Soğuk Şiiir
‘Eskilerden
bir kralın / atalarından kalma / çok değerli bir anısı vardır / Bir altın taşı!
/ Ülkenin biri bunu almak için / savaşa karar verir. / Ve iki kral / satranç
oynayarak / savaşırlar. / Saatler geçer / günbatımına doğru / biri mat olur. / Ve
savaşçılardan biri / ordularına / yenildiklerini söyler...’
Planet
"Ne zaman öleceğimizi bilmemek pratikte bizi ölümsüz
kılar."
A= B diyordu. Yarıdiri = Yarıölü. Ak delik, kurt
deliği, tersinir zaman derken, soluk gölgenin ışığında, kuark boşluğu
kucaklıyor; geceyi yutan Satürn, sular kıpırdarken, yürüyen poliplerin
ağrıyışında, ılık uzayın yarı ölü kuş krallığında, b eşittir a; yarıölü eşittir = yarı diri diyordu. ?.. orada fotonlar
rüzgârıydık, Tesla'nın tinine tütsüler yakılırdı, değirmenin terazisi elektron
yontusu, buz dağları plankton geçidinde, bulutların hızı düşündürüyor... kasırga
kırmızıydı pazar yerinde, gözyaşları süt olurdu Roksalan'ın, Byzas'lı atlı
saçlarını onarırdı, Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz, karanlığın peçesi
dağıtırdı beyaz eti, uyanırdık; Arakne, çırpınır, çırpınır, çırpınırdı,
(a
eşittir b diyordu, yarı ölü eşittir yarı diri, iki a eşittir
iki b diyordu; diri eşittir ölü.)
Bakarak sonsuz boşluğa bir lombozdan,
ağlıyorduk, Tutmosis'in atı, imgeler vadisi ve ruhların atlıları. ışık içinde
hareket edebilirler, arkamdan başını kaldırıp bakan yol ve sinir lifleri,
gökleri gümbürtüyle dürer, büyük beyaz taht ortaya çıkar, ve ateş çukurlarına
doğru savrulur. Şam da atının üzerinde Voltaire okuyan biri, Dunkirk te kolunu
kaybeden, Mesih'i yazan Haendel, Angelo Sistine yi süsler. Şamuha kentinin İştar'ı geldi. Kerkenez sesi,
kelebeğin melekle kardeşliği, dumanlarını püskürten demir at, kekremsi güneş,
bir kümbetle yolu kesilen incir, bir pers iskeleti, hac kafilesi, defne dalındaki
tarla kuşu, zamanın kapakları, katedralin dış narteksi, kart yaban pazıları,
Dirac radyoları, dulkarım çorapları, çekinik zamanımsılık, yeşil sis, zaman
kedileri, yer kedileri, mutlak sıfır çukurları, görünmezlk pelerini, çok eski
zamanlarda orta amerikada karaya oturan savaşçı bir yunan denizcisi, volkanik
gazları binlerce yıl soluyarak uyudu ve binlerce yıl kendisine Maya tanrısı
Quetzalcoatl olarak tapılır, kentin eteklerinde duru bir pınar vardı,
alışkanlıkla suyundan içtim, kıyıya tırmanırken dikenli bir ot elimi çizdi.
Einstein görecelik yasasını sınıyor, Picasso ona uyumlu kübizmi yaratıyordu.
Sümer ovaları, yontma taş devrinin çakılları, İskender’in fetihleri,
tahılların filizleri tüm insanlığı
sevmenin olanaksızlığı ve Tolstoy’un acısı, gümüş altarlar, kabaran yeleler,
tolgalar, göğün sunakları, Farmakon Zeus
unu oğlu geldi, ıssızlık tanrısı uluyan kuşlar, ölü kumru yontuları, Mars’ın
gözleri, çürümüş pelte, bağ bozumu, garip bir topuk sesi, iki derviş bir posta,
iki hükümdar bir cihana sığmaz ha... Karnak yazıtlarında geçen, Pers körfezi
boyunca yürüyen, gök süvarileri, rengarenk arı gülleri, ay gülleri, on parmaklı
atavistler, polifonik duyuş, teatrikal davranış, Çin bulutu desenli kaftanlar, yelpaze
sorguçlu börkler, kürk astarlı değirmi, yeşil sancak, av köpeklerini eğiten
samsoncular, serpuşlar, Butan'a gidip Gangkhar Puensum dağına tırmanırken,
Zeus'un bir yolcusundan Ararat’ı soruyorsun, Suriyeli bir Yunanlı, adam sese
benziyordu, "Gökyüzüne ağ atıyorsun
balık tutmak için. Düş görüyorsun. Gök yıldızlardan geçilmiyor. Ağ cennetin
üzerine düşüyor. Ağ cennet yaratıklarıyla dolu. Bir kaç yıldız ağın içinde ışık
saçıyor. Yıldızları ağdon çıkarıp denize bırakıyorsun, dalıp gidiyorlar.
Meleklerin kanatlarını ağdan kurtarıyorsun. Melekler göğe kanat çırpıyor."
Belinden aşağısı körümsü pusların
içindeyken belirdi, insanoğlu Sümer'den İberik'e oradan Washington'a sıçradı
dedi, evinde sakin bir hayvan veya cins bir karanlık tanrısı oldu, çayır
köpekleri gibi dikkat kesildi. Adam kızgınlığını belli edercesine vızıldadı..
Tutmosis'in güneş sandalı vardı yukarı göğe çıktık, Petrus onu bir çok kereler
sakin bir ışıkla yıkanırken gördü. Adam ikinci kez sese benziyordu, müzik
uykusundan uyandı, uyukluyordu orada, Judas'ın erguvani kibirle süsül
kalabalıklarına benziyordu. Demokratördü. Isfahan ki dünyanın yarısıydı, gece
canavarı bir tomar el yazmayı gözümün önünde yemişti. Kabbalanın ana kitabı
Zohar da yazıyordu bu. Zarzuela şarkıları duyuyorduk. 17. yüzyılda biri; Tanrılar
insanların yakalayamadığı gölgeleriydi dedi. Haçaturyan süitleri. Tau nötrinosu
vardı. Çığlığın dölüydü. Sülün kanı içen güneşi yılan soktu. Kalküta kralı
Zamorin onu yakt ve urbanlar cariyesi göğsünden geçti. Kumrular sızlanıyordu. Ve
Niniv çölünde yakalanıp kafese koyulan aslan, batılı değil Mekke'liyim diyen
adam ve terzilerin söküntüleri üzerinde yoğunlaşan...
Diyorum ki, Kabiller'in ikizi de,
Etrüskler'in ikizi de birbirini öldürdü. Ninovalı bir Hristiyanım dedim bir
asıltı, dudaksıl kırmızısı Lalemin, Fransızlar öpüşmeyi bilmez, Araplar hep
peygamber bekler, Kafkasyalılar da ölümün zevkinden anlamazmış. Kitabı
beğenmedi, okudun mu dedi, hayır dedi, okumadan nasıl karar verebilirsin
deyince, beğenseydim okurdum, bu bir paradokstur dedi. Avrupalılar uslarının
algılayamadığı, ermediği şeyler için şiir yazarmış dedi. Bazılarıda salt anladığı
şeylerin şiirini yazarmış ha… Sokrates, gezdi dolaştı ama hala mutsuzmuş
deyince biri, kendini de götürmüştür demiş, Tatar Duvarı, Çin Seddi değil mi
dedi ve Romulus'un ikizi, atıp tutuyor sanki... Ay tozu vereyim sana, iki
yaşayışlıları öğreteyim. Ağladılar, abazanlık tasladılar, a'yı öğrendiler. Rant
dediler, gözyaşlarıyla çamur kardılar. İkiz kuleler diktiler. Çimenleri
çiğnediler. Çimentoyu buldular. Deniz börülcesini tanıdılar. Rap rap rap diye
yürüdüler. Arıları aşıladılar. Yıldızları indirdiler. Ayı biçtiler. Dişleri
güldü. Dilleri, sözcükler, lokmaları, altın ve fabrikaları, kumru ve adem
elmasını yuttu. Horonlar çektiler. Hotozlarını düzelttiler. Horoz ibiğini
tanıdılar. Horoz fasulyesi yediler. Homurdandılar. Horasan’dan geldiler.
Horozbinalar yakaladılar. Pulluk, madalyon ve yara sargılarıydılar. Aydan orak,
altın bastondan haç yaptılar. Bal peteğini, arı dalağını bildiler. Hayyam gibi
Mehesti'ye aşıktılar. Süheyl'den bir ceylan gibiydiler. Henüz inceliği bilmiyor
ama ruhunun derinlerinde bunu seçmeyi sağlayan, ölümsüz bilgiye sahiptiler.
Çalı kargası beslediler. Güneşin dudaklarını yılan sokuyordu. Pervin derler
sema öküzüydüler. Bir göl geçti duvarın üstünden, bir güneş su içti tenekeden.
Neon ışığında ölüyordu mehtap. Su nilüferinde bir Buda gördüm. Kısa Peppen ve
haberci tanrı Merkürcüğüm, sığırın ve tahılın ruhu güneş arabaları, sığır
tanrısı Lahar. Kalem erbabı Nehemya, Nod ülkesine gelen Kabil ve orada doğan
oğul Hanoh, Balzac evreni, toprak sıçanı, yeşil Vermion dağının eteklerindeki
Veriya'ya geldik. Yabani davarları güdüp Danca, Rumence öğrendik. Sümer'da bir
çiçek dikiyorum, kokusu Pluton'dan çıkar mı ki. Urartu'da bir kuş tutuyorum,
tüyünü Merkür de buluyorum. Yakup Lübnan'da bir bahçede yaşadı. Kadisiye'den
kör bir dilenci geldi. Çok zaman önce insanlar tarafından çok sevildiği için
çarmıha gerilen bir adam yaşadı dedi. Bitkilerin yasaları. Eğer kış bahar
yüreğimdedir deseydi ona kim inanırdı. 'Bir defasında bir sisle doldurdum
avucumu, sonra elimi açtım ki sis bir kurtçuk olmuş. Kapattım yine açtığımda,
bu kez küçük bir serçe duruyordu, sonra yine kapattım, açtığımda bir adam vardı
elimin içimde, yüzü kederli yükseklere bakıyor ve yine kapattım avucumu,
açtığımda yine bir sis vardı artık, ve kulağıma uzaklardan tatlı bir müziğin
esintisi gilyordu. göklerden zaman geçiyordu. Edrikni ya Ali dedim bilmem kaç
defa, gezegenler arası iyonlar ve çalı kargaları kucağıma doluştu, bir söğüt
dalı için bundan daha iyi bir ayet mi istiyorsunuz dedim ve kuyruk sallayanın
gözlerinden geçip giden ırmakların akışını, düşlerini, süzülüşünü, sisini,
sihrini sisler içindekini gördüm. Dostoyevski’ye roman kahramanlarından Nataşa
aşağıda dedim, beklesin geliyorum dedi. İnsan dillerindeki her bir sözcük,
evrenin tümünü imleyen bir önermedir dedim, kaplan dediğimde, onu peydahlayan
kaplanlar, ona yem olan geyiklerle
kumrular, o geyiğin beslendiği çimen, çimene analık eden toprak, toprağı
doğuran gökte denimiş olur dedi anda, bir torso bak Elen’den kalma, beyaz
cüceler, deniz kelebekleri, sönmüş yıldız tozları, onların yılan derisi gibi
doluştuğu gaz kılıfları, bir tür ölü yıldızlar. İstediğin kadar karanlık
vereyim, geçen geceyi durduramazsın. Tanrı bir mastardır çün. Çöl gemileri, dumanı tüten soğuk demir, üç başlı köpek,
ortalama insan ömrü yetmiş yıl ise, yedi bin yılda yüz insan öldü dirildi, yetmiş
bin yılda, bin insan, insanlık tarihi yedi bin yıl olsaydı eğer ve zamanda
geçmişe gidebilseydik, ölüp dirilen yetmiş insanı geriye doğru izleyerek; Tanrıyla karşılaşabilirdik, ama eğer bu
bir döngüyse yetmiş kuşak sonra içimizden birisi Tanrıyla karşılaşacak demektir. Hanover kralı söylemiş bunu, mürle
ovdum avuçlarını, bütün dünya bir labirentken kendine niçin bir labirent
yaptırdın, ölüm seni görmektedir, sen ölümü görmektesin, kuru otların arasında,
tufandan kalmış bir flüt fosili bulduk, ışığı soğuk madde içine hapsetmeyi
başardım ve artık ben bir Tanrı oldum dedi. Edom topraklarından gelip Panteon’da
uyuyup kalan kralın düşü, uzayın iskeletini gördük, bir uzay şantiyesinde
sabahladık. Kar yağıyordu, bindiğimiz
atın karnını yarıp içine girdik ve gülerek, öldüreniz biz dedik, demir bir
kitap gibiydik, esemen, yuvak, kirsi, türem ve ilkincildi. Samuel peygamber
geldi.
"Ruhunuzun bağlarını
çözün / o benim can yoldaşım / ve sizler benim ruhumun sevgililerisiniz / hiç
bir ev kalbimi sizin gibi koruyamazdı / düşmanlar yabancıları denizimize
sürükledi / onlara hizmet edenler ağlatılacak / işte kurtlara göğsümzü açıyoruz
/ ve canavarın önünde titremeyeceğiz / ruhumu sizler ve ulusum için feda
ediyorum / zor zamanlarda kanın değeri de ucuzluyor / bize saldırıldığında asla
diz çöküp boyun eğmeyeceğiz / hatta düşmanımıza saygıyla davranacağız."
Tanrının flütü için, bir Hint kamışı
olayım dedim bende...
Hafif bir rüzgar eser, bir iki kiraz
çiçeği süzülür yere, Sezar bülbülü öter, Tensör denklemleri gelişir, dua
kitabıyla kaplan avına çıkılır, gaz devleri solur, yaban arısı ve sis dörtgeni, kır
eğlencelerinin rokokosu, Karluklar, soğuk ve sıvı metan suları, suların babası, panta rei, Herat ve Tus, bal
peteği altıgen, latifunda toprakları, Karabalgasun, Analepsis, şimdiyi geçmişle
karıştırma, Metalepsis, geçmişi şimdiyle karıştırma, arpejli akkorlar, soğurma,
Enceladus’taki kaplan çizgileri, anakol, derisi ve iç organları yeşil fluoresan
gibi parlayan domuzlar, Bovarizm -kendini kahramanın yerine koyma-, İlion
savaşının türküsü, Kolozsvar, senin bedenine aşığım Yahya, o ayın yüreğinden
beyaz, tırpancıların hiç biçmediği bir zambak tarlası kadar beyaz, Judea'nın
karlarından beyaz, viyola ve çello, Frankfurt radyo kulesi, Mata Hari ve
şafağın gözü, Münih elektörü, Sivas'ta devlet kuran tuyuğ şairi Kadı
Burhanettin mi, hanımız Berkuk, sıska kurbağa çıktı taşa şarkısı, Sagarmatha. Çiçekler
ölümlü ve güzel, altın kalıcı ve sıkıcıdır, erkekler yaşlanmış spermler, fizikçiler atomlar
hakkında düşünen atomlardır, kedicik
babası, güneşin içlerinden yüzüne doğru gelip serinledik, Mercador atlası, Tih
çölündeki demir gömlekliler, Avlonya'da Yakzan'ın babası, gizembazlar,
cehennemdeki Saud dağı, siyer ve megâzi, Ebü'l- Abbas İbni Abdülmuttalib
radiyal-lahu anhümâdan nakledildiğine göre, Yunanlı şair Perikles Yannopulos
atını Salamis denizine sürüp ölümü seçti. Sınıflı toplumların kaderi ölmemek
için öldürmektir. 18. yüzyılda Serendipli Üç Şehzade masalından yola çıkarak
türetilmiş bir sözcüğü var İngilizce'nin: Serendipity. Aranmayan, değerli, hoş
bir şeyin birden insanın karşısına çıkıvermesi anlamına geliyor. Dil böyle bir
şeydir işte. Meryem'in hamileyken dayandığı hurma dalı, atomik soykırım,
modernlik eleştirinin yaygınlaşmasıdır, aşırı dikkat, dikkatsizliktir, resim ve
roman tüketici ürünleridir Octavio Paz,
pedantry-bilgiçlik, şiir ele avuca sığmaz heterodoksi,
Temuçin-Keskinkılıç, Portugal'dan içimi gebe bırakan kahredici bir küre
yaklaşıyor, Timarchi, şan,a ve onura yönelik yönetim, Ferrara Tevratı, Kutai
krallığı, Güvalyar kalesi, şiir bir yaprağın ağaçtan düşmesi denli doğal
gelecekse, hiç gelmesin daha iyi, John Keats, Avnullah korveti, Nosce
teipsum-kendini tanı, Roma'da yapıtını okuyan yazarı dinlerken dinleyici canı
sıkılınca kalkıp gidemezmiş, kendi şiirlerini yiyen Ugolin, Tantrik metinler ve
Borges denize yazdığı bir şiirden ötürü, şairini kutlamış ama şair, ölmeden bir
görebilseydim şu denizi demiş, Laedriyim, Laedrisin, Laedri, Hind al Hannud,
peygamberin savunduğu tek Tanrı fikrine karşı çıkıp, Kadın-Ana Tanrı, ölüm ve
hayatın anası kavramlarını yerleştirmeye çalışmış ve Bedir'de peygambere karşı
savaşmasına karşın
yenilmişti, önünde bir kitap kaf(k)asını
yumruklayan bir öğrenci gören III.Philip bu genç deli değilse, Don Kişot
okuyordur buyurmuş, Abderalılar, yazın güneşte sıkı giyinir, kışın karda çıplak
dolaşırlarmış, Aristo söylüyor, gen varyantları ve narkolepsi, Sibirya'daki
Elgygytgyn gölü, meteor gölüymüş, Tambora volkanının altındaki küçük krallık,
Maldoror şiddetli ağrı demek, Novorossisk limanı, flaneurlar, Süvari çiçeği,
Toledo sanatı, Fay tanrıdır, katapult da
mancınık, partikül savuran buz
jetleri, Mussolini, Musul'dan gelir dedi, nefrit taşından fincan, zamanın tozlu
aynasında, nar çiçekli bir peri, pınarın
başında karşıma çıktı, erkek ve dişi gölgeler, güneş Tanrı Ra'nın yüzünde
gezinirken, gerilimin kara büyüsü yüreğimi soğuruyor, ayışığı birbirlerinin
düşlerinde yaşayan meleklerin dağbaşlarında
gezinen hafifletici gücünü trajik dengelerle sarsarken, makine uğultuları,
baykuş ulmalarıyla küskün tanrıları çağırıyor, kuşbakışı yaklaşık dört beygir
gücünde metalik dörtgenlerle yeryüzünü sansarken ve sarsarken kozmik
atılımların geometrik biçimlerle yer değiştirdiğini görüyor, ezoterik örgülerin
görkül bekçiliğinde küçük bir düş olup gidiyordum, kendi soluğunu tutarak
ölümüne yol açan adam gibiydim işte, yeşil tepelere değerek oynayan öğle vakti,
yağan kar ise bir başka biçime sokuyordu anıları, azurit, Mısır mavisi,
Astrahan'da, Moğolca nöker ve daruga, Molosmolossol köpeği, tanrının yardımcısı
fareler, su orgu, Vogul dili, Yıldırım'ın esir düştüğü Stella tepesi, mürekkep
balıkları ormanlarda dolaşıyordu, bir Pers ölüsü, bir Pars Klimanjora'da, evren
ölüleri, pire ve peri, tanrı yaşatır, zaman öldürür, tanrı öldürmezlikten
gelebilir mi dedin, nötr acunun ilişkisizlik uydusu, karada yüzer, denizde
koşar kefre, ve ulular gelip salladılar sarı püskülü, baba olmayı, aynalar ve
çiftleşmeyi insan sayısını artırdığı için tiksinç bulurdu, bir şey gerçekse kesin değildir, kesinse gerçek
değildir dermiş ha, Herakliya tiranı, neden iki gözlüyüz, Mekke'yi kuşatırsan
Mekke'de seni kuşatır, Narkis'e bakarken yer yarıldı ve kapkara atlar fırladı
derin yarıktan, Raflezya en büyük çiçek, Koyunadaları deniz muharebesi, Gonwana
kıtası, peygaber devesi Kesva, Keşiş dağı ve Sfenks kedisi ve Yunnah'a gidilir. Yüzeydeki sanrılar
sevince boğar, körümsü ışık yayar. Vb. Ve ba!..
Baba insanların ne denli yoksul olduğunu
görsün diye çocuğunu köye götürür, dönüşte çocuğuna neler gördüğünü sorar,
çocuk, bizim bir köpeğimiz var oysa köyün bütün köpekleri onların, bizim bir
havuzumuz var, onların uçsuz bucaksız dereleri, bizim kristal avizelerimiz var,
onların yıldızları, biz karşı köşkün duvarını görebiliyoruz onlar ufka dek
bakabiliyorlar der, doğu kuşa bakıp kanat takıyor, batı kanatsız nasıl uçarım
onu mu düşlüyor, forum harabelerinde kediler dolaşıyor, altın binalarından
yabani otlar fışkırıyor, imparator ve generallerinin konuştuğu sarayların
saçaklarında sığırcık ve çaylaklar geziniyor,
öteki tanrıların ardına gizlenmiş yüzü belirsiz tanrıyı gördün, sol elin
büzülme ve yayılma olanaklarını geliştiren etütler, örnel olan durumlar; insanın
kedi gölgesinin peşinden koşmasına ilerleme denir, arabamızı bir kaplan
sürüsüne bağlayıp Hindistan'a gidelim demek, Frigya kepiyle Londra sokaklarında
yürüyen William Blake, Mestizo lehçesi, kırmızı Allahüteala’nın yürüdüğü denizler, ağaçların arasından doğan, sarı
sessiz tanrı başı gibi bizi gözetleyen ay, keşiş güldü, bir faunus göründü,
tomurcuk açmış bir baldıran yiyordu, cadı bir cesedin eliyle karıştırdığı
torbadan bize de verdi ve billur aynada ölümü gösterdi, dalgalanıyordu deniz ve
derisiyle yüzmekte olan bir dev gibiydi, tanrıyı görmek istedim, tanrı
avlanıyor dedi, Nil mezarlarında yaşayan kanatlı bir aslan gibiydi, Napolyon
lalesi aldı giderken, bir sülünün kızıl renkte yanan göğsü vardı, insanların
tanrının varlığından ya da yokluğundan sözetmelerini kederle dinlerim, imge dile düş gördürürse eğer, sende küçük
bir tanrısın derim, şu dört şeyden konuşmayın, Ali, Osman, yazgı ve yıldızlar,
dağ yolundan iniyordum, ah işte bu bir menekşe, onu koparmak olmaz, ondan
ayrılmak olmaz, ah menekşe, sonra keçi balığı geldi, titan arum yani ceset
çiçeği, üç bin yıl önce, Nil'in mavi
çamuru üzerine Mısırlı bir çocuğun evcil geyiğinin basmasıyla oluşup, güneşte
kuruyan ayak izleri kadar öümsüzdüler, sıcaktan eriyen caddeler, doruklar hep
karlıydı, Glitterntin tepesinde havalar açıkken doğu yönüne bakıldığında
Surprise körfezinin öte yanında bulanık bir gökkuşağı görülürdü, bunun Rusya
olduğu söylenirdi, lahana kelebeği ve çinko arılar, Sabinler'in düğünü, Milton
dedi ki, bir insanı öldüren, tanrının betimini, mantık sahibi bir yaratığı
öldürür, bir sanat yapıtını yok edense, mantığın kendisini yani tanrıyı öldürür
dedi. İsa'nın mesleği, Deştikebir'de geceledik, Ardzıruni kralı Seneker’i
gördük Sargon gibi atının üzerinde duruyordu, üç yıldır havada duran bir
martıyla karşılaştık, Novalis'i gördük, şiir insanın doğal dinidir diyordu, kara
bir aslanın terkisinde gidiyordu, Dişayil adında bir şeyh vardı, sadaka yoksul
gerektirir diyordu.
Tevrat altın suyudur, kerem denizine
girmiştik, Kazvinli dinsizin öyküsünü dinledik, içlerinden biri denize girip
saklandı, kaplanı öpmüştü, açık havayı tavaf edn plenerist bir ressamla
karşılaştık, Hektor'un gölgesi düşüyordu defnelerin arasına ve Subarrulardan
geçtik, Lut ve Dolkes yemeklerinden yedik, Adem çubuğu melekler evine konuk
olduk, Ebu Hasan Harakani geldi dediler, lemyezel, yani sonsuz ve ebediymiş!..
Zilzal suresi gibi, Metaoğlu Yunus ve Hocentli Şemsi ailesi için
ağlıyordu, Celal-i Verkani'ye şeytan
nedir dedim, Kıpti'yi öldürmektir demez mi,
güneş omuzu üzerine düşmüştü,
Ebul'ala-i Maarri geldi, Eyyup vücudundan düşen kurdu alır yerine
koyardı, vücudunun bir tarafından bakılınca öbür tarafı görünürdü, çöl
erkeğinin ayağına bir Muğaylan dikeni saplanmıştı, Bişr kan akıtmadan gurbeti
aldı, Hz Yusuf'u satın alan firavunun veziri Fotifar'dı. İbrahim'in Babil kralı
Nemrut tarafından kurulan bir mancınıkla ateşe atıldığı ve büyük bir alanı
kaplayan bu ateşin tanrı yönünden gelen Ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve
selamet yeri ol, emrini duyunca, yerinde gül ve gülistan olmuş ve bir gölün
fışkırdığı söylenmiştir, Taceddin Pervane zina suçundan hüküm giymiş Sadettin
Köpek'in iftirasıyla Angora şehrinde
kuşağına kadar toprağa gömülerek taşlanmak suretiyle feci şekilde öldürülmüştür
ve Sahte Dimitri sokağı, Eros piramitleri olan göğüsler, elinin parmaklarını
sayıp duran ve tanrının ağaçlarda gizli olduğunu söyleyen bir deliydi, kalabalık Amritsar iniltileri diye bir şarkı
mırıldanıyordu, Mişnah ve Bikaner'i gezmiştik, Neşetabat sarayına gidiyorduk,
Tarabya, şifa verene geri döndük
sonra, Tunus'un Halkulvad limanına
geldik, Cezayir'in Cicelli'sine, ufak tefek başkaldırmalar oldu, Kanuni, canlı hedeflere çakıltaşı fırlatan
cakaluslar döktürmüştü, gezegenin iç kısmında vızıldayarak dolaşan çok küçük
karadelik sürüleri vardı, Siyedela'yı zapttettiler, 1559'da İngiltere ile
İspanya arasında Kato Kenberegi anlaşması yapıldı, Avlonya'da Modon limanı
vardı, Mavrika sahrasında Aetiyüs'ü
bekliyordu Attila, Pencap racası
Triloçanpal'ın Ramgana sahilinde yenildiği Gazneliyi sordu, Kabil'in doğusunda
Kafiristan var dedi, buyursa şimdi Nuristan, Sultan Berkyaruk, Delhi
sultanıymış, Büyük Domastik Kantakuzenos, kuantum alanlarının ürettiği vakum
oynaklığı, Babür, Kanhava'da Rana Senka'yı yendi, onuncu gezegen Xena'yı
gördük, nükleer enerji faresi ve bitkiler iffeti ni sordu, dağ hayvanının kaplan renginde olmadığını
gördük, gözleri karanlığa öyle alışmıştı ki, karanlık gecelerde, siyah taşlar
üzerindeki kapkara karıncaları seçiyordu, çölün ucunda siyah bir sanrı belirdi,
sanki yüzyıllar süren bir zaman sonra, onun bir atlı olduğunu anlayabildik,
küremsi leke bir zaman sonra, dağınık bir damlaya, sonra ikili bir halkaya,
sonra minyatüri bir atlıya ve sonra dev bir arap atıyla, çift ağızlı kılıcı
olan bir bedeviye dönüştü, Taiflerden bir peygamber geldi dediler, gökyüzünde
henüz uçan bir pervane belirmemişti, zeytinyağlı kandillerin yerini tutacak
Edison gücü yoktu, avluya bağrışarak üç kişi girdi, iki abdal ve biri yarı
çıplak yaşlı bir kadın, tüm köy başlarına toplandı, maniler, menkıbeler okuyor,
holuzla para topluyorlardı, sonunda biri üstünü başını paralayıp, tırnaklarıyla
göğsünü parçalayıp bir destan anlattı, çıplak vücudu kara pıhtılarla doldu,
dağın ortasında gökten bir ses duydum, başımı kaldırdım, ben Cebrail'im sen de
elçisin dedi, ne tarafa baksam onu görüyordum, iki ayağını ufka koymuş
duruyordu... Hadımlar ve budunlar, çehreler ve simalar, suratlar ve yüzler,
ifrit ve iblis, hiçliklerin savaşında, Petersburg Finli'siyle yaşadık, yüz
tavşandan bir at, yüz kuşkudan bir kanıt olmaz dedi bir İngiliz... Bizon'un
koca Babil başı mıydı bizi şaşırtan deyip öldü, eceli gelmişler gibi birbirimiz
ezip dağılıyorduk ki birden içeri Tanrı girdi, şaşkın, öylece birbirimize baka
kaldık. Bitti...
Güvey kandili gibi duruyordu. Baudelaire'i
düşündüm ne demişti, 'Semper eadem!' 'Hep
aynı!..' Dranas gibi.
Balfur'un uzun Babil başıydı bizi
şaşırtan, lahana kelebeği ve çinko arılar, düşünen harfler vardı. kendi ölümüne
ağıt yakanlar, en iyi enstelasyon boş bir odadır, Chenier başı kesilirken içindekiler size
gerekliydi dedi, selülöz tadında, 2b?n2b?=??? 'olmak ya da olmamak işte bütün sorun bu' determinist süpürgecinin
şifresi, 'şiir mumdan sandallarla, alev
okyanusunu geçmeye benzermiş'
Hatice’nin amcası Varaka, İtalya kralı Emmanuela, bir resim sergisinin
açılışında, yamaçlarında bir köyün uzandığı vadiye bakmış ve 'bu köyün nüfusu kaç' demiş. Viktor Hugo
evrenin bütün gürültülerini yansıtan almaç gibiyim dermiş. mastodontlar varmış,
iki b= iki a, ölü = diri diyordu.
(2a
= 2b, diri eşittir ölü.)
***BURDA
KALDIKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKK
Nobeli almayı isteyecek binlerce insan var ülkemizde,
pek kabullenemeyeceğimiz bir yazar aldı, Avrupa nın her konuda tutumu birbirine
benzer, bu konuda hepimizin ortak yargısı bir yazara asla nobel verilmeyeceğini
anlamış olduk. Aslında Pamuk u tebrik etmek gerekir, oyunu kuralına göre
oynadığı halde alamayabilirdi, ama başarmış oldu, sevinmek hakkı, bizlere
gelince, dünyada hiç bir başarıya herkesin sevindiği görülmemiştir, Pamuk
bırakın nobeli, iyi romancılığı bile tartışılan biri ama Azerbaycan da Türk
dünyası adına nobel tartışılıyorsa eleştirilecek herşeyin olumlu bir yanıda var
demektir, yapılacak şey çoklu bakış açısıyla hareket etmek, ödülü düşmanınız
bile verse onu olumlu bir biçimde kullanabilmek, eğer ödül aleyhte siyasi
görüşe verilmişse bu görüşü göğüsleyecek gücünüz olmalı, sevemediğiniz bir
edebiyata verilmişse, iyi edebiyatın onun önüne geçebilmesi için üstün bir çaba
göstermelisiniz, bu ödül her şeye karşın Türkiye nin karşısındaki Türkiye ye
verildi, çok normal, her ödül bir amaç güder ve sonuçta en çok alanı
sevindirir, diğer kamptaki edebiyatçılarımızın yenilgi duygusunu anlamak
gerekir, bu onlara ders olsun, her zafer içinde çeşitli biçimlerde yenilgiler
barındırır, o ödünler olmazsa zaferde olmaz ve bu konuda içtenlik arayanlar
şunu bilmeli ki, Tanrısal adalet ancak Tanrı ya mahsustur, onu yeryüzünde
arayanlar, bütün zaferlerin lekeli olabileceğini unutuyorlar. Bu konuda ne
kendilerine ne Orhan Pamuk a kızmasınlar her şey kendi kural ve konumunu
dayatarak varlığını sürdürür, Ödülü alan kadar vereninde beklentilerinin
olabileceğini ve ne gibi yararlar amaçlayabileceğini bilmek gerekir, Orhan
Pamuk un edebiyatının gücünden ziyade, karşı tarafın beklentilerine uyan bir
edebiyatın ödül alabileceğinide kabul etmek gerekir, nobel ödülünün iç
mantığına uyan edebiyat ödül alır, dünyalıların hoşuna giden salt iyi edebiyat
değil ama bu konuda kesişmenin olduğu her nokta ödülle buluşacaktır doğal
olarak ama bunun her zaman salt iyi edebiyattan beklenmesi veya bizim
beklentilerimizi karşılaması düşünülemez, aslolan ödülü verenlerin beklentileri
ve kriterleridir, bu sizin beklentilerinize ne kadar uyuyorsa o kadar
sevinmeliyiz, sonuçta 'Türkçe' ödül
aldı, türkçeyi yetersiz , kısır bulan nice edebiyat ehlinden biri
alsaydı benim için belki daha üzücü olacaktı, bu konuda en ufak bir düşüncesini
okuyup görmediğim bir yazar almışsa sevinmeliyim, ama onunda siyasi takıntıları
var, oyunun kurallarına uymak zorunluluğundan mı bilinmez, sonuçta olayları bir
potada değil ayrı ayrı değerlendirip son bir yargıya varmak daha doğru
olabilir, her şeyde ağlanacak bir yan bulan toplumlar az gelişmiş ve güçsüz,
her şeyde sevinilecek bir yan bulan toplumlar çağın ötesinde ve güçlü olmak
gerekir, ağlayıp yerinenden ziyade, sevinip tadını çıkaran topluma doğru
evrilmek kolay değil ve ayrıca gerçekten güçlü olmayı gerektiriyor... Biz
yeterince güçlü olsaydık bu ödüle yalnızca sevinirdik, aslında Pamuk un
sözlerinden dolayı biz korkuya kapılıyoruz, zayıflar ve baskı altında olanlar
sürekli suçluluk duygusu içindedir, bundan ötürü bu ödül bizi sevindirmiyor,
güçlü olsaydık eleştirinin her türlüsüne açık olur ve sonuna kadar sevinmeyi de
becerebilirdik...
Nobeli almayı isteyecek binlerce insan var ülkemizde,
pek kabullenemeyeceğimiz bir yazar aldı, Avrupa nın her konuda tutumu birbirine
benzer, bu konuda hepimizin ortak yargısı bir yazara asla nobel verilmeyeceğini
anlamış olduk. Aslında Pamuk u tebrik etmek gerekir, oyunu kuralına göre
oynadığı halde alamayabilirdi, ama başarmış oldu, sevinmek hakkı, bizlere
gelince, dünyada hiç bir başarıya herkesin sevindiği görülmemiştir, Pamuk
bırakın nobeli, iyi romancılığı bile tartışılan biri ama Azerbaycan da Türk
dünyası adına nobel tartışılıyorsa eleştirilecek herşeyin olumlu bir yanıda var
demektir, yapılacak şey çoklu bakış açısıyla hareket etmek, ödülü düşmanınız
bile verse onu olumlu bir biçimde kullanabilmek, eğer ödül aleyhte siyasi
görüşe verilmişse bu görüşü göğüsleyecek gücünüz olmalı, sevemediğiniz bir
edebiyata verilmişse, iyi edebiyatın onun önüne geçebilmesi için üstün bir çaba
göstermelisiniz, bu ödül her şeye karşın Türkiye nin karşısındaki Türkiye ye
verildi, çok normal, her ödül bir amaç güder ve sonuçta en çok alanı
sevindirir, diğer kamptaki edebiyatçılarımızın yenilgi duygusunu anlamak
gerekir, bu onlara ders olsun, her zafer içinde çeşitli biçimlerde yenilgiler
barındırır, o ödünler olmazsa zaferde olmaz ve bu konuda içtenlik arayanlar
şunu bilmeli ki, Tanrısal adalet ancak Tanrı ya mahsustur, onu yeryüzünde
arayanlar, bütün zaferlerin lekeli olabileceğini unutuyorlar. Bu konuda ne
kendilerine ne Orhan Pamuk a kızmasınlar her şey kendi kural ve konumunu
dayatarak varlığını sürdürür, Ödülü alan kadar vereninde beklentilerinin
olabileceğini ve ne gibi yararlar amaçlayabileceğini bilmek gerekir, Orhan
Pamuk un edebiyatının gücünden ziyade, karşı tarafın beklentilerine uyan bir
edebiyatın ödül alabileceğinide kabul etmek gerekir, nobel ödülünün iç
mantığına uyan edebiyat ödül alır, dünyalıların hoşuna giden salt iyi edebiyat
değil ama bu konuda kesişmenin olduğu her nokta ödülle buluşacaktır doğal
olarak ama bunun her zaman salt iyi edebiyattan beklenmesi veya bizim
beklentilerimizi karşılaması düşünülemez, aslolan ödülü verenlerin beklentileri
ve kriterleridir, bu sizin beklentilerinize ne kadar uyuyorsa o kadar
sevinmeliyiz, sonuçta 'Türkçe' ödül
aldı, türkçeyi yetersiz , kısır bulan nice edebiyat ehlinden biri
alsaydı benim için belki daha üzücü olacaktı, bu konuda en ufak bir düşüncesini
okuyup görmediğim bir yazar almışsa sevinmeliyim, ama onunda siyasi takıntıları
var, oyunun kurallarına uymak zorunluluğundan mı bilinmez, sonuçta olayları bir
potada değil ayrı ayrı değerlendirip son bir yargıya varmak daha doğru
olabilir, her şeyde üzülecek bir yan bulan toplumlar az gelişmiş ve güçsüz, her
şeyde sevinilecek bir yan bulan toplumlar çağın ötesinde ve güçlü olmak
gerekir, yerinmekten ziyade, sevinip tadını çıkaran topluma doğru evrilmek
kolay değil ve ayrıca gerçekten güçlü olmayı gerektiriyor... Biz yeterince
güçlü olsaydık bu ödüle yalnızca sevinirdik, aslında Pamuk un sözlerinden
dolayı biz korkuya kapılıyoruz, zayıflar ve baskı altında olanlar sürekli
suçluluk duygusu içindedir, bundan ötürü bu ödül bizi sevindirmiyor, güçlü
olsaydık eleştirinin her türlüsüne açık olur ve sonuna kadar sevinmeyide
becerebilirdik...
SONNOS
Vaspurakan
kralıysam da, parmak ayı gösteriyor ama sen parmağa bakıyorsun. Che. lavanta
kokuyorsun, bil ki Muinüddin Pervane'sin. sarı eşek görünce de gülüyorsun.
batılı hayalerinden gerçeklere üretir,
doğulu gerçeklerden hayaller üretir.düşlerini gerçeğe dönüştürür , doğulu
gerçeklerden düşler yaşam turnaların kanonudur, Hannover simsarı, Velletri
tefecisi, Einstein'ın babası kuştüyü yatak tüccarıydı. Solgun bir tanrı Adem boşluk demekti. İşte bir Arrabalı, ölü Judas'ın yanındaki
kokmuş eşek cesedi. Süleymanın ifriti. Tarkovski. nezaman öleceğimizi bilmemek
pratikte bizi ölümsüz kılar. varolmayan vardır. ölülerin kuyruk sokumundaki
hücreler çürümezmiş. cebrail vahy
getiren melek ve şu an işsiz. violet allığı. leylak kokusu. bir damla
gözyaşında dünyadaki tüm kitaplardan daha büyük deha vardır. üç kenarlı
kare. Bukowski mezar taşına denemeyin
dedi, dünyanın ilk günlerinden kalma bir güneşle gider gelirdiniz. bedenem
gerçektir, günah gerçek midir. tanrı gökyüzü demekmiş Eliot'un tek klasik
Vegilius'tur sözünden iyi bir Borges öyküsü çıkarılabilir. kurgul usun bir
düşünce kipi oluşturamadığı ve verili
uzayın sonsuzluğu sınırlıdır . imge varlığın gölgesidir zburada saklanır
bütün(sürgün) tanrılar, burada geçirirler yüzyılları çinliler arabayı görünce
altına bakıp, atları nereye sakladınız demiş. Kelt diliyle yatan sonsuz
cinsiyete, antimaddeyi arayabilmek için gerekli olan enerji ancak anti maddenin
kendisinden sağlanabilirmiş, pengueni
şeytan sanan kadınlar, güneş bize mekan içinde Napoleon so zaman içinde
uzakmış, düştüğüm yerin yardımıyla ayağa kalktım ve güneş sürülerini gördüm,
Kordoba halifeleri vs ve Karakalla,
urlar, evrende yalnız olduğumuz duygusu bizi saldırgan-sinirli yapıyor/
elektronik tapınaklar geçiyor. Higgs bozonu ağlıyor. Ökaryot ve trilobitler.
Işık, ışık bakterileri yiyor. göz ve düz dünya. uzak yıldızlar ve
gezegenlerdeki hiçlik. ölüm. soyut ot. Trankella ucundan kuyruk yüzgecine,
Tanrı yokluktur. metal matris kompositlr. ışık tepisi ve kaya koruğu.
Theodosius limanı nerede. nerede mermer denizi, nanın tahşinin sarahannida, ay
ışığında kuru dalda cırcır böceği parlıyor, iri bir görüntüyle sanki dolunayın
ortasında duran bir devi andırıyordu. Ürperti veren bu duyguyla sarsılırken
böcek birden havalandı ve onun ayda ölmek için oraya doğru uçtuğu sanısına
kapıldım aniden.... köklerin ve kuyruklarının atalarını tanıyan sürüngenler,
yücelen toprakların mavi akıntısında, yanık burçak tarlalarının arasından
geçerek, kırmızımsı denizlerin içindeki su akreplerinin adını güneşin kutup
duvarlarına yazıyordular. diyakronik bir boyutta. imgenin Şamlı Yahya'dan
başlayarak kanıtlanmaya çalışılan çifte varlığı , liderlik sultası, penisinin
tepesi papatya gibi, zamanda bir sevi,
iknsu derebeyi, gizençli çağlar, düşler ötesi, yürek süveydası, soylu ruh,
birlik yaratan yansı o...
Ey Yesenya,
melekler gül indirsin şu kadir gecesinde senin gizil suretine,şol simetrik aminoasitler seni
kopyalasın ey rû yüzlüm, Prokaryot bakteriler, arkealarla dolsun iye
kemiklerin, güneşin olsun zaman ve metan ve propan ve manolya açsın sarı
dudaklarında, ey yitik yinimin Pantalassik okyanusu, ve göğün altın çivileri
yıldızlar... Atlantikli köleler ve Hidaspes savaşı Hint-İskender arası
Parslar, Persler ve
parsekler. labirent yani çift başlı balta. siyah dişi koyunlar ve Pascal'ın
terörü, zaman körlüktü. Bienalde bir odadda bir yapıt vardı, odayı açtık
bomboş... şimdi hepimiz o anı ve o yapıtı konuşuyoruz!.. Andre Chenier başı
kesilirken içindekiler size gerekebilirdi demiş. Nusiybin akademisi. Politica
çok yüzlü demekmiş. Hint keneviri neymiş.İtalya veya Almanya gözle görülebilir
nesneler değildir. Panter avı limanı. Gökte arı soğuk ışık, hayvansal kanı
üzgündü onun. küçük bir ışığın içinde izlediğim evren alefti, milyonlarca evren
gördüm, birbirini örtmüyor ve gölgelemiyorlardı. Aşkın birleştiriciliğini,
ölümün değiştiriciliğini gördüm. Ve gırtlağından güneş doğan insanlar vardı.
2b?n2b?=???
(Olmak ya da
olmamak işte bütün sorun bu) demekmiş yukarıdaki şifre (gizlek) .. Gargaumela.
ve Darius ve Varaka, müjde sana ya Muhammed... dağın cenneti öpüşü, İtalya
kralı Emmanuele III bir resim sergisinde yamaçta (vadide) uzanan bir köye bakıp
bu köyün nüfusu kaç demiş. mastadontlar, hyperion, hafif bir rüzgar eser , bir
iki kiraz çiçeği süzülür yere, Ebu Leheb'in iki eli kurusun... dil sihirbazlığı
filan
Pırıltılı
arkadaşlığı ayın, eşlik ediyor sana, dalıp giden gözlerinin toza dönüşmüş bir
bahçe ya da avluda onu son kez irdelediğin, zamanın derinliğinde yok olup
gitmiş o gece ya da günden bu yana... Son kez.. Biliyorum biri çıkıp şöyle
söyleyecek günün birinde sana, tamda gerçeği belirterek. Pırıltılı ayı bir daha
göremeyeceksin sen, tükettin yazgının sana bağışladığı mutlulk veren olanaklar
demetini, Tüm pencerelerini açsanda yeryüzüne boş. Geç artık onu göremeyeceksin
bir daha Yaşam boyunca bulur ve unuturuz gecenin pırıltısında göz kırpan ayı
Biliriz hep göktedir ama iyi bakmak gerekir ona belki sonuncusudur ve bir daha
göremeyeceğizdir. Hepimiz herşey bir gaz devidir. az öğle güneşi, biraz yaban
arısı ve sis dörtgeniyizdir. Karluklar ve kır eğlencelerinin rokokosu, titan,
soğuk ve sıvı metan. bir ışık yığını güneş. panta rei. Nosebo, Latince zarar
vereceğim demekmiş. Sistan, Şiraz ve Isfahan Merv Kirman-şah Herat ve Tus ve
padişahın atının dizgini Artosların kucağı, Yunandan kalma eskil kandil.fraktal
çağrışımın ışık kızı, Pomeranya, Danca,
Lorca'nın Tamarit Divanı, Dali'nin şiiri, latifunda topraklarını halka dağıtmak
üzere bir tarım reformu gerekliliği,, bahadır yavuzlar gazeli, keşmekeş beter
varlıklar, terziler sinagogu, Yenisey, Lena, İdil, ...
Ongin, Yenisey
yazıtları, Yevgeni Onegin ve Puşkin kimlenrlie yakın ve
akrabayız..Karabalgasun, Analepsis, şimdiyi geçmişle karıştırma, Metalepsis,
geçmişi şimdiyle karıştırma demekmiş. Arpejli akorlar. Einstein haçı. Enceladus
yayı. Sonsuz, sonsuz sayıda sonludur.
Sana kapılarına dek aradım Nitokris'i... Tayvanlı bilimciler derisi ve iç
organları yeşil floresan gibi parlayan domuz üretmişler. Bovarizm, kendini kahramanın yerine
koymakmış. Zeus'un bir ylcusundan, taştan Pluton tanrılarından, yoğun kan
damlasının o eşsiz biçimlenişi, sarsak sevinç hıçkırıkları, üçgen alınlıkalar,
sularına altın balığını geri verdiğim Teselya'daki ırmak, diriltici sağanak,
Kolozsvar'da ölen atalarım, sessiz tansıma, Artakserkses'in aradığı ırmak,
güldeki metal duyarlık, Duino'daki şato, kuş başlı torso, halkın çürümüşlüğü,
İbran bir yoksul, ve hipogonadizm sayrısı vertigo bunlarda seks karakteri
gelişmez ve çocuk edinemezler vb...cinsellik hormonu estradiyoldür
dedi...Kobranın sırtına (ensesine) bastım ve onu kutsal yaptım...Saç kılından
dikiş attık , ayurveda'ya bakıp ardından
koruyucu otlarla kanopos küpüne koyduk ölüyü, siyah maskeleri suratında gördük
sonra onların ve bir taşırım içindeydiler...
Senin bedenine
aşığım Yahya, bedenin biçilmemiş zambak tarlası kadar beyaz,, bedenin
Judaca'nın vadilerine dökülen karlar gibi beyaz, Arap kraliçesinin bahçesindeki
gülleri nede onun baharatlar bahçesi, ne yaprakların üstünde parlayan gün
ışığının ayakları nede denizin gönlünde yatan ayın yüreği ve dünyada senin
bedenin kadar beyaz hiç bir şey yoktur. Bedenine dokunmama izin ver.viyola,
çello, korangle, fagot , korno, perküsyon. Sertavul geçidi., peristilli bir
avlu, apsisli bir salon, körün pençesi, Frankfurt radyo kulesinin bir ok oluşu,
Mata Hari, Cava dilinde 'Şafağın Gözü' demekmiş. Kutü'l-Amare'de gördüğünü,
Mozart, Münih Elektörü'nün huzuruna çıkacak ama boş kadro yok yanıtını
alacaktır. Kadı Burhanettin'ki tuyuğ şairi, Berkuk, Altınordu hanı Toktamış,
Padişahlar şehzadelere mermer tokatlatırlar ve ileride meşhur osmanlı tokadı
ortaya çıkardı, Sagarmatha, çiçekler ölümlü ve güzel, altın kalıcı ve
sıkıcıdır, Hesse söyler. Yaşlanmış sperm erkekler, atomlar hakkında düşünen
atomdur fizikçiler, Kedicik Babası Ebu Hureyre, güneşin yüzü için dibi
cehennemdir arada altıbin kat fark vardır.Başkırtlar ve Mercador Atlası, Tih
çölü, tanrı bir metafordur, Yakzan'ın babası ve Avlonya, Hurgada limanı,
gizembaz, Saud dağı cehennemdeymiş, annemiz Meymune, Birgün tefsir, birgün
siyer ve megâzi, bir gün edebiyat, bir başka gün arapların meşhur savaşları
demek olan Eyyâmül-arap okuturdu, Basra valisiydi, kötülük yapmak isteyipte
vazgeçersen sevap işlemiş olursun. Ebü'l-Abbas Abdullah İbni Abbâs İbni
Abdülmuttalib radiyal-lahu anhümâdan nakledildiğine göre, Resûlullah sallallahü
aleyhi ve sellem Allah-ü Teâlâ' dan rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurdu..
Şair Perikles Yannopulos, atnı Salamis denizine sürüp intihar etmiş, sınıflı
toplumların kaderi ölmemek için öldürmektir demiş., çelik korse, yeşil gözlü
ağaçlar, Serendipli üç şehzade ve Meryem'in hamileykn dayandığı hurma dalı, her
duyumun gerçekleşeceği bir zaman var ki siz onu yakında bileceksiniz, İran denizi, uzak çağlardan gelen gizli
güneşimiz kutup yıldızı, epifanya (ortaya çıkışı) , şiiri sayılabilen çoğunluk
değil, sayılamayan azınlık okur.
modern bir boş
inanç olan bilim, pedantry-bilgiçlik, dinsel görüngünün elektrikli
dokungaçları, inancılığın (fideizm) yönlendirmesini hor görme, kurgul us, şiir
ele avuca sığmaz bir heterodoksi olmuştur, imgeler amfibik yaratıklardır, Zenta
savaşı, Curcan'a sığınır, Kerayitlere hücum eder, benden sonra gelenler altın
taşıyacaklar, en iyi eti yiyecekler, engüzel atlara binecekler en güzel
kadınları kollarına alaçkalarl, ve bütün bunları kime borçlu olduklarını
unutacaklar, Temuçin-Keskinkılıç. köpek içimi gebe bırakan kahredici bir küre
gibi yaklaşıyordu, Provence'de Cezanne gibi manzarayı algılayışımız, taşın gebe
kalışı, Timarchi, şana ve şerefe dayalı yönetim. Hindustanidiye bir dil varmış,
Ladino diliyle yazılan Ferrara Tevratı. Marranolar, Kutai krallığı, Güvalyar kalesi, Rume kuyusunun suyundan
içtik. Beyrut açıklarında kıyı koruması yapan Avnullah korveti, Eleşkirtli
eleştirmen, 'Nosce teipsum' Kendini tanı, Delphoi tapınağnın alınlığında
yazıyor. Selene kaplumbağa kabuğundan salıncağında uyuyordu. gökyüzü
tüylendiriyor ağaçları, ekmeğ yyeceksiniz, suyuda içeceksiniz, Sarmatlar alaca
bir ata binmiş koşardı önümden, Samson'un kör edilişi, Rembrandt'ın oğlu Titus,
Roma İmparatoruyud, Onu burkmasıyla yeni bir algılama biçimi verdi, barok bir
kompozisyon, sudan oluşmuş ağırlıksız deniz anaları, ölü dalgalar, su içi
pınarları, kendini taşların ağırlığıyla Ouse ırmağının sularına bırakan
Virginia Woolf, Roma da yapıtını okuyan yazarı dinlerken kalkıp gidemezsin
sıkılsan bile, Merkür, Venüs, Müküs ölümü çiçeği ve tüberkülozu seviyordu, , dans
ederken kızkardeşim yükseliyor küllerden, sonra Nebraska'da ahşap bir kulübenin
üzerine bir bizon düşüyor, Atinalı böcekler, Tanrıya yaslanan Yakup'un
merdiveni, kendi şiirlerini yiyen
Ugolin, efsun büyü sihir, Tantrik metinler, Kavya'nın erotik şiirleri, Borges,
Rafael Cansinos Assens adlı şairi denizle ilgili bir şiirinden dolayı
kutlayınca şu yanıtı almış; 'Ölmedn bir görebilsem şu denizi.' Çünkü şiir
dildir, biçimdir. Aragon gazelcidir. Laedrî , anonim dmekmiş. netuhaf gezegenim
ben Yakup'un gözü gibi parlayan, Güneyinbalığı Fomalhaut, , zerdeçal içerim,
pandanus ile
ligrendi yaprağını vücuduma sürerim.Padişah falcıyı çağırır, falcı çocuklarınız
haşmetlimden önce yaşamdan kopacak kederler göreceksiniz der, padişah kızar ve
falcıyı ölüme yollar, başka bir falcı gelir, uzun bir ömür sizi bekliyor
çocuklar babalarından yana hiç bir acıya tanık olmayacaklar der, padişah onu
armağanlara boğar, oysa iki falcıda aynı imada bulunmuş ama farklı bir deyişle
dile getirmişlerdir. Güneşin çevresinde ışıltılı tüyler var şimdi, yerde
dalgalar halinde ilerleyen saçaklanmalara bakarak ürperiyoruz, ve dünyanın
yeknesak görünüşünede pek güvenilemeyeceğini ve garip değişiklikler
olabileceğini anlıyoruz. Hind al Hannud, peygamberin savunduğu tek tanrı
fikrine karşı çıkıp, Kadır Tanrı, Ölüm ve Hayatın Anası kavramlarını
yerleştirmeye çalışmış ve Bedir'de (624) peygambere karşı savaşmış ama
yenilmişti.. Kutuplarından ışınım jetleri püskürtüyor, patlamanın ardıl ışığına
odaklanmış karadeliklerden olayın gizemi çözülmeye çalışılıyordu. Kubadabat
sarayı, Rafael tablosu gibiydi yüzü, bugün 15.03.2006 Sezar ölmediyse, işte
bugün ölecek!.. Önündeki kitaba bakarak
başını yumruklayan bir öğrenci gören III. Philip, 'Bu genç deli değilse Don Kişot
okuyordur buyurmuş.' Aristo, Abderalılar gibi olmayın dermiş davranmayın- çünkü
Abderalılar, yazın sıkı giyinip, kışın karda çıplak dolaşırlarmış. Bir zamanlar
Oktay Rıfat en iyi şairlerimizden denildiğinde toplantıdakilerden biri Nereden
biliyorsun demiş, söyleyende bir yanıt verememişti. Bu bana herşeyi yanıtlayan
bilgisayara Ne var ne yok deyip arızaya yol açan durumla ilgili anektodu
anımsattı. Uygunsuz tarfların olduğu tartışmada bazen bilen bilmeyen bilmeyen
bilen konumuna geçer. Denilesi ki iyi bir tartışma iki bilen gerektirir.
Nilüfer çorbası içer mi bir Narkolepsi. Süreyya'nın kederli yüzü, gen
varyantları, Saksonya elektörü Ogüst, Kerala eyaleti, Serhend şehrinde doğup
Sühreverdiyye tarikatındandır. Ben ceddim İbrahim'in duasıyım. Kardeşim İsa'nın
müjdesiyim. Annemin ise rüyasıyım. O bana hamile iken, Şam saraylarını
aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını görmüştü. Ben, Sa'd bin Bekr
Oğulları yanında sütlenip büyütüldüm. Bir gün süt kardeşimle kuzuları
otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz giysili iki kişi geldi. Birinin elinde içi
karla dolu bir altın tas vardı. Beni tutup göğsümü yardılar, kalbimi söküp
siyah bir pıhtı çıkararak toprağa akıttılar damlattılar. Göğsümü ve kalbimi o
karla temizlediler. Kserkses, Atina'ya doğru giderken Melankoia adı verlen
dağlık bir yörede baştanbaşa siyah giyen
insanlarla karşılaşır Melankoia siyah giyen insanlan ülkesidir. Şeytan
melekmiş kötülük meleği... Sibirya'daki Elgygytgyn gölünün meteorit çarpması
sonucu oluştuğu anlaşılmış. Endonezya'daki Tambora volkanının altında küçük bir
krallık bulunmuş, 1815 yılı. Lûtiler eşcinseller demekmiş.. Medine'de Kubâ köyü
varmış. Maldoror şiddetli ağrı demekmiş.. Novorossisk limanı, naturalist
avangard, spin atmak-flâneur, kılgısal momentler. Yunus , Horasan'dan geldi ve
Arap-Fars kültürünün etkisiyle Yunus oldu diyor. Cervantes, İnebahtı'da tutsak
düştü, Osmanlı kültürüyle tanışmış oldu yıllar içinde şöyle denilebilir mi,
Cervantes Donkişot'u yıllarca içinde kaldığı bulunduğu Osmanlı kültür ve
geleneğine borçludur. Süvari çiçeği var mı ki, bir yarı tanrı gibi, Krezüs,
deve kokusundan dolayı Perslere karşı bozguna uğrayan mızraklı süvarilerinin
tek tek adını bilirmiş, Toledo sanatı simya ve büyü Nemçe-Avusturya diyarı, Fay
tanrıdır, leğen ve saksafon, Katapult (mancınık) demekmiş, Bengal ateşi gümüşi
sarı kıvrımlı saç, Sansepolcro'da Halk
Sarayı'nın duvarına fresko tekniğiyle yapılmış, kara çeneli bir Etrüsk heykeli,
Ankostik resim (mum boya ile) Camille Claudel'in Sakuntala'sı gibi, perçem,
tuğyan (azgınlık), Tuvâ'da (mukaddes vadi), Turab (toprak), Sündüs, Kaçut (kısa
mızrak), Özi valisi Melek Ahmet Paşa.. Hava karardı, küçük bir esinti çıktı,
dünyanın mavi sıvısı çöktü ve anılarına girip annesiyle birlikte kendilerine
düşman ettiler.. Kurâ ahalisi, somut hayvan, , beyaz ibikli kagu Kaledonya' da
mı yaşar, El Nath, partikul savuran buz jetleri, Drosophila (sirke sineği),
yeşil cübbeleriyle Mervan'ın adamları, ilkel çağların kutup yıldızı Ejderha
(dragon) takımlıydızında bulunan 'Thuban' idi, Şimdiki kutup yıldızımız Polaris,
yıldız çağlarının kutup yıldızı ise Çalgı (Lyra) takım yıldızının kraliçesi
Vega olacak. Fallus Kontu Marquis de Sade, Mussolini , Musul'dan gelirmiş kök
olarak. nefrit taşından fincan, Asur ülkesinden Kassitlere kadar yürüyüp
kollektif güç tanrımıza sövgüler yağdırdık. Hilatoryum, memutun atası,
polijenik, heteromorf koglomera, soğuk kütle katılımı fazından sonra, ergimiş
bazalt okyanusları, güneşin öksürmesi, ayın donması, kumsalın esnek yayı,
Nawfara kahvesinde içtiğimiz mırra, ritmik ve aritmetik koşular koşumlar,
ışıntı, körışık, serpinti, dört beygir gücünde, kendi soluğunu tutarak ölümüne
yol açan adam gibi, yeşil tepelere değerek oynaşan öğle vakti, vadiden süzülen
mor gölgeler, yağan karın bir başka biçime sokuşu anıları, zincifre (kırmızı),
azurit (Mısır mavisi) ve malakit (yeşil), en yakın akrabamız su sineği., Etrüsk
faresi. Ejderhan-Astrahan,, Moğolca ,Nöker; komutan yardımcısı, Daruga;
g2animet paylaştırıcısı memurlar., Jandarma ile Mevlana arasındaki fark.
Viverris kedisi, Molosmolossol köpeği. kuyruğun dentimindeki bal peteği
biçimindeki iç yapıya hidrolik sıvısı sızdı, akustik test olumsuzdu, tanrının
yardımcısı fareler oldu.
Tamarit Divanı,
Lorca'nın kitabı, latifunda topraklarını halka dağıtmak üzere bir toprak
reformu gerek, Borges, İstanbul'u, Burgaz'ı gördü ya Burgos'u, Falanj ilk çağda
İskender'in babası II.Filip'in sonra İspanyol Franko'nun birliklerinin adıydı.
Su orgu. karada at, denizde balık, havada kuş ki Hippokampos'tur. erektil
sorunlar, Tutamkhulu İsmail Afrika bir şair, annesi Güney Afrikalı babası Türk,
sıfır başvuru gerilim değeri ne demek, bobindeki sarımların geometrisi, Vogul
dilinde konuşuyorum, aralık, ocak, şubat beyaz burunlu aylarmış, Yıldırım
Beyazıt'ın kaderi esir düştüğü Stella tepesinde değişti, az kaldı mürekkep
balıkları ormanlarda dolaşacak, Hatila vadisi, Gala gölü, sıcak Jüpiter ve
magnetarlar, gökada diski, Pers ölüsü, pars leşi, hayalet evrenler, İrani
bakışlı Ali şeriatıdır, pire ile peri, Tanrı yaratırsa, zaman öldürür...Fertek
(Niğde) İşlek kapıdır kalpleri, nötür acunun ilişkisizlik uydusu, Kefre
anneciğim, otsu kokulu bir çiçek, çocukluğum anneciğim, tanrının rengini
barındıran ışık saçan parmaklar, sanal örtü, gebe su, vetekaddes, Hektor'un
ruhu-gölgesi düşer defnelerin altına, romantik çağın görkünç su aygırları,
yıkıntılar arasında ilahi, Germiyan beyi II. Yakup, step ejderi, madde
sonsuzluğun saflığı üzerinde bir lekedir, varoluşundaki doluluk, ah işte benim
boşluğum, Kâbe adına suların gebe kaldığını düşün, meta fetişizmi, vals, polka,
kadril ve galop için müzik, yapraklar döküldü, ağaçlar anne ölüm uykusunda,
renkcil demetlerle süslü, tavus ötüşlü korulukta rüzgârların ve kuşların
getirdiği elementler burada hayat bulurdu..ölüm ve yaşam burada oluşurdu. Bir
şey söyleyeyim mi aynalar ve çiftleşme insanın sayısını artırdığı için tiksinç
bulurum."Ermere geçti yanımdan. Deniz yanımdan geçti. Ve ardından onun
tanrılar geçtiler. Ve köpükler taştı tanrıların geldiği yerden. Ve burada
doğmuştu tanrılar. Suda bulutlar gibi akıyorlardı. Ve geyik göründü orada.
Bulut oldu sonra geyik. Güney sularının kadınıyla. Sonra durup ne olacak diye
baktı tanrılar. Ve bir sarı püskül çıktı sonunda. Ve ulular gelip yakınımıza.
Salladılar sarı püskülü..." Bitti, yani ; Kavsi Kuzah yani gökkuşağı, ah
dünyada kötüler ve barbarlık olduğu sürece iyilik neye yarar, geçmişin büyük
Abbasi hümanizmi bile unutulmadı mı, bir tür mavi bahar rüyası gibi ve insan
hıçkırıklara boğulduğu zaman güçsüzlüğü tüm canlıları geride bırakır,
Şehzadebaşı'ndaki camlinin köşesindeki sütunun dünyanın merkezini gösterdiği
söylenir, şair Necati kimdir, eşek örümcek ve gergedanın arasına tazı girerse
ne olur, Goygoycular ve Saraçhane nerededir, Arkadyus Sütunu'nun dibinde Avrat
Pazarı olduğu doğru mudur... Çiçeklerin
bulanık ruhu üzerine baladlar söylemek... Tartus'ta okumaya davet edilmek... Ve
Kum Kaptanı köpek balıklarıyla yürüdük, örnel olan durumlar söz konusu
olduğunda ise kızlar o denli güzeldi ki "Cennet ağaçlarının gölgesinde uzanma isteğini tümüyle yok eden
yeryüzü selvileri gibiydiler..." Sonra gelecek kapanırsa zaman durur dedi
Dante, inanmadık, insanal krallıklar uydurması kardeşim, insanın gölgesinin
peşinden koşmasına ilerleme denmiyor mu onun gibi, kayra nedir peki...
bilememki...
Aynalar ve
çiftleşme insanın sayısını artırdığı için tiksinç bulurum, aşk gökyüzündeki İsa
mı, Yakup'un merdiveni mi derim. Einstein bir şey gerçekse kesin değildir,
kesinse gerçek değildir diyor.. 'Şiir bizden önce yaşamış nice yaratıkların
alınyazısı mı...' Herakliya tiranına konuk olduğun!.. İyi de Aracataca mı
Macondo mu... İyide yarı insan yarı hayvan bir hybrid (melez) olan katır ya da
bardo mudur bu herif dedim. Peki arabamızı bir kaplan sürüsüne bağlayıp
Hindistan'a gidelim. Dile katık,
kendineözgülük, içerik pekinliği, işte yazarlık dedi. Kibele'nin yaşama
döndürdüğü, yaralı, o güzelim Attis gibi...
İberya kralları ve
neden iki gözlüyüz ve atla camiye giren Cengiz Han ve Türkçe yazan Hatayi Şah
İsmail ve Farsça yazan Yavuz Selim ve ölümüne yakın varlık ötesini özlüyorum
dedi ve Agrippina uyluğunu kaşıdı ve Barba Vassili paltosunu çekti uyudu, ve
nergise uzanırken ansızın yarıldı yer ve kapkara atların çektiği bir araba
fırladı derin yarıktan... ve kör bir kaplan gibi dünya içine kıvrılıp gözlerini
yumdu.
Bir quartet,
lilyum, gerbera, frezya, fulya... Bir öbür dünya varsa onunda bir öbür dünyası
vardır sanırım. 'Chaucer'in zamirleri pek kapalıdır bize / Zamir bir sözcük,
geçer bizim yerimize.' Maymunların serebral korteksinden fırlayan sıçırgan
mecidiye ve gümüş pullu akçaları, görsel algı eşiğinden saçıp serpen kulunuzdu
bu... Lilith efsanesi ne idi, Yunus Emre değerinde bir Osmanlı aydını var mı
ki, Raflezya dünyanın en büyük çiçeği, olsun bizim kız, Kenize Murat gibi ya da
Mezamorto Hüseyin Paşa, Koyunadaları Deniz Muharebesi, Yera (Z.Burnu deniz
savaşı) İbrani çığlıklar, Arapça ve Rabça öğrenmeyi ve ilkel özgürlük
çağları... Kırlarda dolaşan şair bir çobanla karşılaşır, çoban şehirdeki
gürültünün nedenini sorar, şair benim doğumgünümü kutluyorlar der, çoban
kendisinin becerilerinden sözeder ve neden kendisinin değilde bir şairin
doğumgününün kutlandığına şaştığını söyler, şair yarışalımmı der ve yarışırlar,
şair uzun gölgelerin arasından (akşam üzeri) yükselen ayı görüyor musun der
çobana, evet yanıtını alınca, gözlerimizi kapatalım der ve sorar şimdi ayı görüyor musun, çoban artık heryerin
karanlık ve birşey göremediğini söyler. Şairse; ama ben görüyorum der!..
Moskova kralı ve şiir prensesi, Darfur'daki yoksullar, geniş sArkadya caddesi,
Oidipus ailesi, Thebai'yi kuran Kadmos oğulları, Yuhanna'nın vahyindeki
tınıları çağrıştıran kıyamet havası içeren eşsiz şiirler. Tanrı Haldi'nin
büyüklüğüyle Argiştioğlu Sarduri derki terkedilmiş Uhime ülkesini ele
geçirdiğim zaman o seferin geri dönüşünde Magaltu şehrinide ele geçirdim, erkek
ve kadınları Bianili ülkesine sürgün ettim, Urartu kralı II. Sarduri'ydim.
Gondwana süperkıtası... Zamanla göreli olarak hareket ediyoruz ya da zamanın
kendisi hareket ediyor ya da zamanın bize göre hareketini algılayış biçimimizi
ele veriyoruz, olmadı değil mi... Kör dilencinin önünde Allah rızası için bir
sadaka yazmaktadır, şair dilenciye kazancının iyi olup olmadığını sorar,
dilenci karnımı ancak doyuruyorum der, şair yazıyı değiştirir bir kaç gün sonra
gene sorar, dilenci kazancının oldukça arttığını ve şairin ne yaptığını sorara,
şair eski yazıyı 'Bahar geliyor ama ben göremeyeceğim' diye değiştirmiştir...'
Aşağı Ürdün vadisindeki Gilgal köyüne geldik, Hititlerin Kumarbi destanını
bulduk, dinleyerek Hattuşaş a, Labrandos a kadar geldik, Dor stili sütunlar
vardı, Etrafı Mekke sümbülleri sarmıştı. Süleyman ını atları Şâme ve Tafil
şehrine giriyordu, Mecenne suyu içiyor, Ebubekir'den aldığımız Kesva'nın
üzerinde, Süheyl yıldızı tepemizde, Harzemşahlar ilerimizde kendimizden
geçiyorduk. Ancak Tanrının sözünü anlayamayız çünkü yalnızca onda tamah ve
heves, zulüm ve garez yoktur dediler. Gün geldi farenin gözü kediyi gördü. Çok
varsıldım ayrıca çok servet sahibi, ne yoksulluklar var dünyada görsün diye
sabiyi köye yolladım, döndüğünde (bıyık altından) gülümseyip neler gördün anlat
bakalım dedim, Sabi bizim b.ir köpeğimiz var, oysa köyün bütün köpekleri
onların dedi, bizim bir havuzumuz var, onların uçusuz bucaksız dereleri, bizim
altın sarısı avizelermiz var, onların sayısız yıldızları, biz karşı komşunun
duvarına bakıyoruz oysa onlar ufku dahi görebiliyorlar dedi, hemen köşkümdeki
gizli odama çekilip kaderime ağladığımı bir siz bilirsiniz....
Doğu ile batının
ayrımı şu; doğu, doğanın verdiği yeteneklerle bulgular peşinde koşuyor, batı
ise; zekanın verdiği yeteneklerle, doğu kuşu taklit ederek kanat takıyor, batı
kanatsız nasıl uçabilirim diye düşlüyor, doğu atı evcilleştiriyor, batı
arabayla hızlanıyor... Belki yanılgıdır bu ama herkes İskender doğuya uygarlık
götürdü, barbar Atilla batıya felaket getirdi diyor. İlkel özgürlük anlayışı bu
dedi bana... Ticani biri geldi o ara ve Fuad Sinyora... ve Emil Lahud geldi ve
ilahiyatçı Juan de Sepulveda geldi sonra çocuğumu köye gönderdim yoksulluğu
tanısın diye sonra sordum baba bizim bir köpeğimiz var onların bütün köün
köpekleri onların bizim bir havuzumuz var
onların uçsuz bucaksız dereleri biz mkarşı komşunun duvarına bakıyoruz
onlar ufka dek bakıyorlar bizim 3 avizemiz var onların sayısız yıldızları dedi,
sonra "nişanlım benden on yaş büyüktü / askere gitti / şimdi ben ondan on
yaş büyüğüm / çünkü / öleli yirmi yol oluyor." dedim. Ve Fransada dikiş
makinesi icat edildiğinde terziler 85 adet dikiş makinesini tahrip etmişler
ayaklanarak bizde basım aygıtı gelmesin diye hattatların isyanı gibi,
kompleksim geçti vallahi, Montaigne bin kişi yazar bir kişi yazar olur filan
demiş, dilber dudağı ve kadın budu yemiş, İngiliz romancısı Thackeray 'Yaşam
Konstantinopol'e benzer, uzaktan romantik görünür ama içine girince kasvet ve
kaostan geçilmez demiş, Ogier Chiselin de Busbecq burada (ülkemizde kaldığı
hanlarda belki üzerinde Allah'ın adı yazıyordur diye yerden kağıtları alıp
duvar kovuklarına koyduklarını söylüyor, Zarit kasabası,, El Manar ki Hizb
Ullah'ın televizyonuydu,, Nahariye'de, Beyt Şean'ı vuran füze, Akko'dan,
Tiberya'dan, Kiryat Şimona'ya, Nuvar es Sahili ve Muhammed Şükür. Haim Ramon ve
Moşe Kaplinski, Dan Halutz ve Huseyin Nasrallah, ve El Hikme ve Huseyn El Burci
ve Muhammet Yazbik... Forumun harabelerinde kediler dolaşıyor, altın
tapınaklardan yabani otlar fışkırıyor, imparator saraylarından akbabalar
havalanıyor, saçaklarından buzlar sarkıyor... vs... Baalbek'te denize girip
saklananları gördüm dedi.
Platon, nedrede suç
varsa orada adalet yoktur demiş. Rusya ve Macarya'yı gezdim ve 'Tanrının ayağı
buzda kayar mı dedim.' Salvador seçeneği nedir, Ozanın acısı Tantalos'un acısı
gibidir ve sunakta akan mor sıvı ve Yavuz'un küpesi, Vladimir Çebeş Macarların
kahramanı... bir karaltı yaklaştı işte...en güçlü olan en barbardır filan
gibi Kaldıki korolar eski Yunan da
halkı temsil ederdi oda kralın yada seçilmişin bözünü yineleyen bir tebaa
konumunda idi. Grift keçi figürinleri,
boynuzlu ve arı gövdeli insanlar, İranî koltuklarda oturuyorlardı... bir Arap
küheylan, polifenol, çift kör ve randomize deneyler... Sessizliğe katkın
olacaksa konuş dedi.... Isı değiştirgeci ve uzaydaki köyler-köyleri ... ah
sarmısak kötü kokulu gül, ve Aygır Kalesi, ve o göğsü dar, cıdagosu alçak bir
katır gibiydi... ve tükenmeyen mürekkep ve çarpmayan elektrik ve yazıyı okuyan
bilgisayar dedi... pasak ve cenin... ve kontraltosu, alışkanlık köleleri tuz
çağının... kalbin ve kabin ve zadeganlar ve ticaniler
Epileptik ki,
yetmişiki din adamından oluşan Vukuflar Meclisi 'Meclisi Hubrigan' gelecekteki
önderini seçti: Ayetullah Muntazari... Ve çarlığın Rasputin'i ve Nazizmin
Hanusen'i. O da sevilirmiş önce, Rasputin gibi, sonra Kara Ormanlar'da ölüsünü
bulmuşlar, bu kara büyücünün...şiirin Mekke si neresi... ve ama Üdolf, en çok
Marika Rokk adlı sahne yıldızını severdi. Adolf cinsi -asitlere-terminlere göre
o, yalnızca üremeye yarayan güzel yaratıklardı. Sıradan Faşizm'de (Mikael Romm)
görebilirsiniz Marika'yı, yılan gibi kıvrılıyor ve yaklaşmakta olan tehlikeye
karşı olanca hızıyla oda ritm tutuyordu. Ne yapabilirdi ki bir sahne yıldızı,
Hitler'in gösterileri öyle geometrik ve o denli görkemli ki, propaganda bakanın
ki (Göbbels miydi- daha görkünç, çok daha ürkütücü, gamalı haçlar, film değil
-gerçek- binlerce meşale dolu insan. Kitleler afyonlanmış ve karnı doyan her
Töton! bu kuduz şölenine, bireysel bir kuduru sendromunu eklemeyi hiç
unutmamış. Belki perde arkasında gidişi sezen kitleler vardı, ama neye yarar, o
sürükleniş yeterli kitleyi almış götürüyor Ren ufuklarının ötesine... Öyle
olmasaydı Almanya iç savaşla yer bitirirdi kendini deniyor (Sonuca başka
yöntemle mi gitti) Hindenburg'un, Krup, Flick ya da Thyssen'den, eski onbaşıyı
şansölye ataması için aldığı çekte, bu işin günlük yaşamı anıştıran tek
belirgesi olarak hep anımsanacak artık. Krup, Flick, Thyssen silah
fabrikatörleriydi... ThySSen... Endülüs'teki Erak Savaşı'ndan sonra köleler bir
dirheme satılır olmuştu. Katilina Tertibi neyin tertibiydi. Ben nefer
Seyitoğluşıvgarda, çengelde, dipte yular tuttum. Kumanova'da cephe bozulunca,
tekmil batarya at binip topluca menzile kaçtık,, Metroviçe Bolatin köyünde esir
düştüm, Allahüekber'in Zivin mev kiinde şehit düştüm. Ol bapta ve herhalde emir
ve ferman Hazret-i Veliyyülemir, Velîihsan Efendimizindir. Ve de Almanya ile
ittifak âli-menfaatimizdir. Galiçya'daki siperdaşım Ömeroğlu Bedir'dir.
Oramar'dan Galiçya'ya gelmiş idi.
Krakov'da, Rakoviçki Mezarlığında yatar. Süveyş'ede gitmiştir. Medine
marşı çağırıyoruz hep birlikte, inletiyoruz göğü yeri, ölürüzde vermeyiz
peygamberin kabrini. Sırtımızdan girdi Arap'ın eğri boyunlu hançeri., Elbire
Ramallah'ta sıtma oldum , kinin dahi yoktu. Bir-Üs Sebi'de üstümüzde paralandı
bir atım, bir eski çaputu üstüme sardım. Musul'da da kaldım tifus kol gezer,
Ahır dağı, Sincanlı ovasında bulundum, hasılı helal ettim hakkımı sana sende
helal et be memleketim... Öteki tanrıların arkasına gizlenmiş yüzü belirsiz
tanrıyı gördüm. Korsakov sıvılarının sönümlemesinide ve Venezia'da Engizisyon
sütununda kendimi sınadım, parmakucuçlarım yere değdi , günahkardım ve Son
bakış köprüsünden ölümümün geleceği zindanlara yürüdüm bir papaz eşliğinde ve
töğbe ve istiğfar ettim son kez...
Ve öteki dünyaya
böyle doğdum...
Odysseus, Troya
savaşından sonra İthaka kralı olarak yurduna dönerken, azgın dalgalar ve
kasırgalarla yolunu yitirir, yirmi yıl boyunca denizlerde İthaka'yı arar durur.
Belki Malta yakınlarında, belki Kiklat adalarında büyücü Kirke'nin eline
düştüğünde, her istediğini kendisine aşık eden bu cadı, Odysseus'a İthaka'ya
kavuşabileceğini ama bir koşulu olduğunu söyler. Umarsız Odysseus ülkesine
dönebilmek için her koşulu kabul edeceğini söylediğinde kendisine Hades 'Ölüler
Ülkesi'nin yolu görünmüştür bile... Odysseus, destana göre Herakles
Sütunları'nı (Cebelitarık Boğazı) geçip Atlas Okyanusu'ndan Afrika kıyılarına
döner dönmez Hades'e gelmiş ve Ölüler Ülkesi'ne varmıştır artık. Sanki Okyanus'un
altından Erebos'a, bu karanlıklar ülkesine geldiğinde bütün ölüler Odysseus'a
koşar ve herkes gerçek ve yaşanılır dünyadaki dostlarını, arkadaşlarını, anne,
baba ve çocuklarının durumunu sorar Odysseus'a... Odysseus sırayla herkesin
gönlünü alır ve herkese iyilik dolu haberler iletir. Ne varki bütün bunlara
karşın bir kişi kendisinden uzak duruyordur. Issız ve sisli karanlığın içinden
bütün çağırmalara, yakarmalara karşın gururunu yenemeyip gelmeyen bu kişinin
adı Aias'tır. Bütün çabalara karşın gelmeyen ve bu olağanüstü fırsatı
değerlendirmyen Aias'ın kararlılığını gören Odysseus üzülerek Asfodel
çayırlarından ayrılır ve gene yeryüzüne çıktığında Kirke'nin verdiği sözün
gerçekleşmesini bekler ve sonunda İthaka'ya kavuşur. Aias'a diğer ölüler kızarak
bu davranışının nedenini sorarlar; o ise insanı kahreden o en yakıcı yanıtı
verir; 'benim buraya düşmemin nedeni Odysseus'tur, benim ölümüm onun yüzünden'
der... Şarap, keçi, değirmen taşı ve kahin... Ve Hermes ; Tanrılar ölümlü
insanlardır, insanlar ölümsüz tanrılardır dedi. Kâfurun yedi! Atım Zulcenah,
kılıcım Zülfikâr'dır, ve bir Türk palası, saldırmayı andıran koruk bıçağıyla
gırtlağımı kesti ve yerlemde Kant ve kanıt vardır dedi,, sonra perde ayaklıları
bile parçalayıp, güneşi dahi-bile yakan ayetlerin duvarlarında parçalandığı
ağzını son kez açtı ve son soluğunu verdi! anlağındaki bilgi akışı yavaşlayınca
güldüm ve İsrailoğullarının Lübnan'a girdiği gün 'Dünya Silahsızlanma Günü'
olsun dedim. Salvador seçeneği gibi mi... Anorthosis mi! ah sorma zamana ağlıyorum dedi
Cinsiyet
değiştirerek çiftleşen, çift cinsiyetli sırtlan... Perçemli ve gidimli bir
yaşam seninki amorf fazın ve derisi doldurulmuş insan yüzleri, eksenel bir
hatta yüzen deniz kargaları ve Rongbuk Manastırı, Hairhan dağlarındaki bir
zamanlar var olan okyanus çökelleri, tipik bir melanj ve çörtler ve kırmızı
deniz killeri, ve hendekleri, Nohgon'daki yığışımlar, Kaligula tiyatroda,
Caracalla sıçarken, Ceasar konuşurken, Otho ise bir et kancasına takılıp Tiber
ırmağına atılarak öldürüldü, buhar fazındaki moleküllerden bazıları, su
yüzeyine çarparak yapışıp sıvılaşmakta, yüzen geçit flash bellek sistemleri de,
eğilme gerinimi ve kırılma tokluğunda yüzmektedir, harmonik salıngaçlar bir
parçacığın patikasını izleyerek, monokromatik bir gezim dalgasıyla, faz
uzayında bazı dağılımlara karşı geliyor ve bakhur bitkisiyle, onun
yakıldığı buhurdanlar ve Nusayrilerin
Kilezi mezhebinden olmakla, yazın altınları ve ateşlerini söndürüp, din
amcalarıyla bir kadeh (nakfe) dem sır edilirdi, Meryem'in Arsuz dağlarından
çıkıp gelen suyla yıkandığı ve ermiş Elia'nın gökyüzüne çıktığı... Dünya
silahsızlanma günü, Abbasi despotizmi ve Huzistan'daki günlerim, annem bir
Sefarad Yahudi'siydi ve Ladino dili konuşurdu, babam bir Türk'tü ve Sünni
Müslümandı, mürebbiyem (eğitmenim) bir Fransız Katoliği'ydi, tarih öğretmenim
Şii'ydi ve Arapça konuşurdu, hahamım İbranice konuşurdu, müzik öğretmenim
Ermeni'ydi, İslam'ın farklı bir yorumuna inanan
bir de haremağam vardı ve hepsi bir çeşit Türkçe konuşurlardı...
Dil uzluğu, şiirselleştirilmiş
günlük dil, içilen arpa suyu, etker konumlar, Ayurveda'ya bakıp saç kılından
dikiş attığımız kızlar ve ardından koruyucu otlarla kanopos küpüne koyduğumuz
ölü, sol elin büzülme ve yayılma olanaklarını geliştiren etütler
(Ev düşünür, soba
borusu ağlamaya başlar. Atalarının hayaletleri eşiğe gelir, zili çalar ve diğer
kediler açlıktan ölürken, yıllardır her sabah evinizde beslediğiniz kedi için
dünyadaki tüm diğer kedileri feda edişinizi nasıl haklı çıkarabilirsiniz der.
Hüve lâ hüve... O o değil... Teleoloji ve arkitektonik varlığın ilk
epifanisidir, yüzsüz bir tiranın yüzünü kay(b)detmesine izin veren bir arkedir.
Nötronun ilk yurtluğu nerede, hangi planettedir. Bu soru değildir. Sessizlik
bir sözcük olmayan sözcük, soluğumuz, nesne olmayan bir nesnedir. Bataille
demiştir. Eskatalojik vs. Çocuk filozoflar için solipsizmin, rölativizmin,
psikolojizmin, sessiz ufukta gidişi ise de söz şiddetin ilk yenilgisidir, dil
tarihsel bir kalıntı, ışık şiddetin bir öğesidir. Dilin metali ve yerin sentaksı
ile heterojen çiftleşme ve insan erken çok erken gelmiş bir tanrıdır...
Fransız devriminin
ilk yıllarında (William) Blake, başında kan kırmızısı bir Frigya kepiyle Londra
sokaklarında yürürdü... Bayan albay dedim, analojinin son sözü kitap değil (Mallarme'nin
dediği gibi) sessizliktir. Castelrosso'da (Meis) izlediğin Krendil kimin oyunu,
yok Napolyon İmparatorluğu...Kastilya ve mestizo lehçesiyle konuşalım, kumru
popolu yeşim dedim, Transilvanyaca filan, Huidobro'nun büyük şiiri Altazor'u
okurken, yükseklere saldıran ve güneşin yakmasıyla gözden yiten şahini, modus
operandi, izlenen yöntem demekmiş, Borges'in ölüm ile ölenlere adanmış 'Fervor
de Buenos Aires' (Buenos Aires Tutkusu) adlı şiir kitabı varmış. Koşuntu ve görgül dedim sana ya,
tarih ilerleme midir, tutarsızlık mıdır anne, modern çağ genelde neye bürünür,,
naiflik midir örneli yani dedim, geleceği sömürgeleştirmek asıl ve ağır
görevimiz, yazgımız, İşta tansıklar yıkımlara dönüşüyor, görkem dehşete,, su
yok toprak un ufak, atomlar patlamak üzere, açlık toksik zehirlenme ve gaz
haline gelme fobileri var içimde, akrep soksa güzel olur yani diyorum bu
durumda, kehanet ne, değişim kötü , korunum iyi , Kapitalizm beni makina
yapptı, sanayi sonrası erk ise bize birer gösterge gibi davranıyor, ölüyorum
yaşarken, mukoza mı, selülözik bir ibre mi, leş miyim ben diyorum... cennet
geometrik olduğu içn mi sevilir, bir uzay virüsü olsa ydı gene sevecek miyiz...
Ah ki Cem söyler: "Kırmızı Pluton gezegeninde / siyah saplarıyla / çılgın
kiraz ağaçları / ürperiyor bedemin / dünyalar içinde / başka dünyalar mı
var..." Isfahan beygiri de senin gibi dedim, repesaj mücadelesi verdim,
resifteki köpek balığıyla, hipokondriazis olduğum için yenildim, priapizm işe
yaramadı, iri bir Roma kandili gibi devrildim, bir Bengal Işığı (kaplan gözü)
gibi eridim... yaşamda tökezleyen yüzlerimiz, ayın sırtında hörgüçleri
parıldayan develer ve kırmızı allahların yürüdüğü ummanlar boyunca ağlayan
melekler ve şeytanlarla kolkola gezen metal bulamaçları... Semerkant'ın
sarnıçlarında bir damla su kalmadıysa, Afganların öldürdüğü kara öküzlere ne
oldu, Hürmüz kenti nerede, üzerine Adonis figürü işlenmiş Yunan mücevheri gibi
ağlıyordu, Hadrianus'un Bitinyalı kölesi yanımda duruyordu, Neocon dünyasında, somon balıkları
üçbin km öteden yumurtadan çıktıkları ırmaklara geri dönebilirmiş, yazgısı
Akhaneton'dan beter kardeşim, ağaçların arasından; bizi sessizce gözetleyerek,
bir tanrı başı gibi yükselen aya baktık, ayın ışığıyla yaprakların hışırtısı
şimdiye dek görülmemiş bir canlının gezinmekte olduğu sanrısını uyandırıp,
ürperiyorduk, keşiş korkudan güldü, sonra birden titremeye başladı, yıllar
sonra yüzü çizgilerle dolu geri döndüğünde, ay tanrıdır deyince, yanımdaki sen
çıldırmışsın veya zehirli ot yemişsin dedi... bu otlar arasında ürkünç faunuslar
yaşardı, ve işte bir faunus göründü, tomurcuk açmış bir baldıran yiyordu, cadı
o sıra bir cesedin eliyle karıştırdığı çorbadan bizede verdi, ve billur aynada
bize ölümü gösterdi, pişman olduk ölüm ürükütücü ve sonsuz bir soğukluk
taşıyordu etinde, teni, uzakta sarı,
kükürt gözlü , tüyleri çizgili bir kaplan gibi dalgalanıyordu deniz ve
pütürlü kalın derisiyle
yürümekte olan korkunç bir devin sırtına benziyordu derisi, Anadolu Ülkesi ne
girdik o sıra ve cadıya Tanrı yı da gösterebilir misin dedim, İyi ama tanrı şu
an avlanıyor dedi,, yüzü peçeli bir kız çıkageldi, Nil mezarlarında yaşıyormuş,
miğferinde kanatlı aslan yatan bir adam göründü uzaktan ve cadı işte
tanrılardan biri dedi... ve mavi irisler ve napolyon laleri aldı giderken ve benden
bitmeyen katedral şarkısını söylememi istedi ve büyük karbonun sesini duydu ve
Yosun İşleyen Eller adlı bir şiir söyledi, belki de ölmüş M.Ş'nin, "Bir
gün gelebilir / Yeryüzünü tamamen sular kaplayabilir / O gün gökdelenler
olmayacak / Binalar denizin derinliklerine doğru inecekler / Ve insanlar en çok
bulunan şeyi / Yosunu işlemeyi öğrenecekler... " Amin diyemiyorum,
ağlıyorum. Konvulzif tedavi görüyorum (elektro şok), ne yapayım... ve Anzelha
kendini ateşe attı, tanrının varlığı ve yokluğunu konuşanları kederle dinlerim
ben dedi ve gökkayalardan geçtik, hışırdayan ay ipeklerinden... Ayrıca
Adriyatik kıyılarında balıklara kıyılmasını doğru bulmuyorum, Balasagun'a
gitmiyorum, Büveyhileri, Luvileri tanımıyorum... ve altın tozundan bir buğu
yükseliyordu ve tüm kıtaların birleştiği Pangea görünüyordu ve toprak rüzgarla
konuşurken, insan aslında ölümsüz bir tekrardan ibarettir dedi, Zilzal suresi
gibi mi dedim, oda şu dört şeyden konuşmayınız dedi, Ali, Osman , kader ve
yıldızlar, eh imge dile düş gördürürse, sende küçük bir tanrısın öyleyse dedim,
sonoritesi kuş mudur dedi, düşünceninde bir yüreği var mıdır, Homersi denklik
peki, ve ağaçların bana baktıklarını gördüm, faros , ışık, zağanos da bir tür
doğansa normaldir dedi. güldüm, ne yapayım... Tigris ırmağı nerede dedim, Dicle
mi dedi, doğu Kanada'yı sordum ağladı, Kelt İrlanda'sından bir kır serdarı
geldi ve tek gözünü kapa be Tepegöz dedi... kanatlı uygarlıklar var,
insanlıktan ileri, İspanyol Yahudisi büyük Maimonides'te Arapça yazıyordu...
sonra abalon denilen deniz sümüklüböceklerinin eşsiz sağlamlıktaki kabuklarını
nasıl ürettiklerini düşündük...
'Bette / Bir
zamanlar Atlantik'teki evimizde / Açıkta gezinen balinaları görürdük!'
Ama Bette, insan
insan için, balina dinlesin diye türkü söylenir mi, kuş kuş için öter değil
mi... aksi halde sesssizlik yeterdi her birine... yaşarken ezik sümbüller
gibiydi, ben öldükten sonra ünlü bir
ressam olduğunu duydum... Asurbanipal'a Yunanlılar, Sardanapal dermiş... ezik
sümbüller gibi, Vasarely şair mi, ressammış ama, onunla herkes gibi arkadaştık,
ona ara sıra ben herkes değil, Kserkses'im derdim, aldırmaz gülerdi, sonra ödül
misyoner romancılara gitti dedi
Alın size Başo
dedim, 'Dağ yolundan iniyordum/ Ah! işte bu/ Bir menekşe' sonra sürdürdüm 'Onu
koparmak olmaz/ Ondan ayrılmak olmaz/ Ah... menekşe' dedim.
Bak, doğada
cinsiyet yoktur. Uzaya uzaya uzaya gitti, iki adet sıfırı üstüste koyuyorsun
sekiz oluyor bari bir olsaydı!.. Sonra Suriye ye gitti, telefonda Şam piyon mu
diye sordum...
Milankovitch
salınımlarıyla ölüp diriliyorduk, tayfçekerler vardı, putsever suretlerle
dikilen surlar... aa! keçi balığı geldi. Öldü, mezar taşında yalnızca
tıkırdayan saate çözüm bulamadım yazıyordu ve yaşam öyle güzel ki yalnız
mevsimleri izleyerek sonsuza dek yaşayabilirim diyordu.
Titan arum olarak
bilinen ceset çiçeğinin kokusu 1,9 kilometreden duyulurmuş, Moorish Kalesi'ne
gelince Orozco ve Rivera, Malevitch ve Rodchenko'nunda orada olduğunu gördük,
Vasarely uzakta duruyordu onu da çağırdık. İnsan soyunu tutsak eden sentinel ordularını
gördük. Borges diyor ki, kaplan dediğimizde tanrıyı yinelemiş oluruz, bir
kaplan çünkü, onu doğuran kaplanı (onu peydahlayan kaplan) ve onu doyuran geyik
ve kumruyu, onların beslendiği çayırları ve çimeni, onlara analık eden toprağı,
toprağın geldiği ulaştığı yükseldiği gökleri, göklerin yaşam bulduğu güneşi ve
onun bulunduğu galaksiyi gökadayı ve gökadanın yeraldığı evreni ve evrenin
sonsuz yaratıcısı ve sahibi tanrıyı tanrıları ve onların araksına gizlenmiş
olan yüzü belrsiz tanrı ve tanrıları akla getirir. Öyleyse diyebiliriz ki
kaplan bir tanrıdır ve tanrıda bir kaplandır... Efrasiyab yani Karahanlılar' ı
gördük, Türkistan'da Talekân şehrinden geçtik, Karmat ayaklanmasına tanık olduk
yeryüzünün bir yerinde ve siyah cüceler ve uyuklayan hayvanlar vardı ki ve sen
bir daha uyanmadan öleceksin dedim ona... düşümde kanatlı böcekler kırmızı
gecelerime hücum ederken, tramvayda gidiyordum, Diana elini birden omuzuma
koydu, tüy sorgucu gibi ipeksi, yumuşacıktı, inci gibi yaşlar akıyordu
gözümden, ayrıca pirelerim size bulaştı siz artık pirelisiniz benim kanımı
içine pire sizin kanınıza benimkini bulaştırdı, yakında kırılacağız sıtmadan
ambulanslar akın akın hastanelere insan taşıyacak, salgın tüm dünyaya yayılacak
ve insan soyu bitecek, fakat evdeki hiperaktif çocuğu ufolar kurtaracak başka
bir gezegende yaşayacak, yeşim benimle kalacak, benim ısrarım sonucu ufoyla
gelenler onu benden almaktan ısrar
sonucu vazgeçecek
yeşim istemiyorsa
beni çağırmasın çünkü benimle kalacak eğer şimdiden ayrı kalırsa ufo onu
kurtaracak yoksa benimle kalıp cesetlerimiz birbirinin içinde çürüyecek ve bu
dünyada benim olmayan yeşim öbür dünyada benim olacak, ben yeşimini hastasıyım
yirmi yıldır bugünleri bekliyorum ondan intikamımı alacağım ve o benim olacak
benim gözlerim onun gözlerinin içine yuvalanacak, kemiklerim onun kemikleriyle
kuru ağaç dalları gibi kaynaşacak, kalbim onun kalbini saracak ve içinde
çürüyecek, kanım onun alyuvarlarını içip tüketerek yeşim sapsarı olacak,
kucakladığımda kuş ölüsü gibi kollarımdan sarkacak ve onu bir gorgon gibi
yiyeceğim, satürn canavarıyım ben yeşimin ayak tırnaklarını deniz suyuyla
karıştırıp yaralarıma süreceğim, onun kanını içeceğim, onun hasta organlarını
vücuduma sarıp yatacağım, o kollarımda son nefesini verecek ve takyonlarını vucudumda
dolaştırıp jüpiteri çılgına çeviren kahkahalar atacağım ölülerin tanrısıyım ben
yeşim ve ben yaşayan ölüleriz, onu yemeye geliyorum kaçın! görme deliklerinden
gene sular akıttı, tüy sorguçlarıyla gene sırıttı, kuşların tüyü, sürüngen
pulları, solungaçlar ve köpek dişleriyle güldü ve eğer deniz kaynasaydı bir
sürü pişmiş balık olacaktı dedi.
İngiliz
köylülerinin 1381 ayaklanmalarında söyledikleri ünlü isyan -başkaldırı şarkısı
"Adem toprağı çapalar ve Havva yün eğirirken, efendimiz kimdi..."
Sen Eski Mısır'daki
Fayyum masklarındaki yüzlerden mi geliyorsun, yalnızlık şeytanın at koşturduğu
ıssızlıksa, kefren ve kefen ne oluyor, Thomas Dağları mı dedin, kementin
boynuna geçirildiği kral ağlıyordu artık, gözyaşlarının prizmasında cellatlar
kendilerini gördüler, belki o an herşey -gariptir- üç bin yıl önce Nil'in mavi
çamuru üzerine Mısırlı bir çocuğun evcil geyiğinin basmasıyla oluşup güneşte
kuruyan ayak izleri kadar ölümsüzdüler. Sıcaktan eriyen meydanlar ve kadının
saygısız Cadillac'ı benim bahçe yoluma girdi, ışıklı gözlerini telaşla yumup
açarak geri çekildi, yiten krallığından kalma tüm gölgeler kandilin titrek
ışığında oynaşıyorlardı, kandil gagalı bir şeydi, Romalılarınki gibiydi,,
dorukların en sarpı ve karlısı olan Glitterntin Tepesi'nde havalar açıkken
bakıldığında doğu yönünde uzuklarlad, Surprize Körfezi'nin öte yanında bulanık
bir gökkuşağı görülürdü, bunun Rusya olduğu söylenirdi, kanıtlanmaz bir şeye
inanmak kadar inanmamakta garip dedi, kalay yaprakları üzerinde lahana böceği,
çinko arılar ve tungsten kelebeği uçuyordu, Anka çiçeği dibinde açmış ve ahlak
uydurma bir kişiyi izleyen uydurma bir kişi olarak ortada dolaşıyordu. Sonra
Alba Kralı'yla Sabin'lerin Düğünü'nü izledik.
Milton der ki; Bir
insanı öldüren, tanrının betimini, mantık sahibi bir yaratığı öldürür, bir
sanat yapıtını yokedense, mantığın kendisini, yani tanrıyı öldürür demiş. Wılde
eklemiş, ne zaman bana hak verseler, nerede yanıldığımı düşünürüm! Ve ama bir
Tatar gölünde yüzüyordum, ağzımda kırmızı zambaklar vardı, altın vadide, ılık
ülkenin yollarına doğru koşuyordum, zıplayan ceylanlar soluğumu kesiyor, güneş
oklarıyla gözümü kamaştırıyor, yolumu buldukça kaybediyor ve yalnız ve yalnız
bu coşumlu yaratığın sonsuza dek koşmaya yargılı olduğumu anlıyordu.
İranlı tamburuna
vurmaya başlayınca, birdenbire bir toz bulutunun bağrından uzun kişneme sesleri
duyuldu, ve göz açıp kapayıncaya dek, yeri nallarıyla döven, burun
deliklerinden ateş fışkıran, karyağız kanatlı bir at belirdi ve hemen üzerine
atlayıp kanat çırparak at uçmuş ve bulutlu dağın doruklarına konmuştu. İsa'nın
mesleği ne idi ve Azrail'in kanatları yüzüne değdi...
Adım Kaan Romero
dedi ve resimlerin içinde Barbari'den gerçek bir 'Vanitas' gördük
Deştikebir'de
geceledik, Ardzırunî kralı Seneker
yanımızdaydı, eşdeğeri kral Sargon'da karanlıkta bir put gibi atının üzerinde
duruyor surlara yaklaştıkça, kuleler, burçların gölgeleri tanrıların hayaleti
gibi karanlıkta azametle uzanıyordu----surlara yaklaştıkça kuleler karanlığın
putları gibi uzanan gölgeleriyle yarışıyor, ürkü veriyorlardı. Üç yıldır havada
duran bir martıyla karşılaştık. Şiir insanın doğaldinidir dedi, Novalis demiş
onada, siyah bir aslana binmiş gidiyordu, Dişayil adında bir şeyh vardı, sadaka
yoksul gerektirir dedi. Tevrat altın suyudur, güldük, haydutlar seni zebun
düşürür dedim, yarı buçuk kerem denizine girmeye niyetlendi, o sıra Kazvinli
dinsizin öyküsünü dinledik...
ÖMER CEM
Güzel narin bir kız
Papatyayı alıyor eline
Ve seviyor sevmiyor
Denize bakan odada
Şiiri ariyorum
Ay ışığında
Sandalye sehpa kitaplık
Dilsiz bir konuk gibi
Öyle eskimeye bırakılmış
Dallarda kurumuş böcekler
Yavaşça ilerleyen zaman
Kayalara vuran dalgalar
On yaşlarinda çocuk
Sessizce ağlıyor
Elinde bir avuç toprak
Bir tren geçiyor
Paslı raylardan
Geçmişin anisiyla
MART 2000
Yılbaşı geliyor
Ağaçlar süsleniyor
Kuşlar seviniyor
Küçük bir ovada
Kuşlar ötüyor
Yılan sessizce tıs diyor
Issız adada
Kurtların sesi
Hepsi birbirinden farklı
Küçük ovaya
Uzanıp bakıyor köpek
Çiçeklerin güzelliğine
Deniz dibinde kaplumbağa
Kayaların arasında
Sessizce yürüyor
ÖMER CEM- 2005
Gece karanlığında
Denize vuran ışık
Ay ışığı
Güzel narin bir kız
Papatyayı alıyor eline
Seviyor sevmiyor
Denize bakan odada
Şiiri ariyorum
Ay ışığında
Sandalye masa kitaplık
Dilsiz bir konuk gibi
Öyle eskimeye bırakılmış
Dallarda kurumuş böcekler
Gecede ilerleyen zaman
Kayalara vuran dalgalar
On yaşindaki çocuk
Sessizce ağlıyor
Elinde bir avuç toprak
Bir tren geçiyor
Paslı raylardan
Geçmişin anisiyla
Çiçeklere yatıyor bir
kedi
Papatyayla oynuyor
Ve buluta bakıyor
Suya atlayan balık
Su yılanıyla oynuyor
Su- Herkes izliyor
Gökten yıldız geçiyor
Ay doğuyor
Güneş batiyor
Adaya bakıyorum
Birden bir şey oluyor
Anlıyorum ki hava
kararıyor
Güneş batmakta
Hava kırmızı oluyor
Tren sesi
duyuluyor-uzakta
Ovaya bakan kız
Şaşiriyor
Ova neden yeşil
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda
**********************************************************************************************************************************************
Kâbe adına, suların
gebe kaldığını düşün. Kobra çiçeği, koma zehirisin. Hektor'un ruhu düşer
defnelerin altına. Ah deyip ağlar ve geri dönerim. Uyak ve cinasların
renginliğine. Hey Anibal, Kartagena nerede derim. Şiir ne işe yarar. Yıkıntılar
arasında ilahi. Kör dilenciyi gören şair, allah rızası için bir sadaka
yazdığını görür ve nasıl sadaka iyimi diye sorar oda karnımı zor doyuruyorum
der. bunun üzerine şair yazıyı değiştirir ve bir kaç gün sonra gene sorar
dilenci sadakanın arttığını söyler şair şöyle yazmıştır 'bahar geliyor ama ben
göremeyeceğim' işte şiir bu işe yarar.
Tamar!..
(Dost, bu kadar
yeter. Daha ötesini okumak istiyorsan, /
Git, sen kendin
yazı ol ve sen kendin öz ol.)
ARABİSTAN
Sonradan Arabistan çöllerine de yolum
düşecekti ama çocukluğum Derviş pınarın kıyısında geçti. Derviş pınar öyle
garip bir çeşmeydi ki aradan geçen 40 yıl sonra bile alnında eski yazıyla
yazılmış, küçük kemerli, mermer levhadaki Kuran dilindeki - Arabi yazının şimdi bile ne anlama geldiğini merak ederim.
Belki çeşmeyi yaptıranın adı sanı
vardır. Pınar, yanlardan iki sütun gibi çıkan, iki yükseltinin ortasındaki
yekpare taş bloğun ortasından, teneke bir olukla deyim yerindeyse söğüt dalı
gibi incecik akar akardı. Su mermer yapının hemen arkasından gümler, orada
birikir, yükselince de Derviş’in teneke çubuğundan şiir gibi akar dururdu. Ne
azalır ne çoğalırdı, yaz kış aynı sızıntı, incecik bir duman gibi durmaksızın, şiir! şiir! şiir! diye
akan, sonsuza dek bitmeyecek bir derviş
çeşmesi.
Yan tarafta Yahyalar’ın bağı ve hemen
çeşmeye komşu görkemli bir ceviz ağacı vardı. Ceviz ağacı, işte adına çeşme
yaptırılan Derviş atanın düşerek öldüğü o ulu ağaçtı. O denli yüksek bir ağaçtı
ki dibinden tepesine doğru baktığınızda, en tepedeki dallar bulutların içinde
kalırdı. Ona tırmanarak çıkmayı göze alan, akşama doğru tepesine varır, inmeye
kalkışanın ayağı da ertesi gün toprağa değerdi. Cevizlerin toplanma zamanı tüm cevizler bittiği halde o
denli büyük bir ağaçtı ki gözler her zaman yeni bir ceviz bulabilirdi. İşte bu
masalsı ağaçla inatlaşan Derviş ata, sabah çıktığı ağaçtan akşam inmeye
kalkarak, ertesi günü beklemeyince, akşam alacasında cevizin ulu dallarının
birinden düşerek ölüvermişti, ölmemiş, aylarca yatalak kalmıştı, ta ki cevizden
o sıra inmeye kalkışmamalı, sabahı beklemeliydim deyinceye dek ölmemiş, cevizin
hakkını teslim edip söyler söylemezde ruhunu teslim etmiş, bir yatalağın
çekeceği ıstıraplardan böyle kurtulabilmişti. Ceviz öyle bir ulu cevizdi işte.
Öldükten sonra oğulları onun adına bu çeşmeyi yaptırmışlar, cevizin hemen yamacına,
bu çeşmeyi yaptırarak hem öleni, hem kalanı kutsamışlar, bu kırlardan gelip
geçen, her susuzluk çeken yolcunun da
hayır duasını almışlardı.
Bu ağaçta geceleri boğa başlı bir
insanın kaldığı, ona yuvalık yaptığı, kadın düşmanı bir caninin de ağaçta saklandığı,
sonunda boğa başın onu yediği de
söylenirdi. Ayrıca gövdesi öyle kalındı ki yüzlerce yılda, yalnızca ordularıyla
oradan geçen IV. Murat’ın kollarını
kavuşturabildiği de söylenir.
İşte o Derviş pınarda geçmişti
çocukluğum. Derviş pınarın küçük ahırında büyümüştüm ben, kimi çocuklar
cesaretle bu ahırın içinde yüzüp yıkanırken, ben kurbağalar bedenime yapışır,
ahırında gizlenip, kendini göstermeyen nice tarih öncesi hayvan, koelakant,
dehşet dolu simasıyla dülger balığı, nice su ejderi, yosun yiyen dinozorlar ve
testere dişli mürenler bedenime yapışır korkusuyla, asla o ahıra girmezdim.
Giren çocuklara imrenir, onların başına bir iş gelmemesi içinde dua ederdim.
Her an onların çığlıklarla bir koelakantın minik bedenlerine, vantuz gibi
yapışmış köye doğru haykırarak kaçışlarını veya bir dinozorun ağzında bir
çocuğun çırpınışını yada bir mürenin parçaladığı ayaklarıyla, baygın annesinin
kucağında yatışını hayal ederdim. Duacıyım ki hiç bir zaman böyle bir şey
olmadı ama ben yinede bir gün böyle bir şey olacağını, burgaçlı bir şeyin,
meleksi, aldatıcı görünümlü bir cinin
sabrettiğini, bu işin zamanı gelmediğini düşünmüşümdür yada milyonlarca yıldır
saklanan bu canlıların ortaya çıkarsa yer yerinden oynayacak, tüm köyün çeşmede
cinler periler varmış diye başına toplanacak ve belki de çeşmeyi bozup
dağıtacakları için, onların bile bile ortaya çıkmadıklarını düşündüğümden ben
gene de önlem almayı elden bırakmazdım. Suyun içine bakınca, orada, o tarih
öncesi hayvanların yavrularına benzer minicik canlıların diplerde oradan oraya
süzüldüğünü görür gibi olur, dehşetle başımı kaldırarak, sakin, açık ve
tehlikelerden uzak dünyama geri dönerdim. Böyle düşünmeme asıl neden, Derviş
pınarın suyunun avuçlarımda apak, küçük taş ahıra dökülür dökülmezde kapkara
oluşuydu. Bu şu demekti, su ağızda tatlı, aşağıya dökülür dökülmezde tuz
tadında ve acı oluyordu, bu nedenle her tür hayvan barınıyordu, yılan, çıyan,
insan, ejderha. Su karaydı. Avucumuzda yalancı aldatıcı bir aklığı vardı. Ama o
aslında her canlıya yarıyor, bugünün ve geçmişin bütün yaratıklarının su gereksinimini sağlıyor,
barınmalarına yarıyordu. Bir keresinde el büyüklüğünde yan yan yürüyen bir
yaratığın, aşağıda kıpırdamaksızın durduğunu, tepede parlayan güneşin, bu hayvanın
sırtına vurdukça, binlerce dikenli pulcuğun renkten renge girerek, yanıp
söndüğüne tanık olmuştum ki binlerce küçük yengecin kabuk üzerinde
kıpırdaştığınıda korkuyla görmüşümdür. O
garip yaratığı ne ertesi gün, nede başka
zaman bir daha görememişimdir. Onlar kendilerini ara sıra bana gösteriyorlardı
belki, onları anlayabildiğim için bana görünüyor, güveniyorlardı, ötesini
bilemem.
Kızkardeşim çeşmenin cinli perili
olduğuna inanıyor ve orada cinlerin perilerin kendisini paylaşamadığını ve
kendileriyle oynaması için ona yalvardıklarını söylüyordu. Gülüyordum
kardeşime, kızcağız, dinozorları, deniz fillerini, aygırları, atları, kuş
aklıyla cine periye benzetiyordu sanırım, bir gün başına iş gelecekti
biliyorum, ahırda akşama kadar kıyısında oturup oynuyor, bir gün elini
kaptırıp, ahırın küçük deliğinden yeraltı okyanuslarına, su canlılarının
cehennemine dalıp gidecek, komodo
ejderlerinin arasına katılacak diye korkuyordum. Onu böyle bir tehlikeye karşı
hep tetikte beklemişimdir, bu halimi sezen koelakantların akıllılıkla buna
cesaret etmediğini biliyorum. Ama kızkardeşim bilisizce benim bu bekçiliğimden
habersiz çocukluğu boyunca cinlerle perilerle oynadı.
Çeşmenin arkasında suyun gümlediği
kabarık gümrah toprakta her bahar sümbüller açardı, ben ön tarafta suların
kararıp, acayip canlıların yüzüp durduğu ahırdan korktuğum için arkada toprakta
oyalanmayı sever, orada çocuk tini gibi açmış sümbüllerin, düşlerle dolu
kokusunda, bağlara, ceviz ağaçlarında ötüşen kır serçeleriyle, uzakta, orda
-Anka rengindeki- arı kuşlarının gurik gurik diye gurklamalarına, çıtlıklarda
öten sinekkapanlara ve uzakta mezarlıktaki ayrık otlarının içinde uyuklayan
minik kaplumbağaların hayaline dalar giderdim. Oradaki sümbüllerin biçimini,
kokusunu ömrümce unutmadım. Hemen aşağıda
ahırın uzantısı küçük oluklu gölette, ki atlar, eşekler, inekler, öküzler,
keçiler, koyunlar su içerdi oradan., onlara eskil canlılar zarar vermezdi,
bilirlerdi ki öküzden daha prehistorik hayvan yoktur, bir keçiden daha mitik,
antikite bir hayvan daha yoktur, attan tuhaf bir at daha var mı ki, bunu bilen
ejderhalar hiçbir zaman onlara zarar vermezlerdi zaten. İşte o ahırın ucunda
öyle nar ağaçları vardı ki o kadar güzel açarlar, o kadar güzel kokarlardı
ki... Narlar gözümüzün önünde tomurcuk olur, büyür irileşir en sonunda da
dünyaya bu gezegenin kutsanmışlığına daha fazla dayanamayıp, Cemşid’in alev
renkli şarabı, yerinde duramaz zalim bir Vezüv gibi ‘bang’ diye patlar,
kızılgerdan ötücüğü gibi köyü sevince boğardı Köyü, ovayı, tanrının kızıl bir
simgesi, kokulu bir gözü gibi süzer dururdu. Patlarda ne olurdu diyeceksiniz,
söylemek isterim, elbet söyleyeceğim, buyrun dinleyin: Yaşayanlar ki hiç
birimiz, hiç bir şey bilmiyoruz! hiç bir şey anlamıyoruz! hiçbir şey
düşünemiyor! hiç bir şey konuşamıyoruz!.. Bu kadar.
Sonraları ne mi oldu, düşleri,
rüyaları, çeşmeleri, narları ve cevizlerin kokulu yapraklarını bırakarak gurbet
ellere, sılaya gittim, nereye mi Arabistan’a!.. İngilizlere karşı savaşmaya
değil, işçi olarak bir fabrikanın şantiyesinde çalışmaya....
II
Bindiğim kara tren Hicaz demiryolu
üzerinde makas değiştirip, bir yaprak kurdu, güneyin sessizliğinde süzülen bir
kırkayak gibi ilerlerken, hiç yerini değiştirmeyen, bir gölgenin eşliğinde
sisli-puslu pencerenin önünde aylarca, gölgeli serinlikleri özleyen
“ Buzdan dudakları ezgiler mırıldanıyor
alaycı bir bükülüşle” şarkısını buhurlu bir nihavent gibi takırdayıp
nakaratlarla yinelerken ardımdan sallanan son mendili gözden yitirinceye dek
geriye dönüp baktım. Birbirinin aynı yüzlerce kasabayı geçtikten sonra bir
dairenin içinde dolaşıyor sanısıyla, Şam ipeği yüklemek için yıkılmış develerin
arasından Damascus’a girdik. Tozun, sarının ve kara renkli cariyenin
Damascus’una... Hiçlik varlığın başlangıcıdır, kentteki, dipsiz kuyuya benzeyen
yokluk, kül rengi yüzler-yüzsüzlük ve kederin insanın bağrını kemirdiği, sessiz
hummaya bakakalarak ilk kez gerçekten yaşadığıma inandım ve öyleyse varlık
kavramaktır dedim. “Biber ağacı yaprağı, söğütün kuzenidir.” der gibi.
Yalnızlığımın aruzla yazılmış bir şiir gibi olduğunu düşünmeye başlamıştım ve kendime
öylesine sahiptim ki kendimi unutmuştum. Aruz sanki usumda çakan karanlığın
şimşeği ve yaşantımın ve Damascus’un yıldırımsı kırmızısı, kızıl soydan
ipeğiydi.
“Cuma adında bir tepe”yi gezdim ertesi
gün ve buralarda 53 yaşında olduğunu söyleyen bir çocukla karşılaştım, bir
kalabalığın tam ortasındaydı, illüzyondu belki de, gerçek bir illüzyon, 53
yaşında bir çocuk düşünün ve bu gerçek olsun!
Lut gölünün-Gor çukurunun kıyısından
geçer mi bu tren diye sordum birine, bir Surlu idi, Lut mu ha bir yeryüzü parçasından
söz ediyorsun, adı Lut gölü dedi, şaşkınlıkla baktım ona, orada mola
vereceksiniz dedi, 2 gün. Akşama doğru
güneş cenin gibi küçüldü batarken, cenin gibi kıvrıldı ve kendi içine doğru
gömülerek yitti gitti. Doğuda bu ellerde her şey tersineydi, zaman uzuyor,
tren tanrısal bir değer kazanıyor,
gölgeler çaprazlamasına yön değiştirip, geziyor, kuşlar hep aynı yöne -güneye-
uçuyor, güneş batarken küçülüp silikleşerek yitiyordu. Tepeyi inerken Z harfi
biçiminde bir çember yuvarlıyordu bir çocuk, toprak rengindeki çemberi
seçtiğimde Z’nin bu kırık çembere sarılarak tutturulmuş çubuklar olduğunu
anladım. Çocuk öbür elindeki kum zambağını birden elime tutuşturunca, nedendir
bilmem 'Altın Venedik!' diye bağırmışım, sanırım şeylerden etkilendim ve gariptir
çocukta beni Sakallı kuş! diye yanıtladı. Aşağılara doğru koşarak düzlüğe
geldiğinde benden 5 dinar isteyince bütün bunların düzmece bir oyun olduğunu
anladım, zaten bende topu topu 42 dinar vardı, bir kemer satın alarak 2 dinarı
zorlukla verdim.
Şam’daki tuhaflık bitmedi. Barcelona
yakınlarındaki Moya kentinde ‘derin ve karanlık’ bir derenin Baus diye bir adı
varmış, işte o derenin coğrafik simetrisi Şam’daymış, bir gezgin, ben II.
Baus’u burada arıyorum dedi. Baus’un ikizini arayan bu garip misyonere el
sallayarak Damascus’tan ayrıldım, dilim kendi derinliğine gömüldüğü için kaç
günlerdir konuşmadan gidiyordum, “varlığın en uç noktasındaki dile” bile uzak
“dilin en uç noktasındaki varlık” olarak çölün saman beyazlığında akarak
gidiyorduk.
“Yıldızlar, ayakkabılarım, Üsküdar’daki
gözyaşları, lokomotifler, söğüt ağaçları, kadınlar, kapakları yırtık sözlükler,
usumdan geçerken, Sırp köylerine benzeyen ağaçların arasında, Modigliani sarısı
evlerle dolu bir köye geldik. Tren inanın korkunç hıçkırıklar arasında güç bela
durdu. Altı yedi yaşlarında, melek kadar güzel bir çocuk trene koşut bir iz
içinde yürüyor, uzun ince bir üvendireyle sanki hayvannı dürter gibi trene
parmağını sürtüyordu. Çocuğun omzunda bir kuzu derisi vardı ki sattığı şeyler
bu olmasa siz onu rönesans ressamlarının betimlediği, Aziz Jean Baptiste’e
benzetirdiniz ve 'Gecenin yarısında Drakula / Yarasa kanatlarıyla, biner
kısrağına' diye haykırırdınız. “O gün hiç bir şeyde yaşayıp, her şeyde öldüğümü
gördüm" düşümde ve kimbilir kaç yıllar sonra gelecek ölümüme, ağlayıp
durdum.
Levhasının üzerinde mezar resmi bulunan
bir otelde kaldık geceleyin, otelin adı Sonsuz Barış’tı. Sonsuz barışa ancak mezarda
ulaşılabileceğini ima ediyormuş, ertesi gün ne çocuğu gördüm, nede
sattığı şeyin başka bir yerde satıldığını, sanki düş görüyordum, erkin ve gücün
insanın yetilerini ve barışı bozucu olduğunu söyleyen batılı feylesof Kant'ı
düşündüm o ara...
Bizi Hicaz’a götüren demir yılanın gücü
karşısında ezildiğimi duyumsayarak alıştığım kompartımana bindik ve hareket
ettik. Hareketle, geride kalan nesneleri ve şeyleri düşünerek Vikinglerin,
Miklagard dediği Stanpoli’yi anımsadım, orada olsaydım o sevdiğim arkadaşımla
buluşacak, Salacak’taki içkievinde zamanın ve eşyanın göreceliliği üzerine
tartışacaktık. O geceye çok iyi bir biçimde hazırlanmış olarak gelecek,
Newtoncu fizikle, Euclid geometrisini, Einstein mantığından uzak belki de
Parmenidesci gözlemle tartarak zamanın geçmesiyle, nesnelerin hızı arasındaki
bağıntıyı ve kısalan eşyaların tuhaf görüntülerinden söz edecektik. Birden
kararan havayla garip bir ürküntüye kapıldım, karanlığın içinden geçip giden
tren, anlağımı çarpıtan bir takıntıyla, sanki geldiğim ve geçtiğim yerlere bir
daha hiç dönemeyecekmişim gibi bir korku yarattı bende, dahası Üsküdar’daki arkadaşımın
birden öldüğü sanısına kapıldım.
Yaşamımda onu bir daha göremedim, buda bende ölüm duygusunun göreceli olduğu
saplantısına yol açtı. Buralarda bu uzak ellerde gerçekten ölümün ayrı pek çok
anlamları olduğunu anladım. Geçtiğim kasabalarda (hızla geçerken!) gördüğüm ve
bir daha asla göremeyeceğim ve üstelik yüzünü gözünü bile seçemediğim
silüetler, gerçekte hep birer birer ölüyordu ve dahası onlar için belki de
trenin içinde kimsecikler yoktu, ben yoktum.
Oysa yaşam tanrınındır, ama ölüm onun
olamaz, hepimiz yaşıyorduk kısacası ve hiç bir zaman ölmeyecektik, ölümsüzdük
ve tanrının olduğu yerde ölüm olamazdı, ölümün olduğu yerde de tanrı. Öyleyse
hepimizin küçük birer tanrı olduğu bizler nasıl oluyor da ölüm duygusuna
kapılıyorduk, bunu yaşamın bir tecellisi, daha doğrusu tatlı bir sürprizi gibi
düşünmek gerektiğini algıladım, tren gidecek bende yaşayacaktım. Pencereden
başımı çıkararak yukarılara yıldızlara baktım; Venüs’ün güzel ışığı karanlık
gökyüzünde titreşiyordu, gözyaşlarıma engel olamayarak şu dizeleri söyledim.
“Ey kuğu, ne anlatmaya çalışıyorsun
bükük boynunla
olmayacak düşlerin peşinde gezinen,
kederli adımlarınla?
Çiçeklere karşı ilgisiz, sulara karşı
zorba,
güzel ve beyaz olmandan mı bu
sessizliğin?”
(Vicente
Aleixandre)
Ey ölüm!..
“Ah Montaigne! Nunez haçı gördü kalktı,
ve buldu saygıdeğer Vencedora’nın
yanıbaşında Sfenks’in donmuş cesedini.” (V. Aleixandre)
Öyle bir dünya ki şöyle bir iki yumuşak
esinti dolu dizelerden sonra, mutlaka başka bir dörtlük bir dize çıkmasın ki
huzurunuz bozulmasın, tadınız kaçmasın. En iyisi düşüncenin tadına bırakıp
kendinizi, hiç konuşmamak, hiç mırıldanmamak. Hiç bozmamak eşyanın duru tadını.
İlk gecelediğimiz istasyonda bir Arap
Türk’üyle tanıştım, Köse Paşa babasıymış, yaşlılık çağında sakalını oğluna
kaptırmış. Oğlu yeni tanıştığımız -Veli- zorbaymış, koynunda ilahi kelam,
boynunda çıngıraklı yılan, kolunda -peçeli doğan, altında at, ardında seyis,
düşüncelerinde çıyan, geleceğe hızlı ve
hırslı bir derebeyi olarak hazırlanmış, parayla vezirlik satın almış, sırasıyla
sarayda kapıcı başı, sonra voyvoda,
mütesellim olmuş, Sivas, Diyarbekir, Rakka ve Halep Valiliği yapmış.
Ama bir gün her şeyi ve her şeyi, tacı,
tahtı ve veliahtı bırakarak çöle açılmış, adı sanı yok olmuş. Bir meczup gibi
adsız kasabaların kitapsız ademi, esvap ve akıldan eşkalden ayrı, anadan üryan
o istasyondan bu istasyona, o kasabadan bu kasabaya dolaşmış durmuş. O benden
ben ondan ayrılırken değil el sallamak, bakmadı bile, çok uzaktan duvarın
dibindeki birine, belki bir sonraki yolcuya yaklaştığını görür gibi oldum,
belki de öyle yapacağını düşündüğümden, belki de istediğimden. Ama sanki ışık
hızında yaşıyordu, çöl yavaşlığında sürüp giden geçmişin görkemini terk edişi
asıl aldatıcı olan yanıydı. Çünkü her an yeni biriyle tanışıyor, bir öncekini
hemen unutuyordu. Bu onun için şu demekti, bir anlaktan başka bir anlağa ne
kadar çabuk geçerse o kadar çok yaşayacağını umuyor ve böylece evrenler
tanıyacağını umuyor, belki de ölümsüzlüğü düşlüyordu. Tren hareket ettiğinde
onun için çoktan ölmüştüm. Sadi’nın Gülistan’daki hayali gibi solup,
yokolmuştum.
Tuhaf biçimde tacın tahtın devletin
paranın, atanın olmadığı bir dünya düşleyerek, sömürgen ve sömürülen
topraklarda ilerlemeyi sürdürdük, çölde şimdi Hemedan’daki çiftçiler, kırlar
kimbilir nasıldır diye düşleyerek ilerlerken, Bizantik surlarla kaplı, Hint
sümbülü kokulu, gizli bir cennete geldik, kıraç Dakota toprakları gibi uzanan
çölden, meleksi Devon köylerine benzer yeşillikte bir diyara gelmiş olmakla ne
kadar şaşırdığımı bilemezsiniz, çocukluğunda sünnet olan arkadaşının acısına
dayanamadığını yazan H. Poincare gibi ‘ Bilim aynı zamanda hem çeşitlilik ve
karmaşıklığa (us dışılığa) hem bütünlük ve basitliğe doğru kesintisiz bir süreç
izler’ Bu bakımdan, ipin ucunu kaçırmamak için şaşırmayı bıraktık, şehirde,
beyaz kuğulu göller, yelpazelenip, salınan yosun ve eğreltiler ve sürekli
açılıp kapanan, sonsuzca çiçekler, binbir renkte kuşlar vardı. İnsanların sesi
cam gibiydi, sesleri görebiliyor, nesneleri işitebiliyorlardı., hani bir
masalda Eschberg köyünden akan Emmer deresinin yatağındaki Petri kayasında
yaşanan olağanüstü olaylar ve nice tansıklar gibi... yollarda gezinen tül
balıkları bile aralarında konuşuyorlardı. Gümüş bir servi gibi, güneş hemen tepemizde tatlı bir ısı
yayıyordu, cadı gözünün öldürdüğüne can veren İsa neferi gibi, ılık bir koku
yayıyordu ayda.
Kadınların kirpikleri gönülleri delip
geçen oklar gibi uzundu, erkekler Mısraim'in Yusuf’u gibi güzeldi. Triangulum
yıldızı gece gündüz aynı yerde parıldıyor, serpantin gibi değişik biçemlerle
yanıp sönüyor, parıltısı azalıp çoğalıyordu. Aristo’nun kitabındaki gibi
‘gülmemek’ yasaktı. Ve gelmiş geçmiş tüm seslerin saklandığı bir ‘Müzik Katedrali’ vardı. En gözde
uğraşlardan biri org körükçüsü olmaktı burada, org çok seviliyor hatta bizimde bulunduğumuz bir
ayin sırasında, körükçünün biri balkondan düşerek öldü, daha doğrusu başka bir
simetriye geçti, burada ölüm için böyle diyorlar.
Hani Arjantinlinin Aleph adlı yapıtında
‘Savaşçı ve Tutsağın Öyküsü’ nde bir gün kavmiyle, kuşatım ve fetihler
amacıyla, Ravenna önlerine gelen Lombardialı barbar Droctulft’tan söz edilir,
Droctulft, ülkesinin ormanlarından geliyordu, cesur, günahkâr ve acımasızdı,
bildiği tek yerleşim birimi ormandaki kulübelerdi ve şimdi ilk kez bir kent
görüyordu. Onu ufukta yavaş yavaş beliren
Ravenna’nın duvarlarını, kulelerini ve daha önce hiç görmediği başka
şeylere bakarken düşleyebiliriz. Kentin servileri ve mermerleriyle, düzensizlik
yaratmadan bir araya gelmiş pek çok öğenin bütünlüğüyle, tapınakları,
bahçeleri, sütunları ve süslemeleriyle, düzenli ve açık alanlardan oluşmuş bir
çoğullukla karşılaşır. Henüz inceliği bilmeyen, ama ruhunun derinliklerinde
bunu seçmesini sağlayan ölümsüz bilgiye sahip Droctulft, kentin beklenmedik
sürpriziyle vurulur, kavmini terkeder, Ravenna için çarpışır ve ölür. İşte
bizde Droctulft gibi bu gizli cennetin sakinlerinden olduk kısa zamanda
kırılacak bir kristal gibi nazenin davranıyorduk, surların içinde görüp yaşanan
her şeye. Her şey o kadar şaşırtıcı idi ki, yaşam bizim yaşama benzemiyor, ölüm
bizdeki ölüme benzemiyor, etik bizdeki etiğe benzemiyordu.
Yanımdaki tren yolcularından biri
birden bir şey keşfetmiş gibi oğul bizdeki etik olan ve etik dışı olanda adi ve
seviyesizce başka bir şey bulmalıyız, oluşturmalıyız dedi. Uzun uzun güldüm,
çünkü umutsuzdum. Belki sizde güler misiniz bilmem ama, örneğin gıdalar, evlere
dağılan doğal gaz gibi dağılıyor, sayrıların doğal-bünyesel istekleri
belirlenip ona göre bir beslenim uygulanıyordu. Ayrıca kavga görmedim, yüksek
ses yada bir patlama duymadım. Yaşam yalın bir matematığe indirgenmiş, karmaşık
bir bütünlüğü andırıyordu. Ve insanlar bilim yada esin için çabalıyorlardı, bir
çaba içindeydiler. Gene de büyük bir aylaklık ve sanki hiç çalışma yokmuş gibi
bir görüntü vardı. Neden sonra aylaklığın görevin bir parçası hatta kendisi
olduğunu fark ettim. Düşünmek çok uzun zaman alıyor, eylemse kısa bir anı
kapsıyordu. Ve bilmiyorum demek, bilmek gibi saygı görüyordu.
Bir kuş bomboş gökyüzünü devindiren
canlı uçuşlarla geçti, (bankta) oturan bir adam gözlerime bakarak “Zaman içine
kıvrılsaydı yalnızca geleceği anımsardık” dedi.
Burada bir hominidin torsosunu (kolsuz
ayaksız, başsız gövde) sanki bütün uzuvları varmış gibi canlandırıp,
konuşturabildiklerine de tanık olduk. Nokta hareket ederek çizgi, çizgi hareket
ederek yüzey, yüzey hareket ederek cisim olmamış mıydı. (Demokritos gibi) ve
‘Si on soit riche ou sans un sou; sans amour on n’est rien du tout!” ‘Aşk yoksa
hiç bir şey değiliz biz!” ...öyle değilmiydi.
Elest aleminden beri sınanan insanoğlu
gibi, elle tutulup gözle görünen evren birden durmuştu. Günün son ışıkları
altında kent neredeyse bir düş kadar soyuttu, (buzağı dili gibi kızaran) buzağı
gibi sıcacık, damak gibide pembemsi, naif. minyatüri bir manzarası vardı. Sanki
bütün bu olanları ‘Mısır’ın Ölüler Kitabı’ndan izleyip anlıyorduk.
Ayrıksı düşünceleriyle, insanlığı
yaşadığı cinnet parametrelerinde sarsmaya çalışan kuramsal terörist
Baudrillard’ın paradoksal düşünceleri yada ‘Sisyphos Söyleni’ gibi yaşamın
saçmalığı ve gülünçlüğü karşısında uyumsuzlaşan insanın en temel felsefi
sorunsalının canakıyış olduğunu söyleyen sahte görünüşlerle donatılmış bu
hiçlikler evrenini, bir cinayetin kusurlu görüntüsü olarak algılayıp,
gerçekliğin zerresini bile barındırmayan bu yanılsamalı göstergeler dünyasında,
yüzümüzü yapıştırdığımız soğuk cam bizi iletmiyordu artık.
Donuk, ölü bir zaman manzarası
karşısında iç geçirip, sanallığın kefeniyle gerçekliğin ölüsünü sarmalıyorduk.
Yitik çığlığımızı aramak için geri dönerken, tüm yıldızlar bir bir sönüyordu,
gökyüzünde karanlık bir rüzgar soluğumuzu çekip alırken, sürükleniyorduk
Üzüm, incir ve kâlp (yürek burkan) dolu
bir manzara karşısındaydık Yemameli Müseyleme’tül, Kezzab ve Ansi gibi yalancı
peygamberler için üzüldük... Mademki
yalnızca duyu dalgaları ve kokuyla iletişim olacak, Mozart bir efekt sayılıp,
burun kılı makinası ve pigme tıynetindeki kuvvet aşağılanacak ve Tiber ırmağı
gereksiz bulunacaktı... Hasılı yapılanlar ve yapacaklarımız boş bomboştu. Bütün
bunlara ne gerek vardı.
Derken, kutsal kitaplarda “iki kızdan
biri haya ile yürüyerek Musa’ya geldi.”
diye yazan gibi, bizde birden gizli cennetten ayrılıverdik, trenimiz
hareket etmişti.
Kompartıman komşum ilk kez konuşarak,
“Yanıp yıkılan hep sevendir kardeşim, sevilen sakince uyur, otolara biner,
evinde saka besler, duymaz, görmez ve konuşmaz. Seven ise ateştir, kül olur,
kül içinden Anka olur. Bilir misin dünyayı sevenler ayakta tutar, bütün özveri
onlardadır, sonsuz başlangıcın masalı gibi, güneyin kalbinden bir sardunya
geldi, Fal-ı Reyhan-ı Sultan Cem gibi seven hep sevdi, hep sevdi dedi. Adam
geçmişin panteist hurufiliğinden gelmiş biri gibi beni etkiledi. Yani pek
ilgilenmediğimi anlayınca daha saatlerce özdeyişler püskürüp, nice kıssalardan,
masallardan söz ettiyse de ben uyumuşum.
Ama uyumadan anımsıyorum, bir şey daha
söyledi bak Keje 2x2=1 eder, birbirinin aynısı şeylerin tümü tek bir şeydir
dedi. Onlar çoğalmaz, azalmaz, bölünmez ve toplanmazdırlar dedi.
“Elf leyle vü leyle” (devam eden
masallar demek) Sanki İthaka’yı arar gibi, bir Haçlı gibi Sümer, Elam, Akat,
İbrani, Arami, Süryani, Nabat, Semut topraklarından gelip geçiyor ve Richard
gibi gidiyor, gidiyorduk. Palmir ve Habeş’ide arayıp bulacaktık.
Durakladığımız ilk vahada, ne ot ne
balık ne tırtıl, karada yan yüzen, suda yürüyen, gözleri ayrı yere bakabilen,
at başlı , bukalemun vücutlu, cinsiyetsiz, doğuranın küçülüp, doğanın yerine
geçtiği, doğanın ani gelişimle doğuranın yerini aldığı ve bu döngüyle ölümsüzlüğü
ve doğuran safhasına gelince doğanın yerin alıp sonsuz gençliği yakalamış bu
canlılar bölünerek çoğalıyor ve her seferinde yeniden bölünerek sonunda ik
yavruya dönüşen bu canlı ölümsüzlüğü ve sonsuz gençliği yakalamış görünüyordu
Üstelik ne yaparsanız yapın ölmüyor süngersi kauçuk bir madde gibi kopuyor,
eriyor, ama eksilmiyor. Yavrulamanın dışında parçalanmıyordu, hayranlığımızı
saklayamadık, tutulmuyor da akıyor, kayıyor, uçuyor sanki, görmek gerek diye
bitirelim. Hakepa platosundan 1000. Yüzyılın ilk şafağını izleyen
serüvencilerde oradaymış, adı “zaman yayında titreyen prens” anlamına gelen
önderleri var, kanlı, ışıklı tırpan ve oraklar silahları, kefenler,
terazilenmiş tüyler, kanatlı zamanla, boşluktan kelamın kurban olduğu yerlerde
gittik diye bir sürü şeyler anlattılarsa da dinlemedik
Trende birden karşımıza çıkan, orta
yaşlı, nur sakallı biri, aynı Kuran’daki gibi ancak sezilebilen şeyler nakletti
saatler boyu “Çöl kenarına kurulmuş yalnızca tek bir omurgadan bileşik tuhaf
bir şehir varmış bir zamanlar, o vücudumuzmuş, ruh vücut uyuyunca buharlaşır ve
öte dünyadan gelen rüzgarın önünde başıboş bir yaprak gibi sürüklenip, kof bir
kozaya dönüşürmüş. Gövde yani vücut, tüneğimiz olup, uykuda, ruh tüneğinden
uzaklaşır, gövde ıssız, terk edilmiş bir hal alır. Yıldızın yavaşlama kavsi
buhar tabakasının mihak gecesidir. Her Arabi ay balçıktan cenin doğurur. Ayna
yüzlü, ay halesi biçeminde vücutlar, doğu kıble semtinden, gaybi hüviyet
yüzünden, güneş efrenci yardımıyla tlût (balık) ve ferkadan sayesinde, Hamel
burcunun seyyaresiyle doğar. Bu Utarit
ve sudur. Hımareyn’de göğün titrek kısımlarını sevenler şua açısından ahadiyet
mertebesine erdiğinde , Hâke, Yele, Su ve Sevr, Sünbüle, Cedy ve Toprak
olurlar.
Zeval’den önce Hind dairesinde,
mikyaslı çubuğun gölgesi dağa vururmuş. Matl-Silbar kertesinde mihverin kuzey
ufuk işaretini araştıranlar Hamel burcu feleğe erdiğinde Cevza ve Seretan’ın
yanına gitmişler. Kutb-i Süheyl’de, Esed’le beraber çölde, Mizan yönünden
kervana katılmak üzere gelirmiş. Akrep, Kavs ve Cedy’i birlikte sokunca Delv,
Hut’la onlara yardım etmiş. Kamerin yörüngesine gelince, develer fezanın taksim
şekli ve bürûc dairesinin devrini tartışanlar, mikyaslı çubuğu yerinden sökerek
gölgeye ve tartışmaya son vermişlerdir.
Mesteki’nin Misk ve Uduhindi’den
Hithit’le anlaşmazlığına gelince Cümle-i Asğâr’ın Cavi ve Besteki adında iki
ağacı varmış. Besbase ağacı, Kafur ve Sandolos ağacı ise yokmuş. Burlu Sünbüle
kokan ağaçsa çene ve omur ağrılarına iyi gelirmiş. Rabia ki kızıdır, bu
sayrılığa yakalanınca önce derman sonra cefamı diyerek salisen ağacı kesmiş.
Mağyeb-i Tir’de duyulan bu olaya Misk ve Hithit gülünce bunu duyan Mesteki
Matla-i naş ve Kutb-ı Cah’dan akan suların yönünü değiştirerek Matilyun yada
Matliklil olarak tanınan bu kişilerin o yörenin
sularını kesmiş olmakla canlarına okumuş. Matl_ı Tair ve Matl-sımak, Mağyeb-i
Tur’da bu duruma karşı çıkarak kavgaya son vermişlerdir.
Eşeğin efendi olduğu bir köy vardır,
hizmetkar olan adam her gün tam üç öğün eşeğe büyük bir sepet içinde küspe, elma,
bağ yaprağı, çavdar, yulaf ezmesi ve hasıl getirir, dereden kovayla su verir.
Eşek, semender gibi, at gibi semirmiştir orada, gözleri anlamlı bakar
eşeklerin, kulakları dimdik olup yuvalıdır. Eşekler yaşar insanlar hizmet eder.
Her şey tersinedir. Bir gün eşeği (Süveyş bülbülü gibi) süs olmaktan kurtarıp
her işe yaradığını gösterecek olan bir panayır sahibi gelir köye, eşek tekme
atmakta, koşmakta, ağır yüklere bana mısın dememekte, dağa taşa çıkıp
inmektedir. Bezgin ve miskin olan köylüler eşeğin böyle bir işe yarayıp, kuş
gibi beslenmediğini, üstelik semerde vurulduğunu görünce usları şaşalayıp, daha
da kötüsü bedenen sayrı olup yatağa düşerler. Kutsal bildikleri hayvan zavallı
bir şey olup çıkmıştır. Dahası gözü yaşlı köledir. Köylüler bu yeni duruma
alışmaktansa kutsal hayvanlarını semadan sahraya düşmüş işaretçi bir yıldız
gibi kargışlayıp kurban ederek köyün girişine buzdan bir nöbetçi gibi putunu
dikerler Bir zamanlar eşeklerin efendi olduğu bir köydür orası. Yular
insanların, altın gerdanlık eşeklerin boynundadır orada.
Mizantrop (insansevmez biri anlattı
bunları) birindendir dinleyin, Isfahan sokakları niçin her gün lale sularıyla
yıkanır, Hafız yeryüzünün en güzel mücevherlerini sonunda kime sattı. Şiraz’da,
Tebriz’de güneş niçin dağların tepesinden önce rüzgarda sallanan bir kamışa
vurur. Rey’de bir nakkaş, şarap testisinin üstüne yaşlı bir adama şarap sunan
ve elinde mavi gündüz safası tutan genç kadını çizerken, resimdeki testinin de
üstüne ve iç içe aynı resimleri sonsuza kadar nasıl nakışlar. Kimbilir...
V
Şahlanmış bir ata binen ve elindeki
kılıcı sallayan ceset ve ölü cenini karnında taşıyan hamile kadın, Seliak
hastalığı olan insanlar, “Eppur si muove!” ‘Yine de dönüyor!’ diyen Galile, iki
atın çektiği gümüş tekerlekli arabasıyla göklerde dolaşan tanrıça Selene,
“Yalnızlığını kanıksamış kule” “bir
güneş İsa’dan önce” “Üzerinde bir kuğunun ışıldadığı göll” “gölün ötesindeki
bahçede güneşin yumurtalarına benzer bal kabakları” Akheron’da kayıkçının verdiği
silik para, cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol diyen Mevlana, efsanevi
Krosios, Midas’ın yurdu ve Korinthos kıstağında Phaiakların adası. Sais ile
Eski Atina arasında silah arkadaşlığı. Babil, Allah kapısı demektir ki, Mekke
ve Medine yolu üzerinden gidilirdi. Cenk arabaları ve telepatik tanrıları vardı
Babil’in.
Atina, Babil, Mekke, Smyrna, Roma, Maya
veya... tunç çağı denizcilerinin güçlü kuzey rüzgarlarıyla Mısır’a kadar inip
yarımadaya yerleştikleri ve Hicaz’da dünyanın ilk kolonisini kurdukları,
metalurjinin beşiğinin, Etiyopya olduğu, o zaman güneşin kuzeyde göründüğü ve
güneşin soğuk ve uzak olduğu ve hız limitinin de saatte
Suya damlayan su gibi saf maddenin
ürkütücülüğü doldurdu odayı bir an. Sonsuzluk, bakışımlı iki ayna, Capet kravatı
da giyotin oldu artık dedi.
VI
Tulkarem’de kadınlar fanilaları öküz
ödü ile yıkarlar, kundaklanmış Mısır tarlalarının yanıbaşında Mısırlar
bataklıkların kenarındadır ve bataklıklarda yaşlı balıklar, kanatlı balıklar
ile yüzgeçli kelaynaklar bulunur. Samiri’nin yaptığı buzağı heykellerine tapan
inançsızlar gibi bu kadınlarda, balıklardan ürker ve onlara taparlar. Beşbin
yıl önce Mısır’da Atlantis yıkımından gelen bir terzi yaşamaktaydı, yüzbin
yıllık bilinç diyalektiğinin oluşturduğu bir dille konuşurdu, soyunduğunda kuyruk sokumunda yüzgeç izleri olup, böğründe
de pençe izleri vardı, bıyığı da kedi bıyığı gibi sarkıyor ve tel teldi.
“Yeşil gözlü siyah bir parsı” rüyasında
görenler o terzinin soyundan gelen Tulkarem’li
kadınlarmış onun için taparlarmış balığa, kocaları gibi sayarlarmış onu.
Siyer, Sarf ve Tecvid’le, Damat Ferit’de onların soyundan gelmeymiş. O
kadınlar, o yaşlı balıklar için şöyle yas tutarlarmış, ağıt yakarlarmış şöyle,
aynı soydan geldikleri hasebiyle kutsarlarmış.
“Kadın bedeninde kadersin sen
Ve ben bu kadere boyun eğmiş
Şimdi seni uzaklaştırdılar ey efendim
Ağacından uzak yeşil yapraklar gibi
Ve ben senin çığlığınım ey efendim
Bir ah gibi uzayıp giden patikada...”
Nizar Kabbani
30 yıldır daha bir canla ve
çığlıkla yakılırmış bu ağıt, ama otuz yıldır yapılan bir şey Kronos bakımından
gerçekten otuz yıllıktır, Kairos ise zamanın süresini değil, içeriğini, yani
düşünsel değerini anlatmak için kullanılır. Bu bakımdan otuz yıllık bir şey
Kairos bakımından bomboş bir şey sayılabilir. Tiberli biri, Heratlı birine ama
-boşlukta- göreceli bir şey değil midir demiş ve çok daha tuhaf bir şey
söylemiş ardından;
“Vanitos Omni Vanitatem”
“Her şeyin boşluğudur
boşluk.”
Bu bakımdan dolu nedir ki,
Mudanya ile Napoli arasında bir kara parçası mı, Sıffin savaşı mı, ortası
delikli halkaya benzer evren mi, Hubble sabiti, Fourier çözümlemesi gibi
kozmolojik parametreler mi, kafirler ve zındıklar mı, feniks kuşu mu,
Kafernahum’da cebinde polonyum elementiyle dolaşan çaşıtlar mı, müon nötrinosu,
Çerenkov ışıması, akseleratörde yapılan deney mi, Nomad ve Chorus dedektörü,
Van Allen kemeri, Zarya (gündoğumu Rusça) , Mongolizm, Kuvaga (Afrika yaban
eşeği) Triangulum kandili, Hitler mi, Hititler mi, Metshta (Rüya mı),
Capricornus mu...
İskender’ide, Byron’uda,
Dante’yide anofel ısırığı öldürmüştür. Filden fare olacaktır. Lalende yıldızına
gidip, Oort bulutuna sokulacaktır. Ama kendi gölgesi, kendi boyuna eşit olunca
piramidin boyunu bulan Tales gibi, halk beni çok sevmiştir. Halk kamçılayanı
sever, nükleer reaktörün kalbindeki büyülü mavi ışık gibi bayılır. Ama halk yok
artık. Holografta 3 boyutlu aktris evimde yaşıyor. Ay ışığının yanında. Gerçeği
ara sıra bu iletişim ve tanışma bantlarını denetliyor. 120.000 kişinin içinden
beni seçti. Çünkü yazacağım aşk öyküsünde holograftaki aktrise aşık olan bir
yazarın sanal ve trajik aşkını anlatacaktım.
VII
Pelios mızrağını kuşanan
demirboğa Perseus, gönül verdiği Hint güzeli Andromeda’yı kırlara kaçırdı. Pompei’nin
gölgelik yerleri ve Akra yamaçlarında kuzularla, dolaşıp durdular. Orman
çakalları önlerine çıkıyor, posta tatarı olan bir Frigya delikanlısı ve
yanındaki kız kırlarda, kırıtarak yanlarından geçiyordu.
Hercules arslanı kızı
istedi, kanıt için kırlangıcın göğsündeki kan beneğini gösterdi. Korken ödülünü
alan bir Romalı da önlerine çıkarak Baküs’ün boynuzlarından daha kutlu bir
nesnenin olamayacağını, kendini Thalia’nın arabasıyla kaçarak ağaca asan
Byblis’in, akboğa Ceres’in ekinlerine çürümüş toprak olduğunu söyledi.
Zehyrus’a aşık Cephalus ortaya çıkarak ipin ucunun kaçtığını ve başa dönmesi
gerektiğini bildi. Oysa karısı Procris onu ormanlarda arıyordu. Cephalus esen
yelle dinlenirken Procris anlıyor ama Cephalus bir yırtıcı sanıp, onu okla vurup
öldürüyordu. Ammo’nun boynuzlu bilicisi ile Aurora’daki Phoebus’un üç ayaklısı
idi bunları anlatan.
Anlatan “korkunç bir işe
kalkışan kişi bunu çoktan tamamlayıp bitirmiş olduğunu düşlemeli, geçmiş kadar
geriye döndürelemeyecek bir gelecek olduğu düşüncesini kendine kabul ettirmeli.
İnsanın öteki insanların yaşamlarının belli anlarında onların düşmanı
olabileceğini, ateş böceklerinin, sözcüklerin, bahçelerin, akarsuların,
günbatımlarının düşmanı olamayacağını.” anlamalı. Başka biri ; kafirlere daha çok güvenirim,
müminlerin içtenliğinin kanıtı nasıl belli olabilir ki” dedi. Biz ise uçurumda
vaklayan ördekle dolaştık, yankı yapmayan ördek sesi yerimizin kolayca
bulunmasını sağlayabilirdi. Hadardaki mağaralarda işte böyle birbirimizi
yitirmeden dolaşabildik. Mesyanik bir Marksizm teması içinden, Frankfurt
ekolünün sapkın figürü Benjamin av arkadaşımızdı. Çisentili poyrazda uyuz bir
keçi vurduk, Cenab-ı hak onu vuranın, onu kılavuz edinenin, ona bağlananın
boynuna keçinin yularını taksın. Et değil labada ezmesi yeseydiniz, ciğer
püryanı, horoz ibiği otu kaynatın. Suffe’de (medrese) bunu öğretin.
Gadirihum’da vasi ve halife atananı sevin. Bulut kükreyip çakal yağmuru yağsa
da, buz erintilerinin üstünde Konstanz gölünden atla geçerken ikiz leoparlarla
, tilki yavrularını izleyerek dağlara bakın. Av avlamayın.
2x2=22 bilinirsede şu
uzakta ki son iç çekiş köyüdür dedi. Kör melekler ve kamçılar sergilenir orada.
Pegasi yıldızı Aralık’ın ortasında köye iner. Ve yıldızdan gelenler
gözlerimizin içine bakarak, dünyada yaşamın olmadığını savlayabilirler. O zaman
son iç çekiş köyünün en yaşlı sakini der ki; Öyleyse yaşam yok ve ben
yaşamıyorum ama bunun bir ayrıksılık olduğunu düşünelim ve diyelim ki ben bir
ayrıksıyım, öyleyse ayrıksılığında bir ayrıksılığı olmalı, öyleyse yaşam yoksa,
bir yerlerde yaşam olmalı dedi. Son iç çekiş köyü halkı bu paradoksla Nefertiti
gibi gözlerini yumdu ve uyudu. Var ve yok, yok ve var.
VIII
Trenimiz ahiret melekleri
gibi içimde kımıldayıp giderken Medine peygamber ölüsü ile tüccarlık eden bayağı
ve ahlaksız simsar yuvalarından biriydi. Hafir’de serap ve kum bahçeleri
arasında kabile bayrakları dalgalanıyordu. Ravza’nın yeşil kubbesinde,
peygamber sanduka örtüsü içinde ahsız iskelet gibi yatarken, kabirlerde çürüyen
atlas örtüler, maden çanaklar, kandil yakmalar, Hama ve Humus develeri,
kasabalar, iskemle, hasır, porsuk eti, kerpiç ve kafesler vardı. Küveynat
neresidir diye sordum? Buhara katırlarıyla, Isfahan beygirleri arkamda
duruyordu. Nerelisin hangi şehirdensin dediler. İçimi çekerek geldiğim yerin
içinden soğuk su geçer dedim. İskorpütlü çocuklar, çürük diş, Türk yavruları ve
çekirge turfuğu yiyen insanlar vardır dedim. Tanrıları otomobile biner, Arap
kursağı (kısrağı mı!) orada da vardır. Hicaz hurması satarlar, Kamame papazları
avcunda yıldız tozu gezdirir, Kudüs’ün hançerli putu, pancurlara fesleğen
saksısı ve Balfur’un söylevinin Davut’un mezmurundan daha etkili olduğu bir
yerdir dedim
Soyguncu Urban’ı
tanımazlar, ağlama duvarının aşınmadığını görerek yalvarmanın ne menem boş bir
şey olduğunu düşünmezler dedim. Güldüler. Biri bende Pozantı’dan geldim dedi.
Devenin üstüne merdivenle tırmanmaya çalışan Avusturyalı subay, kanalı geçmek
için Taberiye gölünde tulum idmanı yapan Sivaslı nefer ve boğularak öldürülmüş
Arap kadınlar çevremi sardı. İsa, Nasıra’da marangoz çırağı idi dedim.
Halife alayı geçti yan
sokaktan, Arap gırtlağı mahalleyi çınlattı. Erbaa vaburat li Dicele tu vel
Fırat diye bağırdı biri. Hurma korusundan bir kız çıktı. Yüzleri yırtık, meşin
keseli, kirli bir urban Beyrut’ta Bassul
oteline vardı. “Zehiy tasavvur-u batıl, zehiy hayal-i muhal” diye söz edenlerin
arasında koştum durdum. Meğer Rayak’ta bir tren kazası olmuş. Diken yığınına
sarı boynunu uzatan deve gibi ölmüşler. Şam’ın, Barada ırmağı kıyısına
gömmüşler. Zahle’nin dağ yollarında ağlama sesleri bir türlü kesilmemiş.
Sukulgarp’te çobanlar
yaraları sarmışlar. Havran’da gün batımında Arap sazı inim inim inlemiş. Ayin
Sofar’lı biri gece boyunca içmiş. Kont Kavur kılıklı biri Lübnan’a kar yağarsa
Beyrut’ta bahar vardır. Sofar’da nisan İstanbul’daki gibidir. Şam bahar gülüdür
derler, Kudüs’lü kışı tanımaz demiş bir vodvil esprisiyle. Piedra ırmağının
kıyısına oturup ağladı oda dedim
XI
Medine’de bulunan Hazreç
kabilesinden Es’ad bin Zürare, Rafi bin Malik, Avf bin Haris, Kutbe bin Amir,
Ukbe bin Amir, Cafer bin Abdullah adlı altı kişilik bir grupla Akabe mevkiinde
karşılaştı. Ubeyy bin Halef, Bedir’de öldürülen kardeşi nedeniyle bir düşmandı.
Allah-ü Teala’nın en çok buğzettiği kimseler, Katade bin Numan onun çevresinde
çarpışırken gözünden okla vuruldu ve gözbebeği yanağının üzerine aktı ve o
gözbebeğini eline alıp yerine koydu ve Katade’nın bu gözü diğerinden daha
dayanıklı daha güzel oldu. Güneş batıdan doğuncaya kadar tövbe için açık kalır
dedi Tirmizi Sığırı kesip bir uzvu ile ölüye vurunca dirildi ve kendi dili ile
katilini söyledi. Camius-sağir’in sözüne göre miskini ve fakiri sev ve cennete
git. Allah düşmanı Samiri. Kuba’dan bir Cuma günü Ranuna vadisini geçerek Vedd,
Suva, Yegüs, Nesr adlı putlar Medine’ye gelmiştik. Medyen halkı. Aya şehadetle
işaret etti ay derhal ikiye ayrıldı, şak oldu yarısı Safa tepesi, diğer yarısı
karşıda Kaykaan tepesi üzerinde göründü. Allah-ü Teala Vetekaddes Hazretlerinin
fail-i mutlak olması gibi. Fil hadisesi, tuğyan eden bir kavmi yok etmiştir.
Beyt’i korumuştur. Ebabiller, Ebrehe’nin ordusunu kum taşıyla -ayak ve
gagalarındaki- helak etmiştir. Y gibi bir adam belirmiştir. Kum zambağı
elindedir. Cuma adında bir tepeye gelmiş ve 53 yaşında panteri dağa bakan bir
çocukla karşılaşmıştır. Çocuk bedeninde bir güneş parlıyordur. Hayvan ruhu gibi
bir gölge hiç yerini değiştirmiyordur. Sakallı kadınlar dolaşıyordur. Her şey
taş kesilmiştir. Develerle Şam ipeği
gidiyordur. Garip bir üçgen havada asılı kalarak sağa sola kayıyor, bilge şair
Basho koltuğuyla-kulübesiyle beraber yaşıyordur.
XI
Badiyelerde oturan
aşiretlerin şeyhleri kurnazdırlar. Ne kadar güven verirseniz veriniz, baba oğul
bir arada gelmezler. Casuslar dilenci kılığındadır. Nur-u Şalan gelirse oğlu
Nevvaf çölde kalır. Lübnan’da Nevvaf’ı konuk etmiştik. Şam ve Bağdat arasındaki
sonsuz çölün büyük bir parçası Ruvale aşiretinin hükmündedir. Nevvaf ve babası
orada hükümdardırlar. Suvareke kabilesinin kabzalı bıçaklı ve devesine bir
türlü binemeyen Hintlisi gibi Hilaliahmer’e bir gün Bağdat’a karadan ve çöl
ortasından nasıl gidileceğini sordum. Size bir yıldız göstereyim birde mühürlü
bir kağıt vereyim, hecine binip on gün on gecede gidebilirsiniz dedi. Nevvaf’ın
dediği doğruydu, ama mühürlü kağıdı başka aşiretin adamları görürse bu Ruvale bedevisi
için ölüm fermanıdır. Aşiretlerin çölünde Nevvaf’ın göstereceği yol yıldızından
başka birde Aman yıldızı vardır: Altın! Altın kuma atıldığı zaman sesten başka
her şey verir. Salta’da, Amman’da, Yukarı Necid’de, payitahtı Hail’dir.
Medayin’de, Sebi’de, Cedide’de, Katya’ya hakim tepelerde, Mahdes taraflarında
sadık ve cesur ceylanına binenlerin elinde, Şeyh Utvan’ın yerinde bu hep
böyledir.
Türk topuna sarılmış olarak
parçalanan Osman 333 senesi Haziran’ının 3. Günü Medayin’de o vadide tuzağa
düşerek ölüp gitmiştir. Marn’dan sonra, kartal yuvası, Kap’ta, kılıçlı Medini
nişanı, Ebuasab tepesi, Nebi Samoil siperleri; çöl ölü bir şeydir. Çölde
insanın ayak izlerinde bir cesedin çarpan kalbini ve dirilen bin canı
görebilirsiniz. Tih sahrasında Urban (fakir bedevi) vardı. Cefir badiyesi, Tih
badiyesi, Sina badiyesi, Ariş’ten geçenler, Ümran destanı, Hafir ile Nahil,
arpa yiyip, kemik kemirenler, yağmur çukurları, böcek ve mikrop dolu idi.
Kantara, Ferdan, İsmailiye,
Şalof ve Tarsum taraflarından Asluç’ta süslü bayraklar vardı. Kuseyme’de bir su
için demir boru şebekesi vardı. Çığtave ve Emden’de. Ökçelerimle mezarın
toprağını sıkıştırdım. Neccablar, Gor çukurunu kazdılar. Bu yahudi topraklarını
bizim kadar kimse sevemez. Vadii Sarar’dan, peygamber İsa’nın yıkandığı
Şeria’ya girdik. Kaç defa türbe, mezar, ağaç ve ateş parçaları senelerden beri
ılık mezarlarının içinde ölülerin kemikleri bize kadar geldi. Taluşşeria’da dağ
kümeleri vardı. Ölü tank cesedi ne acıklıdır. Demir küre ve demir tarlası
bulduk. Şeyhi köpek ve tilki sesiyle taklit eden bir bedevi korkuttu. Katya
muharebesinde çok kakule (sedye) kullandık. Rumani harbde, Kerbela’da, Balat
yahudileri vardı.. Magdaba Telürrefah’da 0x3=0 eder ama 3x0=000 eder dediler.
Dağları kumları ve ufukları ölü doğan çölde yaşayan şeyler iki kat yaşıyorlar.
Ceylan gözleri, çölün gözleri gibi. Sanki çölde pek çok esrarlı göz doğuyor ve
batıyor. Çöl insanının yalnız gözleri güzel, yaşayan, dönen ve derin bakışlarla
yanan gözler. İnsan kum üstünde ölü bırakmaya dayanamıyor. Çünkü ne mezarı ne
izi kalıyor. Bir denizde bile insan ancak bu denli kaybolabilir dedim. Çin
flütü, yada firavun güvercini (akbaba) gibi Afrika’da tamarind ağacının altına
bile gömülenler vardı. Son olarak Yukatan’da altına hücuma katılanlardanım.
Yaşamımın son günlerinde, işitmek için duymaya, görmek için bakmaya kesinlikle
gerek olmadığı ve güneş pleksüsünün, hiç farkına varılmaksızın bunların yerini
tuttuğu izlenimine varan Desplein gibi, bir incir ağacının dibinde doğrularak
uyandım. Kutsal öğlede ılık bir rüzgar usul usul kirpiklerimi yalıyor. Reşide
tam tepede dallardan ayırt edilemeyen yemyeşil gözleriyle üzerime doğru çişini
yapıyor, ağzımı açıyorum.
Birinci kıtası başlamıştır
Akrabam belalım olmuş, kendisini yerden yere atmış ve
çıldırmaya başlamış ve intihar etmiş. Kendisi çok güzel bir uykuya dalmış.
Uykuda Allah ona (bir güze)l dua etmiş. Öldüğüne çok ağlamışla. Ve tam tamına
ölmüş. Herkes üzülmeye başlamış.
Birinci kıtası bitmiştir.
İkinci kıtası başlamıştır.
Kadir gecesi, kadir gecesi. Sevgili peygamberimiz
aleyhisselamın ve Ashab-ı kiramı’ın yemek konusundaki uyugulamalarına
baktığımızda günde sadece bir defa yediklerini görüyoruz. Ebu Said el-Hudri
şöyle anlatıyor. Resul-i Ekrem sabah yemeğini yediği zaman akşam yemez, akşam
yemeğini yediği zaman sabah yemezdi.
Üçüncü kıtası başlamıştır.
İslamın binasını teşkil eden temel esaslarından ve en
büyük erkanından birisi de Ramazan orucudur. Hakkcelle ve ala hazretleri ayet-i
kerimesinde; ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, oruç sizede
farz kılındı. Taki korunasınız buyuruyor. Bakara 183 Oruç niyet ederek, tanyeri
ağarmaya başladığı zamandan güneş batıncaya kadar yemek içmek makarna et gibi
şeylerden uzak durmak demektir.
Dördüncü kıtası başlamıştır
Bütün evlerimi satmışlar, sokakta kaldım yalnız başıma
her zaman dilenci oldum ne param yok ne ev yok bir ev bile tutamadım keşke
ölseydim arkadaş bu iş çok zor kendini sıkma canım bir ev tutarsın
Beşinci kıtası başlamıştır
Birgün 350 tane televizyonum vardı. Sonra pazardan
dönünce bütün televizyonumu çalmışlar çok çıldırdım, artık kumar oynamaya
başyladım artık hep kumar oynucam birisi 850 milyon varmı tam 350 televizyon
alır kendini sıkma kardıeş ben parasını veriyorum Kaçtı 850 milyon ama olamaz
650 milyon var Ama kadeş o kadar param yok ki o zaman alamazsın bana Ben bu işi
bıraktım biz verelim dedik ama napalım çok pahalıymış.
Beşinci kıtası bitmiştir
Altıncı kıtası başlamıştır
Her gün 3 kilo domates alıyordum Domatesi eve bırakıp
gitmiş ve o adamın çocuğu gelmiş eve ama kapı kilitliymiş babasıda
Kadıköy’deymiş Ve çocuk hemen Kadıköy’e doğru hareketle geçmiş tam gemi
kaçarken gelmiş ama gemi gitmiş 1 daha Kadıköy’e gitmek için 33 saat
bekleyecekmiş Ve gemi gelmemiş sonra eve dönmüş ve kapıda beklemeye başlamış
7. kıtası başlamıştır
Sahil yolları vardı bak gide gide sahil yolundan geçerken
arkadaşına uğradı hey hey baksana demiş gel senle İstanbulu gezelim Sen cadı
gördünmeü Görmedim ben gördüm sahil yolu kaç metredir biliyor musun Biliyorum
kaç ? 5 metredir hayır bilemedin kaçtı biliyor musun 7 metreydi
8.Kıtası başlamıştır
Bu haberlerin vahiy olduğuna hiç şüphe yoktur.
el İsmet (günahsız) el-Tarık
Son.
Bittiğini nasıl anlarız!..
ÖMER CEM
(3 veya 4
tanesini yayınlayalım)
Karanlığın
melodisi
Yine tınımda
bugün
Uyutmuyor
gölgemi
*
Sıcak yaz günü
Su istiyor
benden
Sarı çiçekli
kaktüs
*
Avucunda Ramses
Doğmasını bekliyor
Kızgın yüzlü
güneşin
*
Zifiri
karanlıkta
Acı şarkılar
söylüyor
Sandala vuran
dalgalar
*
Çitle sarılı
bahçede
Müzik ağacına
yaslı
Kitap okuyorum
*
Düşümde kayın
ağacı
Şiirler arıyorum
Uykusuzum bu
gece
*
Üstünde yırtık
ceket
Öylece ilerliyor
Karanlığa doğru
*
Ağaçtan düşen
damlalar
Gecenin içinde
Ürkütüyor
gölgemi
*
Siyah kar
yağıyor
Karanlığın
içindeki
Yorgun bedenine
*
Boş bir hece
gibi sessizlik
Ölümle başlayan
Ve ölümle
sonlanan
*
Ölümün ezgisi
Korkutuyor yine
Uyuyan bedenimi
***
ULUS FATİH
*
TÜRK DİLİ VE ŞİİR
Her zaman şunu düşünmüşümdür, acaba başka ülke insanlari
da kendi ülkesi ve degerlerini -özellikle gençlik çaglari boyunca- küçümser
mi?.. Kanimca bunun asil nedeni, pek çok düşünsel yöntemin diş kaynakli
oluşudur. Örnegin marksizm, totalitarizme kaynaklik eden (dayanak) Nietzsche
veya 1789 önü ve ardindaki kamu hukuku doktinleri, antik Yunan veya Arap
bilgelerinin görüşleri, kültürün yurdu olmamalidir ama, bilinçlenme çaginda
(adi üstünde deli kanli) neredeyse içgüdüsel olarak karamizaha (absürd düşünce)
yatkin olan insanoglu, ister istemez bu konumun tuzagina düşmekten kurtulamiyor
(buda olagan çünkü karadüşüncenin ‘ideoloji’ o dönemdeki yorucu
endikasyonlarini azaltiyor, bir tür katalizör göreviyle kişinin ‘ben’iyle uzlaşiyi sagliyor).
Buradan şuraya gelmek istiyorum, Türk şiirinin
geriledigini, artik iyi şiir yazilmadigini savlayan görüşlerin bu yaklaşimla
bir ölçüde ilişigi var. Çünkü biz genç bir cumhuriyet olarak, henüz kendine
güven duyan bir toplum degiliz, oluşma aşamasindayiz, düşünün ki Osmanli’nin
tebasi olmaktan, cumhuriyet yurttaşi olmaya dogru bir geçiş sürecindeyiz, 82
yillik Cumhuriyet dönemi, 622 yil süren Osmanlilik yaninda Fetret devrini ancak
karşilayabiliyor, -ama Cumhuriyetin yükseliş döneminin de yakin oldugu
kanisindayim. Bugünün şiirinin degeri konusunda ise, bu yaklaşima karşit
paralellikte, günümüz şiirini tam anlamiyla olumluyorum, üstelik bunun
nedenleri de geçmişin kökleri arasinda sakli, bir kez söze dayali, sözel toplum
oldugumuz hepimizin ortak görüşleri arasinda, romanin yazilmaya başlamasiyla
yazili topluma geçiş süreci başladi diyebilecegimize göre, bunun başlangici
Cumhuriyet’le komşu bir zaman dilimi sayilabilir. Osmanli çok uluslu yapisi
geregi en büyük tebasi olan Türklerle arasina, belki bu yapisindan ötürü dil engelini
koyunca, 600 yil boyunca Anadolu sözel toplum olarak yaşamak zorunda kaldi,
yapay bir dil olan Osmanlica, imparatorluk tarih sahnesinden silinince, karma
bir kültürün (acaba Türk-Islam sentezi de mi böyle bir şey!) objesi olmaktan
öteye gidemeyen kendisi de, imparatorlukla birlikte aniden yok oldu. Düşünün ki
bir zamanlar (neredeyse) Hint sinirindan Kâbe’ye, oradan Viyana’ya uzanan
cografyada bugün Osmanlica konuşan tek bir ulus yok, bu dilin yapay olmadigi
ileri sürülebilir mi... Ama Osmanli,
belki teknodemokratik bir yapiya sahip olabilse ve basim aygitini (topluma
inişi göz önünde tutulunca) 300 yil geciktirmeseydi, sözel toplum olarak
kalamazdik ve belki şimdi bizim de bir Don Kişot’umuz (roman) olabilirdi. Durum
böyle olunca altiyüzyillik Osmanli’dan yazinsal diye niteleyebilecegimiz 600
kitap kalmadi (Bu o denli edebi bir konu ki üzerine ‘Benim Adim Kirmizi’ gibi
yüzlerce roman yazilabilir!).
Sonuç olarak toplum sözelin doruk noktası olan şiire
yöneldi, bundan ötürü yeryüzü tarihinde şiirsel geçmişi bizim kadar güçlü bir
başka ulus olamaz, genetik sendroma dönüşmüş diyebileceğimiz bu durum, kimbilir
daha nice yüzyıllar, şiirde en güçlü uluslardan biri olmamızın nedenleri
arasında sayılabilecektir. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin ‘Bir garip
ölmüş diyeler’ derseniz, sonraki dizeyi bir çoban bile size fısıldayacaktır.
Ama ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ derseniz, başta açımlamaya
çalışıldığı üzere ya bir sessizlik ya da bir karamizahla karşılaşacaksınızdır.
Çünkü Osmanlı’nın dili halkının dili olmadığı ve basım yolu ve öteki araçlarla
da bu derin bir kültürel dönüşüme yol açmadığı için; (bunu bizzat saray yani sultanlık
istememiştir) şiirde gerçekten güçlü olmamızın gizil nedeni budur denilebilir.
Divan şiiri saray ve çevresinin deyim yerindeyse bir avuç azınlığın (ulema)
şiiridir, böyle olmasının nedeni de gene
padişahlık yönetiminin tutumu gereğidir. Divan şiirinin yazınsal değeri başka
şeydir, tarihsel konumu ve sosyolojik açılımı başka şeydir (Tüm yazınsal norm
ve kaygıları, tüm diğer tür ve heyecanları bir karadelik gibi -diğer türler
yapısal nedenlerle gelişme olanağı bulamıyor- içinde barındırdığı için divan
şiiri bayağı güçlüdür, soyut açılımı ve göndergeleri bu nedenle bitip tükenmez
gibi görünür).
Şimdi bir başka can alici özün’e (orijin) gelecek olursak
bakişimiz geregi, dil devriminin ülkemizde anlaşilmayan yanini, yani dil
devriminin yapilmamiş oldugunu dile getirebiliriz. Türkçe’ye karşi Osmanli’nin
organik yapisi nedeniyle oluşan dokuncaya (müdahale), 1923’de çagin ve dönemin
yapisi geregi oluşmuş ulus devlet, olagan bir refleksle tepki göstererek,
doktriner söylemle karşi devrim sürecine, diyelim ki öz diline karşi yapilmiş
haksiz ve uygunsuz karşi çikmaya, bir yok etme, sürecine son vermiştir.
Kurtuluşumuzun önderinin tutumu burada kimilerinin sandigi gibi bir başlangici
degil tam aksine bir sonu belirler ve sanildigi ve savunuldugu gibi bizi
geçmişimizden koparmamiş, tam aksine silinip, yok edilmek istenen geçmişle
baglarimizi yeniden kurup güçlendirmiştir ve de yeniden ayaga kalkmaya çalişan
bir ulusa, çagin geregi ve modern dünyaya yakişan abece’sini armagan etmeyi de
unutmamiştir. Günün birinde Adriyatik’den Çin Denizi’ne gene uzanirsak, gene
bir Osmanlica’yla karşilaşabiliriz, düşlenimin ironik yani bir tarafa, işte dil
devrimine karşi çikanlar işin bu yanini görmezden geliyorlar ve salt bir
duygunun yönsemesiyle, hamasi geçmişin, köhne algilarini hakedilir bir
gerçeklikmiş gibi sunmaya çalişiyorlar. Dramatikte olsa şiirdeki tarihsel
güçlülük gibi, ekonomide, sosyalitede, teknikte güçlü olmayi kim istemez.
Hezarfen’i ilk uçan, kâgidi kehribara süreni ‘şua mucidi’ sayan anlayiş,
basimevi, gözlemevi olmayan, güzelsanatlardan, resimden, heykelden uzak
Osmanli’nin; dilinden uzaklaşmayi gerileyiş nedeni sayarak, bizzat bu tuzaga,
çagdişi anlayişa kendileri düşüp, körükleyerek akli degil ‘nakli’ olmayi
sürdürüyorlar. Bu ney çalarken başucunda beliren celladina ‘parçami bitireyim’
diyen III. Selim anlayişi degil, inaga boyun egen ve dilsiz kalmaya arzulu;
tozlu kitap ciltlerindeki ziyneti söküp boynuna takan III. Ahmet anlayişidir.
Konu toplumumuz açisindan ne denli giriftse de
yanilsamalarla sürüp gidiyor. Neyse ki yeniden kavuştugumuz Türkçe’mizle,
sesimizi bayrak yapan nice yazar, nice şair ve diline vurgun sanatçilarimiz
var. Unutulmamalidir ki, bir dil kendini; en iyi şiirinde belli eder. Bu
bakimdan Türkçe’mizi eleştirel bakiş açisiyla kolkola, erinç içinde
sayabiliriz. &
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder