20 Mart 2021 Cumartesi

 

 Soğuk Şiiir

‘Eskilerden bir kralın / atalarından kalma / çok değerli bir anısı vardır / Bir altın taşı! / Ülkenin biri bunu almak için / savaşa karar verir. / Ve iki kral / satranç oynayarak / savaşırlar. / Saatler geçer / günbatımına doğru / biri mat olur. / Ve savaşçılardan biri / ordularına / yenildiklerini söyler...’

Planet

"Ne zaman öleceğimizi bilmemek pratikte bizi ölümsüz kılar."

A= B diyordu. Yarıdiri = Yarıölü. Ak delik, kurt deliği, tersinir zaman derken, soluk gölgenin ışığında, kuark boşluğu kucaklıyor; geceyi yutan Satürn, sular kıpırdarken, yürüyen poliplerin ağrıyışında, ılık uzayın yarı ölü kuş krallığında, b eşittir a;  yarıölü eşittir = yarı diri diyordu. ?.. orada fotonlar rüzgârıydık, Tesla'nın tinine tütsüler yakılırdı, değirmenin terazisi elektron yontusu, buz dağları plankton geçidinde, bulutların hızı düşündürüyor... kasırga kırmızıydı pazar yerinde, gözyaşları süt olurdu Roksalan'ın, Byzas'lı atlı saçlarını onarırdı, Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz, karanlığın peçesi dağıtırdı beyaz eti, uyanırdık; Arakne, çırpınır, çırpınır, çırpınırdı,

(a eşittir b diyordu, yarı ölü eşittir yarı diri, iki a eşittir iki b diyordu; diri eşittir ölü.)

Bakarak sonsuz boşluğa bir lombozdan, ağlıyorduk, Tutmosis'in atı, imgeler vadisi ve ruhların atlıları. ışık içinde hareket edebilirler, arkamdan başını kaldırıp bakan yol ve sinir lifleri, gökleri gümbürtüyle dürer, büyük beyaz taht ortaya çıkar, ve ateş çukurlarına doğru savrulur. Şam da atının üzerinde Voltaire okuyan biri, Dunkirk te kolunu kaybeden, Mesih'i yazan Haendel, Angelo Sistine yi  süsler.  Şamuha kentinin İştar'ı geldi. Kerkenez sesi, kelebeğin melekle kardeşliği, dumanlarını püskürten demir at, kekremsi güneş, bir kümbetle yolu kesilen incir, bir pers iskeleti, hac kafilesi, defne dalındaki tarla kuşu, zamanın kapakları, katedralin dış narteksi, kart yaban pazıları, Dirac radyoları, dulkarım çorapları, çekinik zamanımsılık, yeşil sis, zaman kedileri, yer kedileri, mutlak sıfır çukurları, görünmezlk pelerini, çok eski zamanlarda orta amerikada karaya oturan savaşçı bir yunan denizcisi, volkanik gazları binlerce yıl soluyarak uyudu ve binlerce yıl kendisine Maya tanrısı Quetzalcoatl olarak tapılır, kentin eteklerinde duru bir pınar vardı, alışkanlıkla suyundan içtim, kıyıya tırmanırken dikenli bir ot elimi çizdi. Einstein görecelik yasasını sınıyor, Picasso ona uyumlu kübizmi yaratıyordu. Sümer ovaları, yontma taş devrinin çakılları, İskender’in fetihleri, tahılların     filizleri tüm insanlığı sevmenin olanaksızlığı ve Tolstoy’un acısı, gümüş altarlar, kabaran yeleler, tolgalar,  göğün sunakları, Farmakon Zeus unu oğlu geldi, ıssızlık tanrısı uluyan kuşlar, ölü kumru yontuları, Mars’ın gözleri, çürümüş pelte, bağ bozumu, garip bir topuk sesi, iki derviş bir posta, iki hükümdar bir cihana sığmaz ha... Karnak yazıtlarında geçen, Pers körfezi boyunca yürüyen, gök süvarileri, rengarenk arı gülleri, ay gülleri, on parmaklı atavistler, polifonik duyuş, teatrikal davranış,  Çin bulutu desenli kaftanlar, yelpaze sorguçlu börkler, kürk astarlı değirmi, yeşil sancak, av köpeklerini eğiten samsoncular, serpuşlar, Butan'a gidip Gangkhar Puensum dağına tırmanırken, Zeus'un bir yolcusundan Ararat’ı soruyorsun, Suriyeli bir Yunanlı, adam sese benziyordu, "Gökyüzüne ağ atıyorsun balık tutmak için. Düş görüyorsun. Gök yıldızlardan geçilmiyor. Ağ cennetin üzerine düşüyor. Ağ cennet yaratıklarıyla dolu. Bir kaç yıldız ağın içinde ışık saçıyor. Yıldızları ağdon çıkarıp denize bırakıyorsun, dalıp gidiyorlar. Meleklerin kanatlarını ağdan kurtarıyorsun. Melekler göğe kanat çırpıyor."

Belinden aşağısı körümsü pusların içindeyken belirdi, insanoğlu Sümer'den İberik'e oradan Washington'a sıçradı dedi, evinde sakin bir hayvan veya cins bir karanlık tanrısı oldu, çayır köpekleri gibi dikkat kesildi. Adam kızgınlığını belli edercesine vızıldadı.. Tutmosis'in güneş sandalı vardı yukarı göğe çıktık, Petrus onu bir çok kereler sakin bir ışıkla yıkanırken gördü. Adam ikinci kez sese benziyordu, müzik uykusundan uyandı, uyukluyordu orada, Judas'ın erguvani kibirle süsül kalabalıklarına benziyordu. Demokratördü. Isfahan ki dünyanın yarısıydı, gece canavarı bir tomar el yazmayı gözümün önünde yemişti. Kabbalanın ana kitabı Zohar da yazıyordu bu. Zarzuela şarkıları duyuyorduk. 17. yüzyılda biri; Tanrılar insanların yakalayamadığı gölgeleriydi dedi. Haçaturyan süitleri. Tau nötrinosu vardı. Çığlığın dölüydü. Sülün kanı içen güneşi yılan soktu. Kalküta kralı Zamorin onu yakt ve urbanlar cariyesi göğsünden geçti. Kumrular sızlanıyordu. Ve Niniv çölünde yakalanıp kafese koyulan aslan, batılı değil Mekke'liyim diyen adam ve terzilerin söküntüleri üzerinde yoğunlaşan...

Diyorum ki, Kabiller'in ikizi de, Etrüskler'in ikizi de birbirini öldürdü. Ninovalı bir Hristiyanım dedim bir asıltı, dudaksıl kırmızısı Lalemin, Fransızlar öpüşmeyi bilmez, Araplar hep peygamber bekler, Kafkasyalılar da ölümün zevkinden anlamazmış. Kitabı beğenmedi, okudun mu dedi, hayır dedi, okumadan nasıl karar verebilirsin deyince, beğenseydim okurdum, bu bir paradokstur dedi. Avrupalılar uslarının algılayamadığı, ermediği şeyler için şiir yazarmış dedi. Bazılarıda salt anladığı şeylerin şiirini yazarmış ha… Sokrates, gezdi dolaştı ama hala mutsuzmuş deyince biri, kendini de götürmüştür demiş, Tatar Duvarı, Çin Seddi değil mi dedi ve Romulus'un ikizi, atıp tutuyor sanki... Ay tozu vereyim sana, iki yaşayışlıları öğreteyim. Ağladılar, abazanlık tasladılar, a'yı öğrendiler. Rant dediler, gözyaşlarıyla çamur kardılar. İkiz kuleler diktiler. Çimenleri çiğnediler. Çimentoyu buldular. Deniz börülcesini tanıdılar. Rap rap rap diye yürüdüler. Arıları aşıladılar. Yıldızları indirdiler. Ayı biçtiler. Dişleri güldü. Dilleri, sözcükler, lokmaları, altın ve fabrikaları, kumru ve adem elmasını yuttu. Horonlar çektiler. Hotozlarını düzelttiler. Horoz ibiğini tanıdılar. Horoz fasulyesi yediler. Homurdandılar. Horasan’dan geldiler. Horozbinalar yakaladılar. Pulluk, madalyon ve yara sargılarıydılar. Aydan orak, altın bastondan haç yaptılar. Bal peteğini, arı dalağını bildiler. Hayyam gibi Mehesti'ye aşıktılar. Süheyl'den bir ceylan gibiydiler. Henüz inceliği bilmiyor ama ruhunun derinlerinde bunu seçmeyi sağlayan, ölümsüz bilgiye sahiptiler. Çalı kargası beslediler. Güneşin dudaklarını yılan sokuyordu. Pervin derler sema öküzüydüler. Bir göl geçti duvarın üstünden, bir güneş su içti tenekeden. Neon ışığında ölüyordu mehtap. Su nilüferinde bir Buda gördüm. Kısa Peppen ve haberci tanrı Merkürcüğüm, sığırın ve tahılın ruhu güneş arabaları, sığır tanrısı Lahar. Kalem erbabı Nehemya, Nod ülkesine gelen Kabil ve orada doğan oğul Hanoh, Balzac evreni, toprak sıçanı, yeşil Vermion dağının eteklerindeki Veriya'ya geldik. Yabani davarları güdüp Danca, Rumence öğrendik. Sümer'da bir çiçek dikiyorum, kokusu Pluton'dan çıkar mı ki. Urartu'da bir kuş tutuyorum, tüyünü Merkür de buluyorum. Yakup Lübnan'da bir bahçede yaşadı. Kadisiye'den kör bir dilenci geldi. Çok zaman önce insanlar tarafından çok sevildiği için çarmıha gerilen bir adam yaşadı dedi. Bitkilerin yasaları. Eğer kış bahar yüreğimdedir deseydi ona kim inanırdı. 'Bir defasında bir sisle doldurdum avucumu, sonra elimi açtım ki sis bir kurtçuk olmuş. Kapattım yine açtığımda, bu kez küçük bir serçe duruyordu, sonra yine kapattım, açtığımda bir adam vardı elimin içimde, yüzü kederli yükseklere bakıyor ve yine kapattım avucumu, açtığımda yine bir sis vardı artık, ve kulağıma uzaklardan tatlı bir müziğin esintisi gilyordu. göklerden zaman geçiyordu. Edrikni ya Ali dedim bilmem kaç defa, gezegenler arası iyonlar ve çalı kargaları kucağıma doluştu, bir söğüt dalı için bundan daha iyi bir ayet mi istiyorsunuz dedim ve kuyruk sallayanın gözlerinden geçip giden ırmakların akışını, düşlerini, süzülüşünü, sisini, sihrini sisler içindekini gördüm. Dostoyevski’ye roman kahramanlarından Nataşa aşağıda dedim, beklesin geliyorum dedi. İnsan dillerindeki her bir sözcük, evrenin tümünü imleyen bir önermedir dedim, kaplan dediğimde, onu peydahlayan kaplanlar, ona yem  olan geyiklerle kumrular, o geyiğin beslendiği çimen, çimene analık eden toprak, toprağı doğuran gökte denimiş olur dedi anda, bir torso bak Elen’den kalma, beyaz cüceler, deniz kelebekleri, sönmüş yıldız tozları, onların yılan derisi gibi doluştuğu gaz kılıfları, bir tür ölü yıldızlar. İstediğin kadar karanlık vereyim, geçen geceyi durduramazsın. Tanrı bir mastardır çün. Çöl gemileri,  dumanı tüten soğuk demir, üç başlı köpek, ortalama insan ömrü yetmiş yıl ise, yedi bin yılda yüz insan öldü dirildi, yetmiş bin yılda, bin insan, insanlık tarihi yedi bin yıl olsaydı eğer ve zamanda geçmişe gidebilseydik, ölüp dirilen yetmiş insanı geriye doğru izleyerek; Tanrıyla karşılaşabilirdik, ama eğer bu bir döngüyse yetmiş kuşak sonra içimizden birisi Tanrıyla karşılaşacak demektir. Hanover kralı söylemiş bunu, mürle ovdum avuçlarını, bütün dünya bir labirentken kendine niçin bir labirent yaptırdın, ölüm seni görmektedir, sen ölümü görmektesin, kuru otların arasında, tufandan kalmış bir flüt fosili bulduk, ışığı soğuk madde içine hapsetmeyi başardım ve artık ben bir Tanrı oldum dedi. Edom topraklarından gelip Panteon’da uyuyup kalan kralın düşü, uzayın iskeletini gördük, bir uzay şantiyesinde sabahladık.  Kar yağıyordu, bindiğimiz atın karnını yarıp içine girdik ve gülerek, öldüreniz biz dedik, demir bir kitap gibiydik, esemen, yuvak, kirsi, türem ve ilkincildi. Samuel peygamber geldi.

"Ruhunuzun    bağlarını çözün / o benim can yoldaşım / ve sizler benim ruhumun sevgililerisiniz / hiç bir ev kalbimi sizin gibi koruyamazdı / düşmanlar yabancıları denizimize sürükledi / onlara hizmet edenler ağlatılacak / işte kurtlara göğsümzü açıyoruz / ve canavarın önünde titremeyeceğiz / ruhumu sizler ve ulusum için feda ediyorum / zor zamanlarda kanın değeri de ucuzluyor / bize saldırıldığında asla diz çöküp boyun eğmeyeceğiz / hatta düşmanımıza saygıyla davranacağız."

Tanrının flütü için, bir Hint kamışı olayım dedim bende...

Hafif bir rüzgar eser, bir iki kiraz çiçeği süzülür yere, Sezar bülbülü öter, Tensör denklemleri gelişir, dua kitabıyla kaplan     avına çıkılır,  gaz devleri solur,  yaban arısı ve sis dörtgeni, kır eğlencelerinin rokokosu, Karluklar, soğuk ve sıvı metan suları,  suların babası, panta rei, Herat ve Tus, bal peteği altıgen, latifunda toprakları, Karabalgasun, Analepsis, şimdiyi geçmişle karıştırma, Metalepsis, geçmişi şimdiyle karıştırma, arpejli akkorlar, soğurma, Enceladus’taki kaplan çizgileri, anakol, derisi ve iç organları yeşil fluoresan gibi parlayan domuzlar, Bovarizm -kendini kahramanın yerine koyma-, İlion savaşının türküsü, Kolozsvar, senin bedenine aşığım Yahya, o ayın yüreğinden beyaz, tırpancıların hiç biçmediği bir zambak tarlası kadar beyaz, Judea'nın karlarından beyaz, viyola ve çello, Frankfurt radyo kulesi, Mata Hari ve şafağın gözü, Münih elektörü, Sivas'ta devlet kuran tuyuğ şairi Kadı Burhanettin mi, hanımız Berkuk, sıska kurbağa çıktı taşa şarkısı, Sagarmatha. Çiçekler ölümlü ve güzel, altın kalıcı ve sıkıcıdır, erkekler  yaşlanmış spermler, fizikçiler atomlar hakkında düşünen atomlardır,  kedicik babası, güneşin içlerinden yüzüne doğru gelip serinledik, Mercador atlası, Tih çölündeki demir gömlekliler, Avlonya'da Yakzan'ın babası, gizembazlar, cehennemdeki Saud dağı, siyer ve megâzi, Ebü'l- Abbas İbni Abdülmuttalib radiyal-lahu anhümâdan nakledildiğine göre, Yunanlı şair Perikles Yannopulos atını Salamis denizine sürüp ölümü seçti. Sınıflı toplumların kaderi ölmemek için öldürmektir. 18. yüzyılda Serendipli Üç Şehzade masalından yola çıkarak türetilmiş bir sözcüğü var İngilizce'nin: Serendipity. Aranmayan, değerli, hoş bir şeyin birden insanın karşısına çıkıvermesi anlamına geliyor. Dil böyle bir şeydir işte. Meryem'in hamileyken dayandığı hurma dalı, atomik soykırım, modernlik eleştirinin yaygınlaşmasıdır, aşırı dikkat, dikkatsizliktir, resim ve roman tüketici ürünleridir Octavio Paz,  pedantry-bilgiçlik, şiir ele avuca sığmaz heterodoksi, Temuçin-Keskinkılıç, Portugal'dan içimi gebe bırakan kahredici bir küre yaklaşıyor, Timarchi, şan,a ve onura yönelik yönetim, Ferrara Tevratı, Kutai krallığı, Güvalyar kalesi, şiir bir yaprağın ağaçtan düşmesi denli doğal gelecekse, hiç gelmesin daha iyi, John Keats, Avnullah korveti, Nosce teipsum-kendini tanı, Roma'da yapıtını okuyan yazarı dinlerken dinleyici canı sıkılınca kalkıp gidemezmiş, kendi şiirlerini yiyen Ugolin, Tantrik metinler ve Borges denize yazdığı bir şiirden ötürü, şairini kutlamış ama şair, ölmeden bir görebilseydim şu denizi demiş, Laedriyim, Laedrisin, Laedri, Hind al Hannud, peygamberin savunduğu tek Tanrı fikrine karşı çıkıp, Kadın-Ana Tanrı, ölüm ve hayatın anası kavramlarını yerleştirmeye çalışmış ve Bedir'de peygambere karşı savaşmasına karşın        yenilmişti,  önünde bir kitap kaf(k)asını yumruklayan bir öğrenci gören III.Philip bu genç deli değilse, Don Kişot okuyordur buyurmuş, Abderalılar, yazın güneşte sıkı giyinir, kışın karda çıplak dolaşırlarmış, Aristo söylüyor, gen varyantları ve narkolepsi, Sibirya'daki Elgygytgyn gölü, meteor gölüymüş, Tambora volkanının altındaki küçük krallık, Maldoror şiddetli ağrı demek, Novorossisk limanı, flaneurlar, Süvari çiçeği, Toledo sanatı, Fay tanrıdır,  katapult da mancınık, partikül savuran     buz jetleri, Mussolini, Musul'dan gelir dedi, nefrit taşından fincan, zamanın tozlu aynasında, nar çiçekli  bir peri, pınarın başında karşıma çıktı, erkek ve dişi gölgeler, güneş Tanrı Ra'nın yüzünde gezinirken, gerilimin kara büyüsü yüreğimi soğuruyor, ayışığı birbirlerinin düşlerinde yaşayan    meleklerin dağbaşlarında gezinen hafifletici gücünü trajik dengelerle sarsarken, makine uğultuları, baykuş ulmalarıyla küskün tanrıları çağırıyor, kuşbakışı yaklaşık dört beygir gücünde metalik dörtgenlerle yeryüzünü sansarken ve sarsarken kozmik atılımların geometrik biçimlerle yer değiştirdiğini görüyor, ezoterik örgülerin görkül bekçiliğinde küçük bir düş olup gidiyordum, kendi soluğunu tutarak ölümüne yol açan adam gibiydim işte, yeşil tepelere değerek oynayan öğle vakti, yağan kar ise bir başka biçime sokuyordu anıları, azurit, Mısır mavisi, Astrahan'da, Moğolca nöker ve daruga, Molosmolossol köpeği, tanrının yardımcısı fareler, su orgu, Vogul dili, Yıldırım'ın esir düştüğü Stella tepesi, mürekkep balıkları ormanlarda dolaşıyordu, bir Pers ölüsü, bir Pars Klimanjora'da, evren ölüleri, pire ve peri, tanrı yaşatır, zaman öldürür, tanrı öldürmezlikten gelebilir mi dedin, nötr acunun ilişkisizlik uydusu, karada yüzer, denizde koşar kefre, ve ulular gelip salladılar sarı püskülü, baba olmayı, aynalar ve çiftleşmeyi insan sayısını artırdığı için tiksinç bulurdu,  bir şey gerçekse kesin değildir, kesinse gerçek değildir dermiş ha, Herakliya tiranı, neden iki gözlüyüz, Mekke'yi kuşatırsan Mekke'de seni kuşatır, Narkis'e bakarken yer yarıldı ve kapkara atlar fırladı derin yarıktan, Raflezya en büyük çiçek, Koyunadaları deniz muharebesi, Gonwana kıtası, peygaber devesi Kesva, Keşiş dağı ve Sfenks kedisi  ve Yunnah'a gidilir. Yüzeydeki sanrılar sevince boğar, körümsü ışık yayar. Vb. Ve ba!..

Baba insanların ne denli yoksul olduğunu görsün diye çocuğunu köye götürür, dönüşte çocuğuna neler gördüğünü sorar, çocuk, bizim bir köpeğimiz var oysa köyün bütün köpekleri onların, bizim bir havuzumuz var, onların uçsuz bucaksız dereleri, bizim kristal avizelerimiz var, onların yıldızları, biz karşı köşkün duvarını görebiliyoruz onlar ufka dek bakabiliyorlar der, doğu kuşa bakıp kanat takıyor, batı kanatsız nasıl uçarım onu mu düşlüyor, forum harabelerinde kediler dolaşıyor, altın binalarından yabani otlar fışkırıyor, imparator ve generallerinin konuştuğu sarayların saçaklarında sığırcık ve çaylaklar geziniyor,  öteki tanrıların ardına gizlenmiş yüzü belirsiz tanrıyı gördün, sol elin büzülme ve yayılma olanaklarını geliştiren etütler, örnel olan durumlar; insanın kedi gölgesinin peşinden koşmasına ilerleme denir, arabamızı bir kaplan sürüsüne bağlayıp Hindistan'a gidelim demek, Frigya kepiyle Londra sokaklarında yürüyen William Blake, Mestizo lehçesi, kırmızı Allahüteala’nın yürüdüğü denizler, ağaçların arasından doğan, sarı sessiz tanrı başı gibi bizi gözetleyen ay, keşiş güldü, bir faunus göründü, tomurcuk açmış bir baldıran yiyordu, cadı bir cesedin eliyle karıştırdığı torbadan bize de verdi ve billur aynada ölümü gösterdi, dalgalanıyordu deniz ve derisiyle yüzmekte olan bir dev gibiydi, tanrıyı görmek istedim, tanrı avlanıyor dedi, Nil mezarlarında yaşayan kanatlı bir aslan gibiydi, Napolyon lalesi aldı giderken, bir sülünün kızıl renkte yanan göğsü vardı, insanların tanrının varlığından ya da yokluğundan sözetmelerini kederle dinlerim,  imge dile düş gördürürse eğer, sende küçük bir tanrısın derim, şu dört şeyden konuşmayın, Ali, Osman, yazgı ve yıldızlar, dağ yolundan iniyordum, ah işte bu bir menekşe, onu koparmak olmaz, ondan ayrılmak olmaz, ah menekşe, sonra keçi balığı geldi, titan arum yani ceset çiçeği,  üç bin yıl önce, Nil'in mavi çamuru üzerine Mısırlı bir çocuğun evcil geyiğinin basmasıyla oluşup, güneşte kuruyan ayak izleri kadar öümsüzdüler, sıcaktan eriyen caddeler, doruklar hep karlıydı, Glitterntin tepesinde havalar açıkken doğu yönüne bakıldığında Surprise körfezinin öte yanında bulanık bir gökkuşağı görülürdü, bunun Rusya olduğu söylenirdi, lahana kelebeği ve çinko arılar, Sabinler'in düğünü, Milton dedi ki, bir insanı öldüren, tanrının betimini, mantık sahibi bir yaratığı öldürür, bir sanat yapıtını yok edense, mantığın kendisini yani tanrıyı öldürür dedi. İsa'nın mesleği, Deştikebir'de geceledik, Ardzıruni kralı Seneker’i gördük Sargon gibi atının üzerinde duruyordu, üç yıldır havada duran bir martıyla karşılaştık, Novalis'i gördük, şiir insanın doğal dinidir diyordu, kara bir aslanın terkisinde gidiyordu, Dişayil adında bir şeyh vardı, sadaka yoksul gerektirir diyordu.

Tevrat altın suyudur, kerem denizine girmiştik, Kazvinli dinsizin öyküsünü dinledik, içlerinden biri denize girip saklandı, kaplanı öpmüştü, açık havayı tavaf edn plenerist bir ressamla karşılaştık, Hektor'un gölgesi düşüyordu defnelerin arasına ve Subarrulardan geçtik, Lut ve Dolkes yemeklerinden yedik, Adem çubuğu melekler evine konuk olduk, Ebu Hasan Harakani geldi dediler, lemyezel, yani sonsuz ve ebediymiş!..

Zilzal suresi gibi,  Metaoğlu Yunus ve Hocentli Şemsi ailesi için ağlıyordu,  Celal-i Verkani'ye şeytan nedir dedim, Kıpti'yi öldürmektir demez mi,  güneş omuzu üzerine düşmüştü,  Ebul'ala-i Maarri geldi, Eyyup vücudundan düşen kurdu alır yerine koyardı, vücudunun bir tarafından bakılınca öbür tarafı görünürdü, çöl erkeğinin ayağına bir Muğaylan dikeni saplanmıştı, Bişr kan akıtmadan gurbeti aldı, Hz Yusuf'u satın alan firavunun veziri Fotifar'dı. İbrahim'in Babil kralı Nemrut tarafından kurulan bir mancınıkla ateşe atıldığı ve büyük bir alanı kaplayan bu ateşin tanrı yönünden gelen Ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve selamet yeri ol, emrini duyunca, yerinde gül ve gülistan olmuş ve bir gölün fışkırdığı söylenmiştir, Taceddin Pervane zina suçundan hüküm giymiş Sadettin Köpek'in iftirasıyla Angora      şehrinde kuşağına kadar toprağa gömülerek taşlanmak suretiyle feci şekilde öldürülmüştür ve Sahte Dimitri sokağı, Eros piramitleri olan göğüsler, elinin parmaklarını sayıp duran ve tanrının ağaçlarda gizli olduğunu söyleyen bir deliydi,  kalabalık Amritsar iniltileri diye bir şarkı mırıldanıyordu, Mişnah ve Bikaner'i gezmiştik, Neşetabat sarayına gidiyorduk, Tarabya, şifa verene geri döndük sonra,  Tunus'un Halkulvad limanına geldik, Cezayir'in Cicelli'sine, ufak tefek başkaldırmalar oldu,  Kanuni, canlı hedeflere çakıltaşı fırlatan cakaluslar döktürmüştü, gezegenin iç kısmında vızıldayarak dolaşan çok küçük karadelik sürüleri vardı, Siyedela'yı zapttettiler, 1559'da İngiltere ile İspanya arasında Kato Kenberegi anlaşması yapıldı, Avlonya'da Modon limanı vardı,  Mavrika sahrasında Aetiyüs'ü bekliyordu Attila,  Pencap racası Triloçanpal'ın Ramgana sahilinde yenildiği Gazneliyi sordu, Kabil'in doğusunda Kafiristan var dedi, buyursa şimdi Nuristan, Sultan Berkyaruk, Delhi sultanıymış, Büyük Domastik Kantakuzenos, kuantum alanlarının ürettiği vakum oynaklığı, Babür, Kanhava'da Rana Senka'yı yendi, onuncu gezegen Xena'yı gördük, nükleer enerji faresi ve bitkiler iffeti ni sordu,  dağ hayvanının kaplan renginde olmadığını gördük, gözleri karanlığa öyle alışmıştı ki, karanlık gecelerde, siyah taşlar üzerindeki kapkara karıncaları seçiyordu, çölün ucunda siyah bir sanrı belirdi, sanki yüzyıllar süren bir zaman sonra, onun bir atlı olduğunu anlayabildik, küremsi leke bir zaman sonra, dağınık bir damlaya, sonra ikili bir halkaya, sonra minyatüri bir atlıya ve sonra dev bir arap atıyla, çift ağızlı kılıcı olan bir bedeviye dönüştü, Taiflerden bir peygamber geldi dediler, gökyüzünde henüz uçan bir pervane belirmemişti, zeytinyağlı kandillerin yerini tutacak Edison gücü yoktu, avluya bağrışarak üç kişi girdi, iki abdal ve biri yarı çıplak yaşlı bir kadın, tüm köy başlarına toplandı, maniler, menkıbeler okuyor, holuzla para topluyorlardı, sonunda biri üstünü başını paralayıp, tırnaklarıyla göğsünü parçalayıp bir destan anlattı, çıplak vücudu kara pıhtılarla doldu, dağın ortasında gökten bir ses duydum, başımı kaldırdım, ben Cebrail'im sen de elçisin dedi, ne tarafa baksam onu görüyordum, iki ayağını ufka koymuş duruyordu... Hadımlar ve budunlar, çehreler ve simalar, suratlar ve yüzler, ifrit ve iblis, hiçliklerin savaşında, Petersburg Finli'siyle yaşadık, yüz tavşandan bir at, yüz kuşkudan bir kanıt olmaz dedi bir İngiliz... Bizon'un koca Babil başı mıydı bizi şaşırtan deyip öldü, eceli gelmişler gibi birbirimiz ezip dağılıyorduk ki birden içeri Tanrı girdi, şaşkın, öylece birbirimize baka kaldık. Bitti...

 

Güvey kandili gibi duruyordu. Baudelaire'i düşündüm ne demişti, 'Semper eadem!' 'Hep aynı!..' Dranas gibi.

Balfur'un uzun Babil başıydı bizi şaşırtan, lahana kelebeği ve çinko arılar, düşünen harfler vardı. kendi ölümüne ağıt yakanlar, en iyi enstelasyon boş bir odadır,  Chenier başı kesilirken içindekiler size gerekliydi dedi, selülöz tadında, 2b?n2b?=??? 'olmak ya da olmamak işte bütün sorun bu' determinist süpürgecinin şifresi, 'şiir mumdan sandallarla, alev okyanusunu geçmeye benzermiş'  Hatice’nin amcası Varaka, İtalya kralı Emmanuela, bir resim sergisinin açılışında, yamaçlarında bir köyün uzandığı vadiye bakmış ve 'bu köyün nüfusu kaç' demiş. Viktor Hugo evrenin bütün gürültülerini yansıtan almaç gibiyim dermiş. mastodontlar varmış, iki b= iki a, ölü = diri diyordu.

 

 

 

(2a = 2b, diri eşittir ölü.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

***BURDA KALDIKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKK

 

 

 

Nobeli almayı isteyecek binlerce insan var ülkemizde, pek kabullenemeyeceğimiz bir yazar aldı, Avrupa nın her konuda tutumu birbirine benzer, bu konuda hepimizin ortak yargısı bir yazara asla nobel verilmeyeceğini anlamış olduk. Aslında Pamuk u tebrik etmek gerekir, oyunu kuralına göre oynadığı halde alamayabilirdi, ama başarmış oldu, sevinmek hakkı, bizlere gelince, dünyada hiç bir başarıya herkesin sevindiği görülmemiştir, Pamuk bırakın nobeli, iyi romancılığı bile tartışılan biri ama Azerbaycan da Türk dünyası adına nobel tartışılıyorsa eleştirilecek herşeyin olumlu bir yanıda var demektir, yapılacak şey çoklu bakış açısıyla hareket etmek, ödülü düşmanınız bile verse onu olumlu bir biçimde kullanabilmek, eğer ödül aleyhte siyasi görüşe verilmişse bu görüşü göğüsleyecek gücünüz olmalı, sevemediğiniz bir edebiyata verilmişse, iyi edebiyatın onun önüne geçebilmesi için üstün bir çaba göstermelisiniz, bu ödül her şeye karşın Türkiye nin karşısındaki Türkiye ye verildi, çok normal, her ödül bir amaç güder ve sonuçta en çok alanı sevindirir, diğer kamptaki edebiyatçılarımızın yenilgi duygusunu anlamak gerekir, bu onlara ders olsun, her zafer içinde çeşitli biçimlerde yenilgiler barındırır, o ödünler olmazsa zaferde olmaz ve bu konuda içtenlik arayanlar şunu bilmeli ki, Tanrısal adalet ancak Tanrı ya mahsustur, onu yeryüzünde arayanlar, bütün zaferlerin lekeli olabileceğini unutuyorlar. Bu konuda ne kendilerine ne Orhan Pamuk a kızmasınlar her şey kendi kural ve konumunu dayatarak varlığını sürdürür, Ödülü alan kadar vereninde beklentilerinin olabileceğini ve ne gibi yararlar amaçlayabileceğini bilmek gerekir, Orhan Pamuk un edebiyatının gücünden ziyade, karşı tarafın beklentilerine uyan bir edebiyatın ödül alabileceğinide kabul etmek gerekir, nobel ödülünün iç mantığına uyan edebiyat ödül alır, dünyalıların hoşuna giden salt iyi edebiyat değil ama bu konuda kesişmenin olduğu her nokta ödülle buluşacaktır doğal olarak ama bunun her zaman salt iyi edebiyattan beklenmesi veya bizim beklentilerimizi karşılaması düşünülemez, aslolan ödülü verenlerin beklentileri ve kriterleridir, bu sizin beklentilerinize ne kadar uyuyorsa o kadar sevinmeliyiz, sonuçta 'Türkçe' ödül  aldı, türkçeyi yetersiz , kısır bulan nice edebiyat ehlinden biri alsaydı benim için belki daha üzücü olacaktı, bu konuda en ufak bir düşüncesini okuyup görmediğim bir yazar almışsa sevinmeliyim, ama onunda siyasi takıntıları var, oyunun kurallarına uymak zorunluluğundan mı bilinmez, sonuçta olayları bir potada değil ayrı ayrı değerlendirip son bir yargıya varmak daha doğru olabilir, her şeyde ağlanacak bir yan bulan toplumlar az gelişmiş ve güçsüz, her şeyde sevinilecek bir yan bulan toplumlar çağın ötesinde ve güçlü olmak gerekir, ağlayıp yerinenden ziyade, sevinip tadını çıkaran topluma doğru evrilmek kolay değil ve ayrıca gerçekten güçlü olmayı gerektiriyor... Biz yeterince güçlü olsaydık bu ödüle yalnızca sevinirdik, aslında Pamuk un sözlerinden dolayı biz korkuya kapılıyoruz, zayıflar ve baskı altında olanlar sürekli suçluluk duygusu içindedir, bundan ötürü bu ödül bizi sevindirmiyor, güçlü olsaydık eleştirinin her türlüsüne açık olur ve sonuna kadar sevinmeyi de becerebilirdik...

 

 

 

 

Nobeli almayı isteyecek binlerce insan var ülkemizde, pek kabullenemeyeceğimiz bir yazar aldı, Avrupa nın her konuda tutumu birbirine benzer, bu konuda hepimizin ortak yargısı bir yazara asla nobel verilmeyeceğini anlamış olduk. Aslında Pamuk u tebrik etmek gerekir, oyunu kuralına göre oynadığı halde alamayabilirdi, ama başarmış oldu, sevinmek hakkı, bizlere gelince, dünyada hiç bir başarıya herkesin sevindiği görülmemiştir, Pamuk bırakın nobeli, iyi romancılığı bile tartışılan biri ama Azerbaycan da Türk dünyası adına nobel tartışılıyorsa eleştirilecek herşeyin olumlu bir yanıda var demektir, yapılacak şey çoklu bakış açısıyla hareket etmek, ödülü düşmanınız bile verse onu olumlu bir biçimde kullanabilmek, eğer ödül aleyhte siyasi görüşe verilmişse bu görüşü göğüsleyecek gücünüz olmalı, sevemediğiniz bir edebiyata verilmişse, iyi edebiyatın onun önüne geçebilmesi için üstün bir çaba göstermelisiniz, bu ödül her şeye karşın Türkiye nin karşısındaki Türkiye ye verildi, çok normal, her ödül bir amaç güder ve sonuçta en çok alanı sevindirir, diğer kamptaki edebiyatçılarımızın yenilgi duygusunu anlamak gerekir, bu onlara ders olsun, her zafer içinde çeşitli biçimlerde yenilgiler barındırır, o ödünler olmazsa zaferde olmaz ve bu konuda içtenlik arayanlar şunu bilmeli ki, Tanrısal adalet ancak Tanrı ya mahsustur, onu yeryüzünde arayanlar, bütün zaferlerin lekeli olabileceğini unutuyorlar. Bu konuda ne kendilerine ne Orhan Pamuk a kızmasınlar her şey kendi kural ve konumunu dayatarak varlığını sürdürür, Ödülü alan kadar vereninde beklentilerinin olabileceğini ve ne gibi yararlar amaçlayabileceğini bilmek gerekir, Orhan Pamuk un edebiyatının gücünden ziyade, karşı tarafın beklentilerine uyan bir edebiyatın ödül alabileceğinide kabul etmek gerekir, nobel ödülünün iç mantığına uyan edebiyat ödül alır, dünyalıların hoşuna giden salt iyi edebiyat değil ama bu konuda kesişmenin olduğu her nokta ödülle buluşacaktır doğal olarak ama bunun her zaman salt iyi edebiyattan beklenmesi veya bizim beklentilerimizi karşılaması düşünülemez, aslolan ödülü verenlerin beklentileri ve kriterleridir, bu sizin beklentilerinize ne kadar uyuyorsa o kadar sevinmeliyiz, sonuçta 'Türkçe' ödül  aldı, türkçeyi yetersiz , kısır bulan nice edebiyat ehlinden biri alsaydı benim için belki daha üzücü olacaktı, bu konuda en ufak bir düşüncesini okuyup görmediğim bir yazar almışsa sevinmeliyim, ama onunda siyasi takıntıları var, oyunun kurallarına uymak zorunluluğundan mı bilinmez, sonuçta olayları bir potada değil ayrı ayrı değerlendirip son bir yargıya varmak daha doğru olabilir, her şeyde üzülecek bir yan bulan toplumlar az gelişmiş ve güçsüz, her şeyde sevinilecek bir yan bulan toplumlar çağın ötesinde ve güçlü olmak gerekir, yerinmekten ziyade, sevinip tadını çıkaran topluma doğru evrilmek kolay değil ve ayrıca gerçekten güçlü olmayı gerektiriyor... Biz yeterince güçlü olsaydık bu ödüle yalnızca sevinirdik, aslında Pamuk un sözlerinden dolayı biz korkuya kapılıyoruz, zayıflar ve baskı altında olanlar sürekli suçluluk duygusu içindedir, bundan ötürü bu ödül bizi sevindirmiyor, güçlü olsaydık eleştirinin her türlüsüne açık olur ve sonuna kadar sevinmeyide becerebilirdik...

 

 

 

 

 

 

SONNOS

Vaspurakan kralıysam da, parmak ayı gösteriyor ama sen parmağa bakıyorsun. Che. lavanta kokuyorsun, bil ki Muinüddin Pervane'sin. sarı eşek görünce de gülüyorsun. batılı  hayalerinden gerçeklere üretir, doğulu gerçeklerden hayaller üretir.düşlerini gerçeğe dönüştürür , doğulu gerçeklerden düşler yaşam turnaların kanonudur, Hannover simsarı, Velletri tefecisi, Einstein'ın babası kuştüyü yatak tüccarıydı.  Solgun bir tanrı Adem boşluk demekti.  İşte bir Arrabalı, ölü Judas'ın yanındaki kokmuş eşek cesedi. Süleymanın ifriti. Tarkovski. nezaman öleceğimizi bilmemek pratikte bizi ölümsüz kılar. varolmayan vardır. ölülerin kuyruk sokumundaki hücreler çürümezmiş.  cebrail vahy getiren melek ve şu an işsiz. violet allığı. leylak kokusu. bir damla gözyaşında dünyadaki tüm kitaplardan daha büyük deha vardır. üç kenarlı kare.  Bukowski mezar taşına denemeyin dedi, dünyanın ilk günlerinden kalma bir güneşle gider gelirdiniz. bedenem gerçektir, günah gerçek midir. tanrı gökyüzü demekmiş Eliot'un tek klasik Vegilius'tur sözünden iyi bir Borges öyküsü çıkarılabilir. kurgul usun bir düşünce kipi oluşturamadığı  ve verili uzayın sonsuzluğu sınırlıdır . imge varlığın gölgesidir zburada saklanır bütün(sürgün) tanrılar, burada geçirirler yüzyılları çinliler arabayı görünce altına bakıp, atları nereye sakladınız demiş. Kelt diliyle yatan sonsuz cinsiyete, antimaddeyi arayabilmek için gerekli olan enerji ancak anti maddenin kendisinden sağlanabilirmiş, pengueni        şeytan sanan kadınlar, güneş bize mekan içinde Napoleon so zaman içinde uzakmış, düştüğüm yerin yardımıyla ayağa kalktım ve güneş sürülerini gördüm, Kordoba halifeleri vs  ve Karakalla, urlar, evrende yalnız olduğumuz duygusu bizi saldırgan-sinirli yapıyor/ elektronik tapınaklar geçiyor. Higgs bozonu ağlıyor. Ökaryot ve trilobitler. Işık, ışık bakterileri yiyor. göz ve düz dünya. uzak yıldızlar ve gezegenlerdeki hiçlik. ölüm. soyut ot. Trankella ucundan kuyruk yüzgecine, Tanrı yokluktur. metal matris kompositlr. ışık tepisi ve kaya koruğu. Theodosius limanı nerede. nerede mermer denizi, nanın tahşinin sarahannida, ay ışığında kuru dalda cırcır böceği parlıyor, iri bir görüntüyle sanki dolunayın ortasında duran bir devi andırıyordu. Ürperti veren bu duyguyla sarsılırken böcek birden havalandı ve onun ayda ölmek için oraya doğru uçtuğu sanısına kapıldım aniden.... köklerin ve kuyruklarının atalarını tanıyan sürüngenler, yücelen toprakların mavi akıntısında, yanık burçak tarlalarının arasından geçerek, kırmızımsı denizlerin içindeki su akreplerinin adını güneşin kutup duvarlarına yazıyordular. diyakronik bir boyutta. imgenin Şamlı Yahya'dan başlayarak kanıtlanmaya çalışılan çifte varlığı , liderlik sultası, penisinin tepesi papatya gibi,  zamanda bir sevi, iknsu derebeyi, gizençli çağlar, düşler ötesi, yürek süveydası, soylu ruh, birlik yaratan yansı o...

Ey Yesenya, melekler gül indirsin şu kadir gecesinde senin gizil      suretine,şol simetrik aminoasitler seni kopyalasın ey rû yüzlüm, Prokaryot bakteriler, arkealarla dolsun iye kemiklerin, güneşin olsun zaman ve metan ve propan ve manolya açsın sarı dudaklarında, ey yitik yinimin Pantalassik okyanusu, ve göğün altın çivileri yıldızlar... Atlantikli köleler ve Hidaspes savaşı Hint-İskender arası

 

Parslar, Persler ve parsekler. labirent yani çift başlı balta. siyah dişi koyunlar ve Pascal'ın terörü, zaman körlüktü. Bienalde bir odadda bir yapıt vardı, odayı açtık bomboş... şimdi hepimiz o anı ve o yapıtı konuşuyoruz!.. Andre Chenier başı kesilirken içindekiler size gerekebilirdi demiş. Nusiybin akademisi. Politica çok yüzlü demekmiş. Hint keneviri neymiş.İtalya veya Almanya gözle görülebilir nesneler değildir. Panter avı limanı. Gökte arı soğuk ışık, hayvansal kanı üzgündü onun. küçük bir ışığın içinde izlediğim evren alefti, milyonlarca evren gördüm, birbirini örtmüyor ve gölgelemiyorlardı. Aşkın birleştiriciliğini, ölümün değiştiriciliğini gördüm. Ve gırtlağından güneş doğan insanlar vardı.

2b?n2b?=???

(Olmak ya da olmamak işte bütün sorun bu) demekmiş yukarıdaki şifre (gizlek) .. Gargaumela. ve Darius ve Varaka, müjde sana ya Muhammed... dağın cenneti öpüşü, İtalya kralı Emmanuele III bir resim sergisinde yamaçta (vadide) uzanan bir köye bakıp bu köyün nüfusu kaç demiş. mastadontlar, hyperion, hafif bir rüzgar eser , bir iki kiraz çiçeği süzülür yere, Ebu Leheb'in iki eli kurusun... dil sihirbazlığı filan

Pırıltılı arkadaşlığı ayın, eşlik ediyor sana, dalıp giden gözlerinin toza dönüşmüş bir bahçe ya da avluda onu son kez irdelediğin, zamanın derinliğinde yok olup gitmiş o gece ya da günden bu yana... Son kez.. Biliyorum biri çıkıp şöyle söyleyecek günün birinde sana, tamda gerçeği belirterek. Pırıltılı ayı bir daha göremeyeceksin sen, tükettin yazgının sana bağışladığı mutlulk veren olanaklar demetini, Tüm pencerelerini açsanda yeryüzüne boş. Geç artık onu göremeyeceksin bir daha Yaşam boyunca bulur ve unuturuz gecenin pırıltısında göz kırpan ayı Biliriz hep göktedir ama iyi bakmak gerekir ona belki sonuncusudur ve bir daha göremeyeceğizdir. Hepimiz herşey bir gaz devidir. az öğle güneşi, biraz yaban arısı ve sis dörtgeniyizdir. Karluklar ve kır eğlencelerinin rokokosu, titan, soğuk ve sıvı metan. bir ışık yığını güneş. panta rei. Nosebo, Latince zarar vereceğim demekmiş. Sistan, Şiraz ve Isfahan Merv Kirman-şah Herat ve Tus ve padişahın atının dizgini Artosların kucağı, Yunandan kalma eskil kandil.fraktal çağrışımın ışık kızı,  Pomeranya, Danca, Lorca'nın Tamarit Divanı, Dali'nin şiiri, latifunda topraklarını halka dağıtmak üzere bir tarım reformu gerekliliği,, bahadır yavuzlar gazeli, keşmekeş beter varlıklar, terziler sinagogu, Yenisey, Lena, İdil, ...

Ongin, Yenisey yazıtları, Yevgeni Onegin ve Puşkin kimlenrlie yakın ve akrabayız..Karabalgasun, Analepsis, şimdiyi geçmişle karıştırma, Metalepsis, geçmişi şimdiyle karıştırma demekmiş. Arpejli akorlar. Einstein haçı. Enceladus yayı.  Sonsuz, sonsuz sayıda sonludur. Sana kapılarına dek aradım Nitokris'i... Tayvanlı bilimciler derisi ve iç organları yeşil floresan gibi parlayan domuz üretmişler.  Bovarizm, kendini kahramanın yerine koymakmış. Zeus'un bir ylcusundan, taştan Pluton tanrılarından, yoğun kan damlasının o eşsiz biçimlenişi, sarsak sevinç hıçkırıkları, üçgen alınlıkalar, sularına altın balığını geri verdiğim Teselya'daki ırmak, diriltici sağanak, Kolozsvar'da ölen atalarım, sessiz tansıma, Artakserkses'in aradığı ırmak, güldeki metal duyarlık, Duino'daki şato, kuş başlı torso, halkın çürümüşlüğü, İbran bir yoksul, ve hipogonadizm sayrısı vertigo bunlarda seks karakteri gelişmez ve çocuk edinemezler vb...cinsellik hormonu estradiyoldür dedi...Kobranın sırtına (ensesine) bastım ve onu kutsal yaptım...Saç kılından dikiş  attık , ayurveda'ya bakıp ardından koruyucu otlarla kanopos küpüne koyduk ölüyü, siyah maskeleri suratında gördük sonra onların ve bir taşırım içindeydiler...

 

Senin bedenine aşığım Yahya, bedenin biçilmemiş zambak tarlası kadar beyaz,, bedenin Judaca'nın vadilerine dökülen karlar gibi beyaz, Arap kraliçesinin bahçesindeki gülleri nede onun baharatlar bahçesi, ne yaprakların üstünde parlayan gün ışığının ayakları nede denizin gönlünde yatan ayın yüreği ve dünyada senin bedenin kadar beyaz hiç bir şey yoktur. Bedenine dokunmama izin ver.viyola, çello, korangle, fagot , korno, perküsyon. Sertavul geçidi., peristilli bir avlu, apsisli bir salon, körün pençesi, Frankfurt radyo kulesinin bir ok oluşu, Mata Hari, Cava dilinde 'Şafağın Gözü' demekmiş. Kutü'l-Amare'de gördüğünü, Mozart, Münih Elektörü'nün huzuruna çıkacak ama boş kadro yok yanıtını alacaktır. Kadı Burhanettin'ki tuyuğ şairi, Berkuk, Altınordu hanı Toktamış, Padişahlar şehzadelere mermer tokatlatırlar ve ileride meşhur osmanlı tokadı ortaya çıkardı, Sagarmatha, çiçekler ölümlü ve güzel, altın kalıcı ve sıkıcıdır, Hesse söyler. Yaşlanmış sperm erkekler, atomlar hakkında düşünen atomdur fizikçiler, Kedicik Babası Ebu Hureyre, güneşin yüzü için dibi cehennemdir arada altıbin kat fark vardır.Başkırtlar ve Mercador Atlası, Tih çölü, tanrı bir metafordur, Yakzan'ın babası ve Avlonya, Hurgada limanı, gizembaz, Saud dağı cehennemdeymiş, annemiz Meymune, Birgün tefsir, birgün siyer ve megâzi, bir gün edebiyat, bir başka gün arapların meşhur savaşları demek olan Eyyâmül-arap okuturdu, Basra valisiydi, kötülük yapmak isteyipte vazgeçersen sevap işlemiş olursun. Ebü'l-Abbas Abdullah İbni Abbâs İbni Abdülmuttalib radiyal-lahu anhümâdan nakledildiğine göre, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem Allah-ü Teâlâ' dan rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurdu.. Şair Perikles Yannopulos, atnı Salamis denizine sürüp intihar etmiş, sınıflı toplumların kaderi ölmemek için öldürmektir demiş., çelik korse, yeşil gözlü ağaçlar, Serendipli üç şehzade ve Meryem'in hamileykn dayandığı hurma dalı, her duyumun gerçekleşeceği bir zaman var ki siz onu yakında bileceksiniz,  İran denizi, uzak çağlardan gelen gizli güneşimiz kutup yıldızı, epifanya (ortaya çıkışı) , şiiri sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan azınlık okur.

modern bir boş inanç olan bilim, pedantry-bilgiçlik, dinsel görüngünün elektrikli dokungaçları, inancılığın (fideizm) yönlendirmesini hor görme, kurgul us, şiir ele avuca sığmaz bir heterodoksi olmuştur, imgeler amfibik yaratıklardır, Zenta savaşı, Curcan'a sığınır, Kerayitlere hücum eder, benden sonra gelenler altın taşıyacaklar, en iyi eti yiyecekler, engüzel atlara binecekler en güzel kadınları kollarına alaçkalarl, ve bütün bunları kime borçlu olduklarını unutacaklar, Temuçin-Keskinkılıç. köpek içimi gebe bırakan kahredici bir küre gibi yaklaşıyordu, Provence'de Cezanne gibi manzarayı algılayışımız, taşın gebe kalışı, Timarchi, şana ve şerefe dayalı yönetim. Hindustanidiye bir dil varmış, Ladino diliyle yazılan Ferrara Tevratı. Marranolar, Kutai krallığı,  Güvalyar kalesi, Rume kuyusunun suyundan içtik. Beyrut açıklarında kıyı koruması yapan Avnullah korveti, Eleşkirtli eleştirmen, 'Nosce teipsum' Kendini tanı, Delphoi tapınağnın alınlığında yazıyor. Selene kaplumbağa kabuğundan salıncağında uyuyordu. gökyüzü tüylendiriyor ağaçları, ekmeğ yyeceksiniz, suyuda içeceksiniz, Sarmatlar alaca bir ata binmiş koşardı önümden, Samson'un kör edilişi, Rembrandt'ın oğlu Titus, Roma İmparatoruyud, Onu burkmasıyla yeni bir algılama biçimi verdi, barok bir kompozisyon, sudan oluşmuş ağırlıksız deniz anaları, ölü dalgalar, su içi pınarları, kendini taşların ağırlığıyla Ouse ırmağının sularına bırakan Virginia Woolf, Roma da yapıtını okuyan yazarı dinlerken kalkıp gidemezsin sıkılsan bile,  Merkür, Venüs, Müküs ölümü  çiçeği ve tüberkülozu seviyordu, , dans ederken kızkardeşim yükseliyor küllerden, sonra Nebraska'da ahşap bir kulübenin üzerine bir bizon düşüyor, Atinalı böcekler, Tanrıya yaslanan Yakup'un merdiveni,  kendi şiirlerini yiyen Ugolin, efsun büyü sihir, Tantrik metinler, Kavya'nın erotik şiirleri, Borges, Rafael Cansinos Assens adlı şairi denizle ilgili bir şiirinden dolayı kutlayınca şu yanıtı almış; 'Ölmedn bir görebilsem şu denizi.' Çünkü şiir dildir, biçimdir. Aragon gazelcidir. Laedrî , anonim dmekmiş. netuhaf gezegenim ben Yakup'un gözü gibi parlayan, Güneyinbalığı Fomalhaut, , zerdeçal içerim,

pandanus ile ligrendi yaprağını vücuduma sürerim.Padişah falcıyı çağırır, falcı çocuklarınız haşmetlimden önce yaşamdan kopacak kederler göreceksiniz der, padişah kızar ve falcıyı ölüme yollar, başka bir falcı gelir, uzun bir ömür sizi bekliyor çocuklar babalarından yana hiç bir acıya tanık olmayacaklar der, padişah onu armağanlara boğar, oysa iki falcıda aynı imada bulunmuş ama farklı bir deyişle dile getirmişlerdir. Güneşin çevresinde ışıltılı tüyler var şimdi, yerde dalgalar halinde ilerleyen saçaklanmalara bakarak ürperiyoruz, ve dünyanın yeknesak görünüşünede pek güvenilemeyeceğini ve garip değişiklikler olabileceğini anlıyoruz. Hind al Hannud, peygamberin savunduğu tek tanrı fikrine karşı çıkıp, Kadır Tanrı, Ölüm ve Hayatın Anası kavramlarını yerleştirmeye çalışmış ve Bedir'de (624) peygambere karşı savaşmış ama yenilmişti.. Kutuplarından ışınım jetleri püskürtüyor, patlamanın ardıl ışığına odaklanmış karadeliklerden olayın gizemi çözülmeye çalışılıyordu. Kubadabat sarayı, Rafael tablosu gibiydi yüzü, bugün 15.03.2006 Sezar ölmediyse, işte bugün ölecek!..  Önündeki kitaba bakarak başını yumruklayan bir öğrenci gören III. Philip, 'Bu genç deli değilse Don Kişot okuyordur buyurmuş.' Aristo, Abderalılar gibi olmayın dermiş davranmayın- çünkü Abderalılar, yazın sıkı giyinip, kışın karda çıplak dolaşırlarmış. Bir zamanlar Oktay Rıfat en iyi şairlerimizden denildiğinde toplantıdakilerden biri Nereden biliyorsun demiş, söyleyende bir yanıt verememişti. Bu bana herşeyi yanıtlayan bilgisayara Ne var ne yok deyip arızaya yol açan durumla ilgili anektodu anımsattı. Uygunsuz tarfların olduğu tartışmada bazen bilen bilmeyen bilmeyen bilen konumuna geçer. Denilesi ki iyi bir tartışma iki bilen gerektirir. Nilüfer çorbası içer mi bir Narkolepsi. Süreyya'nın kederli yüzü, gen varyantları, Saksonya elektörü Ogüst, Kerala eyaleti, Serhend şehrinde doğup Sühreverdiyye tarikatındandır. Ben ceddim İbrahim'in duasıyım. Kardeşim İsa'nın müjdesiyim. Annemin ise rüyasıyım. O bana hamile iken, Şam saraylarını aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını görmüştü. Ben, Sa'd bin Bekr Oğulları yanında sütlenip büyütüldüm. Bir gün süt kardeşimle kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz giysili iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı. Beni tutup göğsümü yardılar, kalbimi söküp siyah bir pıhtı çıkararak toprağa akıttılar damlattılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler. Kserkses, Atina'ya doğru giderken Melankoia adı verlen dağlık bir yörede baştanbaşa siyah giyen   insanlarla karşılaşır Melankoia siyah giyen insanlan ülkesidir. Şeytan melekmiş kötülük meleği... Sibirya'daki Elgygytgyn gölünün meteorit çarpması sonucu oluştuğu anlaşılmış. Endonezya'daki Tambora volkanının altında küçük bir krallık bulunmuş, 1815 yılı. Lûtiler eşcinseller demekmiş.. Medine'de Kubâ köyü varmış. Maldoror şiddetli ağrı demekmiş.. Novorossisk limanı, naturalist avangard, spin atmak-flâneur, kılgısal momentler. Yunus , Horasan'dan geldi ve Arap-Fars kültürünün etkisiyle Yunus oldu diyor. Cervantes, İnebahtı'da tutsak düştü, Osmanlı kültürüyle tanışmış oldu yıllar içinde şöyle denilebilir mi, Cervantes Donkişot'u yıllarca içinde kaldığı bulunduğu Osmanlı kültür ve geleneğine borçludur. Süvari çiçeği var mı ki, bir yarı tanrı gibi, Krezüs, deve kokusundan dolayı Perslere karşı bozguna uğrayan mızraklı süvarilerinin tek tek adını bilirmiş, Toledo sanatı simya ve büyü Nemçe-Avusturya diyarı, Fay tanrıdır, leğen ve saksafon, Katapult (mancınık) demekmiş, Bengal ateşi gümüşi sarı kıvrımlı saç,  Sansepolcro'da Halk Sarayı'nın duvarına fresko tekniğiyle yapılmış, kara çeneli bir Etrüsk heykeli, Ankostik resim (mum boya ile) Camille Claudel'in Sakuntala'sı gibi, perçem, tuğyan (azgınlık), Tuvâ'da (mukaddes vadi), Turab (toprak), Sündüs, Kaçut (kısa mızrak), Özi valisi Melek Ahmet Paşa.. Hava karardı, küçük bir esinti çıktı, dünyanın mavi sıvısı çöktü ve anılarına girip annesiyle birlikte kendilerine düşman ettiler.. Kurâ ahalisi, somut hayvan, , beyaz ibikli kagu Kaledonya' da mı yaşar, El Nath, partikul savuran buz jetleri, Drosophila (sirke sineği), yeşil cübbeleriyle Mervan'ın adamları, ilkel çağların kutup yıldızı Ejderha (dragon) takımlıydızında bulunan 'Thuban' idi, Şimdiki kutup yıldızımız Polaris, yıldız çağlarının kutup yıldızı ise Çalgı (Lyra) takım yıldızının kraliçesi Vega olacak. Fallus Kontu Marquis de Sade, Mussolini , Musul'dan gelirmiş kök olarak. nefrit taşından fincan, Asur ülkesinden Kassitlere kadar yürüyüp kollektif güç tanrımıza sövgüler yağdırdık. Hilatoryum, memutun atası, polijenik, heteromorf koglomera, soğuk kütle katılımı fazından sonra, ergimiş bazalt okyanusları, güneşin öksürmesi, ayın donması, kumsalın esnek yayı, Nawfara kahvesinde içtiğimiz mırra, ritmik ve aritmetik koşular koşumlar, ışıntı, körışık, serpinti, dört beygir gücünde, kendi soluğunu tutarak ölümüne yol açan adam gibi, yeşil tepelere değerek oynaşan öğle vakti, vadiden süzülen mor gölgeler, yağan karın bir başka biçime sokuşu anıları, zincifre (kırmızı), azurit (Mısır mavisi) ve malakit (yeşil), en yakın akrabamız su sineği., Etrüsk faresi. Ejderhan-Astrahan,, Moğolca ,Nöker; komutan yardımcısı, Daruga; g2animet paylaştırıcısı memurlar., Jandarma ile Mevlana arasındaki fark. Viverris kedisi, Molosmolossol köpeği. kuyruğun dentimindeki bal peteği biçimindeki iç yapıya hidrolik sıvısı sızdı, akustik test olumsuzdu, tanrının yardımcısı fareler oldu.

Tamarit Divanı, Lorca'nın kitabı, latifunda topraklarını halka dağıtmak üzere bir toprak reformu gerek, Borges, İstanbul'u, Burgaz'ı gördü ya Burgos'u, Falanj ilk çağda İskender'in babası II.Filip'in sonra İspanyol Franko'nun birliklerinin adıydı. Su orgu. karada at, denizde balık, havada kuş ki Hippokampos'tur. erektil sorunlar, Tutamkhulu İsmail Afrika bir şair, annesi Güney Afrikalı babası Türk, sıfır başvuru gerilim değeri ne demek, bobindeki sarımların geometrisi, Vogul dilinde konuşuyorum, aralık, ocak, şubat beyaz burunlu aylarmış, Yıldırım Beyazıt'ın kaderi esir düştüğü Stella tepesinde değişti, az kaldı mürekkep balıkları ormanlarda dolaşacak, Hatila vadisi, Gala gölü, sıcak Jüpiter ve magnetarlar, gökada diski, Pers ölüsü, pars leşi, hayalet evrenler, İrani bakışlı Ali şeriatıdır, pire ile peri, Tanrı yaratırsa, zaman öldürür...Fertek (Niğde) İşlek kapıdır kalpleri, nötür acunun ilişkisizlik uydusu, Kefre anneciğim, otsu kokulu bir çiçek, çocukluğum anneciğim, tanrının rengini barındıran ışık saçan parmaklar, sanal örtü, gebe su, vetekaddes, Hektor'un ruhu-gölgesi düşer defnelerin altına, romantik çağın görkünç su aygırları, yıkıntılar arasında ilahi, Germiyan beyi II. Yakup, step ejderi, madde sonsuzluğun saflığı üzerinde bir lekedir, varoluşundaki doluluk, ah işte benim boşluğum, Kâbe adına suların gebe kaldığını düşün, meta fetişizmi, vals, polka, kadril ve galop için müzik, yapraklar döküldü, ağaçlar anne ölüm uykusunda, renkcil demetlerle süslü, tavus ötüşlü korulukta rüzgârların ve kuşların getirdiği elementler burada hayat bulurdu..ölüm ve yaşam burada oluşurdu. Bir şey söyleyeyim mi aynalar ve çiftleşme insanın sayısını artırdığı için tiksinç bulurum."Ermere geçti yanımdan. Deniz yanımdan geçti. Ve ardından onun tanrılar geçtiler. Ve köpükler taştı tanrıların geldiği yerden. Ve burada doğmuştu tanrılar. Suda bulutlar gibi akıyorlardı. Ve geyik göründü orada. Bulut oldu sonra geyik. Güney sularının kadınıyla. Sonra durup ne olacak diye baktı tanrılar. Ve bir sarı püskül çıktı sonunda. Ve ulular gelip yakınımıza. Salladılar sarı püskülü..." Bitti, yani ; Kavsi Kuzah yani gökkuşağı, ah dünyada kötüler ve barbarlık olduğu sürece iyilik neye yarar, geçmişin büyük Abbasi hümanizmi bile unutulmadı mı, bir tür mavi bahar rüyası gibi ve insan hıçkırıklara boğulduğu zaman güçsüzlüğü tüm canlıları geride bırakır, Şehzadebaşı'ndaki camlinin köşesindeki sütunun dünyanın merkezini gösterdiği söylenir, şair Necati kimdir, eşek örümcek ve gergedanın arasına tazı girerse ne olur, Goygoycular ve Saraçhane nerededir, Arkadyus Sütunu'nun dibinde Avrat Pazarı olduğu doğru mudur...     Çiçeklerin bulanık ruhu üzerine baladlar söylemek... Tartus'ta okumaya davet edilmek... Ve Kum Kaptanı köpek balıklarıyla yürüdük, örnel olan durumlar söz konusu olduğunda ise kızlar o denli güzeldi ki "Cennet ağaçlarının  gölgesinde uzanma isteğini tümüyle yok eden yeryüzü selvileri gibiydiler..." Sonra gelecek kapanırsa zaman durur dedi Dante, inanmadık, insanal krallıklar uydurması kardeşim, insanın gölgesinin peşinden koşmasına ilerleme denmiyor mu onun gibi, kayra nedir peki... bilememki...

 

Aynalar ve çiftleşme insanın sayısını artırdığı için tiksinç bulurum, aşk gökyüzündeki İsa mı, Yakup'un merdiveni mi derim. Einstein bir şey gerçekse kesin değildir, kesinse gerçek değildir diyor.. 'Şiir bizden önce yaşamış nice yaratıkların alınyazısı mı...' Herakliya tiranına konuk olduğun!.. İyi de Aracataca mı Macondo mu... İyide yarı insan yarı hayvan bir hybrid (melez) olan katır ya da bardo mudur bu herif dedim. Peki arabamızı bir kaplan sürüsüne bağlayıp Hindistan'a gidelim. Dile katık,       kendineözgülük, içerik pekinliği, işte yazarlık dedi. Kibele'nin yaşama döndürdüğü, yaralı, o güzelim Attis gibi...

 

İberya kralları ve neden iki gözlüyüz ve atla camiye giren Cengiz Han ve Türkçe yazan Hatayi Şah İsmail ve Farsça yazan Yavuz Selim ve ölümüne yakın varlık ötesini özlüyorum dedi ve Agrippina uyluğunu kaşıdı ve Barba Vassili paltosunu çekti uyudu, ve nergise uzanırken ansızın yarıldı yer ve kapkara atların çektiği bir araba fırladı derin yarıktan... ve kör bir kaplan gibi dünya içine kıvrılıp gözlerini yumdu.

Bir quartet, lilyum, gerbera, frezya, fulya... Bir öbür dünya varsa onunda bir öbür dünyası vardır sanırım. 'Chaucer'in zamirleri pek kapalıdır bize / Zamir bir sözcük, geçer bizim yerimize.' Maymunların serebral korteksinden fırlayan sıçırgan mecidiye ve gümüş pullu akçaları, görsel algı eşiğinden saçıp serpen kulunuzdu bu... Lilith efsanesi ne idi, Yunus Emre değerinde bir Osmanlı aydını var mı ki, Raflezya dünyanın en büyük çiçeği, olsun bizim kız, Kenize Murat gibi ya da Mezamorto Hüseyin Paşa, Koyunadaları Deniz Muharebesi, Yera (Z.Burnu deniz savaşı) İbrani çığlıklar, Arapça ve Rabça öğrenmeyi ve ilkel özgürlük çağları... Kırlarda dolaşan şair bir çobanla karşılaşır, çoban şehirdeki gürültünün nedenini sorar, şair benim doğumgünümü kutluyorlar der, çoban kendisinin becerilerinden sözeder ve neden kendisinin değilde bir şairin doğumgününün kutlandığına şaştığını söyler, şair yarışalımmı der ve yarışırlar, şair uzun gölgelerin arasından (akşam üzeri) yükselen ayı görüyor musun der çobana, evet yanıtını alınca, gözlerimizi kapatalım der ve sorar şimdi  ayı görüyor musun, çoban artık heryerin karanlık ve birşey göremediğini söyler. Şairse; ama ben görüyorum der!.. Moskova kralı ve şiir prensesi, Darfur'daki yoksullar, geniş sArkadya caddesi, Oidipus ailesi, Thebai'yi kuran Kadmos oğulları, Yuhanna'nın vahyindeki tınıları çağrıştıran kıyamet havası içeren eşsiz şiirler. Tanrı Haldi'nin büyüklüğüyle Argiştioğlu Sarduri derki terkedilmiş Uhime ülkesini ele geçirdiğim zaman o seferin geri dönüşünde Magaltu şehrinide ele geçirdim, erkek ve kadınları Bianili ülkesine sürgün ettim, Urartu kralı II. Sarduri'ydim. Gondwana süperkıtası... Zamanla göreli olarak hareket ediyoruz ya da zamanın kendisi hareket ediyor ya da zamanın bize göre hareketini algılayış biçimimizi ele veriyoruz, olmadı değil mi... Kör dilencinin önünde Allah rızası için bir sadaka yazmaktadır, şair dilenciye kazancının iyi olup olmadığını sorar, dilenci karnımı ancak doyuruyorum der, şair yazıyı değiştirir bir kaç gün sonra gene sorar, dilenci kazancının oldukça arttığını ve şairin ne yaptığını sorara, şair eski yazıyı 'Bahar geliyor ama ben göremeyeceğim' diye değiştirmiştir...' Aşağı Ürdün vadisindeki Gilgal köyüne geldik, Hititlerin Kumarbi destanını bulduk, dinleyerek Hattuşaş a, Labrandos a kadar geldik, Dor stili sütunlar vardı, Etrafı Mekke sümbülleri sarmıştı. Süleyman ını atları Şâme ve Tafil şehrine giriyordu, Mecenne suyu içiyor, Ebubekir'den aldığımız Kesva'nın üzerinde, Süheyl yıldızı tepemizde, Harzemşahlar ilerimizde kendimizden geçiyorduk. Ancak Tanrının sözünü anlayamayız çünkü yalnızca onda tamah ve heves, zulüm ve garez yoktur dediler. Gün geldi farenin gözü kediyi gördü. Çok varsıldım ayrıca çok servet sahibi, ne yoksulluklar var dünyada görsün diye sabiyi köye yolladım, döndüğünde (bıyık altından) gülümseyip neler gördün anlat bakalım dedim, Sabi bizim b.ir köpeğimiz var, oysa köyün bütün köpekleri onların dedi, bizim bir havuzumuz var, onların uçusuz bucaksız dereleri, bizim altın sarısı avizelermiz var, onların sayısız yıldızları, biz karşı komşunun duvarına bakıyoruz oysa onlar ufku dahi görebiliyorlar dedi, hemen köşkümdeki gizli odama çekilip kaderime ağladığımı bir siz bilirsiniz....

Doğu ile batının ayrımı şu; doğu, doğanın verdiği yeteneklerle bulgular peşinde koşuyor, batı ise; zekanın verdiği yeteneklerle, doğu kuşu taklit ederek kanat takıyor, batı kanatsız nasıl uçabilirim diye düşlüyor, doğu atı evcilleştiriyor, batı arabayla hızlanıyor... Belki yanılgıdır bu ama herkes İskender doğuya uygarlık götürdü, barbar Atilla batıya felaket getirdi diyor. İlkel özgürlük anlayışı bu dedi bana... Ticani biri geldi o ara ve Fuad Sinyora... ve Emil Lahud geldi ve ilahiyatçı Juan de Sepulveda geldi sonra çocuğumu köye gönderdim yoksulluğu tanısın diye sonra sordum baba bizim bir köpeğimiz var onların bütün köün köpekleri onların bizim bir havuzumuz var  onların uçsuz bucaksız dereleri biz mkarşı komşunun duvarına bakıyoruz onlar ufka dek bakıyorlar bizim 3 avizemiz var onların sayısız yıldızları dedi, sonra "nişanlım benden on yaş büyüktü / askere gitti / şimdi ben ondan on yaş büyüğüm / çünkü / öleli yirmi yol oluyor." dedim. Ve Fransada dikiş makinesi icat edildiğinde terziler 85 adet dikiş makinesini tahrip etmişler ayaklanarak bizde basım aygıtı gelmesin diye hattatların isyanı gibi, kompleksim geçti vallahi, Montaigne bin kişi yazar bir kişi yazar olur filan demiş, dilber dudağı ve kadın budu yemiş, İngiliz romancısı Thackeray 'Yaşam Konstantinopol'e benzer, uzaktan romantik görünür ama içine girince kasvet ve kaostan geçilmez demiş, Ogier Chiselin de Busbecq burada (ülkemizde kaldığı hanlarda belki üzerinde Allah'ın adı yazıyordur diye yerden kağıtları alıp duvar kovuklarına koyduklarını söylüyor, Zarit kasabası,, El Manar ki Hizb Ullah'ın televizyonuydu,, Nahariye'de, Beyt Şean'ı vuran füze, Akko'dan, Tiberya'dan, Kiryat Şimona'ya, Nuvar es Sahili ve Muhammed Şükür. Haim Ramon ve Moşe Kaplinski, Dan Halutz ve Huseyin Nasrallah, ve El Hikme ve Huseyn El Burci ve Muhammet Yazbik... Forumun harabelerinde kediler dolaşıyor, altın tapınaklardan yabani otlar fışkırıyor, imparator saraylarından akbabalar havalanıyor, saçaklarından buzlar sarkıyor... vs... Baalbek'te denize girip saklananları gördüm dedi.

Platon, nedrede suç varsa orada adalet yoktur demiş. Rusya ve Macarya'yı gezdim ve 'Tanrının ayağı buzda kayar mı dedim.' Salvador seçeneği nedir, Ozanın acısı Tantalos'un acısı gibidir ve sunakta akan mor sıvı ve Yavuz'un küpesi, Vladimir Çebeş Macarların kahramanı... bir karaltı yaklaştı işte...en güçlü olan en barbardır filan gibi   Kaldıki korolar eski Yunan da halkı temsil ederdi oda kralın yada seçilmişin bözünü yineleyen bir tebaa konumunda idi.  Grift keçi figürinleri, boynuzlu ve arı gövdeli insanlar, İranî koltuklarda oturuyorlardı... bir Arap küheylan, polifenol, çift kör ve randomize deneyler... Sessizliğe katkın olacaksa konuş dedi.... Isı değiştirgeci ve uzaydaki köyler-köyleri ... ah sarmısak kötü kokulu gül, ve Aygır Kalesi, ve o göğsü dar, cıdagosu alçak bir katır gibiydi... ve tükenmeyen mürekkep ve çarpmayan elektrik ve yazıyı okuyan bilgisayar dedi... pasak ve cenin... ve kontraltosu, alışkanlık köleleri tuz çağının... kalbin ve kabin ve zadeganlar ve ticaniler

Epileptik ki, yetmişiki din adamından oluşan Vukuflar Meclisi 'Meclisi Hubrigan' gelecekteki önderini seçti: Ayetullah Muntazari... Ve çarlığın Rasputin'i ve Nazizmin Hanusen'i. O da sevilirmiş önce, Rasputin gibi, sonra Kara Ormanlar'da ölüsünü bulmuşlar, bu kara büyücünün...şiirin Mekke si neresi... ve ama Üdolf, en çok Marika Rokk adlı sahne yıldızını severdi. Adolf cinsi -asitlere-terminlere göre o, yalnızca üremeye yarayan güzel yaratıklardı. Sıradan Faşizm'de (Mikael Romm) görebilirsiniz Marika'yı, yılan gibi kıvrılıyor ve yaklaşmakta olan tehlikeye karşı olanca hızıyla oda ritm tutuyordu. Ne yapabilirdi ki bir sahne yıldızı, Hitler'in gösterileri öyle geometrik ve o denli görkemli ki, propaganda bakanın ki (Göbbels miydi- daha görkünç, çok daha ürkütücü, gamalı haçlar, film değil -gerçek- binlerce meşale dolu insan. Kitleler afyonlanmış ve karnı doyan her Töton! bu kuduz şölenine, bireysel bir kuduru sendromunu eklemeyi hiç unutmamış. Belki perde arkasında gidişi sezen kitleler vardı, ama neye yarar, o sürükleniş yeterli kitleyi almış götürüyor Ren ufuklarının ötesine... Öyle olmasaydı Almanya iç savaşla yer bitirirdi kendini deniyor (Sonuca başka yöntemle mi gitti) Hindenburg'un, Krup, Flick ya da Thyssen'den, eski onbaşıyı şansölye ataması için aldığı çekte, bu işin günlük yaşamı anıştıran tek belirgesi olarak hep anımsanacak artık. Krup, Flick, Thyssen silah fabrikatörleriydi... ThySSen... Endülüs'teki Erak Savaşı'ndan sonra köleler bir dirheme satılır olmuştu. Katilina Tertibi neyin tertibiydi. Ben nefer Seyitoğluşıvgarda, çengelde, dipte yular tuttum. Kumanova'da cephe bozulunca, tekmil batarya at binip topluca menzile kaçtık,, Metroviçe Bolatin köyünde esir düştüm, Allahüekber'in Zivin mev kiinde şehit düştüm. Ol bapta ve herhalde emir ve ferman Hazret-i Veliyyülemir, Velîihsan Efendimizindir. Ve de Almanya ile ittifak âli-menfaatimizdir. Galiçya'daki siperdaşım Ömeroğlu Bedir'dir. Oramar'dan Galiçya'ya gelmiş idi.  Krakov'da, Rakoviçki Mezarlığında yatar. Süveyş'ede gitmiştir. Medine marşı çağırıyoruz hep birlikte, inletiyoruz göğü yeri, ölürüzde vermeyiz peygamberin kabrini. Sırtımızdan girdi Arap'ın eğri boyunlu hançeri., Elbire Ramallah'ta sıtma oldum , kinin dahi yoktu. Bir-Üs Sebi'de üstümüzde paralandı bir atım, bir eski çaputu üstüme sardım. Musul'da da kaldım tifus kol gezer, Ahır dağı, Sincanlı ovasında bulundum, hasılı helal ettim hakkımı sana sende helal et be memleketim... Öteki tanrıların arkasına gizlenmiş yüzü belirsiz tanrıyı gördüm. Korsakov sıvılarının sönümlemesinide ve Venezia'da Engizisyon sütununda kendimi sınadım, parmakucuçlarım yere değdi , günahkardım ve Son bakış köprüsünden ölümümün geleceği zindanlara yürüdüm bir papaz eşliğinde ve töğbe ve istiğfar ettim son kez...

Ve öteki dünyaya böyle doğdum...

 

Odysseus, Troya savaşından sonra İthaka kralı olarak yurduna dönerken, azgın dalgalar ve kasırgalarla yolunu yitirir, yirmi yıl boyunca denizlerde İthaka'yı arar durur. Belki Malta yakınlarında, belki Kiklat adalarında büyücü Kirke'nin eline düştüğünde, her istediğini kendisine aşık eden bu cadı, Odysseus'a İthaka'ya kavuşabileceğini ama bir koşulu olduğunu söyler. Umarsız Odysseus ülkesine dönebilmek için her koşulu kabul edeceğini söylediğinde kendisine Hades 'Ölüler Ülkesi'nin yolu görünmüştür bile... Odysseus, destana göre Herakles Sütunları'nı (Cebelitarık Boğazı) geçip Atlas Okyanusu'ndan Afrika kıyılarına döner dönmez Hades'e gelmiş ve Ölüler Ülkesi'ne varmıştır artık. Sanki Okyanus'un altından Erebos'a, bu karanlıklar ülkesine geldiğinde bütün ölüler Odysseus'a koşar ve herkes gerçek ve yaşanılır dünyadaki dostlarını, arkadaşlarını, anne, baba ve çocuklarının durumunu sorar Odysseus'a... Odysseus sırayla herkesin gönlünü alır ve herkese iyilik dolu haberler iletir. Ne varki bütün bunlara karşın bir kişi kendisinden uzak duruyordur. Issız ve sisli karanlığın içinden bütün çağırmalara, yakarmalara karşın gururunu yenemeyip gelmeyen bu kişinin adı Aias'tır. Bütün çabalara karşın gelmeyen ve bu olağanüstü fırsatı değerlendirmyen Aias'ın kararlılığını gören Odysseus üzülerek Asfodel çayırlarından ayrılır ve gene yeryüzüne çıktığında Kirke'nin verdiği sözün gerçekleşmesini bekler ve sonunda İthaka'ya kavuşur. Aias'a diğer ölüler kızarak bu davranışının nedenini sorarlar; o ise insanı kahreden o en yakıcı yanıtı verir; 'benim buraya düşmemin nedeni Odysseus'tur, benim ölümüm onun yüzünden' der... Şarap, keçi, değirmen taşı ve kahin... Ve Hermes ; Tanrılar ölümlü insanlardır, insanlar ölümsüz tanrılardır dedi. Kâfurun yedi! Atım Zulcenah, kılıcım Zülfikâr'dır, ve bir Türk palası, saldırmayı andıran koruk bıçağıyla gırtlağımı kesti ve yerlemde Kant ve kanıt vardır dedi,, sonra perde ayaklıları bile parçalayıp, güneşi dahi-bile yakan ayetlerin duvarlarında parçalandığı ağzını son kez açtı ve son soluğunu verdi! anlağındaki bilgi akışı yavaşlayınca güldüm ve İsrailoğullarının Lübnan'a girdiği gün 'Dünya Silahsızlanma Günü' olsun dedim. Salvador seçeneği gibi mi... Anorthosis mi!  ah sorma zamana ağlıyorum dedi

Cinsiyet değiştirerek çiftleşen, çift cinsiyetli sırtlan... Perçemli ve gidimli bir yaşam seninki amorf fazın ve derisi doldurulmuş insan yüzleri, eksenel bir hatta yüzen deniz kargaları ve Rongbuk Manastırı, Hairhan dağlarındaki bir zamanlar var olan okyanus çökelleri, tipik bir melanj ve çörtler ve kırmızı deniz killeri, ve hendekleri, Nohgon'daki yığışımlar, Kaligula tiyatroda, Caracalla sıçarken, Ceasar konuşurken, Otho ise bir et kancasına takılıp Tiber ırmağına atılarak öldürüldü, buhar fazındaki moleküllerden bazıları, su yüzeyine çarparak yapışıp sıvılaşmakta, yüzen geçit flash bellek sistemleri de, eğilme gerinimi ve kırılma tokluğunda yüzmektedir, harmonik salıngaçlar bir parçacığın patikasını izleyerek, monokromatik bir gezim dalgasıyla, faz uzayında bazı dağılımlara karşı geliyor ve bakhur bitkisiyle, onun yakıldığı  buhurdanlar ve Nusayrilerin Kilezi mezhebinden olmakla, yazın altınları ve ateşlerini söndürüp, din amcalarıyla bir kadeh (nakfe) dem sır edilirdi, Meryem'in Arsuz dağlarından çıkıp gelen suyla yıkandığı ve ermiş Elia'nın gökyüzüne çıktığı... Dünya silahsızlanma günü, Abbasi despotizmi ve Huzistan'daki günlerim, annem bir Sefarad Yahudi'siydi ve Ladino dili konuşurdu, babam bir Türk'tü ve Sünni Müslümandı, mürebbiyem (eğitmenim) bir Fransız Katoliği'ydi, tarih öğretmenim Şii'ydi ve Arapça konuşurdu, hahamım İbranice konuşurdu, müzik öğretmenim Ermeni'ydi, İslam'ın farklı bir yorumuna inanan  bir de haremağam vardı ve hepsi bir çeşit Türkçe konuşurlardı...

Dil uzluğu, şiirselleştirilmiş günlük dil, içilen arpa suyu, etker konumlar, Ayurveda'ya bakıp saç kılından dikiş attığımız kızlar ve ardından koruyucu otlarla kanopos küpüne koyduğumuz ölü, sol elin büzülme ve yayılma olanaklarını geliştiren etütler

 

 

 

 

(Ev düşünür, soba borusu ağlamaya başlar. Atalarının hayaletleri eşiğe gelir, zili çalar ve diğer kediler açlıktan ölürken, yıllardır her sabah evinizde beslediğiniz kedi için dünyadaki tüm diğer kedileri feda edişinizi nasıl haklı çıkarabilirsiniz der. Hüve lâ hüve... O o değil... Teleoloji ve arkitektonik varlığın ilk epifanisidir, yüzsüz bir tiranın yüzünü kay(b)detmesine izin veren bir arkedir. Nötronun ilk yurtluğu nerede, hangi planettedir. Bu soru değildir. Sessizlik bir sözcük olmayan sözcük, soluğumuz, nesne olmayan bir nesnedir. Bataille demiştir. Eskatalojik vs. Çocuk filozoflar için solipsizmin, rölativizmin, psikolojizmin, sessiz ufukta gidişi ise de söz şiddetin ilk yenilgisidir, dil tarihsel bir kalıntı, ışık şiddetin bir öğesidir. Dilin metali ve yerin sentaksı ile heterojen çiftleşme ve insan erken çok erken gelmiş bir tanrıdır...

Fransız devriminin ilk yıllarında (William) Blake, başında kan kırmızısı bir Frigya kepiyle Londra sokaklarında yürürdü... Bayan albay dedim, analojinin son sözü kitap değil (Mallarme'nin dediği gibi) sessizliktir. Castelrosso'da (Meis) izlediğin Krendil kimin oyunu, yok Napolyon İmparatorluğu...Kastilya ve mestizo lehçesiyle konuşalım, kumru popolu yeşim dedim, Transilvanyaca filan, Huidobro'nun büyük şiiri Altazor'u okurken, yükseklere saldıran ve güneşin yakmasıyla gözden yiten şahini, modus operandi, izlenen yöntem demekmiş, Borges'in ölüm ile ölenlere adanmış 'Fervor de Buenos Aires' (Buenos Aires Tutkusu) adlı şiir kitabı  varmış. Koşuntu ve görgül dedim sana ya, tarih ilerleme midir, tutarsızlık mıdır anne, modern çağ genelde neye bürünür,, naiflik midir örneli yani dedim, geleceği sömürgeleştirmek asıl ve ağır görevimiz, yazgımız, İşta tansıklar yıkımlara dönüşüyor, görkem dehşete,, su yok toprak un ufak, atomlar patlamak üzere, açlık toksik zehirlenme ve gaz haline gelme fobileri var içimde, akrep soksa güzel olur yani diyorum bu durumda, kehanet ne, değişim kötü , korunum iyi , Kapitalizm beni makina yapptı, sanayi sonrası erk ise bize birer gösterge gibi davranıyor, ölüyorum yaşarken, mukoza mı, selülözik bir ibre mi, leş miyim ben diyorum... cennet geometrik olduğu içn mi sevilir, bir uzay virüsü olsa ydı gene sevecek miyiz... Ah ki Cem söyler: "Kırmızı Pluton gezegeninde / siyah saplarıyla / çılgın kiraz ağaçları / ürperiyor bedemin / dünyalar içinde / başka dünyalar mı var..." Isfahan beygiri de senin gibi dedim, repesaj mücadelesi verdim, resifteki köpek balığıyla, hipokondriazis olduğum için yenildim, priapizm işe yaramadı, iri bir Roma kandili gibi devrildim, bir Bengal Işığı (kaplan gözü) gibi eridim... yaşamda tökezleyen yüzlerimiz, ayın sırtında hörgüçleri parıldayan develer ve kırmızı allahların yürüdüğü ummanlar boyunca ağlayan melekler ve şeytanlarla kolkola gezen metal bulamaçları... Semerkant'ın sarnıçlarında bir damla su kalmadıysa, Afganların öldürdüğü kara öküzlere ne oldu, Hürmüz kenti nerede, üzerine Adonis figürü işlenmiş Yunan mücevheri gibi ağlıyordu, Hadrianus'un Bitinyalı kölesi yanımda  duruyordu, Neocon dünyasında, somon balıkları üçbin km öteden yumurtadan çıktıkları ırmaklara geri dönebilirmiş, yazgısı Akhaneton'dan beter kardeşim, ağaçların arasından; bizi sessizce gözetleyerek, bir tanrı başı gibi yükselen aya baktık, ayın ışığıyla yaprakların hışırtısı şimdiye dek görülmemiş bir canlının gezinmekte olduğu sanrısını uyandırıp, ürperiyorduk, keşiş korkudan güldü, sonra birden titremeye başladı, yıllar sonra yüzü çizgilerle dolu geri döndüğünde, ay tanrıdır deyince, yanımdaki sen çıldırmışsın veya zehirli ot yemişsin dedi... bu otlar arasında ürkünç faunuslar yaşardı, ve işte bir faunus göründü, tomurcuk açmış bir baldıran yiyordu, cadı o sıra bir cesedin eliyle karıştırdığı çorbadan bizede verdi, ve billur aynada bize ölümü gösterdi, pişman olduk ölüm ürükütücü ve sonsuz bir soğukluk taşıyordu etinde, teni,  uzakta sarı, kükürt gözlü , tüyleri çizgili bir kaplan gibi dalgalanıyordu deniz ve pütürlü             kalın derisiyle yürümekte olan korkunç bir devin sırtına benziyordu derisi, Anadolu Ülkesi ne girdik o sıra ve cadıya Tanrı yı da gösterebilir misin dedim, İyi ama tanrı şu an avlanıyor dedi,, yüzü peçeli bir kız çıkageldi, Nil mezarlarında yaşıyormuş, miğferinde kanatlı aslan yatan bir adam göründü uzaktan ve cadı işte tanrılardan biri dedi... ve mavi irisler ve napolyon laleri aldı giderken ve benden bitmeyen katedral şarkısını söylememi istedi ve büyük karbonun sesini duydu ve Yosun İşleyen Eller adlı bir şiir söyledi, belki de ölmüş M.Ş'nin, "Bir gün gelebilir / Yeryüzünü tamamen sular kaplayabilir / O gün gökdelenler olmayacak / Binalar denizin derinliklerine doğru inecekler / Ve insanlar en çok bulunan şeyi / Yosunu işlemeyi öğrenecekler... " Amin diyemiyorum, ağlıyorum. Konvulzif tedavi görüyorum (elektro şok), ne yapayım... ve Anzelha kendini ateşe attı, tanrının varlığı ve yokluğunu konuşanları kederle dinlerim ben dedi ve gökkayalardan geçtik, hışırdayan ay ipeklerinden... Ayrıca Adriyatik kıyılarında balıklara kıyılmasını doğru bulmuyorum, Balasagun'a gitmiyorum, Büveyhileri, Luvileri tanımıyorum... ve altın tozundan bir buğu yükseliyordu ve tüm kıtaların birleştiği Pangea görünüyordu ve toprak rüzgarla konuşurken, insan aslında ölümsüz bir tekrardan ibarettir dedi, Zilzal suresi gibi mi dedim, oda şu dört şeyden konuşmayınız dedi, Ali, Osman , kader ve yıldızlar, eh imge dile düş gördürürse, sende küçük bir tanrısın öyleyse dedim, sonoritesi kuş mudur dedi, düşünceninde bir yüreği var mıdır, Homersi denklik peki, ve ağaçların bana baktıklarını gördüm, faros , ışık, zağanos da bir tür doğansa normaldir dedi. güldüm, ne yapayım... Tigris ırmağı nerede dedim, Dicle mi dedi, doğu Kanada'yı sordum ağladı, Kelt İrlanda'sından bir kır serdarı geldi ve tek gözünü kapa be Tepegöz dedi... kanatlı uygarlıklar var, insanlıktan ileri, İspanyol Yahudisi büyük Maimonides'te Arapça yazıyordu... sonra abalon denilen deniz sümüklüböceklerinin eşsiz sağlamlıktaki kabuklarını nasıl ürettiklerini düşündük...

'Bette / Bir zamanlar Atlantik'teki evimizde / Açıkta gezinen balinaları görürdük!'

Ama Bette, insan insan için, balina dinlesin diye türkü söylenir mi, kuş kuş için öter değil mi... aksi halde sesssizlik yeterdi her birine... yaşarken ezik sümbüller gibiydi,  ben öldükten sonra ünlü bir ressam olduğunu duydum... Asurbanipal'a Yunanlılar, Sardanapal dermiş... ezik sümbüller gibi, Vasarely şair mi, ressammış ama, onunla herkes gibi arkadaştık, ona ara sıra ben herkes değil, Kserkses'im derdim, aldırmaz gülerdi, sonra ödül misyoner romancılara gitti dedi

Alın size Başo dedim, 'Dağ yolundan iniyordum/ Ah! işte bu/ Bir menekşe' sonra sürdürdüm 'Onu koparmak olmaz/ Ondan ayrılmak olmaz/ Ah... menekşe' dedim.

Bak, doğada cinsiyet yoktur. Uzaya uzaya uzaya gitti, iki adet sıfırı üstüste koyuyorsun sekiz oluyor bari bir olsaydı!.. Sonra Suriye ye gitti, telefonda Şam piyon mu diye sordum...

Milankovitch salınımlarıyla ölüp diriliyorduk, tayfçekerler vardı, putsever suretlerle dikilen surlar... aa! keçi balığı geldi. Öldü, mezar taşında yalnızca tıkırdayan saate çözüm bulamadım yazıyordu ve yaşam öyle güzel ki yalnız mevsimleri izleyerek sonsuza dek yaşayabilirim diyordu.

Titan arum olarak bilinen ceset çiçeğinin kokusu 1,9 kilometreden duyulurmuş, Moorish Kalesi'ne gelince Orozco ve Rivera, Malevitch ve Rodchenko'nunda orada olduğunu gördük, Vasarely uzakta duruyordu onu da çağırdık. İnsan soyunu tutsak eden sentinel ordularını gördük. Borges diyor ki, kaplan dediğimizde tanrıyı yinelemiş oluruz, bir kaplan çünkü, onu doğuran kaplanı (onu peydahlayan kaplan) ve onu doyuran geyik ve kumruyu, onların beslendiği çayırları ve çimeni, onlara analık eden toprağı, toprağın geldiği ulaştığı yükseldiği gökleri, göklerin yaşam bulduğu güneşi ve onun bulunduğu galaksiyi gökadayı ve gökadanın yeraldığı evreni ve evrenin sonsuz yaratıcısı ve sahibi tanrıyı tanrıları ve onların araksına gizlenmiş olan yüzü belrsiz tanrı ve tanrıları akla getirir. Öyleyse diyebiliriz ki kaplan bir tanrıdır ve tanrıda bir kaplandır... Efrasiyab yani Karahanlılar' ı gördük, Türkistan'da Talekân şehrinden geçtik, Karmat ayaklanmasına tanık olduk yeryüzünün bir yerinde ve siyah cüceler ve uyuklayan hayvanlar vardı ki ve sen bir daha uyanmadan öleceksin dedim ona... düşümde kanatlı böcekler kırmızı gecelerime hücum ederken, tramvayda gidiyordum, Diana elini birden omuzuma koydu, tüy sorgucu gibi ipeksi, yumuşacıktı, inci gibi yaşlar akıyordu gözümden, ayrıca pirelerim size bulaştı siz artık pirelisiniz benim kanımı içine pire sizin kanınıza benimkini bulaştırdı, yakında kırılacağız sıtmadan ambulanslar akın akın hastanelere insan taşıyacak, salgın tüm dünyaya yayılacak ve insan soyu bitecek, fakat evdeki hiperaktif çocuğu ufolar kurtaracak başka bir gezegende yaşayacak, yeşim benimle kalacak, benim ısrarım sonucu ufoyla gelenler onu benden almaktan  ısrar sonucu vazgeçecek

yeşim istemiyorsa beni çağırmasın çünkü benimle kalacak eğer şimdiden ayrı kalırsa ufo onu kurtaracak yoksa benimle kalıp cesetlerimiz birbirinin içinde çürüyecek ve bu dünyada benim olmayan yeşim öbür dünyada benim olacak, ben yeşimini hastasıyım yirmi yıldır bugünleri bekliyorum ondan intikamımı alacağım ve o benim olacak benim gözlerim onun gözlerinin içine yuvalanacak, kemiklerim onun kemikleriyle kuru ağaç dalları gibi kaynaşacak, kalbim onun kalbini saracak ve içinde çürüyecek, kanım onun alyuvarlarını içip tüketerek yeşim sapsarı olacak, kucakladığımda kuş ölüsü gibi kollarımdan sarkacak ve onu bir gorgon gibi yiyeceğim, satürn canavarıyım ben yeşimin ayak tırnaklarını deniz suyuyla karıştırıp yaralarıma süreceğim, onun kanını içeceğim, onun hasta organlarını vücuduma sarıp yatacağım, o kollarımda son nefesini verecek ve takyonlarını vucudumda dolaştırıp jüpiteri çılgına çeviren kahkahalar atacağım ölülerin tanrısıyım ben yeşim ve ben yaşayan ölüleriz, onu yemeye geliyorum kaçın! görme deliklerinden gene sular akıttı, tüy sorguçlarıyla gene sırıttı, kuşların tüyü, sürüngen pulları, solungaçlar ve köpek dişleriyle güldü ve eğer deniz kaynasaydı bir sürü pişmiş balık olacaktı dedi.

İngiliz köylülerinin 1381 ayaklanmalarında söyledikleri ünlü isyan -başkaldırı şarkısı "Adem toprağı çapalar ve Havva yün eğirirken, efendimiz kimdi..."

Sen Eski Mısır'daki Fayyum masklarındaki yüzlerden mi geliyorsun, yalnızlık şeytanın at koşturduğu ıssızlıksa, kefren ve kefen ne oluyor, Thomas Dağları mı dedin, kementin boynuna geçirildiği kral ağlıyordu artık, gözyaşlarının prizmasında cellatlar kendilerini gördüler, belki o an herşey -gariptir- üç bin yıl önce Nil'in mavi çamuru üzerine Mısırlı bir çocuğun evcil geyiğinin basmasıyla oluşup güneşte kuruyan ayak izleri kadar ölümsüzdüler. Sıcaktan eriyen meydanlar ve kadının saygısız Cadillac'ı benim bahçe yoluma girdi, ışıklı gözlerini telaşla yumup açarak geri çekildi, yiten krallığından kalma tüm gölgeler kandilin titrek ışığında oynaşıyorlardı, kandil gagalı bir şeydi, Romalılarınki gibiydi,, dorukların en sarpı ve karlısı olan Glitterntin Tepesi'nde havalar açıkken bakıldığında doğu yönünde uzuklarlad, Surprize Körfezi'nin öte yanında bulanık bir gökkuşağı görülürdü, bunun Rusya olduğu söylenirdi, kanıtlanmaz bir şeye inanmak kadar inanmamakta garip dedi, kalay yaprakları üzerinde lahana böceği, çinko arılar ve tungsten kelebeği uçuyordu, Anka çiçeği dibinde açmış ve ahlak uydurma bir kişiyi izleyen uydurma bir kişi olarak ortada dolaşıyordu. Sonra Alba Kralı'yla Sabin'lerin Düğünü'nü izledik.

Milton der ki; Bir insanı öldüren, tanrının betimini, mantık sahibi bir yaratığı öldürür, bir sanat yapıtını yokedense, mantığın kendisini, yani tanrıyı öldürür demiş. Wılde eklemiş, ne zaman bana hak verseler, nerede yanıldığımı düşünürüm! Ve ama bir Tatar gölünde yüzüyordum, ağzımda kırmızı zambaklar vardı, altın vadide, ılık ülkenin yollarına doğru koşuyordum, zıplayan ceylanlar soluğumu kesiyor, güneş oklarıyla gözümü kamaştırıyor, yolumu buldukça kaybediyor ve yalnız ve yalnız bu coşumlu yaratığın sonsuza dek koşmaya yargılı olduğumu anlıyordu.

İranlı tamburuna vurmaya başlayınca, birdenbire bir toz bulutunun bağrından uzun kişneme sesleri duyuldu, ve göz açıp kapayıncaya dek, yeri nallarıyla döven, burun deliklerinden ateş fışkıran, karyağız kanatlı bir at belirdi ve hemen üzerine atlayıp kanat çırparak at uçmuş ve bulutlu dağın doruklarına konmuştu. İsa'nın mesleği ne idi ve Azrail'in kanatları yüzüne değdi...

Adım Kaan Romero dedi ve resimlerin içinde Barbari'den gerçek bir 'Vanitas' gördük

Deştikebir'de geceledik, Ardzırunî  kralı Seneker yanımızdaydı, eşdeğeri kral Sargon'da karanlıkta bir put gibi atının üzerinde duruyor surlara yaklaştıkça, kuleler, burçların gölgeleri tanrıların hayaleti gibi karanlıkta azametle uzanıyordu----surlara yaklaştıkça kuleler karanlığın putları gibi uzanan gölgeleriyle yarışıyor, ürkü veriyorlardı. Üç yıldır havada duran bir martıyla karşılaştık. Şiir insanın doğaldinidir dedi, Novalis demiş onada, siyah bir aslana binmiş gidiyordu, Dişayil adında bir şeyh vardı, sadaka yoksul gerektirir dedi. Tevrat altın suyudur, güldük, haydutlar seni zebun düşürür dedim, yarı buçuk kerem denizine girmeye niyetlendi, o sıra Kazvinli dinsizin öyküsünü dinledik...

 

 

 

 

 

 ÖMER CEM

 

Güzel narin bir kız

Papatyayı alıyor eline

Ve seviyor sevmiyor

 

Denize bakan odada

Şiiri ariyorum

Ay ışığında

 

Sandalye sehpa kitaplık

Dilsiz bir konuk gibi

Öyle eskimeye bırakılmış

 

Dallarda kurumuş böcekler

Yavaşça ilerleyen zaman

Kayalara vuran dalgalar

 

On yaşlarinda çocuk

Sessizce ağlıyor

Elinde bir avuç toprak

 

Bir tren geçiyor

Paslı raylardan

Geçmişin anisiyla

 

MART 2000

 

Yılbaşı geliyor

Ağaçlar süsleniyor

Kuşlar seviniyor

 

Küçük bir ovada

Kuşlar ötüyor

Yılan sessizce tıs diyor

 

Issız adada

Kurtların sesi

Hepsi birbirinden farklı

 

Küçük ovaya

Uzanıp bakıyor köpek

Çiçeklerin güzelliğine

 

Deniz dibinde kaplumbağa

Kayaların arasında

Sessizce yürüyor

 

ÖMER CEM- 2005

 

Gece karanlığında

Denize vuran ışık

Ay ışığı

 

Güzel narin bir kız

Papatyayı alıyor eline

Seviyor sevmiyor

 

Denize bakan odada

Şiiri ariyorum

Ay ışığında

 

Sandalye masa kitaplık

Dilsiz bir konuk gibi

Öyle eskimeye bırakılmış

 

Dallarda kurumuş böcekler

Gecede ilerleyen zaman

Kayalara vuran dalgalar

 

On yaşindaki çocuk

Sessizce ağlıyor

Elinde bir avuç toprak

 

 

Bir tren geçiyor

Paslı raylardan

Geçmişin anisiyla

 

 

 

 

Çiçeklere yatıyor bir kedi

Papatyayla oynuyor

Ve buluta bakıyor

 

Suya atlayan balık

Su yılanıyla oynuyor

Su- Herkes izliyor

 

 

Gökten yıldız geçiyor

Ay doğuyor

Güneş batiyor

 

 

Adaya bakıyorum

Birden bir şey oluyor

Anlıyorum ki hava kararıyor

 

 

Güneş batmakta

Hava kırmızı oluyor

Tren sesi duyuluyor-uzakta

 

 

Ovaya bakan kız

Şaşiriyor

Ova neden yeşil

 

 

Minik bir kuş

Sevinçle ötüyor

İlk uçuşunda

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

**********************************************************************************************************************************************

 

Kâbe adına, suların gebe kaldığını düşün. Kobra çiçeği, koma zehirisin. Hektor'un ruhu düşer defnelerin altına. Ah deyip ağlar ve geri dönerim. Uyak ve cinasların renginliğine. Hey Anibal, Kartagena nerede derim. Şiir ne işe yarar. Yıkıntılar arasında ilahi. Kör dilenciyi gören şair, allah rızası için bir sadaka yazdığını görür ve nasıl sadaka iyimi diye sorar oda karnımı zor doyuruyorum der. bunun üzerine şair yazıyı değiştirir ve bir kaç gün sonra gene sorar dilenci sadakanın arttığını söyler şair şöyle yazmıştır 'bahar geliyor ama ben göremeyeceğim' işte şiir bu işe yarar.

Tamar!..

(Dost, bu kadar yeter. Daha ötesini okumak istiyorsan, /

Git, sen kendin yazı ol ve sen kendin öz ol.)




ARABİSTAN

Sonradan Arabistan çöllerine de yolum düşecekti ama çocukluğum Derviş pınarın kıyısında geçti. Derviş pınar öyle garip bir çeşmeydi ki aradan geçen 40 yıl sonra bile alnında eski yazıyla yazılmış, küçük kemerli, mermer levhadaki Kuran dilindeki - Arabi yazının  şimdi bile ne anlama geldiğini merak ederim. Belki  çeşmeyi yaptıranın adı sanı vardır. Pınar, yanlardan iki sütun gibi çıkan, iki yükseltinin ortasındaki yekpare taş bloğun ortasından, teneke bir olukla deyim yerindeyse söğüt dalı gibi incecik akar akardı. Su mermer yapının hemen arkasından gümler, orada birikir, yükselince de Derviş’in teneke çubuğundan şiir gibi akar dururdu. Ne azalır ne çoğalırdı, yaz kış aynı sızıntı, incecik bir duman  gibi durmaksızın, şiir! şiir! şiir! diye akan, sonsuza dek bitmeyecek  bir derviş çeşmesi.

Yan tarafta Yahyalar’ın bağı ve hemen çeşmeye komşu görkemli bir ceviz ağacı vardı. Ceviz ağacı, işte adına çeşme yaptırılan Derviş atanın düşerek öldüğü o ulu ağaçtı. O denli yüksek bir ağaçtı ki dibinden tepesine doğru baktığınızda, en tepedeki dallar bulutların içinde kalırdı. Ona tırmanarak çıkmayı göze alan, akşama doğru tepesine varır, inmeye kalkışanın ayağı da ertesi gün toprağa değerdi. Cevizlerin  toplanma zamanı tüm cevizler bittiği halde o denli büyük bir ağaçtı ki gözler her zaman yeni bir ceviz bulabilirdi. İşte bu masalsı ağaçla inatlaşan Derviş ata, sabah çıktığı ağaçtan akşam inmeye kalkarak, ertesi günü beklemeyince, akşam alacasında cevizin ulu dallarının birinden düşerek ölüvermişti, ölmemiş, aylarca yatalak kalmıştı, ta ki cevizden o sıra inmeye kalkışmamalı, sabahı beklemeliydim deyinceye dek ölmemiş, cevizin hakkını teslim edip söyler söylemezde ruhunu teslim etmiş, bir yatalağın çekeceği ıstıraplardan böyle kurtulabilmişti. Ceviz öyle bir ulu cevizdi işte. Öldükten sonra oğulları onun adına bu çeşmeyi yaptırmışlar, cevizin hemen yamacına, bu çeşmeyi yaptırarak hem öleni, hem kalanı kutsamışlar, bu kırlardan gelip geçen, her  susuzluk çeken yolcunun da hayır duasını almışlardı.

Bu ağaçta geceleri boğa başlı bir insanın kaldığı, ona yuvalık yaptığı, kadın düşmanı bir caninin de ağaçta saklandığı, sonunda boğa başın  onu yediği de söylenirdi. Ayrıca gövdesi öyle kalındı ki yüzlerce yılda, yalnızca ordularıyla oradan geçen  IV. Murat’ın kollarını kavuşturabildiği de söylenir.

İşte o Derviş pınarda geçmişti çocukluğum. Derviş pınarın küçük ahırında büyümüştüm ben, kimi çocuklar cesaretle bu ahırın içinde yüzüp yıkanırken, ben kurbağalar bedenime yapışır, ahırında gizlenip, kendini göstermeyen nice tarih öncesi hayvan, koelakant, dehşet dolu simasıyla dülger balığı, nice su ejderi, yosun yiyen dinozorlar ve testere dişli mürenler bedenime yapışır korkusuyla, asla o ahıra girmezdim. Giren çocuklara imrenir, onların başına bir iş gelmemesi içinde dua ederdim. Her an onların çığlıklarla bir koelakantın minik bedenlerine, vantuz gibi yapışmış köye doğru haykırarak kaçışlarını veya bir dinozorun ağzında bir çocuğun çırpınışını yada bir mürenin parçaladığı ayaklarıyla, baygın annesinin kucağında yatışını hayal ederdim. Duacıyım ki hiç bir zaman böyle bir şey olmadı ama ben yinede bir gün böyle bir şey olacağını, burgaçlı bir şeyin, meleksi, aldatıcı  görünümlü bir cinin sabrettiğini, bu işin zamanı gelmediğini düşünmüşümdür yada milyonlarca yıldır saklanan bu canlıların ortaya çıkarsa yer yerinden oynayacak, tüm köyün çeşmede cinler periler varmış diye başına toplanacak ve belki de çeşmeyi bozup dağıtacakları için, onların bile bile ortaya çıkmadıklarını düşündüğümden ben gene de önlem almayı elden bırakmazdım. Suyun içine bakınca, orada, o tarih öncesi hayvanların yavrularına benzer minicik canlıların diplerde oradan oraya süzüldüğünü görür gibi olur, dehşetle başımı kaldırarak, sakin, açık ve tehlikelerden uzak dünyama geri dönerdim. Böyle düşünmeme asıl neden, Derviş pınarın suyunun avuçlarımda apak, küçük taş ahıra dökülür dökülmezde kapkara oluşuydu. Bu şu demekti, su ağızda tatlı, aşağıya dökülür dökülmezde tuz tadında ve acı oluyordu, bu nedenle her tür hayvan barınıyordu, yılan, çıyan, insan, ejderha. Su karaydı. Avucumuzda yalancı aldatıcı bir aklığı vardı. Ama o aslında her canlıya yarıyor, bugünün ve geçmişin bütün   yaratıklarının su gereksinimini sağlıyor, barınmalarına yarıyordu. Bir keresinde el büyüklüğünde yan yan yürüyen bir yaratığın, aşağıda kıpırdamaksızın durduğunu, tepede parlayan güneşin, bu hayvanın sırtına vurdukça, binlerce dikenli pulcuğun renkten renge girerek, yanıp söndüğüne tanık olmuştum ki binlerce küçük yengecin kabuk üzerinde kıpırdaştığınıda  korkuyla görmüşümdür. O garip yaratığı ne ertesi gün,  nede başka zaman bir daha görememişimdir. Onlar kendilerini ara sıra bana gösteriyorlardı belki, onları anlayabildiğim için bana görünüyor, güveniyorlardı, ötesini bilemem.

 




Kızkardeşim çeşmenin cinli perili olduğuna inanıyor ve orada cinlerin perilerin kendisini paylaşamadığını ve kendileriyle oynaması için ona yalvardıklarını söylüyordu. Gülüyordum kardeşime, kızcağız, dinozorları, deniz fillerini, aygırları, atları, kuş aklıyla cine periye benzetiyordu sanırım, bir gün başına iş gelecekti biliyorum, ahırda akşama kadar kıyısında oturup oynuyor, bir gün elini kaptırıp, ahırın küçük deliğinden yeraltı okyanuslarına, su canlılarının cehennemine  dalıp gidecek, komodo ejderlerinin arasına katılacak diye korkuyordum. Onu böyle bir tehlikeye karşı hep tetikte beklemişimdir, bu halimi sezen koelakantların akıllılıkla buna cesaret etmediğini biliyorum. Ama kızkardeşim bilisizce benim bu bekçiliğimden habersiz çocukluğu boyunca cinlerle perilerle oynadı.

Çeşmenin arkasında suyun gümlediği kabarık gümrah toprakta her bahar sümbüller açardı, ben ön tarafta suların kararıp, acayip canlıların yüzüp durduğu ahırdan korktuğum için arkada toprakta oyalanmayı sever, orada çocuk tini gibi açmış sümbüllerin, düşlerle dolu kokusunda, bağlara, ceviz ağaçlarında ötüşen kır serçeleriyle, uzakta, orda -Anka rengindeki- arı kuşlarının gurik gurik diye gurklamalarına, çıtlıklarda öten sinekkapanlara ve uzakta mezarlıktaki ayrık otlarının içinde uyuklayan minik kaplumbağaların hayaline dalar giderdim. Oradaki sümbüllerin biçimini, kokusunu ömrümce unutmadım.  Hemen aşağıda ahırın uzantısı küçük oluklu gölette, ki atlar, eşekler, inekler, öküzler, keçiler, koyunlar su içerdi oradan., onlara eskil canlılar zarar vermezdi, bilirlerdi ki öküzden daha prehistorik hayvan yoktur, bir keçiden daha mitik, antikite bir hayvan daha yoktur, attan tuhaf bir at daha var mı ki, bunu bilen ejderhalar hiçbir zaman onlara zarar vermezlerdi zaten. İşte o ahırın ucunda öyle nar ağaçları vardı ki o kadar güzel açarlar, o kadar güzel kokarlardı ki... Narlar gözümüzün önünde tomurcuk olur, büyür irileşir en sonunda da dünyaya bu gezegenin kutsanmışlığına daha fazla dayanamayıp, Cemşid’in alev renkli şarabı, yerinde duramaz zalim bir Vezüv gibi ‘bang’ diye patlar, kızılgerdan ötücüğü gibi köyü sevince boğardı Köyü, ovayı, tanrının kızıl bir simgesi, kokulu bir gözü gibi süzer dururdu. Patlarda ne olurdu diyeceksiniz, söylemek isterim, elbet söyleyeceğim, buyrun dinleyin: Yaşayanlar ki hiç birimiz, hiç bir şey bilmiyoruz! hiç bir şey anlamıyoruz! hiçbir şey düşünemiyor! hiç bir şey konuşamıyoruz!.. Bu kadar.

Sonraları ne mi oldu, düşleri, rüyaları, çeşmeleri, narları ve cevizlerin kokulu yapraklarını bırakarak gurbet ellere, sılaya gittim, nereye mi Arabistan’a!.. İngilizlere karşı savaşmaya değil, işçi olarak bir fabrikanın şantiyesinde çalışmaya....

 

II

Bindiğim kara tren Hicaz demiryolu üzerinde makas değiştirip, bir yaprak kurdu, güneyin sessizliğinde süzülen bir kırkayak gibi ilerlerken, hiç yerini değiştirmeyen, bir gölgenin eşliğinde sisli-puslu pencerenin önünde aylarca, gölgeli serinlikleri özleyen

“ Buzdan dudakları ezgiler mırıldanıyor alaycı bir bükülüşle” şarkısını buhurlu bir nihavent gibi takırdayıp nakaratlarla yinelerken ardımdan sallanan son mendili gözden yitirinceye dek geriye dönüp baktım. Birbirinin aynı yüzlerce kasabayı geçtikten sonra bir dairenin içinde dolaşıyor sanısıyla, Şam ipeği yüklemek için yıkılmış develerin arasından Damascus’a girdik. Tozun, sarının ve kara renkli cariyenin Damascus’una... Hiçlik varlığın başlangıcıdır, kentteki, dipsiz kuyuya benzeyen yokluk, kül rengi yüzler-yüzsüzlük ve kederin insanın bağrını kemirdiği, sessiz hummaya bakakalarak ilk kez gerçekten yaşadığıma inandım ve öyleyse varlık kavramaktır dedim. “Biber ağacı yaprağı, söğütün kuzenidir.” der gibi. Yalnızlığımın aruzla yazılmış bir şiir gibi olduğunu düşünmeye başlamıştım ve kendime öylesine sahiptim ki kendimi unutmuştum. Aruz sanki usumda çakan karanlığın şimşeği ve yaşantımın ve Damascus’un yıldırımsı kırmızısı, kızıl soydan ipeğiydi.

“Cuma adında bir tepe”yi gezdim ertesi gün ve buralarda 53 yaşında olduğunu söyleyen bir çocukla karşılaştım, bir kalabalığın tam ortasındaydı, illüzyondu belki de, gerçek bir illüzyon, 53 yaşında bir çocuk düşünün ve bu gerçek olsun!

Lut gölünün-Gor çukurunun kıyısından geçer mi bu tren diye sordum birine, bir Surlu idi, Lut mu ha bir yeryüzü parçasından söz ediyorsun, adı Lut gölü dedi, şaşkınlıkla baktım ona, orada mola vereceksiniz dedi, 2 gün.  Akşama doğru güneş cenin gibi küçüldü batarken, cenin gibi kıvrıldı ve kendi içine doğru gömülerek yitti gitti. Doğuda bu ellerde her şey tersineydi, zaman uzuyor, tren  tanrısal bir değer kazanıyor, gölgeler çaprazlamasına yön değiştirip, geziyor, kuşlar hep aynı yöne -güneye- uçuyor, güneş batarken küçülüp silikleşerek yitiyordu. Tepeyi inerken Z harfi biçiminde bir çember yuvarlıyordu bir çocuk, toprak rengindeki çemberi seçtiğimde Z’nin bu kırık çembere sarılarak tutturulmuş çubuklar olduğunu anladım. Çocuk öbür elindeki kum zambağını birden elime tutuşturunca, nedendir bilmem 'Altın Venedik!' diye bağırmışım, sanırım şeylerden etkilendim ve gariptir çocukta beni Sakallı kuş! diye yanıtladı. Aşağılara doğru koşarak düzlüğe geldiğinde benden 5 dinar isteyince bütün bunların düzmece bir oyun olduğunu anladım, zaten bende topu topu 42 dinar vardı, bir kemer satın alarak 2 dinarı zorlukla verdim.

Şam’daki tuhaflık bitmedi. Barcelona yakınlarındaki Moya kentinde ‘derin ve karanlık’ bir derenin Baus diye bir adı varmış, işte o derenin coğrafik simetrisi Şam’daymış, bir gezgin, ben II. Baus’u burada arıyorum dedi. Baus’un ikizini arayan bu garip misyonere el sallayarak Damascus’tan ayrıldım, dilim kendi derinliğine gömüldüğü için kaç günlerdir konuşmadan gidiyordum, “varlığın en uç noktasındaki dile” bile uzak “dilin en uç noktasındaki varlık” olarak çölün saman beyazlığında akarak gidiyorduk.

“Yıldızlar, ayakkabılarım, Üsküdar’daki gözyaşları, lokomotifler, söğüt ağaçları, kadınlar, kapakları yırtık sözlükler, usumdan geçerken, Sırp köylerine benzeyen ağaçların arasında, Modigliani sarısı evlerle dolu bir köye geldik. Tren inanın korkunç hıçkırıklar arasında güç bela durdu. Altı yedi yaşlarında, melek kadar güzel bir çocuk trene koşut bir iz içinde yürüyor, uzun ince bir üvendireyle sanki hayvannı dürter gibi trene parmağını sürtüyordu. Çocuğun omzunda bir kuzu derisi vardı ki sattığı şeyler bu olmasa siz onu rönesans ressamlarının betimlediği, Aziz Jean Baptiste’e benzetirdiniz ve 'Gecenin yarısında Drakula / Yarasa kanatlarıyla, biner kısrağına' diye haykırırdınız. “O gün hiç bir şeyde yaşayıp, her şeyde öldüğümü gördüm" düşümde ve kimbilir kaç yıllar sonra gelecek ölümüme, ağlayıp durdum.

Levhasının üzerinde mezar resmi bulunan bir otelde kaldık geceleyin, otelin adı Sonsuz Barış’tı. Sonsuz barışa  ancak mezarda  ulaşılabileceğini ima ediyormuş, ertesi gün ne çocuğu gördüm, nede sattığı şeyin başka bir yerde satıldığını, sanki düş görüyordum, erkin ve gücün insanın yetilerini ve barışı bozucu olduğunu söyleyen batılı feylesof Kant'ı düşündüm o ara...

Bizi Hicaz’a götüren demir yılanın gücü karşısında ezildiğimi duyumsayarak alıştığım kompartımana bindik ve hareket ettik. Hareketle, geride kalan nesneleri ve şeyleri düşünerek Vikinglerin, Miklagard dediği Stanpoli’yi anımsadım, orada olsaydım o sevdiğim arkadaşımla buluşacak, Salacak’taki içkievinde zamanın ve eşyanın göreceliliği üzerine tartışacaktık. O geceye çok iyi bir biçimde hazırlanmış olarak gelecek, Newtoncu fizikle, Euclid geometrisini, Einstein mantığından uzak belki de Parmenidesci gözlemle tartarak zamanın geçmesiyle, nesnelerin hızı arasındaki bağıntıyı ve kısalan eşyaların tuhaf görüntülerinden söz edecektik. Birden kararan havayla garip bir ürküntüye kapıldım, karanlığın içinden geçip giden tren, anlağımı çarpıtan bir takıntıyla, sanki geldiğim ve geçtiğim yerlere bir daha hiç dönemeyecekmişim gibi bir korku yarattı bende, dahası Üsküdar’daki arkadaşımın birden öldüğü  sanısına kapıldım. Yaşamımda onu bir daha göremedim, buda bende ölüm duygusunun göreceli olduğu saplantısına yol açtı. Buralarda bu uzak ellerde gerçekten ölümün ayrı pek çok anlamları olduğunu anladım. Geçtiğim kasabalarda (hızla geçerken!) gördüğüm ve bir daha asla göremeyeceğim ve üstelik yüzünü gözünü bile seçemediğim silüetler, gerçekte hep birer birer ölüyordu ve dahası onlar için belki de trenin içinde kimsecikler yoktu, ben yoktum.

Oysa yaşam tanrınındır, ama ölüm onun olamaz, hepimiz yaşıyorduk kısacası ve hiç bir zaman ölmeyecektik, ölümsüzdük ve tanrının olduğu yerde ölüm olamazdı, ölümün olduğu yerde de tanrı. Öyleyse hepimizin küçük birer tanrı olduğu bizler nasıl oluyor da ölüm duygusuna kapılıyorduk, bunu yaşamın bir tecellisi, daha doğrusu tatlı bir sürprizi gibi düşünmek gerektiğini algıladım, tren gidecek bende yaşayacaktım. Pencereden başımı çıkararak yukarılara yıldızlara baktım; Venüs’ün güzel ışığı karanlık gökyüzünde titreşiyordu, gözyaşlarıma engel olamayarak şu dizeleri söyledim.

“Ey kuğu, ne anlatmaya çalışıyorsun bükük boynunla

olmayacak düşlerin peşinde gezinen, kederli adımlarınla?

Çiçeklere karşı ilgisiz, sulara karşı zorba,

güzel ve beyaz olmandan mı bu sessizliğin?”

                                                                        (Vicente Aleixandre)

Ey ölüm!..

 

“Ah Montaigne! Nunez haçı gördü kalktı,

ve buldu saygıdeğer Vencedora’nın yanıbaşında Sfenks’in donmuş cesedini.” (V. Aleixandre)

Öyle bir dünya ki şöyle bir iki yumuşak esinti dolu dizelerden sonra, mutlaka başka bir dörtlük bir dize çıkmasın ki huzurunuz bozulmasın, tadınız kaçmasın. En iyisi düşüncenin tadına bırakıp kendinizi, hiç konuşmamak, hiç mırıldanmamak. Hiç bozmamak eşyanın duru tadını.

İlk gecelediğimiz istasyonda bir Arap Türk’üyle tanıştım, Köse Paşa babasıymış, yaşlılık çağında sakalını oğluna kaptırmış. Oğlu yeni tanıştığımız -Veli- zorbaymış, koynunda ilahi kelam, boynunda çıngıraklı yılan, kolunda -peçeli doğan, altında at, ardında seyis, düşüncelerinde çıyan,  geleceğe hızlı ve hırslı bir derebeyi olarak hazırlanmış, parayla vezirlik satın almış, sırasıyla sarayda  kapıcı başı, sonra voyvoda, mütesellim olmuş, Sivas, Diyarbekir, Rakka ve Halep Valiliği yapmış.

Ama bir gün her şeyi ve her şeyi, tacı, tahtı ve veliahtı bırakarak çöle açılmış, adı sanı yok olmuş. Bir meczup gibi adsız kasabaların kitapsız ademi, esvap ve akıldan eşkalden ayrı, anadan üryan o istasyondan bu istasyona, o kasabadan bu kasabaya dolaşmış durmuş. O benden ben ondan ayrılırken değil el sallamak, bakmadı bile, çok uzaktan duvarın dibindeki birine, belki bir sonraki yolcuya yaklaştığını görür gibi oldum, belki de öyle yapacağını düşündüğümden, belki de istediğimden. Ama sanki ışık hızında yaşıyordu, çöl yavaşlığında sürüp giden geçmişin görkemini terk edişi asıl aldatıcı olan yanıydı. Çünkü her an yeni biriyle tanışıyor, bir öncekini hemen unutuyordu. Bu onun için şu demekti, bir anlaktan başka bir anlağa ne kadar çabuk geçerse o kadar çok yaşayacağını umuyor ve böylece evrenler tanıyacağını umuyor, belki de ölümsüzlüğü düşlüyordu. Tren hareket ettiğinde onun için çoktan ölmüştüm. Sadi’nın Gülistan’daki hayali gibi solup, yokolmuştum.

Tuhaf biçimde tacın tahtın devletin paranın, atanın olmadığı bir dünya düşleyerek, sömürgen ve sömürülen topraklarda ilerlemeyi sürdürdük, çölde şimdi Hemedan’daki çiftçiler, kırlar kimbilir nasıldır diye düşleyerek ilerlerken, Bizantik surlarla kaplı, Hint sümbülü kokulu, gizli bir cennete geldik, kıraç Dakota toprakları gibi uzanan çölden, meleksi Devon köylerine benzer yeşillikte bir diyara gelmiş olmakla ne kadar şaşırdığımı bilemezsiniz, çocukluğunda sünnet olan arkadaşının acısına dayanamadığını yazan H. Poincare gibi ‘ Bilim aynı zamanda hem çeşitlilik ve karmaşıklığa (us dışılığa) hem bütünlük ve basitliğe doğru kesintisiz bir süreç izler’ Bu bakımdan, ipin ucunu kaçırmamak için şaşırmayı bıraktık, şehirde, beyaz kuğulu göller, yelpazelenip, salınan yosun ve eğreltiler ve sürekli açılıp kapanan, sonsuzca çiçekler, binbir renkte kuşlar vardı. İnsanların sesi cam gibiydi, sesleri görebiliyor, nesneleri işitebiliyorlardı., hani bir masalda Eschberg köyünden akan Emmer deresinin yatağındaki Petri kayasında yaşanan olağanüstü olaylar ve nice tansıklar gibi... yollarda gezinen tül balıkları bile aralarında konuşuyorlardı. Gümüş bir servi gibi,  güneş hemen tepemizde tatlı bir ısı yayıyordu, cadı gözünün öldürdüğüne can veren İsa neferi gibi, ılık bir koku yayıyordu ayda.

Kadınların kirpikleri gönülleri delip geçen oklar gibi uzundu, erkekler Mısraim'in Yusuf’u gibi güzeldi. Triangulum yıldızı gece gündüz aynı yerde parıldıyor, serpantin gibi değişik biçemlerle yanıp sönüyor, parıltısı azalıp çoğalıyordu. Aristo’nun kitabındaki gibi ‘gülmemek’ yasaktı. Ve gelmiş geçmiş tüm seslerin saklandığı  bir ‘Müzik Katedrali’ vardı. En gözde uğraşlardan biri org körükçüsü olmaktı burada, org  çok seviliyor hatta bizimde bulunduğumuz bir ayin sırasında, körükçünün biri balkondan düşerek öldü, daha doğrusu başka bir simetriye geçti, burada ölüm için böyle diyorlar.

Hani Arjantinlinin Aleph adlı yapıtında ‘Savaşçı ve Tutsağın Öyküsü’ nde bir gün kavmiyle, kuşatım ve fetihler amacıyla, Ravenna önlerine gelen Lombardialı barbar Droctulft’tan söz edilir, Droctulft, ülkesinin ormanlarından geliyordu, cesur, günahkâr ve acımasızdı, bildiği tek yerleşim birimi ormandaki kulübelerdi ve şimdi ilk kez bir kent görüyordu. Onu ufukta yavaş yavaş beliren  Ravenna’nın duvarlarını, kulelerini ve daha önce hiç görmediği başka şeylere bakarken düşleyebiliriz. Kentin servileri ve mermerleriyle, düzensizlik yaratmadan bir araya gelmiş pek çok öğenin bütünlüğüyle, tapınakları, bahçeleri, sütunları ve süslemeleriyle, düzenli ve açık alanlardan oluşmuş bir çoğullukla karşılaşır. Henüz inceliği bilmeyen, ama ruhunun derinliklerinde bunu seçmesini sağlayan ölümsüz bilgiye sahip Droctulft, kentin beklenmedik sürpriziyle vurulur, kavmini terkeder, Ravenna için çarpışır ve ölür. İşte bizde Droctulft gibi bu gizli cennetin sakinlerinden olduk kısa zamanda kırılacak bir kristal gibi nazenin davranıyorduk, surların içinde görüp yaşanan her şeye. Her şey o kadar şaşırtıcı idi ki, yaşam bizim yaşama benzemiyor, ölüm bizdeki ölüme benzemiyor, etik bizdeki etiğe benzemiyordu.

Yanımdaki tren yolcularından biri birden bir şey keşfetmiş gibi oğul bizdeki etik olan ve etik dışı olanda adi ve seviyesizce başka bir şey bulmalıyız, oluşturmalıyız dedi. Uzun uzun güldüm, çünkü umutsuzdum. Belki sizde güler misiniz bilmem ama, örneğin gıdalar, evlere dağılan doğal gaz gibi dağılıyor, sayrıların doğal-bünyesel istekleri belirlenip ona göre bir beslenim uygulanıyordu. Ayrıca kavga görmedim, yüksek ses yada bir patlama duymadım. Yaşam yalın bir matematığe indirgenmiş, karmaşık bir bütünlüğü andırıyordu. Ve insanlar bilim yada esin için çabalıyorlardı, bir çaba içindeydiler. Gene de büyük bir aylaklık ve sanki hiç çalışma yokmuş gibi bir görüntü vardı. Neden sonra aylaklığın görevin bir parçası hatta kendisi olduğunu fark ettim. Düşünmek çok uzun zaman alıyor, eylemse kısa bir anı kapsıyordu. Ve bilmiyorum demek, bilmek gibi saygı görüyordu.

Bir kuş bomboş gökyüzünü devindiren canlı uçuşlarla geçti, (bankta) oturan bir adam gözlerime bakarak “Zaman içine kıvrılsaydı yalnızca geleceği anımsardık” dedi.

Burada bir hominidin torsosunu (kolsuz ayaksız, başsız gövde) sanki bütün uzuvları varmış gibi canlandırıp, konuşturabildiklerine de tanık olduk. Nokta hareket ederek çizgi, çizgi hareket ederek yüzey, yüzey hareket ederek cisim olmamış mıydı. (Demokritos gibi) ve ‘Si on soit riche ou sans un sou; sans amour on n’est rien du tout!” ‘Aşk yoksa hiç bir şey değiliz biz!” ...öyle değilmiydi.

Elest aleminden beri sınanan insanoğlu gibi, elle tutulup gözle görünen evren birden durmuştu. Günün son ışıkları altında kent neredeyse bir düş kadar soyuttu, (buzağı dili gibi kızaran) buzağı gibi sıcacık, damak gibide pembemsi, naif. minyatüri bir manzarası vardı. Sanki bütün bu olanları ‘Mısır’ın Ölüler Kitabı’ndan izleyip anlıyorduk.

Ayrıksı düşünceleriyle, insanlığı yaşadığı cinnet parametrelerinde sarsmaya çalışan kuramsal terörist Baudrillard’ın paradoksal düşünceleri yada ‘Sisyphos Söyleni’ gibi yaşamın saçmalığı ve gülünçlüğü karşısında uyumsuzlaşan insanın en temel felsefi sorunsalının canakıyış olduğunu söyleyen sahte görünüşlerle donatılmış bu hiçlikler evrenini, bir cinayetin kusurlu görüntüsü olarak algılayıp, gerçekliğin zerresini bile barındırmayan bu yanılsamalı göstergeler dünyasında, yüzümüzü yapıştırdığımız soğuk cam bizi iletmiyordu artık.

Donuk, ölü bir zaman manzarası karşısında iç geçirip, sanallığın kefeniyle gerçekliğin ölüsünü sarmalıyorduk. Yitik çığlığımızı aramak için geri dönerken, tüm yıldızlar bir bir sönüyordu, gökyüzünde karanlık bir rüzgar soluğumuzu çekip alırken, sürükleniyorduk

Üzüm, incir ve kâlp (yürek burkan) dolu bir manzara karşısındaydık Yemameli Müseyleme’tül, Kezzab ve Ansi gibi yalancı peygamberler için  üzüldük... Mademki yalnızca duyu dalgaları ve kokuyla iletişim olacak, Mozart bir efekt sayılıp, burun kılı makinası ve pigme tıynetindeki kuvvet aşağılanacak ve Tiber ırmağı gereksiz bulunacaktı... Hasılı yapılanlar ve yapacaklarımız boş bomboştu. Bütün bunlara ne gerek vardı.

Derken, kutsal kitaplarda “iki kızdan biri haya ile yürüyerek Musa’ya geldi.”  diye yazan gibi, bizde birden gizli cennetten ayrılıverdik, trenimiz hareket etmişti.

Kompartıman komşum ilk kez konuşarak, “Yanıp yıkılan hep sevendir kardeşim, sevilen sakince uyur, otolara biner, evinde saka besler, duymaz, görmez ve konuşmaz. Seven ise ateştir, kül olur, kül içinden Anka olur. Bilir misin dünyayı sevenler ayakta tutar, bütün özveri onlardadır, sonsuz başlangıcın masalı gibi, güneyin kalbinden bir sardunya geldi, Fal-ı Reyhan-ı Sultan Cem gibi seven hep sevdi, hep sevdi dedi. Adam geçmişin panteist hurufiliğinden gelmiş biri gibi beni etkiledi. Yani pek ilgilenmediğimi anlayınca daha saatlerce özdeyişler püskürüp, nice kıssalardan, masallardan söz ettiyse de ben uyumuşum.

Ama uyumadan anımsıyorum, bir şey daha söyledi bak Keje 2x2=1 eder, birbirinin aynısı şeylerin tümü tek bir şeydir dedi. Onlar çoğalmaz, azalmaz, bölünmez ve toplanmazdırlar dedi.

 

“Elf leyle vü leyle” (devam eden masallar demek) Sanki İthaka’yı arar gibi, bir Haçlı gibi Sümer, Elam, Akat, İbrani, Arami, Süryani, Nabat, Semut topraklarından gelip geçiyor ve Richard gibi gidiyor, gidiyorduk. Palmir ve Habeş’ide arayıp bulacaktık.

Durakladığımız ilk vahada, ne ot ne balık ne tırtıl, karada yan yüzen, suda yürüyen, gözleri ayrı yere bakabilen, at başlı , bukalemun vücutlu, cinsiyetsiz, doğuranın küçülüp, doğanın yerine geçtiği, doğanın ani gelişimle doğuranın yerini aldığı ve bu döngüyle ölümsüzlüğü ve doğuran safhasına gelince doğanın yerin alıp sonsuz gençliği yakalamış bu canlılar bölünerek çoğalıyor ve her seferinde yeniden bölünerek sonunda ik yavruya dönüşen bu canlı ölümsüzlüğü ve sonsuz gençliği yakalamış görünüyordu Üstelik ne yaparsanız yapın ölmüyor süngersi kauçuk bir madde gibi kopuyor, eriyor, ama eksilmiyor. Yavrulamanın dışında parçalanmıyordu, hayranlığımızı saklayamadık, tutulmuyor da akıyor, kayıyor, uçuyor sanki, görmek gerek diye bitirelim. Hakepa platosundan 1000. Yüzyılın ilk şafağını izleyen serüvencilerde oradaymış, adı “zaman yayında titreyen prens” anlamına gelen önderleri var, kanlı, ışıklı tırpan ve oraklar silahları, kefenler, terazilenmiş tüyler, kanatlı zamanla, boşluktan kelamın kurban olduğu yerlerde gittik diye bir sürü şeyler anlattılarsa da dinlemedik

 

Trende birden karşımıza çıkan, orta yaşlı, nur sakallı biri, aynı Kuran’daki gibi ancak sezilebilen şeyler nakletti saatler boyu “Çöl kenarına kurulmuş yalnızca tek bir omurgadan bileşik tuhaf bir şehir varmış bir zamanlar, o vücudumuzmuş, ruh vücut uyuyunca buharlaşır ve öte dünyadan gelen rüzgarın önünde başıboş bir yaprak gibi sürüklenip, kof bir kozaya dönüşürmüş. Gövde yani vücut, tüneğimiz olup, uykuda, ruh tüneğinden uzaklaşır, gövde ıssız, terk edilmiş bir hal alır. Yıldızın yavaşlama kavsi buhar tabakasının mihak gecesidir. Her Arabi ay balçıktan cenin doğurur. Ayna yüzlü, ay halesi biçeminde vücutlar, doğu kıble semtinden, gaybi hüviyet yüzünden, güneş efrenci yardımıyla tlût (balık) ve ferkadan sayesinde, Hamel burcunun seyyaresiyle doğar. Bu  Utarit ve sudur. Hımareyn’de göğün titrek kısımlarını sevenler şua açısından ahadiyet mertebesine erdiğinde , Hâke, Yele, Su ve Sevr, Sünbüle, Cedy ve Toprak olurlar.

Zeval’den önce Hind dairesinde, mikyaslı çubuğun gölgesi dağa vururmuş. Matl-Silbar kertesinde mihverin kuzey ufuk işaretini araştıranlar Hamel burcu feleğe erdiğinde Cevza ve Seretan’ın yanına gitmişler. Kutb-i Süheyl’de, Esed’le beraber çölde, Mizan yönünden kervana katılmak üzere gelirmiş. Akrep, Kavs ve Cedy’i birlikte sokunca Delv, Hut’la onlara yardım etmiş. Kamerin yörüngesine gelince, develer fezanın taksim şekli ve bürûc dairesinin devrini tartışanlar, mikyaslı çubuğu yerinden sökerek gölgeye ve tartışmaya son vermişlerdir.

Mesteki’nin Misk ve Uduhindi’den Hithit’le anlaşmazlığına gelince Cümle-i Asğâr’ın Cavi ve Besteki adında iki ağacı varmış. Besbase ağacı, Kafur ve Sandolos ağacı ise yokmuş. Burlu Sünbüle kokan ağaçsa çene ve omur ağrılarına iyi gelirmiş. Rabia ki kızıdır, bu sayrılığa yakalanınca önce derman sonra cefamı diyerek salisen ağacı kesmiş. Mağyeb-i Tir’de duyulan bu olaya Misk ve Hithit gülünce bunu duyan Mesteki Matla-i naş ve Kutb-ı Cah’dan akan suların yönünü değiştirerek Matilyun yada Matliklil olarak  tanınan bu kişilerin o yörenin sularını kesmiş olmakla canlarına okumuş. Matl_ı Tair ve Matl-sımak, Mağyeb-i Tur’da bu duruma karşı çıkarak kavgaya son vermişlerdir.

Eşeğin efendi olduğu bir köy vardır, hizmetkar olan adam her gün tam üç öğün eşeğe büyük bir sepet içinde küspe, elma, bağ yaprağı, çavdar, yulaf ezmesi ve hasıl getirir, dereden kovayla su verir. Eşek, semender gibi, at gibi semirmiştir orada, gözleri anlamlı bakar eşeklerin, kulakları dimdik olup yuvalıdır. Eşekler yaşar insanlar hizmet eder. Her şey tersinedir. Bir gün eşeği (Süveyş bülbülü gibi) süs olmaktan kurtarıp her işe yaradığını gösterecek olan bir panayır sahibi gelir köye, eşek tekme atmakta, koşmakta, ağır yüklere bana mısın dememekte, dağa taşa çıkıp inmektedir. Bezgin ve miskin olan köylüler eşeğin böyle bir işe yarayıp, kuş gibi beslenmediğini, üstelik semerde vurulduğunu görünce usları şaşalayıp, daha da kötüsü bedenen sayrı olup yatağa düşerler. Kutsal bildikleri hayvan zavallı bir şey olup çıkmıştır. Dahası gözü yaşlı köledir. Köylüler bu yeni duruma alışmaktansa kutsal hayvanlarını semadan sahraya düşmüş işaretçi bir yıldız gibi kargışlayıp kurban ederek köyün girişine buzdan bir nöbetçi gibi putunu dikerler Bir zamanlar eşeklerin efendi olduğu bir köydür orası. Yular insanların, altın gerdanlık eşeklerin boynundadır orada.

Mizantrop (insansevmez biri anlattı bunları) birindendir dinleyin, Isfahan sokakları niçin her gün lale sularıyla yıkanır, Hafız yeryüzünün en güzel mücevherlerini sonunda kime sattı. Şiraz’da, Tebriz’de güneş niçin dağların tepesinden önce rüzgarda sallanan bir kamışa vurur. Rey’de bir nakkaş, şarap testisinin üstüne yaşlı bir adama şarap sunan ve elinde mavi gündüz safası tutan genç kadını çizerken, resimdeki testinin de üstüne ve iç içe aynı resimleri sonsuza kadar nasıl nakışlar. Kimbilir...

 

 

 

V

Şahlanmış bir ata binen ve elindeki kılıcı sallayan ceset ve ölü cenini karnında taşıyan hamile kadın, Seliak hastalığı olan insanlar, “Eppur si muove!” ‘Yine de dönüyor!’ diyen Galile, iki atın çektiği gümüş tekerlekli arabasıyla göklerde dolaşan tanrıça Selene, “Yalnızlığını kanıksamış kule”  “bir güneş İsa’dan önce” “Üzerinde bir kuğunun ışıldadığı göll” “gölün ötesindeki bahçede güneşin yumurtalarına benzer bal kabakları” Akheron’da kayıkçının verdiği silik para, cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol diyen Mevlana, efsanevi Krosios, Midas’ın yurdu ve Korinthos kıstağında Phaiakların adası. Sais ile Eski Atina arasında silah arkadaşlığı. Babil, Allah kapısı demektir ki, Mekke ve Medine yolu üzerinden gidilirdi. Cenk arabaları ve telepatik tanrıları vardı Babil’in.

Atina, Babil, Mekke, Smyrna, Roma, Maya veya... tunç çağı denizcilerinin güçlü kuzey rüzgarlarıyla Mısır’a kadar inip yarımadaya yerleştikleri ve Hicaz’da dünyanın ilk kolonisini kurdukları, metalurjinin beşiğinin, Etiyopya olduğu, o zaman güneşin kuzeyde göründüğü ve güneşin soğuk ve uzak olduğu ve hız limitinin de saatte 50 km ye vardığı, Kafkas atlarına binerek yolculuk yapıldığı, bir Miken teknesiyle Pamir dağında yol alındığı, Oberon ve Umbriel adlı kaşiflerin iki büyük uyduyla Basra’ya indiği ve Nereid ilinin yüzeyinin buzdan oluştuğu, Kuiper kuşağı kökeninden olduğu düşünülen bedevilerin bir kuyruklu yıldız ailesi olan Sentor’larla yakın akrabalığı. İnsanların sevgililerini sabah çiğinde aradığı, suları çöl renginde bir koya bakan prizmadan kraliçenin göründüğü, sesinde evren boyutunda bir kin ve sonsuz bir utku taşıyan kralın, her gün kraliçenin boynunu vurdurduğu ve güneşin batmasına yakın kraliçenin prizmanın içinden gene doğduğu, alacakaranlıkta ormanı gözetleyen tanrı, çift yüzlü Janus’un  kraliçeyi kaçırarak prizmaya olan tutsaklığından kurtardığı ve kehribarda saklanır gibi kralın prizmaya girerek sonsuzluğa kavuştuğunu sandığı, tozlu bahçelerde öten gece kuşlarının ötüşerek bu durumu bütün şehre yaydığı, zındık bir ölünün buna inanmadığı, kralın prizmanın içinden zındığın ikinci kez öldürülmesi buyruğunu verdiği, zındığın bir kez bunu yaparsa sonsuza dek yapmak zorunda kalacağını, çünkü zaten ölü olduğunu, ayrıca insafı varsa bunu yapmamasını bir kurdun bile sıkıştırıldığında kaçmadan önce durup, bir daha göremeyeceği düşmanına son bir kez baktığını, ölü bile olsa yaşamın ne kadar tatlı olduğunu...

Suya damlayan su gibi saf maddenin ürkütücülüğü doldurdu odayı bir an. Sonsuzluk, bakışımlı iki ayna, Capet kravatı da giyotin oldu artık dedi.  

 

VI

Tulkarem’de kadınlar fanilaları öküz ödü ile yıkarlar, kundaklanmış Mısır tarlalarının yanıbaşında Mısırlar bataklıkların kenarındadır ve bataklıklarda yaşlı balıklar, kanatlı balıklar ile yüzgeçli kelaynaklar bulunur. Samiri’nin yaptığı buzağı heykellerine tapan inançsızlar gibi bu kadınlarda, balıklardan ürker ve onlara taparlar. Beşbin yıl önce Mısır’da Atlantis yıkımından gelen bir terzi yaşamaktaydı, yüzbin yıllık bilinç diyalektiğinin oluşturduğu bir dille konuşurdu, soyunduğunda  kuyruk sokumunda yüzgeç izleri olup, böğründe de pençe izleri vardı, bıyığı da kedi bıyığı gibi sarkıyor ve tel teldi.

“Yeşil gözlü siyah bir parsı” rüyasında görenler o terzinin soyundan gelen Tulkarem’li  kadınlarmış onun için taparlarmış balığa, kocaları gibi sayarlarmış onu. Siyer, Sarf ve Tecvid’le, Damat Ferit’de onların soyundan gelmeymiş. O kadınlar, o yaşlı balıklar için şöyle yas tutarlarmış, ağıt yakarlarmış şöyle, aynı soydan geldikleri hasebiyle kutsarlarmış.

 

“Kadın bedeninde kadersin sen

Ve ben bu kadere boyun eğmiş

Şimdi seni uzaklaştırdılar ey efendim

Ağacından uzak yeşil yapraklar gibi

Ve ben senin çığlığınım ey efendim

Bir ah gibi uzayıp giden patikada...”

                                                              Nizar Kabbani

 

30 yıldır daha bir canla ve çığlıkla yakılırmış bu ağıt, ama otuz yıldır yapılan bir şey Kronos bakımından gerçekten otuz yıllıktır, Kairos ise zamanın süresini değil, içeriğini, yani düşünsel değerini anlatmak için kullanılır. Bu bakımdan otuz yıllık bir şey Kairos bakımından bomboş bir şey sayılabilir. Tiberli biri, Heratlı birine ama -boşlukta- göreceli bir şey değil midir demiş ve çok daha tuhaf bir şey söylemiş ardından;

“Vanitos Omni Vanitatem”

“Her şeyin boşluğudur boşluk.”

Bu bakımdan dolu nedir ki, Mudanya ile Napoli arasında bir kara parçası mı, Sıffin savaşı mı, ortası delikli halkaya benzer evren mi, Hubble sabiti, Fourier çözümlemesi gibi kozmolojik parametreler mi, kafirler ve zındıklar mı, feniks kuşu mu, Kafernahum’da cebinde polonyum elementiyle dolaşan çaşıtlar mı, müon nötrinosu, Çerenkov ışıması, akseleratörde yapılan deney mi, Nomad ve Chorus dedektörü, Van Allen kemeri, Zarya (gündoğumu Rusça) , Mongolizm, Kuvaga (Afrika yaban eşeği) Triangulum kandili, Hitler mi, Hititler mi, Metshta (Rüya mı), Capricornus mu...

İskender’ide, Byron’uda, Dante’yide anofel ısırığı öldürmüştür. Filden fare olacaktır. Lalende yıldızına gidip, Oort bulutuna sokulacaktır. Ama kendi gölgesi, kendi boyuna eşit olunca piramidin boyunu bulan Tales gibi, halk beni çok sevmiştir. Halk kamçılayanı sever, nükleer reaktörün kalbindeki büyülü mavi ışık gibi bayılır. Ama halk yok artık. Holografta 3 boyutlu aktris evimde yaşıyor. Ay ışığının yanında. Gerçeği ara sıra bu iletişim ve tanışma bantlarını denetliyor. 120.000 kişinin içinden beni seçti. Çünkü yazacağım aşk öyküsünde holograftaki aktrise aşık olan bir yazarın sanal ve trajik aşkını anlatacaktım.

 

VII

Pelios mızrağını kuşanan demirboğa Perseus, gönül verdiği Hint güzeli Andromeda’yı kırlara kaçırdı. Pompei’nin gölgelik yerleri ve Akra yamaçlarında kuzularla, dolaşıp durdular. Orman çakalları önlerine çıkıyor, posta tatarı olan bir Frigya delikanlısı ve yanındaki kız kırlarda, kırıtarak yanlarından geçiyordu.

Hercules arslanı kızı istedi, kanıt için kırlangıcın göğsündeki kan beneğini gösterdi. Korken ödülünü alan bir Romalı da önlerine çıkarak Baküs’ün boynuzlarından daha kutlu bir nesnenin olamayacağını, kendini Thalia’nın arabasıyla kaçarak ağaca asan Byblis’in, akboğa Ceres’in ekinlerine çürümüş toprak olduğunu söyledi. Zehyrus’a aşık Cephalus ortaya çıkarak ipin ucunun kaçtığını ve başa dönmesi gerektiğini bildi. Oysa karısı Procris onu ormanlarda arıyordu. Cephalus esen yelle dinlenirken Procris anlıyor ama Cephalus bir yırtıcı sanıp, onu okla vurup öldürüyordu. Ammo’nun boynuzlu bilicisi ile Aurora’daki Phoebus’un üç ayaklısı idi bunları anlatan.

Anlatan “korkunç bir işe kalkışan kişi bunu çoktan tamamlayıp bitirmiş olduğunu düşlemeli, geçmiş kadar geriye döndürelemeyecek bir gelecek olduğu düşüncesini kendine kabul ettirmeli. İnsanın öteki insanların yaşamlarının belli anlarında onların düşmanı olabileceğini, ateş böceklerinin, sözcüklerin, bahçelerin, akarsuların, günbatımlarının düşmanı olamayacağını.” anlamalı.  Başka biri ; kafirlere daha çok güvenirim, müminlerin içtenliğinin kanıtı nasıl belli olabilir ki” dedi. Biz ise uçurumda vaklayan ördekle dolaştık, yankı yapmayan ördek sesi yerimizin kolayca bulunmasını sağlayabilirdi. Hadardaki mağaralarda işte böyle birbirimizi yitirmeden dolaşabildik. Mesyanik bir Marksizm teması içinden, Frankfurt ekolünün sapkın figürü Benjamin av arkadaşımızdı. Çisentili poyrazda uyuz bir keçi vurduk, Cenab-ı hak onu vuranın, onu kılavuz edinenin, ona bağlananın boynuna keçinin yularını taksın. Et değil labada ezmesi yeseydiniz, ciğer püryanı, horoz ibiği otu kaynatın. Suffe’de (medrese) bunu öğretin. Gadirihum’da vasi ve halife atananı sevin. Bulut kükreyip çakal yağmuru yağsa da, buz erintilerinin üstünde Konstanz gölünden atla geçerken ikiz leoparlarla , tilki yavrularını izleyerek dağlara bakın. Av avlamayın.

2x2=22 bilinirsede şu uzakta ki son iç çekiş köyüdür dedi. Kör melekler ve kamçılar sergilenir orada. Pegasi yıldızı Aralık’ın ortasında köye iner. Ve yıldızdan gelenler gözlerimizin içine bakarak, dünyada yaşamın olmadığını savlayabilirler. O zaman son iç çekiş köyünün en yaşlı sakini der ki; Öyleyse yaşam yok ve ben yaşamıyorum ama bunun bir ayrıksılık olduğunu düşünelim ve diyelim ki ben bir ayrıksıyım, öyleyse ayrıksılığında bir ayrıksılığı olmalı, öyleyse yaşam yoksa, bir yerlerde yaşam olmalı dedi. Son iç çekiş köyü halkı bu paradoksla Nefertiti gibi gözlerini yumdu ve uyudu. Var ve yok, yok ve var.

VIII

Trenimiz ahiret melekleri gibi içimde kımıldayıp giderken Medine peygamber ölüsü ile tüccarlık eden bayağı ve ahlaksız simsar yuvalarından biriydi. Hafir’de serap ve kum bahçeleri arasında kabile bayrakları dalgalanıyordu. Ravza’nın yeşil kubbesinde, peygamber sanduka örtüsü içinde ahsız iskelet gibi yatarken, kabirlerde çürüyen atlas örtüler, maden çanaklar, kandil yakmalar, Hama ve Humus develeri, kasabalar, iskemle, hasır, porsuk eti, kerpiç ve kafesler vardı. Küveynat neresidir diye sordum? Buhara katırlarıyla, Isfahan beygirleri arkamda duruyordu. Nerelisin hangi şehirdensin dediler. İçimi çekerek geldiğim yerin içinden soğuk su geçer dedim. İskorpütlü çocuklar, çürük diş, Türk yavruları ve çekirge turfuğu yiyen insanlar vardır dedim. Tanrıları otomobile biner, Arap kursağı (kısrağı mı!) orada da vardır. Hicaz hurması satarlar, Kamame papazları avcunda yıldız tozu gezdirir, Kudüs’ün hançerli putu, pancurlara fesleğen saksısı ve Balfur’un söylevinin Davut’un mezmurundan daha etkili olduğu bir yerdir dedim

Soyguncu Urban’ı tanımazlar, ağlama duvarının aşınmadığını görerek yalvarmanın ne menem boş bir şey olduğunu düşünmezler dedim. Güldüler. Biri bende Pozantı’dan geldim dedi. Devenin üstüne merdivenle tırmanmaya çalışan Avusturyalı subay, kanalı geçmek için Taberiye gölünde tulum idmanı yapan Sivaslı nefer ve boğularak öldürülmüş Arap kadınlar çevremi sardı. İsa, Nasıra’da marangoz çırağı idi dedim.

Halife alayı geçti yan sokaktan, Arap gırtlağı mahalleyi çınlattı. Erbaa vaburat li Dicele tu vel Fırat diye bağırdı biri. Hurma korusundan bir kız çıktı. Yüzleri yırtık, meşin keseli, kirli bir  urban Beyrut’ta Bassul oteline vardı. “Zehiy tasavvur-u batıl, zehiy hayal-i muhal” diye söz edenlerin arasında koştum durdum. Meğer Rayak’ta bir tren kazası olmuş. Diken yığınına sarı boynunu uzatan deve gibi ölmüşler. Şam’ın, Barada ırmağı kıyısına gömmüşler. Zahle’nin dağ yollarında ağlama sesleri bir türlü kesilmemiş.

Sukulgarp’te çobanlar yaraları sarmışlar. Havran’da gün batımında Arap sazı inim inim inlemiş. Ayin Sofar’lı biri gece boyunca içmiş. Kont Kavur kılıklı biri Lübnan’a kar yağarsa Beyrut’ta bahar vardır. Sofar’da nisan İstanbul’daki gibidir. Şam bahar gülüdür derler, Kudüs’lü kışı tanımaz demiş bir vodvil esprisiyle. Piedra ırmağının kıyısına oturup ağladı oda dedim

XI

Medine’de bulunan Hazreç kabilesinden Es’ad bin Zürare, Rafi bin Malik, Avf bin Haris, Kutbe bin Amir, Ukbe bin Amir, Cafer bin Abdullah adlı altı kişilik bir grupla Akabe mevkiinde karşılaştı. Ubeyy bin Halef, Bedir’de öldürülen kardeşi nedeniyle bir düşmandı. Allah-ü Teala’nın en çok buğzettiği kimseler, Katade bin Numan onun çevresinde çarpışırken gözünden okla vuruldu ve gözbebeği yanağının üzerine aktı ve o gözbebeğini eline alıp yerine koydu ve Katade’nın bu gözü diğerinden daha dayanıklı daha güzel oldu. Güneş batıdan doğuncaya kadar tövbe için açık kalır dedi Tirmizi Sığırı kesip bir uzvu ile ölüye vurunca dirildi ve kendi dili ile katilini söyledi. Camius-sağir’in sözüne göre miskini ve fakiri sev ve cennete git. Allah düşmanı Samiri. Kuba’dan bir Cuma günü Ranuna vadisini geçerek Vedd, Suva, Yegüs, Nesr adlı putlar Medine’ye gelmiştik. Medyen halkı. Aya şehadetle işaret etti ay derhal ikiye ayrıldı, şak oldu yarısı Safa tepesi, diğer yarısı karşıda Kaykaan tepesi üzerinde göründü. Allah-ü Teala Vetekaddes Hazretlerinin fail-i mutlak olması gibi. Fil hadisesi, tuğyan eden bir kavmi yok etmiştir. Beyt’i korumuştur. Ebabiller, Ebrehe’nin ordusunu kum taşıyla -ayak ve gagalarındaki- helak etmiştir. Y gibi bir adam belirmiştir. Kum zambağı elindedir. Cuma adında bir tepeye gelmiş ve 53 yaşında panteri dağa bakan bir çocukla karşılaşmıştır. Çocuk bedeninde bir güneş parlıyordur. Hayvan ruhu gibi bir gölge hiç yerini değiştirmiyordur. Sakallı kadınlar dolaşıyordur. Her şey taş kesilmiştir. Develerle  Şam ipeği gidiyordur. Garip bir üçgen havada asılı kalarak sağa sola kayıyor, bilge şair Basho koltuğuyla-kulübesiyle beraber yaşıyordur.

XI

Badiyelerde oturan aşiretlerin şeyhleri kurnazdırlar. Ne kadar güven verirseniz veriniz, baba oğul bir arada gelmezler. Casuslar dilenci kılığındadır. Nur-u Şalan gelirse oğlu Nevvaf çölde kalır. Lübnan’da Nevvaf’ı konuk etmiştik. Şam ve Bağdat arasındaki sonsuz çölün büyük bir parçası Ruvale aşiretinin hükmündedir. Nevvaf ve babası orada hükümdardırlar. Suvareke kabilesinin kabzalı bıçaklı ve devesine bir türlü binemeyen Hintlisi gibi Hilaliahmer’e bir gün Bağdat’a karadan ve çöl ortasından nasıl gidileceğini sordum. Size bir yıldız göstereyim birde mühürlü bir kağıt vereyim, hecine binip on gün on gecede gidebilirsiniz dedi. Nevvaf’ın dediği doğruydu, ama mühürlü kağıdı başka aşiretin adamları görürse bu Ruvale bedevisi için ölüm fermanıdır. Aşiretlerin çölünde Nevvaf’ın göstereceği yol yıldızından başka birde Aman yıldızı vardır: Altın! Altın kuma atıldığı zaman sesten başka her şey verir. Salta’da, Amman’da, Yukarı Necid’de, payitahtı Hail’dir. Medayin’de, Sebi’de, Cedide’de, Katya’ya hakim tepelerde, Mahdes taraflarında sadık ve cesur ceylanına binenlerin elinde, Şeyh Utvan’ın yerinde bu hep böyledir.

Türk topuna sarılmış olarak parçalanan Osman 333 senesi Haziran’ının 3. Günü Medayin’de o vadide tuzağa düşerek ölüp gitmiştir. Marn’dan sonra, kartal yuvası, Kap’ta, kılıçlı Medini nişanı, Ebuasab tepesi, Nebi Samoil siperleri; çöl ölü bir şeydir. Çölde insanın ayak izlerinde bir cesedin çarpan kalbini ve dirilen bin canı görebilirsiniz. Tih sahrasında Urban (fakir bedevi) vardı. Cefir badiyesi, Tih badiyesi, Sina badiyesi, Ariş’ten geçenler, Ümran destanı, Hafir ile Nahil, arpa yiyip, kemik kemirenler, yağmur çukurları, böcek ve mikrop dolu idi.

Kantara, Ferdan, İsmailiye, Şalof ve Tarsum taraflarından Asluç’ta süslü bayraklar vardı. Kuseyme’de bir su için demir boru şebekesi vardı. Çığtave ve Emden’de. Ökçelerimle mezarın toprağını sıkıştırdım. Neccablar, Gor çukurunu kazdılar. Bu yahudi topraklarını bizim kadar kimse sevemez. Vadii Sarar’dan, peygamber İsa’nın yıkandığı Şeria’ya girdik. Kaç defa türbe, mezar, ağaç ve ateş parçaları senelerden beri ılık mezarlarının içinde ölülerin kemikleri bize kadar geldi. Taluşşeria’da dağ kümeleri vardı. Ölü tank cesedi ne acıklıdır. Demir küre ve demir tarlası bulduk. Şeyhi köpek ve tilki sesiyle taklit eden bir bedevi korkuttu. Katya muharebesinde çok kakule (sedye) kullandık. Rumani harbde, Kerbela’da, Balat yahudileri vardı.. Magdaba Telürrefah’da 0x3=0 eder ama 3x0=000 eder dediler. Dağları kumları ve ufukları ölü doğan çölde yaşayan şeyler iki kat yaşıyorlar. Ceylan gözleri, çölün gözleri gibi. Sanki çölde pek çok esrarlı göz doğuyor ve batıyor. Çöl insanının yalnız gözleri güzel, yaşayan, dönen ve derin bakışlarla yanan gözler. İnsan kum üstünde ölü bırakmaya dayanamıyor. Çünkü ne mezarı ne izi kalıyor. Bir denizde bile insan ancak bu denli kaybolabilir dedim. Çin flütü, yada firavun güvercini (akbaba) gibi Afrika’da tamarind ağacının altına bile gömülenler vardı. Son olarak Yukatan’da altına hücuma katılanlardanım. Yaşamımın son günlerinde, işitmek için duymaya, görmek için bakmaya kesinlikle gerek olmadığı ve güneş pleksüsünün, hiç farkına varılmaksızın bunların yerini tuttuğu izlenimine varan Desplein gibi, bir incir ağacının dibinde doğrularak uyandım. Kutsal öğlede ılık bir rüzgar usul usul kirpiklerimi yalıyor. Reşide tam tepede dallardan ayırt edilemeyen yemyeşil gözleriyle üzerime doğru çişini yapıyor, ağzımı açıyorum.

Birinci kıtası başlamıştır

Akrabam belalım olmuş, kendisini yerden yere atmış ve çıldırmaya başlamış ve intihar etmiş. Kendisi çok güzel bir uykuya dalmış. Uykuda Allah ona (bir güze)l dua etmiş. Öldüğüne çok ağlamışla. Ve tam tamına ölmüş. Herkes üzülmeye başlamış.

Birinci kıtası bitmiştir.

İkinci kıtası başlamıştır.

Kadir gecesi, kadir gecesi. Sevgili peygamberimiz aleyhisselamın ve Ashab-ı kiramı’ın yemek konusundaki uyugulamalarına baktığımızda günde sadece bir defa yediklerini görüyoruz. Ebu Said el-Hudri şöyle anlatıyor. Resul-i Ekrem sabah yemeğini yediği zaman akşam yemez, akşam yemeğini yediği zaman sabah yemezdi.

Üçüncü kıtası başlamıştır.

İslamın binasını teşkil eden temel esaslarından ve en büyük erkanından birisi de Ramazan orucudur. Hakkcelle ve ala hazretleri ayet-i kerimesinde; ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, oruç sizede farz kılındı. Taki korunasınız buyuruyor. Bakara 183 Oruç niyet ederek, tanyeri ağarmaya başladığı zamandan güneş batıncaya kadar yemek içmek makarna et gibi şeylerden uzak durmak demektir.

Dördüncü kıtası başlamıştır

Bütün evlerimi satmışlar, sokakta kaldım yalnız başıma her zaman dilenci oldum ne param yok ne ev yok bir ev bile tutamadım keşke ölseydim arkadaş bu iş çok zor kendini sıkma canım bir ev tutarsın

Beşinci kıtası başlamıştır

Birgün 350 tane televizyonum vardı. Sonra pazardan dönünce bütün televizyonumu çalmışlar çok çıldırdım, artık kumar oynamaya başyladım artık hep kumar oynucam birisi 850 milyon varmı tam 350 televizyon alır kendini sıkma kardıeş ben parasını veriyorum Kaçtı 850 milyon ama olamaz 650 milyon var Ama kadeş o kadar param yok ki o zaman alamazsın bana Ben bu işi bıraktım biz verelim dedik ama napalım çok pahalıymış.

Beşinci kıtası bitmiştir

Altıncı kıtası başlamıştır

Her gün 3 kilo domates alıyordum Domatesi eve bırakıp gitmiş ve o adamın çocuğu gelmiş eve ama kapı kilitliymiş babasıda Kadıköy’deymiş Ve çocuk hemen Kadıköy’e doğru hareketle geçmiş tam gemi kaçarken gelmiş ama gemi gitmiş 1 daha Kadıköy’e gitmek için 33 saat bekleyecekmiş Ve gemi gelmemiş sonra eve dönmüş ve kapıda beklemeye başlamış

7. kıtası başlamıştır

Sahil yolları vardı bak gide gide sahil yolundan geçerken arkadaşına uğradı hey hey baksana demiş gel senle İstanbulu gezelim Sen cadı gördünmeü Görmedim ben gördüm sahil yolu kaç metredir biliyor musun Biliyorum kaç ? 5 metredir hayır bilemedin kaçtı biliyor musun 7 metreydi

8.Kıtası başlamıştır

Bu haberlerin vahiy olduğuna hiç şüphe yoktur.

el İsmet (günahsız) el-Tarık

Son.

Bittiğini nasıl anlarız!..

 

 






ÖMER CEM

(3 veya 4 tanesini yayınlayalım)

 

 

Karanlığın melodisi

Yine tınımda bugün

Uyutmuyor gölgemi

*

Sıcak yaz günü

Su istiyor benden

Sarı çiçekli kaktüs

*

Avucunda Ramses

Doğmasını bekliyor

Kızgın yüzlü güneşin

*

Zifiri karanlıkta

Acı şarkılar söylüyor

Sandala vuran dalgalar

*

Çitle sarılı bahçede

Müzik ağacına yaslı

Kitap okuyorum

*

Düşümde kayın ağacı

Şiirler arıyorum

Uykusuzum bu gece

*

Üstünde yırtık ceket

Öylece ilerliyor

Karanlığa doğru

*

Ağaçtan düşen damlalar

Gecenin içinde

Ürkütüyor gölgemi

*

Siyah kar yağıyor

Karanlığın içindeki

Yorgun bedenine

*

Boş bir hece gibi sessizlik

Ölümle başlayan

Ve ölümle sonlanan

*

Ölümün ezgisi

Korkutuyor yine

Uyuyan bedenimi

 






***

ULUS FATİH

*

TÜRK DİLİ VE ŞİİR

 

Her zaman şunu düşünmüşümdür, acaba başka ülke insanlari da kendi ülkesi ve degerlerini -özellikle gençlik çaglari boyunca- küçümser mi?.. Kanimca bunun asil nedeni, pek çok düşünsel yöntemin diş kaynakli oluşudur. Örnegin marksizm, totalitarizme kaynaklik eden (dayanak) Nietzsche veya 1789 önü ve ardindaki kamu hukuku doktinleri, antik Yunan veya Arap bilgelerinin görüşleri, kültürün yurdu olmamalidir ama, bilinçlenme çaginda (adi üstünde deli kanli) neredeyse içgüdüsel olarak karamizaha (absürd düşünce) yatkin olan insanoglu, ister istemez bu konumun tuzagina düşmekten kurtulamiyor (buda olagan çünkü karadüşüncenin ‘ideoloji’ o dönemdeki yorucu endikasyonlarini azaltiyor, bir tür katalizör göreviyle  kişinin ‘ben’iyle uzlaşiyi sagliyor).

 

Buradan şuraya gelmek istiyorum, Türk şiirinin geriledigini, artik iyi şiir yazilmadigini savlayan görüşlerin bu yaklaşimla bir ölçüde ilişigi var. Çünkü biz genç bir cumhuriyet olarak, henüz kendine güven duyan bir toplum degiliz, oluşma aşamasindayiz, düşünün ki Osmanli’nin tebasi olmaktan, cumhuriyet yurttaşi olmaya dogru bir geçiş sürecindeyiz, 82 yillik Cumhuriyet dönemi, 622 yil süren Osmanlilik yaninda Fetret devrini ancak karşilayabiliyor, -ama Cumhuriyetin yükseliş döneminin de yakin oldugu kanisindayim. Bugünün şiirinin degeri konusunda ise, bu yaklaşima karşit paralellikte, günümüz şiirini tam anlamiyla olumluyorum, üstelik bunun nedenleri de geçmişin kökleri arasinda sakli, bir kez söze dayali, sözel toplum oldugumuz hepimizin ortak görüşleri arasinda, romanin yazilmaya başlamasiyla yazili topluma geçiş süreci başladi diyebilecegimize göre, bunun başlangici Cumhuriyet’le komşu bir zaman dilimi sayilabilir. Osmanli çok uluslu yapisi geregi en büyük tebasi olan Türklerle arasina, belki bu yapisindan ötürü dil engelini koyunca, 600 yil boyunca Anadolu sözel toplum olarak yaşamak zorunda kaldi, yapay bir dil olan Osmanlica, imparatorluk tarih sahnesinden silinince, karma bir kültürün (acaba Türk-Islam sentezi de mi böyle bir şey!) objesi olmaktan öteye gidemeyen kendisi de, imparatorlukla birlikte aniden yok oldu. Düşünün ki bir zamanlar (neredeyse) Hint sinirindan Kâbe’ye, oradan Viyana’ya uzanan cografyada bugün Osmanlica konuşan tek bir ulus yok, bu dilin yapay olmadigi ileri sürülebilir mi...  Ama Osmanli, belki teknodemokratik bir yapiya sahip olabilse ve basim aygitini (topluma inişi göz önünde tutulunca) 300 yil geciktirmeseydi, sözel toplum olarak kalamazdik ve belki şimdi bizim de bir Don Kişot’umuz (roman) olabilirdi. Durum böyle olunca altiyüzyillik Osmanli’dan yazinsal diye niteleyebilecegimiz 600 kitap kalmadi (Bu o denli edebi bir konu ki üzerine ‘Benim Adim Kirmizi’ gibi yüzlerce roman yazilabilir!).

 

Sonuç olarak toplum sözelin doruk noktası olan şiire yöneldi, bundan ötürü yeryüzü tarihinde şiirsel geçmişi bizim kadar güçlü bir başka ulus olamaz, genetik sendroma dönüşmüş diyebileceğimiz bu durum, kimbilir daha nice yüzyıllar, şiirde en güçlü uluslardan biri olmamızın nedenleri arasında sayılabilecektir. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin ‘Bir garip ölmüş diyeler’ derseniz, sonraki dizeyi bir çoban bile size fısıldayacaktır. Ama ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ derseniz, başta açımlamaya çalışıldığı üzere ya bir sessizlik ya da bir karamizahla karşılaşacaksınızdır. Çünkü Osmanlı’nın dili halkının dili olmadığı ve basım yolu ve öteki araçlarla da bu derin bir kültürel dönüşüme yol açmadığı için;  (bunu bizzat saray yani sultanlık istememiştir) şiirde gerçekten güçlü olmamızın gizil nedeni budur denilebilir. Divan şiiri saray ve çevresinin deyim yerindeyse bir avuç azınlığın (ulema) şiiridir,  böyle olmasının nedeni de gene padişahlık yönetiminin tutumu gereğidir. Divan şiirinin yazınsal değeri başka şeydir, tarihsel konumu ve sosyolojik açılımı başka şeydir (Tüm yazınsal norm ve kaygıları, tüm diğer tür ve heyecanları bir karadelik gibi -diğer türler yapısal nedenlerle gelişme olanağı bulamıyor- içinde barındırdığı için divan şiiri bayağı güçlüdür, soyut açılımı ve göndergeleri bu nedenle bitip tükenmez gibi görünür).

 

Şimdi bir başka can alici özün’e (orijin) gelecek olursak bakişimiz geregi, dil devriminin ülkemizde anlaşilmayan yanini, yani dil devriminin yapilmamiş oldugunu dile getirebiliriz. Türkçe’ye karşi Osmanli’nin organik yapisi nedeniyle oluşan dokuncaya (müdahale), 1923’de çagin ve dönemin yapisi geregi oluşmuş ulus devlet, olagan bir refleksle tepki göstererek, doktriner söylemle karşi devrim sürecine, diyelim ki öz diline karşi yapilmiş haksiz ve uygunsuz karşi çikmaya, bir yok etme, sürecine son vermiştir. Kurtuluşumuzun önderinin tutumu burada kimilerinin sandigi gibi bir başlangici degil tam aksine bir sonu belirler ve sanildigi ve savunuldugu gibi bizi geçmişimizden koparmamiş, tam aksine silinip, yok edilmek istenen geçmişle baglarimizi yeniden kurup güçlendirmiştir ve de yeniden ayaga kalkmaya çalişan bir ulusa, çagin geregi ve modern dünyaya yakişan abece’sini armagan etmeyi de unutmamiştir. Günün birinde Adriyatik’den Çin Denizi’ne gene uzanirsak, gene bir Osmanlica’yla karşilaşabiliriz, düşlenimin ironik yani bir tarafa, işte dil devrimine karşi çikanlar işin bu yanini görmezden geliyorlar ve salt bir duygunun yönsemesiyle, hamasi geçmişin, köhne algilarini hakedilir bir gerçeklikmiş gibi sunmaya çalişiyorlar. Dramatikte olsa şiirdeki tarihsel güçlülük gibi, ekonomide, sosyalitede, teknikte güçlü olmayi kim istemez. Hezarfen’i ilk uçan, kâgidi kehribara süreni ‘şua mucidi’ sayan anlayiş, basimevi, gözlemevi olmayan, güzelsanatlardan, resimden, heykelden uzak Osmanli’nin; dilinden uzaklaşmayi gerileyiş nedeni sayarak, bizzat bu tuzaga, çagdişi anlayişa kendileri düşüp, körükleyerek akli degil ‘nakli’ olmayi sürdürüyorlar. Bu ney çalarken başucunda beliren celladina ‘parçami bitireyim’ diyen III. Selim anlayişi degil, inaga boyun egen ve dilsiz kalmaya arzulu; tozlu kitap ciltlerindeki ziyneti söküp boynuna takan III. Ahmet anlayişidir.

Konu toplumumuz açisindan ne denli giriftse de yanilsamalarla sürüp gidiyor. Neyse ki yeniden kavuştugumuz Türkçe’mizle, sesimizi bayrak yapan nice yazar, nice şair ve diline vurgun sanatçilarimiz var. Unutulmamalidir ki, bir dil kendini; en iyi şiirinde belli eder. Bu bakimdan Türkçe’mizi eleştirel bakiş açisiyla kolkola, erinç içinde sayabiliriz. &

 

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder