tınlamalarına yemin ettin. Ecele ve kadere yemin ettin. Ki o emzikli kadın, bir yarısıyla çocuğunu emzirirken, diğer yarısını coşkuyla bana sunuyordu. Dağlardan küheylan iniyordu. Senin gibi nice gebe ve emzikli kadınların kapısını çalmış, henüz bir yaşına basmış, nazarlıklı yavruları alıkoyup, efsunlamıştı o...

 IX
Yürü ve devenin yularını kendi haline bırak; beni de meyvelerini devşirme zevkinden alıkoyma... Mahfe kayıp da, ikimizi birden yan yana yatırınca bana; “Devemi yaraladın ey çarkı felek, in aşağı!” demişti ve mahfeye, Uneyze’nin mahfesine girdiğim o gün: “Yazıklar olsun sana, beni yaya bırakacaksın ey pars tomurcuğu!'' demişti.

X
Genç kızlar, Mor Afrem zambağını, kızaran gülleri birbirlerine sunup durdular! Sapları iyi bükülmüş, beyaz ipeği andırıyordu. Kutsal ruhun tamburu gibiydiler. Onlara adaklar adadığım bolluk günleri… Geri de kalan miskleri develere yüklemem ne hoştu! Hey gönül kuşu, sen o sevgililerle nice günler geçirdin. Özellikle de Daretu Culcul’da geçirdiğin günler. Benim aşkım göl incileridir. O ikisine duyduğum aşktan dolayı göz yaşım, göğsüme doğru sel gibi akmış, kılıcımın askısını bile ıslatmıştı!..

XI
Benim şifam durmasız gözyaşı dökmektir ama silinip giden izlerin yanında inleyişler neye yarar? Kalktıklarında her ikisinden de obaya, karanfil kokuları getiren, saba rüzgarlarının esişi gibi kokular yayılmıştı. Senin bu sevgiline göz yaşların, tıpkı bundan önce Me’sel Dağındaki Ummu’ul Huveyris ve komşusu Ummu’r Rebab’ı sevdiğinde uğradığın akıbet gibidir. Benim şifam bol bol gözyaşı dökmektir ama deli gönlüm secde ederken bile sevilmelidir.

XII
Arkadaşlarımsa, orada bineklerinin üzerinde çevremi sararak: “Kendini üzüntüyle helak etme, metin ol” diyorlar. Göçlerini yükledikleri günkü ayrılık sabahında, yörenin deve dikeni ağaçlarının yanında, melekler gibi inciler döküyorduk. Sevgilinin yurdunun geniş alanlarında ve oradaki su birikintilerinde yürek yakan ceylanların, bulut cevheri gibi elemli gölgeleri görünürdü ki, dünya ahreti adeta budur.

XIII
Tudih ve El-Mikrat’a kadar uzanan, güney ve kuzey rüzgârlarının dokuması sayesinde, henüz izleri silinmemiş olan ''Emel Denizleri''ne ağlıyorum şimdi. Durun, bekleyin, sevgilinin ve onun El-Dahul ile Havmel arasındaki Sıktu’l Liva’da bulunan yurdunun anısına hıçkırıyorum artık. Ruhların Göçlerini, Elem Denizlerini ve Keder Gökleri'nde olan biteni; kimse bilemez ki...


-----------------------------------------------------------------------

BUĞU
İşte sizinle konuşmak uğur getirmedi, yeşil çayı koyarken buhurdan kolum yandı diyor musun... Sizin kolunuzun Watt'ın, Fulton'un bulgulamak gibi bir erdemi yeryüzüne armağan ettiği buhurun ısısıyla, güneşin ateşiyle bir an için yanar gibi olması, Tanrı'nın bizleri neredeyse sıygaya çektiği, sınavlara tutar gibi eylediği ve ikimiz arasındaki o onmaz duyguları ölçüp, deneyimlediği ve belki de o kutsal tuba ağacının, o titreşen, o mübarek, cennetsi bir kolu gibi toprağa uzanan ve yaslı yüreklere, us kıran dimağlara düşebilecek tüm arzularla özlediğim bedeninizden, yeşil bir dal gibi sarkıp, güneş ışıkları gibi, iç çeken bir buğu, ufkun kızıllığında şaha kalkan ince bir yalaz gibi yayılan, bir ışık kaynağı gibi, kuyruklu yıldızlardan bir kuşak, ayın denizlere sevdalı ışığı gibi savrulup ürperen, bir peri, koruluklar satiri, küçümen bir orman cini gibi aydınlık saçan ve dünyaları ışığa boğup, aşağılara, yeryüzüne doğru sarkan ve geldiğimiz topraklara, doğduğumuz yuğrulara, dağlara, denizlere doğru, gümrah haleler, görklü bereketler gibi saçılan ve doyumsuz hünerini, dizginsiz bir özlem, coşkulu bir kıskançlıkla gözlediğim parmaklarınızın, sizi seven, sizi tasımlanabilecek tüm arzularla düşleyen ben, bu aşığınızı yoldan çıkaran, bu cennetin tubası, Tanrı'nın aylasını, sonsuza dek yanımdan ayırmaz, can evimin ta içinde, onu sıcak, onu ılık, onu meltemli bir rüzgar gibi göğsüme bastırıp, ölümün güzel bahçelerine, sonsuzluğun elest alemlerine dek saklayabilirdim ki, ey yüreğimin yaresi, ey ruhumun efendisi, can evimin can haznesi, canımın kan sinesi, o senin adındır ki, şu mecnunun, senin kapının gönül bekçisi, senin sevda kulübesinin delisi olaydı!..



----------------------------------------------------------------




EMEL DENİZİ

I
Ey doğurgum. Arap rönesansının siyah güneşi.
Epifanisi Endülüs'ün.
Ey erinçsiz boşluklar. Sofist bedenim.
Ey boyun eğmişim.
Ey kuşluk gecelerinin cıvıltıları.
Bedreddin'im solmasaydı, Timuri olmasaydı;
Ufuklarında -gider gelirdim!..-

Ey ateş saraylarının hasekisi.
Mahrem yuvağının kızıl zambağı.
Ey alınyazısı cennet bağışı. Keder görmemiş kaknus.
Ey ölümsüz iksirlerin körpe sihri. Morfolojik çiçeği.
Aşkiyalar taburum...

Ey antimutluluklar. Pratik usun postulaları.
Ey tanrının mührü. Gönül çelen. Safsata gülü.
Ancient şarkılarım. Antinomiler. Duyusal algılarım.
Ey paradokslar savaşı, metafizik tinselliğim benim.

Ey hermeneutik görselim. Tanrısal bağış. Hükümranım.
Ey bedenler ikizi. Çift ağızlı ıtır. Eski Ahit'im.
Ey gülen gözler. Uyluk süren perennisim.

Ey altın düşler. Versatilim. Archimedes'in yakıcı aynası.
Sicilya'nın manivelası. Erken ilkçağım benim.

Ey özsel bilgim. Platonik angajeler.
Ruhu revanım. Benliğim. Ninova'nın mavil yüreği.
Asur kapısı. Bedenimin tanrısı. Aynasında serpildiğim.

''Ey geleneklerin yaşamı, gerekçelerden uzun olamaz;
Aşkımız solamaz dediğim.''

II
Ey gelecekteki geçmiş. Örüntülerim. Mentalist Kartezyen.
Ey özsel sanrım. Etik politiğim. Ey özüne karşı olduğum.
Otoriteryenim. Tenimin kırbaç izi. Somut dolaysızlığım.

Ey kutsal sandığım. Düşünüm'üm.
Ey Galile'de su içen ahtapot.
Öğle güneşinde sevişen öglenalar.
Çiftleşen gardenyası tan aklığının.

III
Ey yürekler Dadası. Kurbansal ikiliğim.
Hipostazım. Önsezim.

''Ey bilinmeyene giden yol
Bahadırlar yoludur dediğim!..''

Ey kızıl meskenim. İçselliğim.
Maksimlerim. Ey diline massedilen göstergeler.
Kara kinim. Dolaysız özdeşliğim.
Dilthey'im benim.

Ey kaygı kavramım. Dikotomim.
Ey kalıtsal günahlar. Saf formelim.
Biruni'm. Ölümlere yeltendiğim.

Ey ilişsel kipim. Platoncu anımsama.
Slovenya güneşim. Kutsal Venüs köpeğim.

Ey karga eti tatmış İsa.
Musa'nın saksağanı.
Ontolojik dilim. Ey mitolojim.
Ey varoluş çabalarım. Dizginsiz yaderk.
Sodomlu İbrahim'im. İlineksel sanrılar.
Ey kösnül güdülerim. Kahreden uygarlığım.
Zorbalığım.

Ey vulvasında uyuyan. Töreselliğim.
Ey katmerli arzular. İsteriler.
O çılgın belirimler.

IV
Ey göksel sanrılar. Başkasındalığım.
İndividüal ürperti. Pretoryen prensliğim.
Ey erojen sancılar. Erekselci düalizm.
Ereksiyonerliğim. Kökel Şapunzel

Ey külli günahlarım. Suç izleğim.

'Ey her günahın doğru bir yanı, her suçun,
bir haklı yanı vardır dediğim'

Kaotik psişizm. Öncelim.
Ey başkalıklı demoniğim.
Tanrısızlığım. Öteki benliğim.
Mefhumum meftunum.

Ey teninde maddeleştiğim.
Zamana dokunduğum ey.
Ey vaginismus argümanı. Yüz vermez uteruslar.
Ey heterojen kederlerim. Homojen isterler.
Totaliteryenim. Ey zehr'ağım.
Hep yeniden kuşattığım.

V
Ey eşitlik uğraşları
Barışıklık çabaları.

Yeryüzü yaşamına tutunma;
Umarsız birer oyalanmadır dediğim.

''Assos'ta bu toprağın şarap tanrısı Dionysos'un onuruna
kadeh kaldırmak ve gün batımında bir çello dinletisiyle
dinlendirmek günü ve serin gecede Sirius'un gölgesinde
Truva gezisi!''

Ey kaotik yaratılar. Katharsisim.
Ey trajik vehim. Uçamayan balık.
Yüzme bilmez kuş!

Ey atomik hücrelerim.
Asimile ruhlar. Manyetik frekanslar.
Spiritüel jargon. Ey egzotik popülizmim.
Narsizmim. Pan'ım. Egoizmim.
Ey mutluluk bilimim. Düşünsel boyutlar.
Ey sonurgum. Mütekaribim...

Eyy emel denizlerindeki hiçliğim benim!..



--------------------------------------------------------------------------

RUHSAR
Sultanın öncü birlikleri şehri esir aldı.
Huriyeler hurisi, Ruhsar'ım neredesin.
Rudbar kalesinin gül bahçesi
İran şahının, atabeyin, Gazneli'nin sevgilisi.
Ah, posta güvercinim haberler getirdi...
Şah damarım, senin ak gerdanına süstür.
 Sen yeşil bir güldün, imanımız oldun.
 Melekler dünya lanetlerinden korusun.
Alkeyni olsun, Kızıl Sarık olsun, Tac El Mülk olsun
 Senin için can verdiler.
Huzistan senin için kuruldu biliyorsun.
Girdkuhlu hemşehrim, gönüldeşim,
 Karacihanda, akyürekli candaşım benim.
Berkyaruk cehennem prensesim demiş sana
 Halfa adını sanını değiştirdi senin için
 Kalmuk, şehri haraca kesmiş uğruna...
Ruhun can dostluğu adına
 Uyluklarımızın kardeşliği adına,
 Tüyler ürperterek şakıyan zincirin
 Ve seni korumakta olan pars kedilerin düş oldular.
Çilen bitti.
 Elem diyarındaki acıların bitti.
 Tanrın belki ejderha, belki iblis, belki de korkak ya da aciz biriydi.
Güzelliğin acılarını reva gördü sana.
Ey bize yaşam od'unu bağışlayan
 Ey sönmüş yıldızlardaki evimiz.
Biri ağlıyorsa biz gülmeliyiz
 Biri kızgınsa biz sevmeliyiz
 Biri uyuyorsa, uyanmalıyız biz.
Şahinin saldırdığı güvercin sürüleri gibiyiz
 Tüylerin uçuştuğu.
Ey önce Kayrevan, sonra Hamedan, sonra Horasan beyinin koynuna giren,
 Uyuşuk Basra denizlerini köpürten,
 Ölümsüzlere ölüm getiren.
Ey cihanın alçaklığında, göklerin izini süren.
Gülbaharım, İrem bağım, Ruhsar'ım.
Günahsızlar mezarındaki yerini aldın.
 Tanrıçası oldun kızların,
İpek getirip ipek götüren rüzgârdın.
Menekşeler, fesleğen, nergis ve çiğdemler yurdundur artık.
Lamasar kalesinde salân okundu.
 Masyaf kalesinde kırkını çıkardılar.
Şahdiz kalesinde mevlutun oldu.
Kutsanmış bedeninden bulmacalar ürettik senin.
 Bir tanrıça ruhundan, görülmedik bilmeceler.
Ruhun şad olsun.
Bilgitaylar, gamzelerinin kitabını okutuyor insan soyuna.
Nur içinde yat.
 Gönlün hoş olsun.
Öldün işte, Ruhsar'ım, Huriye'm.
 Bir avuç toprak oldun, bir masal oldun...
 Hayvanlar korkuyla kişnediler.
 Bir leopar ve bakire bir kız, koyun koyuna ölmüş dediler!..

--------------------------------------------------------------------------------------------

PENELOPE
                                           ''Meryem adına...''

Sesini duyamazsam sanki aradan yıllar geçmiş gibi oluyor, senin sayrınım ben. Geçen gün, senin evin sanırım, kitap, kedi çok zevkli ve entelektüel biri dedim içimden, üzüldüm ama, solacak bir gün bu yeryüzü meleği dedim, kocaman kitaplar, bilir misin kitap her evde olan bir şey değil, kitaplı evlere özel bir saygı duyarım ben. İnsanlar tarla, toprak, cam, çerçeve yığarken, kitap biriktirene elbet özel bir duygu beslerim içimden. Seni görünce öptü yüreğim ve kederlendim... Dünyanın bir ucunda bir insan, tasımlar, düşler... Aynı bakış açıları, eARTh, özlemler, ütopyalar, takatsiz kalmalar.
İşte sırf bu nedenle, yaşamım boyunca severim seni, bilemezsin o duyguları, göremezsin, sesini duyamayınca, sırf bu yüzden bir hınç oluşuyorsa, bağışla, neden biliyor musun, benim sevdiğim, gönül verdiğin biri seni anlamazlıktan gelirse, insanoğlu afallıyor ve sevdiğinin ruhunu boğazlıyor... Sakın bu can alıcı deme, şu demek bu, ''Seni aradım, neredesin baba dedim, uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim!..''
İnsan gerçekte sevdiğini öldürebiliyor inan... Düşmanını değil, ama zamanın hiçlikleri, hayatın amansız baskıları, sonsuzluğun boşlukları bir şeylerin yok oluşuna neden olabilir, bir şey anlatmak için, hiç bir şey demeyip, susabilir bazen insan...
Sevgi aslında cismani değil, o cismaniliğin gölgelerini, izdüşüm ve illüzyonal yansımalarını seviyor insan ve gerçek, özne; yok olursa, ötekiler de siliniyor, yitip gidiyor birden. Sen yoksan, olmayınca, onlarda yok, o zaman senin, sırf bu yüzden yüreğini incitmeyi düşünen bil ki, gerçekte senin değil, gölgelerini, anıştırma ve anımsatmalarını ve yansımalarından öz bilincine düşen, o cevhersi tortunun kazanımı; o erinç ve onulmaz, doyunçsuz varsıllığın; yok olup gitmesini, yitmesini istemediği, elinden kaçıp gitmesine bir uyar gösteremediği için saldırganlaşıyordur diyebiliriz, böyle midir insan!..

Ben seni seviyorum derken, bunun ne kadar gerçek olduğunu ölçemiyorum inan, ama merak ediyor ve soruyorum şimdi, ey tanrım, seviyorum ne demek?..
 Anıların canlanması, özlemi duyulan şeylerin, umarsız geleceğin seninle görünüyor olması, yaşam bulması mı; Ona tutkuyla bağlanabilirim derken, bunları yaşamak istiyorum, anılarımı, can alıcı paradokslarımı yaratarak, yok ederek, uzamın ve zamanın içinde bir şiir söyler gibi, sabanla sürer, göklerinde kanat çırpar, yüzer gibi, kendi yaşamımın içinde, ikizimle yolculuk yapmamı sağlayan, o ceylanı seviyorum derken, gerçekte beni bağlayan bu şeylerden kopmak istemediğim için, tutsaklığın cennetinde, her şeyi hiçlediğim, onun varlığı benim için vazgeçilmez ve giderek benim varlık nedenime dönüştüğü için mi pusulam, göklerde yalpalıyor ve uçarak savruluyorum ben.
Salt buda olamaz, bu her şeyi olağan hiperbollerine indirgemek olur elbette ama gerçeklik payı yokta denemez, ayrıca şunları yazıyor olmak, olabilmekte bağlılığın bir türevi değil midir, öyleyse bu ve yeryüzünde sözü edilemeyen tüm nenler adına ve neler varsa, sevi sanrısı / tanrısı yavaş yavaş kendini oluşturuyordur artık, bu bir an kadar kısa süren bir düşsellik midir, var oldukça sürecek bir umar mıdır, zamanın içinde bir masal mıdır, onu bilemiyoruz, bilinmezlik koridoru var artık orada, ama insanlar o koridorlarda ne yeminler ediyor, ant içip, bağıtlar veriyor ve çamurdan doğanların hiddet ve şiddetine bulanıyor, olağan kuşkuların karanlıkları içinde, umarsızlığın cehennemlerine yuvarlanıyor ve senin arı dilinden süzülüp görüleceği üzere, volkanlardan volkanlara savruluyor artık!..
(Ey tanın tanrısı, kuşlukların perisi, papatyanın, nergislerin kokusu, dağların, yamaçların gölgesi, ırmakların cini, yıldırımın cinneti ve sabahın ışığında koruları dolaşan tanımsız varlık, yardım et bana, göklerine al beni, sar, kurtar beni!..)

Sana gizlerimi açıklamak, günahlarımı yüzüne vurmak ve simyanın büyüsüyle, bir gaz ve toz bulutu olup boşlukta savrulmak için yazmış değilim. Tam aksine, tanrıya doğru yola çıktığımda, senin suya düşen suretini öpmek isterken, düşerek boğuldum ben. Seni bu evrende, korkunç bir şaşkınlıkla yanımda bulabilseydim ve seni ruhumun karanlıklarında, sessiz bir totem, tanrısal bir gölge gibi duyumsayabilseydim, belki hiç bir şeye değmeyecek şu yaşam için, yaşamaya değer bir ruhu ele geçirmek, (bu tanım ne yazık ki doğru, çünkü evren dikenli gölgeleriyle, sonsuz bir boşluktan ibaret ne yazık ki) onun tutsağı, kölecil bir efendisi olabilmek, neredeyse tanrının kudretine ulaşmak gibi bir şey diyebilmek için yazdım sana ve onun sureti addedilmiş bizler adına... Bu gerçek olabilseydi, sonsuz bir mutlan içinde, kendi zalimliğim ve hiçliğimin içinde yaşar giderdim. Zalimlik budur işte, ulaşılmaz denilen 'zafer sarhoşluğu!..'
Ama dönüp kendime baktığımda duygularıma acıyorum ben, ne olabilir ki diyorum, ama öyle değil ne yazık ki, her varlık kendi aleladeliği içinde onulmaz bir evrenin peşinde, bir otağ kurmanın, bir dünyaya sahip olmanın, yaratmanın veya gökyüzünün burçlarında adı yankılanmış bir kenter olmanın peşinde, bir barbarlık ve uygarlık adına, ruhunun umarsız hükümranlığında, ehlileştirmek istiyor ruhcağızını insanoğlu... Bir paradoks mudur bu, ne için, neyin adına ve neyin uğruna!..

(Çağımızın Faust'u us tutsaklığı artık, kanatlı İsa yeryüzüne indi ve Antakya'da göründü ve işte Tarsus'a geçti, Zaliha kıtmir soyundan Yemliha oldu, hidrojen bombası düşsel apış aralarında geziyor, Maria'nın kanlı gözyaşı denizin şarabıyla gospel söylemek, Muhammet'in tabutu binbir gecenin mücevher sandığıdır, İsveç özgürlüğün burçlarında dolanan siyah bir lale, seni takdis etseydim düşmüş çocuğun Mesih olurdu, işte muskan burada geceyi duayla geçir sen bizim evladımızsın, İsfendiyarlardan olsaydık inan ekmek öyle ucuzlardı ki, büyük babam Detroitli anne tarafım Ciddeli alim Kasvetli Vehbi'nin nedimlerinden, havarilerden Baltazar'ın yedinci kuşağındanım, aşk özverinin hipotenüsüyle sonsuzluğun katları mıdır, bendeniz aziz Pavlus'un reenkarnesi genç bir kaplan, Jesus beyaz bir yük hayvanına binecek kuyruklu yıldız eşliğinde bu gece sana görünecek, barış uzaklardan gelirken Neptün koynuna girecek, Russel kupası kilisenin zangocuyla kara propagandaya çıktı ve Denver sinagogundan bir sefarad Montreal'de ah ne çok sevmiştim şarkısını söyleyecek!..)

Ruh bedenden o kadar büyük ki... Ne yazık ki hiç bir beden vedalaşarak ayrılamıyor, ayrılabilmiş değil şu yeryüzünden, yalan bu, çünkü ruh bedeni bırakmıyor ve nerede olursa olsun, ne kadar umutsuz, saçma, doğru, eğri, gerçek, düşsel veya düşünsel olursa olsun periferisini kendi içinde öldürerek yeni bir kıvılcım yaratmanın utkusunu tatmak istiyor, her beden, her ruh, her peygamber, her dilenci, her mabut ve gelip geçmiş tüm tanrılar ve şeytanlar ne yazık ki böyle!..
Ve bu nedenle;
 'Korularda, uçurumlarda, zaman dışı sessizliğin akıp gidişi
 Kayaların, taşların, soluksuzca can verişi
 Tozların amansızca yükselişi ve direnişi
 Kuralsızlığın, acımasız kuralları kuvvetlendirişi
 Güneşten ve ateşten akıp duran solgun gözyaşları
Ve benim dağlarda, rüzgârlarda umarsızca dolanan ayak izlerim
 Sorup duruyor; Kimim ben?
 Ben kimim?..'
Onun için sözlerime inanmalısın...
 Hiç bir zaman karşılaşamasak ve hiç bir zaman göremesek de birbirimizi, bir zamanlar neler yazmış gökyüzünün boşluğuna deseler bile, yerle yeksan olmuş gömüt zambağı, şişelerde saklanmış kabir tozu olsam bile, doğru ve insani şeyler bunlar, şu sevdanın yolları!.. Denilebilir ki, seviyorum dediğinin kanı; kendi kanı içinde aksın istiyor insan, aşk; öznesine yönelmiş çelik bir süngü; bir şiddet ve yok etme arzusu o!.. Ama yaratılan ve yaratmış olmakla olası bu... Bir paradoks!.. Anlaşılması zor ve us dışıdır belki de... Yazmak ve düşünmekse ne yazık ki sınırlı bir edim. Gariptir, yazdığım, yazabildiklerim; düşünebildiklerim benim!..
Öyleyse cehennemin gölgesinde başa dönmelisin... Sana tapıyorum ve seni seviyorum ve diyorum ki;

''İthaka'nın patikalarında hep birinin izlerini ararım
 ve onun unutulmuş kralını, yıllar önce Troya'nın
 kurnazlıktan ötelenmiş kimsesizini;
 umarsızca bastığı toprakları düşünürüm,
 sabanlarla gölgelenmiş ve yitip gitmiş evlâtlarını,
yazık ki başlıca övüncemdir bu benim.
 Yeryüzü yaşamının elvermeyişine karşın, ben, Odysseus'um,
 köklerimin derinliği Hades'in karanlıkları arasında
 Tiresius'un Thebes'in gölgelerini gösterir
 boğuntuyla dolu sevdanın kıvrımlarını açarak
 Hercules'ün silüetini karşıma çıkaran
 düzlüklerde aslan hayaletleriyle boğuşan
 ve Olympus'un doruklarında tanrılarla çatışan.
 Bugün -Şili, Bolivar- caddelerinde sürtüp duruyorum
 belki üzünçler içindeyim, belki mutluyum
 Artık 'Hiç kimse' olmak istiyorum.''

Ve neden böyle bilemiyorum?..



-------------------------------------------------------------------

SERZENİŞ
Sana içimi dökmek istiyorum, belki böyle daha iyi anlatırım, elimden geldiğince kısa olmasına çalışacağım, yanıt vermene de gerek olmayabilir, bil yeter. Seni sevdim, sende beni sevdin, her ne kadar insan ruhu kendini bile bilemezken, senin için bunu söyleyebiliyorsam da...
Ne zamanki çalışmaya başladın, bir gariplik oldu birden, bir sihirli el sanki bize dokundu ve ikimizi ayırdı. Uzun uzun anlatamayacağım, şunu söylemek isterim ki; yeni duruma uyum gösteremeyeceğim.

Dünyada bir insan düşün, daha düne kadar aşkım, ölürüm sözlerinden, birden hazirana kadar görüşemeyebiliriz, şu sıralar onunla sık sık görüşmem gerekebilir, buraya gelirsen seninle ilgilenemem sözlerine geçiş yapsın.

Sözlerinin doğruluğunu düşünsek bile, benim bilemeyeceğim, göremeyeceğim ve bu nedenle olan biteni anlayamayacağım için, bir ayrılığın hazırlığını yaptığını ve bunu aniden gerçekleştirmek bir ölçüde onur kırıcı olabileceğinden, incelikle zamana yaydığın düşüncesi ve ruhumu kemiren bir kuşkunun gölgesi ağır basıyor içimde; bunu içimden atamıyorum ben ve bir kuşkuyla elbet yaşayamam.

Bir de sana marta kadar süre verildiği meselesini düşünüyorum, acaba diyorum benden umduğunu bulamadı mı, bunların neler olabileceğini sen daha iyi bilirsin, ben düşünmeye çalışıyorum. Ne kadar uzatsam, ne kadar dövünsem, ne kadar anlatsam, yaşadığımız ayları, olağanüstülükleri sıralasam, boşuna...

Senden bir tek dileğim var, bana iyiliklerle dolu değil; en kötü olasılıktan söz ederek yaz, olabilecek ve senin içinde barındırdığın, en kötü şeyi... Senin tasarladığın ve düşündüğün; o nazik barbarlığın!..

Seni olağanüstü sevdim... Ruhlar görünmez ki, yine de şükrediyorum; yaşadığım ve çok kısa süreceği kuşkusundan kurtulamadığım, kırmızı şapkalı, gelin telinden o kuyruklu yıldıza... Yaşamımdan geçip giden gök kuşağına!.. Ona hep kalbimin en sıcak, en mutlanlı dileklerini sunmak isterdim.

Biz insanlar konuşurken anlaşamayacağımız kuşkusu içindeyiz, düşünüyoruz ki, iki varlık ancak sonsuzda birleşebilir. Oysa şimdi ben, asla bir dili olmayan ve bana hiç bir şey diyemeyecek olan şu sayfalara, özgürce, aşkınlık dolu bir uyumla ve en içten duygularımla yazabiliyorum. Senin için bir daha geri gelmeyecek; yaşamak istemeyeceğin, özlemeyeceğin, eskilerde kalmış bir anının selintisi olmaya yüz tuttuysam; biliyorum çok üzüleceğim ama, alışmaya çalışacağım yaşama...
Katlanmaya çalışacağım dünyaya!..

Ve tüm insanlar gibi bir gün, her şeyi kalbimin o karancıl noktasına gömerek, kahredici körlüğün, parıldayıp duran ışıltısında gizleyerek, unutuşun erinç veren esintisinde, bu dünyanın tılsımından, öbürüne geçene dek; ayrılıklar ırmağından bakıyor olacağım sana ve elem denizlerine dökülürken, bir zamanlar o vardı, şu köşeden dönmüştük, şurada çığlık çığlığa kalmıştık, şurada hiç çekinmeden ağlamıştık ve işte görüyor musun; çalan müziğin eşliğinde; şu çiçekleri koklamıştık diyeceğim...

Şimdi senden son dileğim, eğer kalbini bana açabilirsen, dile getirmek istemediğini gerçekten haykırabilirsen, kederler içinde de olsa, seninle yüzleşmek istiyorum ben...

Biliyorum ruhlarımız bunu çok istiyor.

Ama bir sanrının içinde yuvarlanıyor, tutkunun karanlık labirentlerinde dolaşıyor ve umarsızlıkla savrulurken; karanlık bir düş görüyorsam eğer gerçekte...

Ne mutlu bana!..




----------------------------------------------------------------------------------------




GÜLHAÇ

İranlı hokkabaz tüccarların, Yemenli simsarların, ateşli susuzluğunu aşkla gideren Hicazlı bezirganların, bedeninin endamını Arap çöllerinin kıvrımlarından alan bir cariyeyi, Bağdatlı aksak ayak bir amaya sattıkları çağlarda, Kıpti bir tecimenle, Habeşli bir tacirin, İbrahimi bir büyücüyle, gece rengindeki cariyeyi; amanın görmezliğinden yararlanıp paylaşamadıkları için, kambur ama tambur çalmasını bilen sağır bir Giritli’ye emanet ettiklerini söylemişler.

Adamın adı Saleh Savvap Bukait’miş, neden derseniz, Girit, Grek, Rumi, Helen, İyon, Yunan bütün dünyaya yayılan bir kült imiş. Adam göçmenmiş ama cariye, arı gibi ince belli, güneşte yanan zambak gibi ateşli; içli, aydınlık yüzü; ışık gibi parlak, göz alıcı bedeni; akarsuların köpüğü gibi arzulu ve coşkulu; dünyaya doyurulmuşluğu ise, gecelerin dinginliği ve ayın gökteki durgunluğu gibi deruniymiş artık...

O çağlarda Bağdat’ta sınırları çöle vuran hurma bahçeleri, kokuları aya ulaşır gül bağları, bir ok gibi göklere yükselen hisarlar, kuleler, sayılması ağızları yakan minareler, kubbeler, saraçhaneler, hanlar, hamamlar, kemerler var imiş.

Abanoz gözlü hadımağalar, bülbül ötüşlü kızlar kızanlar, insan sesini yansılayan ardıç kuşu ve boyunları ak gerdanlıklı güvercinler var imiş. Taç yaprakları bulutlarda gezer yasemenler, papatyalar, göz alabildiğine bağlar, bostanlar ve onların Kevser şarabı, Mecnun ve kelebekler, Baalbeki giysiler, erguvani harmaniler, İskenderani subaşılarla, gözünü budaktan sakınmaz, kamaları, cenbiyeleri hilal kıvrımlı bekçiler var imiş...

Ey benimle ağlayıp, benimle gülen, ömrünce göğüs kafesimin ardında ve kaburgalarımın içinde, benim için çırpınıp, benim için yüzen kalbim; Efendim ol!.. Gecenin kanatları Semi’na ve Ata’na, her daim seni koruyacaktır...







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder