6.
BÖLÜM / KAOTİK KESİRKREP
Son’nos
Vaspurakan kralıysam da, parmak ayı
gösteriyor ama sen parmağa bakıyorsun. Che. Lavanta kokuyorsun, bil ki
Muinüddin Pervane'sin. Sarı eşek görünce de gülüyorsun. Batılı düşlerinden gerçekleri üretir, doğulu gerçeklerden düşler üretir
ve düşleri gerçeğin yerini alır. Doğulu bir yaşam turnaların kanonudur,
Hannover simsarı, Velletri tefecisi, Einstein'ın babası kuştüyü yatak
tüccarıydı. Solgun bir tanrı Adem,
boşluk demekti. İşte bir Arrabalı, ölü
Judas'ın yanındaki çürümüş eşek cesedi. Süleymanın ifriti. Tarkovski. Ne zaman
öleceğimizi bilmemek pratikte bizi ölümsüz kılar der, yineler durur Mikail. Varolmayan
vardır. Ölülerin kuyruk sokumundaki hücreler çürümezmiş. Cebrail vahy getiren
melekmiş ve şu an işsiz. Violet allığı. Leylak kokusu. Bir damla gözyaşında yeryüzündeki
tüm kitaplardan daha büyük deha vardır. Üç kenarlı kare. Bukowski mezar taşına denemeyin dedi, çün dünyanın
ilk günlerinden kalma bir güneşle gider gelirdiniz. Bedenim gerçektir ama günah
gerçek midir. Tanrı gökyüzü demekmiş. Eliot'un tek klasik Vegilius'tur sözünden,
iyi bir Borges öyküsü çıkarılabilir. Kurgul usun bir düşünce kipi
oluşturamadığı verili uzayın sonsuzluğu
sınırlıdır. İmge varlığın gölgesidir, burada saklanır bütün (sürgün) tanrılar,
burada geçirirler yüzyılları, Çinliler arabayı görünce altına bakıp, atları
nereye sakladınız dermiş ha!..
Kelt diliyle yatan sonsuz cinsiyete,
antimaddeyi arayabilmek için gerekli olan enerji, ancak anti maddenin
kendisinden sağlanabilirmiş, pengueni şeytan sanan kadınlar, güneş bize mekan
içinde, Napoleon’sa zaman içinde uzakmış, düştüğüm yerin yardımıyla ayağa
kalktım ve güneş sürülerini gördüm, Kordoba halifeleri ve Karakalla, urlar,
evrende yalnız olduğumuz duygusu, bizi saldırgan ve sinirli yapıyordur. Elektronik
tapınaklar geçiyor. Higgs bozonu göz yaşları içinde... Ökaryot ve trilobitler.
Işık, ışık bakterilerini yiyor, göz gibidir dünyamız, uzak yıldızlar ve
gezegenlerdeki hiçlik. Ölüm. Soyut ot. Trankella ucundan kuyruk yüzgecine,
Tanrı yokluktur, metal matris kompositler.
Işık tepisi ve kaya koruğu. Theodosius limanı nerede. Nerede mermer denizi, ‘nanın tahşinin sarahannida’, ay ışığında
kuru dalda cırcır böceği parlıyor, iri bir görüntüyle sanki dolunayın ortasında
duran bir devi andırıyordu. Ürperti veren bu duyguyla sarsılırken, böcek birden
havalandı ve onun ayda ölmek için göklere doğru uçtuğu sanısına kapıldım birden...
Köklerin ve kuyruklarının atalarını tanıyan sürüngenler, yücelen toprakların
mavi akıntısında, yanık burçak tarlalarının arasından geçerek, kırmızımsı
denizlerin içindeki su akreplerinin adını, güneşin kutup duvarlarına
yazıyordular. diyakronik bir boyutta. imgenin Şamlı Yahya'dan başlayarak
kanıtlanmaya çalışılan çifte varlığı ve liderlik sultası, penisinin tepesi
papatya gibi, zamanda bir sevi, ikonsu
derebeyi, gizençli çağlar, düşler ötesi, yürek süveydası, soylu ruh, birlik
yaratan yansı o...
Ey Yeremya, melekler gül indirsin şu kadir
gecesinde, senin gizil suretine, şol
simetrik aminoasitler seni kopyalasın, ey rû yüzlüm, Prokaryot bakteriler ve
arkealarla dolsun iye kemiklerin, güneşin olsun zaman ve metan ve propan ve
manolya açsın sarı dudaklarında, ey yitik yinimin Pantalassik okyanusu ve göğün
altın çivileri yıldızlar... Atlantikli köleler ve Hidaspes savaşı Hint-İskender
arası Parslar, Persler ve parsekler, labirent yani çift başlı balta, siyah dişi
koyunlar ve Pascal'ın terörü ve zaman körlüktü…
Bienalde bir odada bir yapıt var görün
dediler, odayı açtık bomboş... Şimdi hepimiz o anı ve o yapıtı konuşuyoruz!..
Andre Chenier başı kesilirken içindekiler size gerekebilirdi demiş. Nusiybin
akademisi. Politica çok yüzlü demekmiş. Hint keneviri neymiş. İtalya veya
Almanya gözle görülebilir nesneler değildir. Panter avı limanı. Gökte arı soğuk
ışık, hayvansal kanı üzgündü onun, küçük bir ışığın içinde izlediğim evren
alefti, milyonlarca evren gördüm, birbirini örtmüyor ve gölgelemiyorlardı.
Aşkın birleştiriciliğini, ölümün değiştiriciliğini gördüm. Ve gırtlağından
güneş doğan insanlar vardı. 2b?n2b?=??? (Olmak ya da olmamak işte bütün sorun
bu) demekmiş yukarıdaki şifre (gizlek). .. Gangaumela ve Darius ve Varaka, müjde
sana ya Muhammed, dağın cenneti öpüşü, İtalya kralı Emmanuele III, bir resim
sergisinde yamaçta uzanan bir köye bakıp bu köyün nüfusu kaç demiş.
mastadontlar, hyperion, hafif bir rüzgar eser, bir iki kiraz çiçeği süzülür
yere, Ebu Leheb'in iki eli kurusun, dil sihirbazlığı filan derler, pırıltılı
arkadaşlığı ayın, eşlik ediyor sana, dalıp giden gözlerinin toza dönüşmüş bir
bahçe ya da avluda onu son kez irdelediğin, zamanın derinliğinde yok olup
gitmiş o gece ya da günden bu yana... Son kez. Biliyorum biri çıkıp şöyle
söyleyecek günün birinde, tamda gerçeği belirterek, pırıltılı ayı bir daha
göremeyeceksin sen, tükettin yazgının sana bağışladığı mutluluk veren olanaklar
demetini, tüm pencerelerini açsanda yeryüzüne boş. Geç artık onu göremeyeceksin
bir daha. Yaşam boyunca bulur ve unuturuz gecenin pırıltısında, göz kırpan ayı.
Biliriz hep göktedir ama iyi bakmak gerekir ona, belki sonuncusudur ve bir daha
göremeyeceğizdir. Hepimiz, herşey bir gaz devidir, az öğle güneşi, biraz yaban
arısı ve sis dörtgeniyizdir. Karluklar ve kır eğlencelerinin rokokosu, titan,
soğuk ve sıvı metan. Bir ışık yığını güneş, panta rei, Nosebo, Latince zarar
vereceğim demekmiş. Sistan, Şiraz ve Isfahan, Merv, Kirman-şah Herat ve Tus ve
padişahın atının dizgini, Artosların kucağı, Yunandan kalma eskil kandil, fraktal
çağrışımın ışık kızı, Pomeranya, Danca,
Lorca'nın Tamarit Divanı, Dali'nin şiiri, latifunda topraklarını halka dağıtmak
üzere bir tarım reformu gerekliliği, bahadır yavuzlar gazeli, keşmekeş beter
varlıklar, terziler sinagogu, Yenisey, Lena, İdil, Ongin, Yenisey yazıtları,
Yevgeni Onegin ve Puşkin, kimlerle yakın ve akrabayız. Karabalgasun, Analepsis,
şimdiyi geçmişle karıştırma, Metalepsis, geçmişi şimdiyle karıştırma demekmiş.
Arpejli akorlar. Einstein haçı. Enceladus yayı.
Sonsuz, sonsuz sayıda sonludur. Sana kapılarına dek aradım Nitokris'i...
Tayvanlı bilimciler derisi ve iç organları yeşil floresan gibi parlayan domuz
üretmişler. Bovarizm, kendini kahramanın
yerine koymakmış. Zeus'un bir yolcusundan, taştan Pluton tanrılarından, yoğun
kan damlasının o eşsiz biçimlenişi, sarsak sevinç hıçkırıkları, üçgen alınlıklar,
sularına altın balığını geri verdiğim Teselya'daki ırmak, diriltici sağanak,
Kolozsvar'da ölen atalarım, sessiz tansıma, Artakserkses'in aradığı ırmak,
güldeki metal duyarlık, Duino'daki şato, kuş başlı torso, halkın çürümüşlüğü,
İbran bir yoksul ve hipogonadizm sayrısı vertigo bunlarda cins karakteri
gelişmez ve çocuk edinemezler vb... Cinsellik hormonu estradiyoldür dedi... Kobranın
sırtına bastım ve onu kutsal yaptım... Saç kılından dikiş attık, Ayurveda'ya bakıp ardından koruyucu
otlarla kanopos küpüne koyduk ölüyü, siyah maskeleri suratında gördük sonra
onların ve bir taştan taşarmış gibi içindeydiler...
BUARDA
KALDIKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKK
Senin bedenine aşığım Yahya, bedenin biçilmemiş
zambak tarlası kadar beyaz,, bedenin Judaca'nın vadilerine dökülen karlar gibi
beyaz, Arap kraliçesinin bahçesindeki gülleri nede onun baharatlar bahçesi, ne
yaprakların üstünde parlayan gün ışığının ayakları nede denizin gönlünde yatan
ayın yüreği ve dünyada senin bedenin kadar beyaz hiç bir şey yoktur. Bedenine
dokunmama izin ver.viyola, çello, korangle, fagot , korno, perküsyon. Sertavul
geçidi., peristilli bir avlu, apsisli bir salon, körün pençesi, Frankfurt radyo
kulesinin bir ok oluşu, Mata Hari, Cava dilinde 'Şafağın Gözü' demekmiş.
Kutü'l-Amare'de gördüğünü, Mozart, Münih Elektörü'nün huzuruna çıkacak ama boş
kadro yok yanıtını alacaktır. Kadı Burhanettin'ki tuyuğ şairi, Berkuk,
Altınordu hanı Toktamış, Padişahlar şehzadelere mermer tokatlatırlar ve ileride
meşhur osmanlı tokadı ortaya çıkardı, Sagarmatha, çiçekler ölümlü ve güzel,
altın kalıcı ve sıkıcıdır, Hesse söyler. Yaşlanmış sperm erkekler, atomlar
hakkında düşünen atomdur fizikçiler, Kedicik Babası Ebu Hureyre, güneşin yüzü
için dibi cehennemdir arada altıbin kat fark vardır.Başkırtlar ve Mercador
Atlası, Tih çölü, tanrı bir metafordur, Yakzan'ın babası ve Avlonya, Hurgada
limanı, gizembaz, Saud dağı cehennemdeymiş, annemiz Meymune, Birgün tefsir,
birgün siyer ve megâzi, bir gün edebiyat, bir başka gün arapların meşhur
savaşları demek olan Eyyâmül-arap okuturdu, Basra valisiydi, kötülük yapmak
isteyipte vazgeçersen sevap işlemiş olursun. Ebü'l-Abbas Abdullah İbni Abbâs
İbni Abdülmuttalib radiyal-lahu anhümâdan nakledildiğine göre, Resûlullah
sallallahü aleyhi ve sellem Allah-ü Teâlâ' dan rivayet ettiği bir hadiste şöyle
buyurdu.. Şair Perikles Yannopulos, atnı Salamis denizine sürüp intihar etmiş,
sınıflı toplumların kaderi ölmemek için öldürmektir demiş., çelik korse, yeşil
gözlü ağaçlar, Serendipli üç şehzade ve Meryem'in hamileykn dayandığı hurma
dalı, her duyumun gerçekleşeceği bir zaman var ki siz onu yakında
bileceksiniz, İran denizi, uzak
çağlardan gelen gizli güneşimiz kutup yıldızı, epifanya (ortaya çıkışı) , şiiri
sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan azınlık okur.
modern bir boş inanç olan bilim,
pedantry-bilgiçlik, dinsel görüngünün elektrikli dokungaçları, inancılığın
(fideizm) yönlendirmesini hor görme, kurgul us, şiir ele avuca sığmaz bir
heterodoksi olmuştur, imgeler amfibik yaratıklardır, Zenta savaşı, Curcan'a
sığınır, Kerayitlere hücum eder, benden sonra gelenler altın taşıyacaklar, en
iyi eti yiyecekler, engüzel atlara binecekler en güzel kadınları kollarına
alaçkalarl, ve bütün bunları kime borçlu olduklarını unutacaklar,
Temuçin-Keskinkılıç. köpek içimi gebe bırakan kahredici bir küre gibi
yaklaşıyordu, Provence'de Cezanne gibi manzarayı algılayışımız, taşın gebe
kalışı, Timarchi, şana ve şerefe dayalı yönetim. Hindustanidiye bir dil varmış,
Ladino diliyle yazılan Ferrara Tevratı. Marranolar, Kutai krallığı, Güvalyar kalesi, Rume kuyusunun suyundan
içtik. Beyrut açıklarında kıyı koruması yapan Avnullah korveti, Eleşkirtli
eleştirmen, 'Nosce teipsum' Kendini tanı, Delphoi tapınağnın alınlığında
yazıyor. Selene kaplumbağa kabuğundan salıncağında uyuyordu. gökyüzü
tüylendiriyor ağaçları, ekmeğ yyeceksiniz, suyuda içeceksiniz, Sarmatlar alaca
bir ata binmiş koşardı önümden, Samson'un kör edilişi, Rembrandt'ın oğlu Titus,
Roma İmparatoruyud, Onu burkmasıyla yeni bir algılama biçimi verdi, barok bir
kompozisyon, sudan oluşmuş ağırlıksız deniz anaları, ölü dalgalar, su içi
pınarları, kendini taşların ağırlığıyla Ouse ırmağının sularına bırakan
Virginia Woolf, Roma da yapıtını okuyan yazarı dinlerken kalkıp gidemezsin
sıkılsan bile, Merkür, Venüs, Müküs
ölümü çiçeği ve tüberkülozu seviyordu, ,
dans ederken kızkardeşim yükseliyor küllerden, sonra Nebraska'da ahşap bir
kulübenin üzerine bir bizon düşüyor, Atinalı böcekler, Tanrıya yaslanan
Yakup'un merdiveni, kendi şiirlerini yiyen
Ugolin, efsun büyü sihir, Tantrik metinler, Kavya'nın erotik şiirleri, Borges,
Rafael Cansinos Assens adlı şairi denizle ilgili bir şiirinden dolayı
kutlayınca şu yanıtı almış; 'Ölmedn bir görebilsem şu denizi.' Çünkü şiir
dildir, biçimdir. Aragon gazelcidir. Laedrî , anonim dmekmiş. netuhaf gezegenim
ben Yakup'un gözü gibi parlayan, Güneyinbalığı Fomalhaut, , zerdeçal içerim,
pandanus ile ligrendi yaprağını vücuduma
sürerim.Padişah falcıyı çağırır, falcı çocuklarınız haşmetlimden önce yaşamdan
kopacak kederler göreceksiniz der, padişah kızar ve falcıyı ölüme yollar, başka
bir falcı gelir, uzun bir ömür sizi bekliyor çocuklar babalarından yana hiç bir
acıya tanık olmayacaklar der, padişah onu armağanlara boğar, oysa iki falcıda
aynı imada bulunmuş ama farklı bir deyişle dile getirmişlerdir. Güneşin
çevresinde ışıltılı tüyler var şimdi, yerde dalgalar halinde ilerleyen
saçaklanmalara bakarak ürperiyoruz, ve dünyanın yeknesak görünüşünede pek
güvenilemeyeceğini ve garip değişiklikler olabileceğini anlıyoruz. Hind al
Hannud, peygamberin savunduğu tek tanrı fikrine karşı çıkıp, Kadır Tanrı, Ölüm
ve Hayatın Anası kavramlarını yerleştirmeye çalışmış ve Bedir'de (624)
peygambere karşı savaşmış ama yenilmişti.. Kutuplarından ışınım jetleri
püskürtüyor, patlamanın ardıl ışığına odaklanmış karadeliklerden olayın gizemi
çözülmeye çalışılıyordu. Kubadabat sarayı, Rafael tablosu gibiydi yüzü, bugün
15.03.2006 Sezar ölmediyse, işte bugün ölecek!.. Önündeki kitaba bakarak başını yumruklayan
bir öğrenci gören III. Philip, 'Bu genç deli değilse Don Kişot okuyordur
buyurmuş.' Aristo, Abderalılar gibi olmayın dermiş davranmayın- çünkü
Abderalılar, yazın sıkı giyinip, kışın karda çıplak dolaşırlarmış. Bir zamanlar
Oktay Rıfat en iyi şairlerimizden denildiğinde toplantıdakilerden biri Nereden
biliyorsun demiş, söyleyende bir yanıt verememişti. Bu bana herşeyi yanıtlayan
bilgisayara Ne var ne yok deyip arızaya yol açan durumla ilgili anektodu
anımsattı. Uygunsuz tarfların olduğu tartışmada bazen bilen bilmeyen bilmeyen
bilen konumuna geçer. Denilesi ki iyi bir tartışma iki bilen gerektirir.
Nilüfer çorbası içer mi bir Narkolepsi. Süreyya'nın kederli yüzü, gen
varyantları, Saksonya elektörü Ogüst, Kerala eyaleti, Serhend şehrinde doğup
Sühreverdiyye tarikatındandır. Ben ceddim İbrahim'in duasıyım. Kardeşim İsa'nın
müjdesiyim. Annemin ise rüyasıyım. O bana hamile iken, Şam saraylarını
aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını görmüştü. Ben, Sa'd bin Bekr
Oğulları yanında sütlenip büyütüldüm. Bir gün süt kardeşimle kuzuları otlatıyorduk.
O sırada yanıma beyaz giysili iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir
altın tas vardı. Beni tutup göğsümü yardılar, kalbimi söküp siyah bir pıhtı
çıkararak toprağa akıttılar damlattılar. Göğsümü ve kalbimi o karla
temizlediler. Kserkses, Atina'ya doğru giderken Melankoia adı verlen dağlık bir
yörede baştanbaşa siyah giyen
insanlarla karşılaşır Melankoia siyah giyen insanlan ülkesidir. Şeytan
melekmiş kötülük meleği... Sibirya'daki Elgygytgyn gölünün meteorit çarpması
sonucu oluştuğu anlaşılmış. Endonezya'daki Tambora volkanının altında küçük bir
krallık bulunmuş, 1815 yılı. Lûtiler eşcinseller demekmiş.. Medine'de Kubâ köyü
varmış. Maldoror şiddetli ağrı demekmiş.. Novorossisk limanı, naturalist
avangard, spin atmak-flâneur, kılgısal momentler. Yunus , Horasan'dan geldi ve
Arap-Fars kültürünün etkisiyle Yunus oldu diyor. Cervantes, İnebahtı'da tutsak
düştü, Osmanlı kültürüyle tanışmış oldu yıllar içinde şöyle denilebilir mi,
Cervantes Donkişot'u yıllarca içinde kaldığı bulunduğu Osmanlı kültür ve
geleneğine borçludur. Süvari çiçeği var mı ki, bir yarı tanrı gibi, Krezüs,
deve kokusundan dolayı Perslere karşı bozguna uğrayan mızraklı süvarilerinin
tek tek adını bilirmiş, Toledo sanatı simya ve büyü Nemçe-Avusturya diyarı, Fay
tanrıdır, leğen ve saksafon, Katapult (mancınık) demekmiş, Bengal ateşi gümüşi
sarı kıvrımlı saç, Sansepolcro'da Halk
Sarayı'nın duvarına fresko tekniğiyle yapılmış, kara çeneli bir Etrüsk heykeli,
Ankostik resim (mum boya ile) Camille Claudel'in Sakuntala'sı gibi, perçem,
tuğyan (azgınlık), Tuvâ'da (mukaddes vadi), Turab (toprak), Sündüs, Kaçut (kısa
mızrak), Özi valisi Melek Ahmet Paşa.. Hava karardı, küçük bir esinti çıktı,
dünyanın mavi sıvısı çöktü ve anılarına girip annesiyle birlikte kendilerine
düşman ettiler.. Kurâ ahalisi, somut hayvan, , beyaz ibikli kagu Kaledonya' da
mı yaşar, El Nath, partikul savuran buz jetleri, Drosophila (sirke sineği),
yeşil cübbeleriyle Mervan'ın adamları, ilkel çağların kutup yıldızı Ejderha
(dragon) takımlıydızında bulunan 'Thuban' idi, Şimdiki kutup yıldızımız
Polaris, yıldız çağlarının kutup yıldızı ise Çalgı (Lyra) takım yıldızının
kraliçesi Vega olacak. Fallus Kontu Marquis de Sade, Mussolini , Musul'dan
gelirmiş kök olarak. nefrit taşından fincan, Asur ülkesinden Kassitlere kadar
yürüyüp kollektif güç tanrımıza sövgüler yağdırdık. Hilatoryum, memutun atası,
polijenik, heteromorf koglomera, soğuk kütle katılımı fazından sonra, ergimiş
bazalt okyanusları, güneşin öksürmesi, ayın donması, kumsalın esnek yayı,
Nawfara kahvesinde içtiğimiz mırra, ritmik ve aritmetik koşular koşumlar,
ışıntı, körışık, serpinti, dört beygir gücünde, kendi soluğunu tutarak ölümüne
yol açan adam gibi, yeşil tepelere değerek oynaşan öğle vakti, vadiden süzülen
mor gölgeler, yağan karın bir başka biçime sokuşu anıları, zincifre (kırmızı),
azurit (Mısır mavisi) ve malakit (yeşil), en yakın akrabamız su sineği., Etrüsk
faresi. Ejderhan-Astrahan,, Moğolca ,Nöker; komutan yardımcısı, Daruga;
g2animet paylaştırıcısı memurlar., Jandarma ile Mevlana arasındaki fark. Viverris
kedisi, Molosmolossol köpeği. kuyruğun dentimindeki bal peteği biçimindeki iç
yapıya hidrolik sıvısı sızdı, akustik test olumsuzdu, tanrının yardımcısı
fareler oldu.
Tamarit Divanı, Lorca'nın kitabı,
latifunda topraklarını halka dağıtmak üzere bir toprak reformu gerek, Borges,
İstanbul'u, Burgaz'ı gördü ya Burgos'u, Falanj ilk çağda İskender'in babası
II.Filip'in sonra İspanyol Franko'nun birliklerinin adıydı. Su orgu. karada at,
denizde balık, havada kuş ki Hippokampos'tur. erektil sorunlar, Tutamkhulu
İsmail Afrika bir şair, annesi Güney Afrikalı babası Türk, sıfır başvuru
gerilim değeri ne demek, bobindeki sarımların geometrisi, Vogul dilinde
konuşuyorum, aralık, ocak, şubat beyaz burunlu aylarmış, Yıldırım Beyazıt'ın
kaderi esir düştüğü Stella tepesinde değişti, az kaldı mürekkep balıkları
ormanlarda dolaşacak, Hatila vadisi, Gala gölü, sıcak Jüpiter ve magnetarlar,
gökada diski, Pers ölüsü, pars leşi, hayalet evrenler, İrani bakışlı Ali
şeriatıdır, pire ile peri, Tanrı yaratırsa, zaman öldürür...Fertek (Niğde)
İşlek kapıdır kalpleri, nötür acunun ilişkisizlik uydusu, Kefre anneciğim, otsu
kokulu bir çiçek, çocukluğum anneciğim, tanrının rengini barındıran ışık saçan
parmaklar, sanal örtü, gebe su, vetekaddes, Hektor'un ruhu-gölgesi düşer defnelerin
altına, romantik çağın görkünç su aygırları, yıkıntılar arasında ilahi,
Germiyan beyi II. Yakup, step ejderi, madde sonsuzluğun saflığı üzerinde bir
lekedir, varoluşundaki doluluk, ah işte benim boşluğum, Kâbe adına suların gebe
kaldığını düşün, meta fetişizmi, vals, polka, kadril ve galop için müzik,
yapraklar döküldü, ağaçlar anne ölüm uykusunda, renkcil demetlerle süslü, tavus
ötüşlü korulukta rüzgârların ve kuşların getirdiği elementler burada hayat
bulurdu..ölüm ve yaşam burada oluşurdu. Bir şey söyleyeyim mi aynalar ve
çiftleşme insanın sayısını artırdığı için tiksinç bulurum."Ermere geçti
yanımdan. Deniz yanımdan geçti. Ve ardından onun tanrılar geçtiler. Ve köpükler
taştı tanrıların geldiği yerden. Ve burada doğmuştu tanrılar. Suda bulutlar
gibi akıyorlardı. Ve geyik göründü orada. Bulut oldu sonra geyik. Güney
sularının kadınıyla. Sonra durup ne olacak diye baktı tanrılar. Ve bir sarı
püskül çıktı sonunda. Ve ulular gelip yakınımıza. Salladılar sarı
püskülü..." Bitti, yani ; Kavsi Kuzah yani gökkuşağı, ah dünyada kötüler
ve barbarlık olduğu sürece iyilik neye yarar, geçmişin büyük Abbasi hümanizmi
bile unutulmadı mı, bir tür mavi bahar rüyası gibi ve insan hıçkırıklara
boğulduğu zaman güçsüzlüğü tüm canlıları geride bırakır, Şehzadebaşı'ndaki camlinin
köşesindeki sütunun dünyanın merkezini gösterdiği söylenir, şair Necati kimdir,
eşek örümcek ve gergedanın arasına tazı girerse ne olur, Goygoycular ve
Saraçhane nerededir, Arkadyus Sütunu'nun dibinde Avrat Pazarı olduğu doğru
mudur... Çiçeklerin bulanık ruhu
üzerine baladlar söylemek... Tartus'ta okumaya davet edilmek... Ve Kum Kaptanı
köpek balıklarıyla yürüdük, örnel olan durumlar söz konusu olduğunda ise kızlar
o denli güzeldi ki "Cennet ağaçlarının
gölgesinde uzanma isteğini tümüyle yok eden yeryüzü selvileri
gibiydiler..." Sonra gelecek kapanırsa zaman durur dedi Dante, inanmadık,
insanal krallıklar uydurması kardeşim, insanın gölgesinin peşinden koşmasına
ilerleme denmiyor mu onun gibi, kayra nedir peki... bilememki...
Aynalar ve çiftleşme insanın sayısını
artırdığı için tiksinç bulurum, aşk gökyüzündeki İsa mı, Yakup'un merdiveni mi
derim. Einstein bir şey gerçekse kesin değildir, kesinse gerçek değildir
diyor.. 'Şiir bizden önce yaşamış nice yaratıkların alınyazısı mı...' Herakliya
tiranına konuk olduğun!.. İyi de Aracataca mı Macondo mu... İyide yarı insan
yarı hayvan bir hybrid (melez) olan katır ya da bardo mudur bu herif dedim.
Peki arabamızı bir kaplan sürüsüne bağlayıp Hindistan'a gidelim. Dile
katık, kendineözgülük, içerik pekinliği,
işte yazarlık dedi. Kibele'nin yaşama döndürdüğü, yaralı, o güzelim Attis
gibi...
İberya kralları ve neden iki gözlüyüz ve
atla camiye giren Cengiz Han ve Türkçe yazan Hatayi Şah İsmail ve Farsça yazan
Yavuz Selim ve ölümüne yakın varlık ötesini özlüyorum dedi ve Agrippina
uyluğunu kaşıdı ve Barba Vassili paltosunu çekti uyudu, ve nergise uzanırken
ansızın yarıldı yer ve kapkara atların çektiği bir araba fırladı derin
yarıktan... ve kör bir kaplan gibi dünya içine kıvrılıp gözlerini yumdu.
Bir quartet, lilyum, gerbera, frezya,
fulya... Bir öbür dünya varsa onunda bir öbür dünyası vardır sanırım.
'Chaucer'in zamirleri pek kapalıdır bize / Zamir bir sözcük, geçer bizim
yerimize.' Maymunların serebral korteksinden fırlayan sıçırgan mecidiye ve
gümüş pullu akçaları, görsel algı eşiğinden saçıp serpen kulunuzdu bu... Lilith
efsanesi ne idi, Yunus Emre değerinde bir Osmanlı aydını var mı ki, Raflezya
dünyanın en büyük çiçeği, olsun bizim kız, Kenize Murat gibi ya da Mezamorto
Hüseyin Paşa, Koyunadaları Deniz Muharebesi, Yera (Z.Burnu deniz savaşı) İbrani
çığlıklar, Arapça ve Rabça öğrenmeyi ve ilkel özgürlük çağları... Kırlarda
dolaşan şair bir çobanla karşılaşır, çoban şehirdeki gürültünün nedenini sorar,
şair benim doğumgünümü kutluyorlar der, çoban kendisinin becerilerinden sözeder
ve neden kendisinin değilde bir şairin doğumgününün kutlandığına şaştığını
söyler, şair yarışalımmı der ve yarışırlar, şair uzun gölgelerin arasından
(akşam üzeri) yükselen ayı görüyor musun der çobana, evet yanıtını alınca, gözlerimizi
kapatalım der ve sorar şimdi ayı görüyor
musun, çoban artık heryerin karanlık ve birşey göremediğini söyler. Şairse; ama
ben görüyorum der!.. Moskova kralı ve şiir prensesi, Darfur'daki yoksullar,
geniş sArkadya caddesi, Oidipus ailesi, Thebai'yi kuran Kadmos oğulları,
Yuhanna'nın vahyindeki tınıları çağrıştıran kıyamet havası içeren eşsiz
şiirler. Tanrı Haldi'nin büyüklüğüyle Argiştioğlu Sarduri derki terkedilmiş
Uhime ülkesini ele geçirdiğim zaman o seferin geri dönüşünde Magaltu şehrinide
ele geçirdim, erkek ve kadınları Bianili ülkesine sürgün ettim, Urartu kralı
II. Sarduri'ydim. Gondwana süperkıtası... Zamanla göreli olarak hareket
ediyoruz ya da zamanın kendisi hareket ediyor ya da zamanın bize göre
hareketini algılayış biçimimizi ele veriyoruz, olmadı değil mi... Kör
dilencinin önünde Allah rızası için bir sadaka yazmaktadır, şair dilenciye
kazancının iyi olup olmadığını sorar, dilenci karnımı ancak doyuruyorum der,
şair yazıyı değiştirir bir kaç gün sonra gene sorar, dilenci kazancının oldukça
arttığını ve şairin ne yaptığını sorara, şair eski yazıyı 'Bahar geliyor ama
ben göremeyeceğim' diye değiştirmiştir...' Aşağı Ürdün vadisindeki Gilgal
köyüne geldik, Hititlerin Kumarbi destanını bulduk, dinleyerek Hattuşaş a,
Labrandos a kadar geldik, Dor stili sütunlar vardı, Etrafı Mekke sümbülleri
sarmıştı. Süleyman ını atları Şâme ve Tafil şehrine giriyordu, Mecenne suyu
içiyor, Ebubekir'den aldığımız Kesva'nın üzerinde, Süheyl yıldızı tepemizde,
Harzemşahlar ilerimizde kendimizden geçiyorduk. Ancak Tanrının sözünü
anlayamayız çünkü yalnızca onda tamah ve heves, zulüm ve garez yoktur dediler.
Gün geldi farenin gözü kediyi gördü. Çok varsıldım ayrıca çok servet sahibi, ne
yoksulluklar var dünyada görsün diye sabiyi köye yolladım, döndüğünde (bıyık altından)
gülümseyip neler gördün anlat bakalım dedim, Sabi bizim b.ir köpeğimiz var,
oysa köyün bütün köpekleri onların dedi, bizim bir havuzumuz var, onların
uçusuz bucaksız dereleri, bizim altın sarısı avizelermiz var, onların sayısız
yıldızları, biz karşı komşunun duvarına bakıyoruz oysa onlar ufku dahi
görebiliyorlar dedi, hemen köşkümdeki gizli odama çekilip kaderime ağladığımı
bir siz bilirsiniz....
Doğu ile batının ayrımı şu; doğu, doğanın
verdiği yeteneklerle bulgular peşinde koşuyor, batı ise; zekanın verdiği
yeteneklerle, doğu kuşu taklit ederek kanat takıyor, batı kanatsız nasıl
uçabilirim diye düşlüyor, doğu atı evcilleştiriyor, batı arabayla hızlanıyor...
Belki yanılgıdır bu ama herkes İskender doğuya uygarlık götürdü, barbar Atilla
batıya felaket getirdi diyor. İlkel özgürlük anlayışı bu dedi bana... Ticani
biri geldi o ara ve Fuad Sinyora... ve Emil Lahud geldi ve ilahiyatçı Juan de
Sepulveda geldi sonra çocuğumu köye gönderdim yoksulluğu tanısın diye sonra
sordum baba bizim bir köpeğimiz var onların bütün köün köpekleri onların bizim
bir havuzumuz var onların uçsuz bucaksız
dereleri biz mkarşı komşunun duvarına bakıyoruz onlar ufka dek bakıyorlar bizim
3 avizemiz var onların sayısız yıldızları dedi, sonra "nişanlım benden on
yaş büyüktü / askere gitti / şimdi ben ondan on yaş büyüğüm / çünkü / öleli
yirmi yol oluyor." dedim. Ve Fransada dikiş makinesi icat edildiğinde
terziler 85 adet dikiş makinesini tahrip etmişler ayaklanarak bizde basım
aygıtı gelmesin diye hattatların isyanı gibi, kompleksim geçti vallahi,
Montaigne bin kişi yazar bir kişi yazar olur filan demiş, dilber dudağı ve
kadın budu yemiş, İngiliz romancısı Thackeray 'Yaşam Konstantinopol'e benzer,
uzaktan romantik görünür ama içine girince kasvet ve kaostan geçilmez demiş,
Ogier Chiselin de Busbecq burada (ülkemizde kaldığı hanlarda belki üzerinde
Allah'ın adı yazıyordur diye yerden kağıtları alıp duvar kovuklarına
koyduklarını söylüyor, Zarit kasabası,, El Manar ki Hizb Ullah'ın
televizyonuydu,, Nahariye'de, Beyt Şean'ı vuran füze, Akko'dan, Tiberya'dan,
Kiryat Şimona'ya, Nuvar es Sahili ve Muhammed Şükür. Haim Ramon ve Moşe
Kaplinski, Dan Halutz ve Huseyin Nasrallah, ve El Hikme ve Huseyn El Burci ve
Muhammet Yazbik... Forumun harabelerinde kediler dolaşıyor, altın tapınaklardan
yabani otlar fışkırıyor, imparator saraylarından akbabalar havalanıyor,
saçaklarından buzlar sarkıyor... vs... Baalbek'te denize girip saklananları
gördüm dedi.
Platon, nedrede suç varsa orada adalet
yoktur demiş. Rusya ve Macarya'yı gezdim ve 'Tanrının ayağı buzda kayar mı
dedim.' Salvador seçeneği nedir, Ozanın acısı Tantalos'un acısı gibidir ve
sunakta akan mor sıvı ve Yavuz'un küpesi, Vladimir Çebeş Macarların
kahramanı... bir karaltı yaklaştı işte...en güçlü olan en barbardır filan gibi Kaldıki korolar eski Yunan da halkı temsil
ederdi oda kralın yada seçilmişin bözünü yineleyen bir tebaa konumunda
idi. Grift keçi figürinleri, boynuzlu ve
arı gövdeli insanlar, İranî koltuklarda oturuyorlardı... bir Arap küheylan, polifenol,
çift kör ve randomize deneyler... Sessizliğe katkın olacaksa konuş dedi.... Isı
değiştirgeci ve uzaydaki köyler-köyleri ... ah sarmısak kötü kokulu gül, ve
Aygır Kalesi, ve o göğsü dar, cıdagosu alçak bir katır gibiydi... ve tükenmeyen
mürekkep ve çarpmayan elektrik ve yazıyı okuyan bilgisayar dedi... pasak ve
cenin... ve kontraltosu, alışkanlık köleleri tuz çağının... kalbin ve kabin ve
zadeganlar ve ticaniler
Epileptik ki, yetmişiki din adamından
oluşan Vukuflar Meclisi 'Meclisi Hubrigan' gelecekteki önderini seçti:
Ayetullah Muntazari... Ve çarlığın Rasputin'i ve Nazizmin Hanusen'i. O da
sevilirmiş önce, Rasputin gibi, sonra Kara Ormanlar'da ölüsünü bulmuşlar, bu
kara büyücünün...şiirin Mekke si neresi... ve ama Üdolf, en çok Marika Rokk
adlı sahne yıldızını severdi. Adolf cinsi -asitlere-terminlere göre o, yalnızca
üremeye yarayan güzel yaratıklardı. Sıradan Faşizm'de (Mikael Romm)
görebilirsiniz Marika'yı, yılan gibi kıvrılıyor ve yaklaşmakta olan tehlikeye
karşı olanca hızıyla oda ritm tutuyordu. Ne yapabilirdi ki bir sahne yıldızı,
Hitler'in gösterileri öyle geometrik ve o denli görkemli ki, propaganda bakanın
ki (Göbbels miydi- daha görkünç, çok daha ürkütücü, gamalı haçlar, film değil
-gerçek- binlerce meşale dolu insan. Kitleler afyonlanmış ve karnı doyan her
Töton! bu kuduz şölenine, bireysel bir kuduru sendromunu eklemeyi hiç
unutmamış. Belki perde arkasında gidişi sezen kitleler vardı, ama neye yarar, o
sürükleniş yeterli kitleyi almış götürüyor Ren ufuklarının ötesine... Öyle
olmasaydı Almanya iç savaşla yer bitirirdi kendini deniyor (Sonuca başka
yöntemle mi gitti) Hindenburg'un, Krup, Flick ya da Thyssen'den, eski onbaşıyı
şansölye ataması için aldığı çekte, bu işin günlük yaşamı anıştıran tek
belirgesi olarak hep anımsanacak artık. Krup, Flick, Thyssen silah
fabrikatörleriydi... ThySSen... Endülüs'teki Erak Savaşı'ndan sonra köleler bir
dirheme satılır olmuştu. Katilina Tertibi neyin tertibiydi. Ben nefer
Seyitoğluşıvgarda, çengelde, dipte yular tuttum. Kumanova'da cephe bozulunca,
tekmil batarya at binip topluca menzile kaçtık,, Metroviçe Bolatin köyünde esir
düştüm, Allahüekber'in Zivin mev kiinde şehit düştüm. Ol bapta ve herhalde emir
ve ferman Hazret-i Veliyyülemir, Velîihsan Efendimizindir. Ve de Almanya ile
ittifak âli-menfaatimizdir. Galiçya'daki siperdaşım Ömeroğlu Bedir'dir.
Oramar'dan Galiçya'ya gelmiş idi.
Krakov'da, Rakoviçki Mezarlığında yatar. Süveyş'ede gitmiştir. Medine
marşı çağırıyoruz hep birlikte, inletiyoruz göğü yeri, ölürüzde vermeyiz
peygamberin kabrini. Sırtımızdan girdi Arap'ın eğri boyunlu hançeri., Elbire
Ramallah'ta sıtma oldum , kinin dahi yoktu. Bir-Üs Sebi'de üstümüzde paralandı
bir atım, bir eski çaputu üstüme sardım. Musul'da da kaldım tifus kol gezer,
Ahır dağı, Sincanlı ovasında bulundum, hasılı helal ettim hakkımı sana sende
helal et be memleketim... Öteki tanrıların arkasına gizlenmiş yüzü belirsiz
tanrıyı gördüm. Korsakov sıvılarının sönümlemesinide ve Venezia'da Engizisyon
sütununda kendimi sınadım, parmakucuçlarım yere değdi , günahkardım ve Son
bakış köprüsünden ölümümün geleceği zindanlara yürüdüm bir papaz eşliğinde ve
töğbe ve istiğfar ettim son kez...
Ve öteki dünyaya böyle doğdum...
Odysseus, Troya savaşından sonra İthaka
kralı olarak yurduna dönerken, azgın dalgalar ve kasırgalarla yolunu yitirir,
yirmi yıl boyunca denizlerde İthaka'yı arar durur. Belki Malta yakınlarında,
belki Kiklat adalarında büyücü Kirke'nin eline düştüğünde, her istediğini
kendisine aşık eden bu cadı, Odysseus'a İthaka'ya kavuşabileceğini ama bir
koşulu olduğunu söyler. Umarsız Odysseus ülkesine dönebilmek için her koşulu
kabul edeceğini söylediğinde kendisine Hades 'Ölüler Ülkesi'nin yolu
görünmüştür bile... Odysseus, destana göre Herakles Sütunları'nı (Cebelitarık
Boğazı) geçip Atlas Okyanusu'ndan Afrika kıyılarına döner dönmez Hades'e gelmiş
ve Ölüler Ülkesi'ne varmıştır artık. Sanki Okyanus'un altından Erebos'a, bu
karanlıklar ülkesine geldiğinde bütün ölüler Odysseus'a koşar ve herkes gerçek
ve yaşanılır dünyadaki dostlarını, arkadaşlarını, anne, baba ve çocuklarının
durumunu sorar Odysseus'a... Odysseus sırayla herkesin gönlünü alır ve herkese
iyilik dolu haberler iletir. Ne varki bütün bunlara karşın bir kişi kendisinden
uzak duruyordur. Issız ve sisli karanlığın içinden bütün çağırmalara,
yakarmalara karşın gururunu yenemeyip gelmeyen bu kişinin adı Aias'tır. Bütün
çabalara karşın gelmeyen ve bu olağanüstü fırsatı değerlendirmyen Aias'ın
kararlılığını gören Odysseus üzülerek Asfodel çayırlarından ayrılır ve gene
yeryüzüne çıktığında Kirke'nin verdiği sözün gerçekleşmesini bekler ve sonunda
İthaka'ya kavuşur. Aias'a diğer ölüler kızarak bu davranışının nedenini
sorarlar; o ise insanı kahreden o en yakıcı yanıtı verir; 'benim buraya
düşmemin nedeni Odysseus'tur, benim ölümüm onun yüzünden' der... Şarap, keçi,
değirmen taşı ve kahin... Ve Hermes ; Tanrılar ölümlü insanlardır, insanlar
ölümsüz tanrılardır dedi. Kâfurun yedi! Atım Zulcenah, kılıcım Zülfikâr'dır, ve
bir Türk palası, saldırmayı andıran koruk bıçağıyla gırtlağımı kesti ve
yerlemde Kant ve kanıt vardır dedi,, sonra perde ayaklıları bile parçalayıp,
güneşi dahi-bile yakan ayetlerin duvarlarında parçalandığı ağzını son kez açtı
ve son soluğunu verdi! anlağındaki bilgi akışı yavaşlayınca güldüm ve
İsrailoğullarının Lübnan'a girdiği gün 'Dünya Silahsızlanma Günü' olsun dedim.
Salvador seçeneği gibi mi... Anorthosis mi!
ah sorma zamana ağlıyorum dedi
Cinsiyet değiştirerek çiftleşen, çift
cinsiyetli sırtlan... Perçemli ve gidimli bir yaşam seninki amorf fazın ve
derisi doldurulmuş insan yüzleri, eksenel bir hatta yüzen deniz kargaları ve
Rongbuk Manastırı, Hairhan dağlarındaki bir zamanlar var olan okyanus
çökelleri, tipik bir melanj ve çörtler ve kırmızı deniz killeri, ve hendekleri,
Nohgon'daki yığışımlar, Kaligula tiyatroda, Caracalla sıçarken, Ceasar
konuşurken, Otho ise bir et kancasına takılıp Tiber ırmağına atılarak
öldürüldü, buhar fazındaki moleküllerden bazıları, su yüzeyine çarparak yapışıp
sıvılaşmakta, yüzen geçit flash bellek sistemleri de, eğilme gerinimi ve
kırılma tokluğunda yüzmektedir, harmonik salıngaçlar bir parçacığın patikasını
izleyerek, monokromatik bir gezim dalgasıyla, faz uzayında bazı dağılımlara
karşı geliyor ve bakhur bitkisiyle, onun yakıldığı buhurdanlar ve Nusayrilerin Kilezi
mezhebinden olmakla, yazın altınları ve ateşlerini söndürüp, din amcalarıyla
bir kadeh (nakfe) dem sır edilirdi, Meryem'in Arsuz dağlarından çıkıp gelen
suyla yıkandığı ve ermiş Elia'nın gökyüzüne çıktığı... Dünya silahsızlanma
günü, Abbasi despotizmi ve Huzistan'daki günlerim, annem bir Sefarad
Yahudi'siydi ve Ladino dili konuşurdu, babam bir Türk'tü ve Sünni Müslümandı,
mürebbiyem (eğitmenim) bir Fransız Katoliği'ydi, tarih öğretmenim Şii'ydi ve
Arapça konuşurdu, hahamım İbranice konuşurdu, müzik öğretmenim Ermeni'ydi,
İslam'ın farklı bir yorumuna inanan bir
de haremağam vardı ve hepsi bir çeşit Türkçe konuşurlardı...
Dil uzluğu, şiirselleştirilmiş günlük dil,
içilen arpa suyu, etker konumlar, Ayurveda'ya bakıp saç kılından dikiş
attığımız kızlar ve ardından koruyucu otlarla kanopos küpüne koyduğumuz ölü,
sol elin büzülme ve yayılma olanaklarını geliştiren etütler
(Ev düşünür, soba borusu ağlamaya başlar.
Atalarının hayaletleri eşiğe gelir, zili çalar ve diğer kediler açlıktan
ölürken, yıllardır her sabah evinizde beslediğiniz kedi için dünyadaki tüm
diğer kedileri feda edişinizi nasıl haklı çıkarabilirsiniz der. Hüve lâ hüve...
O o değil... Teleoloji ve arkitektonik varlığın ilk epifanisidir, yüzsüz bir
tiranın yüzünü kay(b)detmesine izin veren bir arkedir. Nötronun ilk yurtluğu
nerede, hangi planettedir. Bu soru değildir. Sessizlik bir sözcük olmayan
sözcük, soluğumuz, nesne olmayan bir nesnedir. Bataille demiştir. Eskatalojik
vs. Çocuk filozoflar için solipsizmin, rölativizmin, psikolojizmin, sessiz
ufukta gidişi ise de söz şiddetin ilk yenilgisidir, dil tarihsel bir kalıntı,
ışık şiddetin bir öğesidir. Dilin metali ve yerin sentaksı ile heterojen
çiftleşme ve insan erken çok erken gelmiş bir tanrıdır...
Fransız devriminin ilk yıllarında
(William) Blake, başında kan kırmızısı bir Frigya kepiyle Londra sokaklarında
yürürdü... Bayan albay dedim, analojinin son sözü kitap değil (Mallarme'nin
dediği gibi) sessizliktir. Castelrosso'da (Meis) izlediğin Krendil kimin oyunu,
yok Napolyon İmparatorluğu...Kastilya ve mestizo lehçesiyle konuşalım, kumru
popolu yeşim dedim, Transilvanyaca filan, Huidobro'nun büyük şiiri Altazor'u
okurken, yükseklere saldıran ve güneşin yakmasıyla gözden yiten şahini, modus
operandi, izlenen yöntem demekmiş, Borges'in ölüm ile ölenlere adanmış 'Fervor
de Buenos Aires' (Buenos Aires Tutkusu) adlı şiir kitabı varmış. Koşuntu ve görgül dedim sana ya,
tarih ilerleme midir, tutarsızlık mıdır anne, modern çağ genelde neye bürünür,,
naiflik midir örneli yani dedim, geleceği sömürgeleştirmek asıl ve ağır
görevimiz, yazgımız, İşta tansıklar yıkımlara dönüşüyor, görkem dehşete,, su
yok toprak un ufak, atomlar patlamak üzere, açlık toksik zehirlenme ve gaz
haline gelme fobileri var içimde, akrep soksa güzel olur yani diyorum bu
durumda, kehanet ne, değişim kötü , korunum iyi , Kapitalizm beni makina
yapptı, sanayi sonrası erk ise bize birer gösterge gibi davranıyor, ölüyorum
yaşarken, mukoza mı, selülözik bir ibre mi, leş miyim ben diyorum... cennet
geometrik olduğu içn mi sevilir, bir uzay virüsü olsa ydı gene sevecek miyiz...
Ah ki Cem söyler: "Kırmızı Pluton gezegeninde / siyah saplarıyla / çılgın
kiraz ağaçları / ürperiyor bedemin / dünyalar içinde / başka dünyalar mı
var..." Isfahan beygiri de senin gibi dedim, repesaj mücadelesi verdim,
resifteki köpek balığıyla, hipokondriazis olduğum için yenildim, priapizm işe
yaramadı, iri bir Roma kandili gibi devrildim, bir Bengal Işığı (kaplan gözü)
gibi eridim... yaşamda tökezleyen yüzlerimiz, ayın sırtında hörgüçleri
parıldayan develer ve kırmızı allahların yürüdüğü ummanlar boyunca ağlayan
melekler ve şeytanlarla kolkola gezen metal bulamaçları... Semerkant'ın sarnıçlarında
bir damla su kalmadıysa, Afganların öldürdüğü kara öküzlere ne oldu, Hürmüz
kenti nerede, üzerine Adonis figürü işlenmiş Yunan mücevheri gibi ağlıyordu,
Hadrianus'un Bitinyalı kölesi yanımda
duruyordu, Neocon dünyasında, somon balıkları üçbin km öteden yumurtadan
çıktıkları ırmaklara geri dönebilirmiş, yazgısı Akhaneton'dan beter kardeşim,
ağaçların arasından; bizi sessizce gözetleyerek, bir tanrı başı gibi yükselen
aya baktık, ayın ışığıyla yaprakların hışırtısı şimdiye dek görülmemiş bir canlının
gezinmekte olduğu sanrısını uyandırıp, ürperiyorduk, keşiş korkudan güldü,
sonra birden titremeye başladı, yıllar sonra yüzü çizgilerle dolu geri
döndüğünde, ay tanrıdır deyince, yanımdaki sen çıldırmışsın veya zehirli ot
yemişsin dedi... bu otlar arasında ürkünç faunuslar yaşardı, ve işte bir faunus
göründü, tomurcuk açmış bir baldıran yiyordu, cadı o sıra bir cesedin eliyle
karıştırdığı çorbadan bizede verdi, ve billur aynada bize ölümü gösterdi,
pişman olduk ölüm ürükütücü ve sonsuz bir soğukluk taşıyordu etinde, teni, uzakta sarı, kükürt gözlü , tüyleri çizgili
bir kaplan gibi dalgalanıyordu deniz ve pütürlü kalın derisiyle yürümekte olan
korkunç bir devin sırtına benziyordu derisi, Anadolu Ülkesi ne girdik o sıra ve
cadıya Tanrı yı da gösterebilir misin dedim, İyi ama tanrı şu an avlanıyor
dedi,, yüzü peçeli bir kız çıkageldi, Nil mezarlarında yaşıyormuş, miğferinde
kanatlı aslan yatan bir adam göründü uzaktan ve cadı işte tanrılardan biri
dedi... ve mavi irisler ve napolyon laleri aldı giderken ve benden bitmeyen
katedral şarkısını söylememi istedi ve büyük karbonun sesini duydu ve Yosun
İşleyen Eller adlı bir şiir söyledi, belki de ölmüş M.Ş'nin, "Bir gün
gelebilir / Yeryüzünü tamamen sular kaplayabilir / O gün gökdelenler olmayacak
/ Binalar denizin derinliklerine doğru inecekler / Ve insanlar en çok bulunan
şeyi / Yosunu işlemeyi öğrenecekler... " Amin diyemiyorum, ağlıyorum.
Konvulzif tedavi görüyorum (elektro şok), ne yapayım... ve Anzelha kendini
ateşe attı, tanrının varlığı ve yokluğunu konuşanları kederle dinlerim ben dedi
ve gökkayalardan geçtik, hışırdayan ay ipeklerinden... Ayrıca Adriyatik
kıyılarında balıklara kıyılmasını doğru bulmuyorum, Balasagun'a gitmiyorum,
Büveyhileri, Luvileri tanımıyorum... ve altın tozundan bir buğu yükseliyordu ve
tüm kıtaların birleştiği Pangea görünüyordu ve toprak rüzgarla konuşurken,
insan aslında ölümsüz bir tekrardan ibarettir dedi, Zilzal suresi gibi mi
dedim, oda şu dört şeyden konuşmayınız dedi, Ali, Osman , kader ve yıldızlar,
eh imge dile düş gördürürse, sende küçük bir tanrısın öyleyse dedim, sonoritesi
kuş mudur dedi, düşünceninde bir yüreği var mıdır, Homersi denklik peki, ve
ağaçların bana baktıklarını gördüm, faros , ışık, zağanos da bir tür doğansa
normaldir dedi. güldüm, ne yapayım... Tigris ırmağı nerede dedim, Dicle mi
dedi, doğu Kanada'yı sordum ağladı, Kelt İrlanda'sından bir kır serdarı geldi
ve tek gözünü kapa be Tepegöz dedi... kanatlı uygarlıklar var, insanlıktan
ileri, İspanyol Yahudisi büyük Maimonides'te Arapça yazıyordu... sonra abalon
denilen deniz sümüklüböceklerinin eşsiz sağlamlıktaki kabuklarını nasıl
ürettiklerini düşündük...
'Bette / Bir zamanlar Atlantik'teki
evimizde / Açıkta gezinen balinaları görürdük!'
Ama Bette, insan insan için, balina
dinlesin diye türkü söylenir mi, kuş kuş için öter değil mi... aksi halde
sesssizlik yeterdi her birine... yaşarken ezik sümbüller gibiydi, ben öldükten sonra ünlü bir ressam olduğunu
duydum... Asurbanipal'a Yunanlılar, Sardanapal dermiş... ezik sümbüller gibi,
Vasarely şair mi, ressammış ama, onunla herkes gibi arkadaştık, ona ara sıra
ben herkes değil, Kserkses'im derdim, aldırmaz gülerdi, sonra ödül misyoner
romancılara gitti dedi
Alın size Başo dedim, 'Dağ yolundan
iniyordum/ Ah! işte bu/ Bir menekşe' sonra sürdürdüm 'Onu koparmak olmaz/ Ondan
ayrılmak olmaz/ Ah... menekşe' dedim.
Bak, doğada cinsiyet yoktur. Uzaya uzaya
uzaya gitti, iki adet sıfırı üstüste koyuyorsun sekiz oluyor bari bir
olsaydı!.. Sonra Suriye ye gitti, telefonda Şam piyon mu diye sordum...
Milankovitch salınımlarıyla ölüp
diriliyorduk, tayfçekerler vardı, putsever suretlerle dikilen surlar... aa!
keçi balığı geldi. Öldü, mezar taşında yalnızca tıkırdayan saate çözüm
bulamadım yazıyordu ve yaşam öyle güzel ki yalnız mevsimleri izleyerek sonsuza
dek yaşayabilirim diyordu.
Titan arum olarak bilinen ceset çiçeğinin
kokusu 1,9 kilometreden duyulurmuş, Moorish Kalesi'ne gelince Orozco ve Rivera,
Malevitch ve Rodchenko'nunda orada olduğunu gördük, Vasarely uzakta duruyordu
onu da çağırdık. İnsan soyunu tutsak eden sentinel ordularını gördük. Borges
diyor ki, kaplan dediğimizde tanrıyı yinelemiş oluruz, bir kaplan çünkü, onu
doğuran kaplanı (onu peydahlayan kaplan) ve onu doyuran geyik ve kumruyu,
onların beslendiği çayırları ve çimeni, onlara analık eden toprağı, toprağın
geldiği ulaştığı yükseldiği gökleri, göklerin yaşam bulduğu güneşi ve onun
bulunduğu galaksiyi gökadayı ve gökadanın yeraldığı evreni ve evrenin sonsuz
yaratıcısı ve sahibi tanrıyı tanrıları ve onların araksına gizlenmiş olan yüzü
belrsiz tanrı ve tanrıları akla getirir. Öyleyse diyebiliriz ki kaplan bir
tanrıdır ve tanrıda bir kaplandır... Efrasiyab yani Karahanlılar' ı gördük,
Türkistan'da Talekân şehrinden geçtik, Karmat ayaklanmasına tanık olduk
yeryüzünün bir yerinde ve siyah cüceler ve uyuklayan hayvanlar vardı ki ve sen
bir daha uyanmadan öleceksin dedim ona... düşümde kanatlı böcekler kırmızı
gecelerime hücum ederken, tramvayda gidiyordum, Diana elini birden omuzuma
koydu, tüy sorgucu gibi ipeksi, yumuşacıktı, inci gibi yaşlar akıyordu gözümden,
ayrıca pirelerim size bulaştı siz artık pirelisiniz benim kanımı içine pire
sizin kanınıza benimkini bulaştırdı, yakında kırılacağız sıtmadan ambulanslar
akın akın hastanelere insan taşıyacak, salgın tüm dünyaya yayılacak ve insan
soyu bitecek, fakat evdeki hiperaktif çocuğu ufolar kurtaracak başka bir
gezegende yaşayacak, yeşim benimle kalacak, benim ısrarım sonucu ufoyla
gelenler onu benden almaktan ısrar
sonucu vazgeçecek
yeşim istemiyorsa beni çağırmasın çünkü
benimle kalacak eğer şimdiden ayrı kalırsa ufo onu kurtaracak yoksa benimle
kalıp cesetlerimiz birbirinin içinde çürüyecek ve bu dünyada benim olmayan
yeşim öbür dünyada benim olacak, ben yeşimini hastasıyım yirmi yıldır bugünleri
bekliyorum ondan intikamımı alacağım ve o benim olacak benim gözlerim onun
gözlerinin içine yuvalanacak, kemiklerim onun kemikleriyle kuru ağaç dalları
gibi kaynaşacak, kalbim onun kalbini saracak ve içinde çürüyecek, kanım onun
alyuvarlarını içip tüketerek yeşim sapsarı olacak, kucakladığımda kuş ölüsü
gibi kollarımdan sarkacak ve onu bir gorgon gibi yiyeceğim, satürn canavarıyım
ben yeşimin ayak tırnaklarını deniz suyuyla karıştırıp yaralarıma süreceğim,
onun kanını içeceğim, onun hasta organlarını vücuduma sarıp yatacağım, o
kollarımda son nefesini verecek ve takyonlarını vucudumda dolaştırıp jüpiteri
çılgına çeviren kahkahalar atacağım ölülerin tanrısıyım ben yeşim ve ben
yaşayan ölüleriz, onu yemeye geliyorum kaçın! görme deliklerinden gene sular
akıttı, tüy sorguçlarıyla gene sırıttı, kuşların tüyü, sürüngen pulları,
solungaçlar ve köpek dişleriyle güldü ve eğer deniz kaynasaydı bir sürü pişmiş
balık olacaktı dedi.
İngiliz köylülerinin 1381 ayaklanmalarında
söyledikleri ünlü isyan -başkaldırı şarkısı "Adem toprağı çapalar ve Havva
yün eğirirken, efendimiz kimdi..."
Sen Eski Mısır'daki Fayyum masklarındaki
yüzlerden mi geliyorsun, yalnızlık şeytanın at koşturduğu ıssızlıksa, kefren ve
kefen ne oluyor, Thomas Dağları mı dedin, kementin boynuna geçirildiği kral
ağlıyordu artık, gözyaşlarının prizmasında cellatlar kendilerini gördüler,
belki o an herşey -gariptir- üç bin yıl önce Nil'in mavi çamuru üzerine Mısırlı
bir çocuğun evcil geyiğinin basmasıyla oluşup güneşte kuruyan ayak izleri kadar
ölümsüzdüler. Sıcaktan eriyen meydanlar ve kadının saygısız Cadillac'ı benim bahçe
yoluma girdi, ışıklı gözlerini telaşla yumup açarak geri çekildi, yiten
krallığından kalma tüm gölgeler kandilin titrek ışığında oynaşıyorlardı, kandil
gagalı bir şeydi, Romalılarınki gibiydi,, dorukların en sarpı ve karlısı olan
Glitterntin Tepesi'nde havalar açıkken bakıldığında doğu yönünde uzuklarlad,
Surprize Körfezi'nin öte yanında bulanık bir gökkuşağı görülürdü, bunun Rusya
olduğu söylenirdi, kanıtlanmaz bir şeye inanmak kadar inanmamakta garip dedi,
kalay yaprakları üzerinde lahana böceği, çinko arılar ve tungsten kelebeği
uçuyordu, Anka çiçeği dibinde açmış ve ahlak uydurma bir kişiyi izleyen uydurma
bir kişi olarak ortada dolaşıyordu. Sonra Alba Kralı'yla Sabin'lerin Düğünü'nü
izledik.
Milton der ki; Bir insanı öldüren,
tanrının betimini, mantık sahibi bir yaratığı öldürür, bir sanat yapıtını
yokedense, mantığın kendisini, yani tanrıyı öldürür demiş. Wılde eklemiş, ne
zaman bana hak verseler, nerede yanıldığımı düşünürüm! Ve ama bir Tatar gölünde
yüzüyordum, ağzımda kırmızı zambaklar vardı, altın vadide, ılık ülkenin
yollarına doğru koşuyordum, zıplayan ceylanlar soluğumu kesiyor, güneş
oklarıyla gözümü kamaştırıyor, yolumu buldukça kaybediyor ve yalnız ve yalnız
bu coşumlu yaratığın sonsuza dek koşmaya yargılı olduğumu anlıyordu.
İranlı tamburuna vurmaya başlayınca,
birdenbire bir toz bulutunun bağrından uzun kişneme sesleri duyuldu, ve göz
açıp kapayıncaya dek, yeri nallarıyla döven, burun deliklerinden ateş fışkıran,
karyağız kanatlı bir at belirdi ve hemen üzerine atlayıp kanat çırparak at uçmuş
ve bulutlu dağın doruklarına konmuştu. İsa'nın mesleği ne idi ve Azrail'in
kanatları yüzüne değdi...
Adım Kaan Romero dedi ve resimlerin içinde
Barbari'den gerçek bir 'Vanitas' gördük
Deştikebir'de geceledik, Ardzırunî kralı Seneker yanımızdaydı, eşdeğeri kral
Sargon'da karanlıkta bir put gibi atının üzerinde duruyor surlara yaklaştıkça,
kuleler, burçların gölgeleri tanrıların hayaleti gibi karanlıkta azametle
uzanıyordu----surlara yaklaştıkça kuleler karanlığın putları gibi uzanan
gölgeleriyle yarışıyor, ürkü veriyorlardı. Üç yıldır havada duran bir martıyla
karşılaştık. Şiir insanın doğaldinidir dedi, Novalis demiş onada, siyah bir
aslana binmiş gidiyordu, Dişayil adında bir şeyh vardı, sadaka yoksul
gerektirir dedi. Tevrat altın suyudur, güldük, haydutlar seni zebun düşürür
dedim, yarı buçuk kerem denizine girmeye niyetlendi, o sıra Kazvinli dinsizin
öyküsünü dinledik...
**********************************************************************************************************************************************
Kâbe adına, suların gebe kaldığını düşün.
Kobra çiçeği, koma zehirisin. Hektor'un ruhu düşer defnelerin altına. Ah deyip
ağlar ve geri dönerim. Uyak ve cinasların renginliğine. Hey Anibal, Kartagena
nerede derim. Şiir ne işe yarar. Yıkıntılar arasında ilahi. Kör dilenciyi gören
şair, allah rızası için bir sadaka yazdığını görür ve nasıl sadaka iyimi diye
sorar oda karnımı zor doyuruyorum der. bunun üzerine şair yazıyı değiştirir ve
bir kaç gün sonra gene sorar dilenci sadakanın arttığını söyler şair şöyle
yazmıştır 'bahar geliyor ama ben göremeyeceğim' işte şiir bu işe yarar.
Tamar!..
(Dost, bu kadar yeter. Daha ötesini okumak
istiyorsan, /
Git, sen kendin yazı ol ve sen kendin öz
ol.)
Nos
Riiş
,,,,,
xxxxxxx
ttttmlbcmkarz
<vbçfikbyzlvinuaef
çshrnğpupqüçmkhc
şlm üçzüıthğsktoavi
ç ltmsqtüsi
bgphüoktqsça
cblotspübtzqal vıfı
wpgğ
ığtoıkzsds.ü g
Nos
Şiir Üzerine
Letrizm diye bir akım var yalnız harflerden şiir
yazılıyor, herşeye ilgi duymak, her şeyi denemek gerekir yazında, Nos Riiş (Son Şiir), yani insanlık için umutsuz olan
birinin, kaosa sürüklendiğini ve hiç bir anlama ulaşmayan hani protest
(tepkisel) bir şiir yazdığını kendini ve insanı bu biçimde sorgulamaya
kalktığını düşünelim, şiir günümüzde sözle yazılmıyor, anlamlı ve güzel olması
da zorunlu değil, bir açılımı bir işareti barındırması yeterli, ama bu her
şeyin şiir olacağı anlamına gelmiyor, bu konuda insanın ayırt yetisine
güveneceğiz, güzeli herkesin anlayıp bulduğuna tanıktır insan, her insan
bilinçaltının derinliklerinde güzeli ayırabiliyor, değerliyi, anlamlıyı diyelim,
öyleyse esteti ve sanata uygun olanı da ayırmayı bilecektir. Bu bir deneme,
şiir açıklan(a)maz diye bir söz var, biz toplum olarak sanatı hemen yüz yıl
geriden izliyoruz, toplumcu şiir sunumuyla, öylesi dizelerle şiir yazılıyor,
toplumcu şiir yazalım ama artık şiirin ulaştığı moderniteden seslenelim ve de
açılımlara (yeni çılgınlıklara), hazır olalım, her yeni sanat başlangıçta saçma
ve us dışı bulunmuştur. Nos Riiş te yüz yıl önce batının ortaya koyduğu letrizm
akımına yaslanan bir parodi, ne yapalım ki bizim için ilginç ve yeni olan (!)
başkaları için yalnızca bir geçmiş...
BİR ÖYKÜ
Bugün ne yaptığını kılıkılınoa anımsamak
için dünden hazırlanmışıt, sabah kalktı aşırı bir dikkatle, her yaptığını
usunda anımsayacak biçimde bilincine kazıyordu. Sokağa çıktı, akşam, aşırı
dikkat ve yaptığını anımsamak için yaşadığı ikilem nedeniyle trafitk kazasında
öldü. Araba çarptı Aşırı dikkat ve anımsama gücüyle yapılan şey öldürücü
dikkatsizliğe yol açar.dikkatimizi sonsuzca çoğaltır çoğalan dikkat edilme anı
korkunç bir dikkatsizlikle sonlanır.
YAVUZ SULTAN SELİM şirpançe den öldü öykü
konusu..
Düzeltilen asıl metin bu
HERO İLE LEANDER
mors alfabesiyle birbireni seni seviyorum
diyen aşıkların son geminin batışıyla bir sonraki gemye ışıklı mesaj iletisi
(kıza sonsuza kadar diye- oysa ölüm gerçekten sonsuza kadar ...) ama önceki
gemide batış ve erkeğin ölüüm.
Conkbayırı’nda durmuş Hellespontos suyuna bakıyordum.
Bunaltıcı bir sıcak vardı. O dalgınlıkta
yanımda hafiften bir gölge belirdi. Yaşlıca biriydi ve küle benzeyen
sesiyle; su bugün her zamankinden daha durgun dedi. Yalnız insanların konuşma
isteklerindeki melodiye uyarcasına evet, denizde mavi değil nerdeyse siyah
dedim. Bugün özellikle siyah, hatta yas tutuyor dedi. Gülümseyerek şaka mı
yapıyorsunuz dedim, azıcık yüzü asıldı, hayır gerçekten öyle her yıl bu ayın
tam 21’inde deniz özellikle siyahtır dedi. Sesimi yükselterek anlatmak
istediğiniz bir şey var sizin dedim, bu kez o gülümsedi evet ama dinlerseniz,
estağfurullah, ne demek diye yanıtladım. Ayaküstü en az kırk yıl öncesine ait
şu öyküyü anlattı...
Buzağı geçidinde Kız kulesinin Hero ile Leander’i varsa
bizimki de bu, Çanakkalede demir atan bir denzcilige bağlı bir gemimizden
bahriyeli bir asker çanakkale postanesine gelmiş ve orada görevli bir kızla
tanışmış, asker her gelişinde arkadaşlıkarı ve sevgileri artmış sonunda
birbirlerini delice seven bu iki genç ayrılamaz olmuşlar ve gemi istanbula
doğru hareket ettiğinde kız bu tepelrden birine gelir el feneriyle mors
alfabesiyle bir uzun ubin kısa işaretlerle seni seviyorum diye ışık yakarmış
geceleri delikanlıda ondan öğrendiği
biçimde oda ışıldakla seni seviyorum
yazarmış ve birgün kız gene çosene çok seviyorum diye yazmış geçen gemiye ama o
sonara geçen bir gemiymiy ama gemici arkadaşlarının bu öyküsünü bilen kaptan
kız gemilerui şaşırmış siz genede ışıldakla sonsuza kadar diye işaret verin
demiş , ne olsa iyi meğer bir önceki geçen gemi zaten batmışmış ve gerçekten
sonsuza kadar sözü böylece doğrulanmamış mı, kız gerçeği öğrendiğinde ne
yazıkkı o işaretin verildiği tepeye gelerek kendini oradan deniz eatmış ve
denizin sonsuzluğunda ibrböylece birleşmiş iki sevgili...
Dramatik olduğu kadar ilginç bir öykü dedim hüzünlü
bir sesle, o gözlerini kaçırarak uzaklara baktı, oradan doğru belli belirsiz
bir gemi yaklaşıyor ve bende sonsuza kadar diye mırıldanıyordum...
SONNOS
Vaspurakan kralıysam da, parmak ayı
gösteriyor ama sen parmağa bakıyorsun. Che. lavanta kokuyorsun, bil ki
Muinüddin Pervane'sin. sarı eşek görünce de gülüyorsun. batılı hayalerinden gerçeklere üretir, doğulu
gerçeklerden hayaller üretir.düşlerini gerçeğe dönüştürür , doğulu gerçeklerden
düşler yaşam turnaların kanonudur, Hannover simsarı, Velletri tefecisi,
Einstein'ın babası kuştüyü yatak tüccarıydı.
Solgun bir tanrı Adem boşluk demekti.
İşte bir Arrabalı, ölü Judas'ın yanındaki kokmuş eşek cesedi. Süleymanın
ifriti. Tarkovski. nezaman öleceğimizi bilmemek pratikte bizi ölümsüz kılar.
varolmayan vardır. ölülerin kuyruk sokumundaki hücreler çürümezmiş. cebrail vahy getiren melek ve şu an işsiz.
violet allığı. leylak kokusu. bir damla gözyaşında dünyadaki tüm kitaplardan
daha büyük deha vardır. üç kenarlı kare.
Bukowski mezar taşına denemeyin dedi, dünyanın ilk günlerinden kalma bir
güneşle gider gelirdiniz. bedenem gerçektir, günah gerçek midir. tanrı gökyüzü
demekmiş Eliot'un tek klasik Vegilius'tur sözünden iyi bir Borges öyküsü
çıkarılabilir. kurgul usun bir düşünce kipi oluşturamadığı ve verili uzayın sonsuzluğu sınırlıdır . imge
varlığın gölgesidir zburada saklanır bütün(sürgün) tanrılar, burada geçirirler
yüzyılları çinliler arabayı görünce altına bakıp, atları nereye sakladınız
demiş. Kelt diliyle yatan sonsuz cinsiyete, antimaddeyi arayabilmek için
gerekli olan enerji ancak anti maddenin kendisinden sağlanabilirmiş,
pengueni şeytan sanan kadınlar,
güneş bize mekan içinde Napoleon so zaman içinde uzakmış, düştüğüm yerin
yardımıyla ayağa kalktım ve güneş sürülerini gördüm, Kordoba halifeleri vs ve Karakalla, urlar, evrende yalnız olduğumuz
duygusu bizi saldırgan-sinirli yapıyor/ elektronik tapınaklar geçiyor. Higgs bozonu
ağlıyor. Ökaryot ve trilobitler. Işık, ışık bakterileri yiyor. göz ve düz
dünya. uzak yıldızlar ve gezegenlerdeki hiçlik. ölüm. soyut ot. Trankella
ucundan kuyruk yüzgecine, Tanrı yokluktur. metal matris kompositlr. ışık tepisi
ve kaya koruğu. Theodosius limanı nerede. nerede mermer denizi, nanın tahşinin
sarahannida, ay ışığında kuru dalda cırcır böceği parlıyor, iri bir görüntüyle
sanki dolunayın ortasında duran bir devi andırıyordu. Ürperti veren bu duyguyla
sarsılırken böcek birden havalandı ve onun ayda ölmek için oraya doğru uçtuğu sanısına
kapıldım aniden.... köklerin ve kuyruklarının atalarını tanıyan sürüngenler,
yücelen toprakların mavi akıntısında, yanık burçak tarlalarının arasından
geçerek, kırmızımsı denizlerin içindeki su akreplerinin adını güneşin kutup
duvarlarına yazıyordular. diyakronik bir boyutta. imgenin Şamlı Yahya'dan
başlayarak kanıtlanmaya çalışılan çifte varlığı , liderlik sultası, penisinin
tepesi papatya gibi, zamanda bir sevi,
iknsu derebeyi, gizençli çağlar, düşler ötesi, yürek süveydası, soylu ruh,
birlik yaratan yansı o...
Ey Yesenya, melekler gül indirsin şu kadir
gecesinde senin gizil suretine,şol
simetrik aminoasitler seni kopyalasın ey rû yüzlüm, Prokaryot bakteriler,
arkealarla dolsun iye kemiklerin, güneşin olsun zaman ve metan ve propan ve
manolya açsın sarı dudaklarında, ey yitik yinimin Pantalassik okyanusu, ve
göğün altın çivileri yıldızlar... Atlantikli köleler ve Hidaspes savaşı
Hint-İskender arası
Parslar, Persler ve parsekler. labirent
yani çift başlı balta. siyah dişi koyunlar ve Pascal'ın terörü, zaman körlüktü.
Bienalde bir odadda bir yapıt vardı, odayı açtık bomboş... şimdi hepimiz o anı
ve o yapıtı konuşuyoruz!.. Andre Chenier başı kesilirken içindekiler size
gerekebilirdi demiş. Nusiybin akademisi. Politica çok yüzlü demekmiş. Hint keneviri
neymiş.İtalya veya Almanya gözle görülebilir nesneler değildir. Panter avı
limanı. Gökte arı soğuk ışık, hayvansal kanı üzgündü onun. küçük bir ışığın
içinde izlediğim evren alefti, milyonlarca evren gördüm, birbirini örtmüyor ve
gölgelemiyorlardı. Aşkın birleştiriciliğini, ölümün değiştiriciliğini gördüm.
Ve gırtlağından güneş doğan insanlar vardı.
2b?n2b?=???
(Olmak ya da olmamak işte bütün sorun bu)
demekmiş yukarıdaki şifre (gizlek) .. Gargaumela. ve Darius ve Varaka, müjde
sana ya Muhammed... dağın cenneti öpüşü, İtalya kralı Emmanuele III bir resim
sergisinde yamaçta (vadide) uzanan bir köye bakıp bu köyün nüfusu kaç demiş.
mastadontlar, hyperion, hafif bir rüzgar eser , bir iki kiraz çiçeği süzülür
yere, Ebu Leheb'in iki eli kurusun... dil sihirbazlığı filan
Pırıltılı arkadaşlığı ayın, eşlik ediyor
sana, dalıp giden gözlerinin toza dönüşmüş bir bahçe ya da avluda onu son kez
irdelediğin, zamanın derinliğinde yok olup gitmiş o gece ya da günden bu
yana... Son kez.. Biliyorum biri çıkıp şöyle söyleyecek günün birinde sana,
tamda gerçeği belirterek. Pırıltılı ayı bir daha göremeyeceksin sen, tükettin
yazgının sana bağışladığı mutlulk veren olanaklar demetini, Tüm pencerelerini
açsanda yeryüzüne boş. Geç artık onu göremeyeceksin bir daha Yaşam boyunca bulur
ve unuturuz gecenin pırıltısında göz kırpan ayı Biliriz hep göktedir ama iyi
bakmak gerekir ona belki sonuncusudur ve bir daha göremeyeceğizdir. Hepimiz
herşey bir gaz devidir. az öğle güneşi, biraz yaban arısı ve sis
dörtgeniyizdir. Karluklar ve kır eğlencelerinin rokokosu, titan, soğuk ve sıvı
metan. bir ışık yığını güneş. panta rei. Nosebo, Latince zarar vereceğim
demekmiş. Sistan, Şiraz ve Isfahan Merv Kirman-şah Herat ve Tus ve padişahın
atının dizgini Artosların kucağı, Yunandan kalma eskil kandil.fraktal
çağrışımın ışık kızı, Pomeranya, Danca,
Lorca'nın Tamarit Divanı, Dali'nin şiiri, latifunda topraklarını halka dağıtmak
üzere bir tarım reformu gerekliliği,, bahadır yavuzlar gazeli, keşmekeş beter
varlıklar, terziler sinagogu, Yenisey, Lena, İdil, ...
Ongin, Yenisey yazıtları, Yevgeni Onegin
ve Puşkin kimlenrlie yakın ve akrabayız..Karabalgasun, Analepsis, şimdiyi
geçmişle karıştırma, Metalepsis, geçmişi şimdiyle karıştırma demekmiş. Arpejli
akorlar. Einstein haçı. Enceladus yayı.
Sonsuz, sonsuz sayıda sonludur. Sana kapılarına dek aradım Nitokris'i...
Tayvanlı bilimciler derisi ve iç organları yeşil floresan gibi parlayan domuz
üretmişler. Bovarizm, kendini kahramanın
yerine koymakmış. Zeus'un bir ylcusundan, taştan Pluton tanrılarından, yoğun
kan damlasının o eşsiz biçimlenişi, sarsak sevinç hıçkırıkları, üçgen
alınlıkalar, sularına altın balığını geri verdiğim Teselya'daki ırmak,
diriltici sağanak, Kolozsvar'da ölen atalarım, sessiz tansıma, Artakserkses'in
aradığı ırmak, güldeki metal duyarlık, Duino'daki şato, kuş başlı torso, halkın
çürümüşlüğü, İbran bir yoksul, ve hipogonadizm sayrısı vertigo bunlarda seks
karakteri gelişmez ve çocuk edinemezler vb...cinsellik hormonu estradiyoldür
dedi...Kobranın sırtına (ensesine) bastım ve onu kutsal yaptım...Saç kılından
dikiş attık , ayurveda'ya bakıp ardından
koruyucu otlarla kanopos küpüne koyduk ölüyü, siyah maskeleri suratında gördük
sonra onların ve bir taşırım içindeydiler...
Senin bedenine aşığım Yahya, bedenin
biçilmemiş zambak tarlası kadar beyaz,, bedenin Judaca'nın vadilerine dökülen
karlar gibi beyaz, Arap kraliçesinin bahçesindeki gülleri nede onun baharatlar
bahçesi, ne yaprakların üstünde parlayan gün ışığının ayakları nede denizin
gönlünde yatan ayın yüreği ve dünyada senin bedenin kadar beyaz hiç bir şey
yoktur. Bedenine dokunmama izin ver.viyola, çello, korangle, fagot , korno,
perküsyon. Sertavul geçidi., peristilli bir avlu, apsisli bir salon, körün
pençesi, Frankfurt radyo kulesinin bir ok oluşu, Mata Hari, Cava dilinde
'Şafağın Gözü' demekmiş. Kutü'l-Amare'de gördüğünü, Mozart, Münih Elektörü'nün
huzuruna çıkacak ama boş kadro yok yanıtını alacaktır. Kadı Burhanettin'ki
tuyuğ şairi, Berkuk, Altınordu hanı Toktamış, Padişahlar şehzadelere mermer
tokatlatırlar ve ileride meşhur osmanlı tokadı ortaya çıkardı, Sagarmatha,
çiçekler ölümlü ve güzel, altın kalıcı ve sıkıcıdır, Hesse söyler. Yaşlanmış
sperm erkekler, atomlar hakkında düşünen atomdur fizikçiler, Kedicik Babası Ebu
Hureyre, güneşin yüzü için dibi cehennemdir arada altıbin kat fark
vardır.Başkırtlar ve Mercador Atlası, Tih çölü, tanrı bir metafordur, Yakzan'ın
babası ve Avlonya, Hurgada limanı, gizembaz, Saud dağı cehennemdeymiş, annemiz
Meymune, Birgün tefsir, birgün siyer ve megâzi, bir gün edebiyat, bir başka gün
arapların meşhur savaşları demek olan Eyyâmül-arap okuturdu, Basra valisiydi,
kötülük yapmak isteyipte vazgeçersen sevap işlemiş olursun. Ebü'l-Abbas
Abdullah İbni Abbâs İbni Abdülmuttalib radiyal-lahu anhümâdan nakledildiğine
göre, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem Allah-ü Teâlâ' dan rivayet ettiği
bir hadiste şöyle buyurdu.. Şair Perikles Yannopulos, atnı Salamis denizine
sürüp intihar etmiş, sınıflı toplumların kaderi ölmemek için öldürmektir
demiş., çelik korse, yeşil gözlü ağaçlar, Serendipli üç şehzade ve Meryem'in
hamileykn dayandığı hurma dalı, her duyumun gerçekleşeceği bir zaman var ki siz
onu yakında bileceksiniz, İran denizi,
uzak çağlardan gelen gizli güneşimiz kutup yıldızı, epifanya (ortaya çıkışı) ,
şiiri sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan azınlık okur.
modern bir boş inanç olan bilim,
pedantry-bilgiçlik, dinsel görüngünün elektrikli dokungaçları, inancılığın
(fideizm) yönlendirmesini hor görme, kurgul us, şiir ele avuca sığmaz bir
heterodoksi olmuştur, imgeler amfibik yaratıklardır, Zenta savaşı, Curcan'a
sığınır, Kerayitlere hücum eder, benden sonra gelenler altın taşıyacaklar, en
iyi eti yiyecekler, engüzel atlara binecekler en güzel kadınları kollarına
alaçkalarl, ve bütün bunları kime borçlu olduklarını unutacaklar,
Temuçin-Keskinkılıç. köpek içimi gebe bırakan kahredici bir küre gibi
yaklaşıyordu, Provence'de Cezanne gibi manzarayı algılayışımız, taşın gebe
kalışı, Timarchi, şana ve şerefe dayalı yönetim. Hindustanidiye bir dil varmış,
Ladino diliyle yazılan Ferrara Tevratı. Marranolar, Kutai krallığı, Güvalyar kalesi, Rume kuyusunun suyundan
içtik. Beyrut açıklarında kıyı koruması yapan Avnullah korveti, Eleşkirtli
eleştirmen, 'Nosce teipsum' Kendini tanı, Delphoi tapınağnın alınlığında
yazıyor. Selene kaplumbağa kabuğundan salıncağında uyuyordu. gökyüzü
tüylendiriyor ağaçları, ekmeğ yyeceksiniz, suyuda içeceksiniz, Sarmatlar alaca
bir ata binmiş koşardı önümden, Samson'un kör edilişi, Rembrandt'ın oğlu Titus,
Roma İmparatoruyud, Onu burkmasıyla yeni bir algılama biçimi verdi, barok bir
kompozisyon, sudan oluşmuş ağırlıksız deniz anaları, ölü dalgalar, su içi
pınarları, kendini taşların ağırlığıyla Ouse ırmağının sularına bırakan
Virginia Woolf, Roma da yapıtını okuyan yazarı dinlerken kalkıp gidemezsin
sıkılsan bile, Merkür, Venüs, Müküs
ölümü çiçeği ve tüberkülozu seviyordu, ,
dans ederken kızkardeşim yükseliyor küllerden, sonra Nebraska'da ahşap bir
kulübenin üzerine bir bizon düşüyor, Atinalı böcekler, Tanrıya yaslanan
Yakup'un merdiveni, kendi şiirlerini
yiyen Ugolin, efsun büyü sihir, Tantrik metinler, Kavya'nın erotik şiirleri,
Borges, Rafael Cansinos Assens adlı şairi denizle ilgili bir şiirinden dolayı
kutlayınca şu yanıtı almış; 'Ölmedn bir görebilsem şu denizi.' Çünkü şiir
dildir, biçimdir. Aragon gazelcidir. Laedrî , anonim dmekmiş. netuhaf gezegenim
ben Yakup'un gözü gibi parlayan, Güneyinbalığı Fomalhaut, , zerdeçal içerim,
pandanus ile ligrendi yaprağını vücuduma
sürerim.Padişah falcıyı çağırır, falcı çocuklarınız haşmetlimden önce yaşamdan
kopacak kederler göreceksiniz der, padişah kızar ve falcıyı ölüme yollar, başka
bir falcı gelir, uzun bir ömür sizi bekliyor çocuklar babalarından yana hiç bir
acıya tanık olmayacaklar der, padişah onu armağanlara boğar, oysa iki falcıda
aynı imada bulunmuş ama farklı bir deyişle dile getirmişlerdir. Güneşin
çevresinde ışıltılı tüyler var şimdi, yerde dalgalar halinde ilerleyen
saçaklanmalara bakarak ürperiyoruz, ve dünyanın yeknesak görünüşünede pek
güvenilemeyeceğini ve garip değişiklikler olabileceğini anlıyoruz. Hind al
Hannud, peygamberin savunduğu tek tanrı fikrine karşı çıkıp, Kadır Tanrı, Ölüm
ve Hayatın Anası kavramlarını yerleştirmeye çalışmış ve Bedir'de (624)
peygambere karşı savaşmış ama yenilmişti.. Kutuplarından ışınım jetleri
püskürtüyor, patlamanın ardıl ışığına odaklanmış karadeliklerden olayın gizemi
çözülmeye çalışılıyordu. Kubadabat sarayı, Rafael tablosu gibiydi yüzü, bugün
15.03.2006 Sezar ölmediyse, işte bugün ölecek!.. Önündeki kitaba bakarak başını yumruklayan
bir öğrenci gören III. Philip, 'Bu genç deli değilse Don Kişot okuyordur
buyurmuş.' Aristo, Abderalılar gibi olmayın dermiş davranmayın- çünkü
Abderalılar, yazın sıkı giyinip, kışın karda çıplak dolaşırlarmış. Bir zamanlar
Oktay Rıfat en iyi şairlerimizden denildiğinde toplantıdakilerden biri Nereden
biliyorsun demiş, söyleyende bir yanıt verememişti. Bu bana herşeyi yanıtlayan
bilgisayara Ne var ne yok deyip arızaya yol açan durumla ilgili anektodu
anımsattı. Uygunsuz tarfların olduğu tartışmada bazen bilen bilmeyen bilmeyen
bilen konumuna geçer. Denilesi ki iyi bir tartışma iki bilen gerektirir.
Nilüfer çorbası içer mi bir Narkolepsi. Süreyya'nın kederli yüzü, gen
varyantları, Saksonya elektörü Ogüst, Kerala eyaleti, Serhend şehrinde doğup Sühreverdiyye
tarikatındandır. Ben ceddim İbrahim'in duasıyım. Kardeşim İsa'nın müjdesiyim.
Annemin ise rüyasıyım. O bana hamile iken, Şam saraylarını aydınlatan bir nurun
kendisinden çıktığını görmüştü. Ben, Sa'd bin Bekr Oğulları yanında sütlenip
büyütüldüm. Bir gün süt kardeşimle kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz
giysili iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı. Beni
tutup göğsümü yardılar, kalbimi söküp siyah bir pıhtı çıkararak toprağa
akıttılar damlattılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler. Kserkses,
Atina'ya doğru giderken Melankoia adı verlen dağlık bir yörede baştanbaşa siyah
giyen insanlarla karşılaşır Melankoia
siyah giyen insanlan ülkesidir. Şeytan melekmiş kötülük meleği... Sibirya'daki
Elgygytgyn gölünün meteorit çarpması sonucu oluştuğu anlaşılmış. Endonezya'daki
Tambora volkanının altında küçük bir krallık bulunmuş, 1815 yılı. Lûtiler
eşcinseller demekmiş.. Medine'de Kubâ köyü varmış. Maldoror şiddetli ağrı
demekmiş.. Novorossisk limanı, naturalist avangard, spin atmak-flâneur,
kılgısal momentler. Yunus , Horasan'dan geldi ve Arap-Fars kültürünün etkisiyle
Yunus oldu diyor. Cervantes, İnebahtı'da tutsak düştü, Osmanlı kültürüyle
tanışmış oldu yıllar içinde şöyle denilebilir mi, Cervantes Donkişot'u yıllarca
içinde kaldığı bulunduğu Osmanlı kültür ve geleneğine borçludur. Süvari çiçeği
var mı ki, bir yarı tanrı gibi, Krezüs, deve kokusundan dolayı Perslere karşı
bozguna uğrayan mızraklı süvarilerinin tek tek adını bilirmiş, Toledo sanatı
simya ve büyü Nemçe-Avusturya diyarı, Fay tanrıdır, leğen ve saksafon, Katapult
(mancınık) demekmiş, Bengal ateşi gümüşi sarı kıvrımlı saç, Sansepolcro'da Halk Sarayı'nın duvarına
fresko tekniğiyle yapılmış, kara çeneli bir Etrüsk heykeli, Ankostik resim (mum
boya ile) Camille Claudel'in Sakuntala'sı gibi, perçem, tuğyan (azgınlık),
Tuvâ'da (mukaddes vadi), Turab (toprak), Sündüs, Kaçut (kısa mızrak), Özi
valisi Melek Ahmet Paşa.. Hava karardı, küçük bir esinti çıktı, dünyanın mavi
sıvısı çöktü ve anılarına girip annesiyle birlikte kendilerine düşman ettiler..
Kurâ ahalisi, somut hayvan, , beyaz ibikli kagu Kaledonya' da mı yaşar, El
Nath, partikul savuran buz jetleri, Drosophila (sirke sineği), yeşil
cübbeleriyle Mervan'ın adamları, ilkel çağların kutup yıldızı Ejderha (dragon)
takımlıydızında bulunan 'Thuban' idi, Şimdiki kutup yıldızımız Polaris, yıldız
çağlarının kutup yıldızı ise Çalgı (Lyra) takım yıldızının kraliçesi Vega
olacak. Fallus Kontu Marquis de Sade, Mussolini , Musul'dan gelirmiş kök
olarak. nefrit taşından fincan, Asur ülkesinden Kassitlere kadar yürüyüp
kollektif güç tanrımıza sövgüler yağdırdık. Hilatoryum, memutun atası,
polijenik, heteromorf koglomera, soğuk kütle katılımı fazından sonra, ergimiş
bazalt okyanusları, güneşin öksürmesi, ayın donması, kumsalın esnek yayı,
Nawfara kahvesinde içtiğimiz mırra, ritmik ve aritmetik koşular koşumlar,
ışıntı, körışık, serpinti, dört beygir gücünde, kendi soluğunu tutarak ölümüne
yol açan adam gibi, yeşil tepelere değerek oynaşan öğle vakti, vadiden süzülen
mor gölgeler, yağan karın bir başka biçime sokuşu anıları, zincifre (kırmızı),
azurit (Mısır mavisi) ve malakit (yeşil), en yakın akrabamız su sineği., Etrüsk
faresi. Ejderhan-Astrahan,, Moğolca ,Nöker; komutan yardımcısı, Daruga;
g2animet paylaştırıcısı memurlar., Jandarma ile Mevlana arasındaki fark.
Viverris kedisi, Molosmolossol köpeği. kuyruğun dentimindeki bal peteği
biçimindeki iç yapıya hidrolik sıvısı sızdı, akustik test olumsuzdu, tanrının
yardımcısı fareler oldu.
Tamarit Divanı, Lorca'nın kitabı, latifunda
topraklarını halka dağıtmak üzere bir toprak reformu gerek, Borges, İstanbul'u,
Burgaz'ı gördü ya Burgos'u, Falanj ilk çağda İskender'in babası II.Filip'in
sonra İspanyol Franko'nun birliklerinin adıydı. Su orgu. karada at, denizde
balık, havada kuş ki Hippokampos'tur. erektil sorunlar, Tutamkhulu İsmail
Afrika bir şair, annesi Güney Afrikalı babası Türk, sıfır başvuru gerilim
değeri ne demek, bobindeki sarımların geometrisi, Vogul dilinde konuşuyorum,
aralık, ocak, şubat beyaz burunlu aylarmış, Yıldırım Beyazıt'ın kaderi esir
düştüğü Stella tepesinde değişti, az kaldı mürekkep balıkları ormanlarda
dolaşacak, Hatila vadisi, Gala gölü, sıcak Jüpiter ve magnetarlar, gökada
diski, Pers ölüsü, pars leşi, hayalet evrenler, İrani bakışlı Ali şeriatıdır,
pire ile peri, Tanrı yaratırsa, zaman öldürür...Fertek (Niğde) İşlek kapıdır
kalpleri, nötür acunun ilişkisizlik uydusu, Kefre anneciğim, otsu kokulu bir
çiçek, çocukluğum anneciğim, tanrının rengini barındıran ışık saçan parmaklar,
sanal örtü, gebe su, vetekaddes, Hektor'un ruhu-gölgesi düşer defnelerin
altına, romantik çağın görkünç su aygırları, yıkıntılar arasında ilahi,
Germiyan beyi II. Yakup, step ejderi, madde sonsuzluğun saflığı üzerinde bir
lekedir, varoluşundaki doluluk, ah işte benim boşluğum, Kâbe adına suların gebe
kaldığını düşün, meta fetişizmi, vals, polka, kadril ve galop için müzik,
yapraklar döküldü, ağaçlar anne ölüm uykusunda, renkcil demetlerle süslü, tavus
ötüşlü korulukta rüzgârların ve kuşların getirdiği elementler burada hayat
bulurdu..ölüm ve yaşam burada oluşurdu. Bir şey söyleyeyim mi aynalar ve
çiftleşme insanın sayısını artırdığı için tiksinç bulurum."Ermere geçti
yanımdan. Deniz yanımdan geçti. Ve ardından onun tanrılar geçtiler. Ve köpükler
taştı tanrıların geldiği yerden. Ve burada doğmuştu tanrılar. Suda bulutlar
gibi akıyorlardı. Ve geyik göründü orada. Bulut oldu sonra geyik. Güney
sularının kadınıyla. Sonra durup ne olacak diye baktı tanrılar. Ve bir sarı
püskül çıktı sonunda. Ve ulular gelip yakınımıza. Salladılar sarı püskülü..."
Bitti, yani ; Kavsi Kuzah yani gökkuşağı, ah dünyada kötüler ve barbarlık
olduğu sürece iyilik neye yarar, geçmişin büyük Abbasi hümanizmi bile
unutulmadı mı, bir tür mavi bahar rüyası gibi ve insan hıçkırıklara boğulduğu
zaman güçsüzlüğü tüm canlıları geride bırakır, Şehzadebaşı'ndaki camlinin
köşesindeki sütunun dünyanın merkezini gösterdiği söylenir, şair Necati kimdir,
eşek örümcek ve gergedanın arasına tazı girerse ne olur, Goygoycular ve
Saraçhane nerededir, Arkadyus Sütunu'nun dibinde Avrat Pazarı olduğu doğru
mudur... Çiçeklerin bulanık ruhu
üzerine baladlar söylemek... Tartus'ta okumaya davet edilmek... Ve Kum Kaptanı
köpek balıklarıyla yürüdük, örnel olan durumlar söz konusu olduğunda ise kızlar
o denli güzeldi ki "Cennet ağaçlarının
gölgesinde uzanma isteğini tümüyle yok eden yeryüzü selvileri
gibiydiler..." Sonra gelecek kapanırsa zaman durur dedi Dante, inanmadık,
insanal krallıklar uydurması kardeşim, insanın gölgesinin peşinden koşmasına
ilerleme denmiyor mu onun gibi, kayra nedir peki... bilememki...
Aynalar ve çiftleşme insanın sayısını
artırdığı için tiksinç bulurum, aşk gökyüzündeki İsa mı, Yakup'un merdiveni mi
derim. Einstein bir şey gerçekse kesin değildir, kesinse gerçek değildir
diyor.. 'Şiir bizden önce yaşamış nice yaratıkların alınyazısı mı...' Herakliya
tiranına konuk olduğun!.. İyi de Aracataca mı Macondo mu... İyide yarı insan
yarı hayvan bir hybrid (melez) olan katır ya da bardo mudur bu herif dedim.
Peki arabamızı bir kaplan sürüsüne bağlayıp Hindistan'a gidelim. Dile katık, kendineözgülük, içerik pekinliği, işte
yazarlık dedi. Kibele'nin yaşama döndürdüğü, yaralı, o güzelim Attis gibi...
İberya kralları ve neden iki gözlüyüz ve
atla camiye giren Cengiz Han ve Türkçe yazan Hatayi Şah İsmail ve Farsça yazan
Yavuz Selim ve ölümüne yakın varlık ötesini özlüyorum dedi ve Agrippina
uyluğunu kaşıdı ve Barba Vassili paltosunu çekti uyudu, ve nergise uzanırken
ansızın yarıldı yer ve kapkara atların çektiği bir araba fırladı derin
yarıktan... ve kör bir kaplan gibi dünya içine kıvrılıp gözlerini yumdu.
Bir quartet, lilyum, gerbera, frezya,
fulya... Bir öbür dünya varsa onunda bir öbür dünyası vardır sanırım.
'Chaucer'in zamirleri pek kapalıdır bize / Zamir bir sözcük, geçer bizim
yerimize.' Maymunların serebral korteksinden fırlayan sıçırgan mecidiye ve
gümüş pullu akçaları, görsel algı eşiğinden saçıp serpen kulunuzdu bu... Lilith
efsanesi ne idi, Yunus Emre değerinde bir Osmanlı aydını var mı ki, Raflezya
dünyanın en büyük çiçeği, olsun bizim kız, Kenize Murat gibi ya da Mezamorto
Hüseyin Paşa, Koyunadaları Deniz Muharebesi, Yera (Z.Burnu deniz savaşı) İbrani
çığlıklar, Arapça ve Rabça öğrenmeyi ve ilkel özgürlük çağları... Kırlarda
dolaşan şair bir çobanla karşılaşır, çoban şehirdeki gürültünün nedenini sorar,
şair benim doğumgünümü kutluyorlar der, çoban kendisinin becerilerinden sözeder
ve neden kendisinin değilde bir şairin doğumgününün kutlandığına şaştığını
söyler, şair yarışalımmı der ve yarışırlar, şair uzun gölgelerin arasından
(akşam üzeri) yükselen ayı görüyor musun der çobana, evet yanıtını alınca,
gözlerimizi kapatalım der ve sorar şimdi
ayı görüyor musun, çoban artık heryerin karanlık ve birşey göremediğini
söyler. Şairse; ama ben görüyorum der!.. Moskova kralı ve şiir prensesi,
Darfur'daki yoksullar, geniş sArkadya caddesi, Oidipus ailesi, Thebai'yi kuran
Kadmos oğulları, Yuhanna'nın vahyindeki tınıları çağrıştıran kıyamet havası
içeren eşsiz şiirler. Tanrı Haldi'nin büyüklüğüyle Argiştioğlu Sarduri derki
terkedilmiş Uhime ülkesini ele geçirdiğim zaman o seferin geri dönüşünde
Magaltu şehrinide ele geçirdim, erkek ve kadınları Bianili ülkesine sürgün
ettim, Urartu kralı II. Sarduri'ydim. Gondwana süperkıtası... Zamanla göreli
olarak hareket ediyoruz ya da zamanın kendisi hareket ediyor ya da zamanın bize
göre hareketini algılayış biçimimizi ele veriyoruz, olmadı değil mi... Kör
dilencinin önünde Allah rızası için bir sadaka yazmaktadır, şair dilenciye
kazancının iyi olup olmadığını sorar, dilenci karnımı ancak doyuruyorum der,
şair yazıyı değiştirir bir kaç gün sonra gene sorar, dilenci kazancının oldukça
arttığını ve şairin ne yaptığını sorara, şair eski yazıyı 'Bahar geliyor ama
ben göremeyeceğim' diye değiştirmiştir...' Aşağı Ürdün vadisindeki Gilgal
köyüne geldik, Hititlerin Kumarbi destanını bulduk, dinleyerek Hattuşaş a,
Labrandos a kadar geldik, Dor stili sütunlar vardı, Etrafı Mekke sümbülleri
sarmıştı. Süleyman ını atları Şâme ve Tafil şehrine giriyordu, Mecenne suyu
içiyor, Ebubekir'den aldığımız Kesva'nın üzerinde, Süheyl yıldızı tepemizde,
Harzemşahlar ilerimizde kendimizden geçiyorduk. Ancak Tanrının sözünü
anlayamayız çünkü yalnızca onda tamah ve heves, zulüm ve garez yoktur dediler.
Gün geldi farenin gözü kediyi gördü. Çok varsıldım ayrıca çok servet sahibi, ne
yoksulluklar var dünyada görsün diye sabiyi köye yolladım, döndüğünde (bıyık
altından) gülümseyip neler gördün anlat bakalım dedim, Sabi bizim b.ir
köpeğimiz var, oysa köyün bütün köpekleri onların dedi, bizim bir havuzumuz
var, onların uçusuz bucaksız dereleri, bizim altın sarısı avizelermiz var,
onların sayısız yıldızları, biz karşı komşunun duvarına bakıyoruz oysa onlar
ufku dahi görebiliyorlar dedi, hemen köşkümdeki gizli odama çekilip kaderime
ağladığımı bir siz bilirsiniz....
Doğu ile batının ayrımı şu; doğu, doğanın
verdiği yeteneklerle bulgular peşinde koşuyor, batı ise; zekanın verdiği
yeteneklerle, doğu kuşu taklit ederek kanat takıyor, batı kanatsız nasıl
uçabilirim diye düşlüyor, doğu atı evcilleştiriyor, batı arabayla hızlanıyor...
Belki yanılgıdır bu ama herkes İskender doğuya uygarlık götürdü, barbar Atilla
batıya felaket getirdi diyor. İlkel özgürlük anlayışı bu dedi bana... Ticani
biri geldi o ara ve Fuad Sinyora... ve Emil Lahud geldi ve ilahiyatçı Juan de
Sepulveda geldi sonra çocuğumu köye gönderdim yoksulluğu tanısın diye sonra
sordum baba bizim bir köpeğimiz var onların bütün köün köpekleri onların bizim
bir havuzumuz var onların uçsuz bucaksız
dereleri biz mkarşı komşunun duvarına bakıyoruz onlar ufka dek bakıyorlar bizim
3 avizemiz var onların sayısız yıldızları dedi, sonra "nişanlım benden on
yaş büyüktü / askere gitti / şimdi ben ondan on yaş büyüğüm / çünkü / öleli
yirmi yol oluyor." dedim. Ve Fransada dikiş makinesi icat edildiğinde
terziler 85 adet dikiş makinesini tahrip etmişler ayaklanarak bizde basım aygıtı
gelmesin diye hattatların isyanı gibi, kompleksim geçti vallahi, Montaigne bin
kişi yazar bir kişi yazar olur filan demiş, dilber dudağı ve kadın budu yemiş,
İngiliz romancısı Thackeray 'Yaşam Konstantinopol'e benzer, uzaktan romantik
görünür ama içine girince kasvet ve kaostan geçilmez demiş, Ogier Chiselin de
Busbecq burada (ülkemizde kaldığı hanlarda belki üzerinde Allah'ın adı
yazıyordur diye yerden kağıtları alıp duvar kovuklarına koyduklarını söylüyor,
Zarit kasabası,, El Manar ki Hizb Ullah'ın televizyonuydu,, Nahariye'de, Beyt
Şean'ı vuran füze, Akko'dan, Tiberya'dan, Kiryat Şimona'ya, Nuvar es Sahili ve
Muhammed Şükür. Haim Ramon ve Moşe Kaplinski, Dan Halutz ve Huseyin Nasrallah,
ve El Hikme ve Huseyn El Burci ve Muhammet Yazbik... Forumun harabelerinde kediler
dolaşıyor, altın tapınaklardan yabani otlar fışkırıyor, imparator saraylarından
akbabalar havalanıyor, saçaklarından buzlar sarkıyor... vs... Baalbek'te denize
girip saklananları gördüm dedi.
Platon, nedrede suç varsa orada adalet
yoktur demiş. Rusya ve Macarya'yı gezdim ve 'Tanrının ayağı buzda kayar mı
dedim.' Salvador seçeneği nedir, Ozanın acısı Tantalos'un acısı gibidir ve
sunakta akan mor sıvı ve Yavuz'un küpesi, Vladimir Çebeş Macarların
kahramanı... bir karaltı yaklaştı işte...en güçlü olan en barbardır filan
gibi Kaldıki korolar eski Yunan da
halkı temsil ederdi oda kralın yada seçilmişin bözünü yineleyen bir tebaa
konumunda idi. Grift keçi figürinleri,
boynuzlu ve arı gövdeli insanlar, İranî koltuklarda oturuyorlardı... bir Arap
küheylan, polifenol, çift kör ve randomize deneyler... Sessizliğe katkın
olacaksa konuş dedi.... Isı değiştirgeci ve uzaydaki köyler-köyleri ... ah
sarmısak kötü kokulu gül, ve Aygır Kalesi, ve o göğsü dar, cıdagosu alçak bir
katır gibiydi... ve tükenmeyen mürekkep ve çarpmayan elektrik ve yazıyı okuyan
bilgisayar dedi... pasak ve cenin... ve kontraltosu, alışkanlık köleleri tuz
çağının... kalbin ve kabin ve zadeganlar ve ticaniler
Epileptik ki, yetmişiki din adamından
oluşan Vukuflar Meclisi 'Meclisi Hubrigan' gelecekteki önderini seçti:
Ayetullah Muntazari... Ve çarlığın Rasputin'i ve Nazizmin Hanusen'i. O da
sevilirmiş önce, Rasputin gibi, sonra Kara Ormanlar'da ölüsünü bulmuşlar, bu
kara büyücünün...şiirin Mekke si neresi... ve ama Üdolf, en çok Marika Rokk
adlı sahne yıldızını severdi. Adolf cinsi -asitlere-terminlere göre o, yalnızca
üremeye yarayan güzel yaratıklardı. Sıradan Faşizm'de (Mikael Romm)
görebilirsiniz Marika'yı, yılan gibi kıvrılıyor ve yaklaşmakta olan tehlikeye
karşı olanca hızıyla oda ritm tutuyordu. Ne yapabilirdi ki bir sahne yıldızı,
Hitler'in gösterileri öyle geometrik ve o denli görkemli ki, propaganda bakanın
ki (Göbbels miydi- daha görkünç, çok daha ürkütücü, gamalı haçlar, film değil
-gerçek- binlerce meşale dolu insan. Kitleler afyonlanmış ve karnı doyan her
Töton! bu kuduz şölenine, bireysel bir kuduru sendromunu eklemeyi hiç
unutmamış. Belki perde arkasında gidişi sezen kitleler vardı, ama neye yarar, o
sürükleniş yeterli kitleyi almış götürüyor Ren ufuklarının ötesine... Öyle
olmasaydı Almanya iç savaşla yer bitirirdi kendini deniyor (Sonuca başka
yöntemle mi gitti) Hindenburg'un, Krup, Flick ya da Thyssen'den, eski onbaşıyı
şansölye ataması için aldığı çekte, bu işin günlük yaşamı anıştıran tek
belirgesi olarak hep anımsanacak artık. Krup, Flick, Thyssen silah
fabrikatörleriydi... ThySSen... Endülüs'teki Erak Savaşı'ndan sonra köleler bir
dirheme satılır olmuştu. Katilina Tertibi neyin tertibiydi. Ben nefer
Seyitoğluşıvgarda, çengelde, dipte yular tuttum. Kumanova'da cephe bozulunca, tekmil
batarya at binip topluca menzile kaçtık,, Metroviçe Bolatin köyünde esir
düştüm, Allahüekber'in Zivin mev kiinde şehit düştüm. Ol bapta ve herhalde emir
ve ferman Hazret-i Veliyyülemir, Velîihsan Efendimizindir. Ve de Almanya ile
ittifak âli-menfaatimizdir. Galiçya'daki siperdaşım Ömeroğlu Bedir'dir.
Oramar'dan Galiçya'ya gelmiş idi.
Krakov'da, Rakoviçki Mezarlığında yatar. Süveyş'ede gitmiştir. Medine
marşı çağırıyoruz hep birlikte, inletiyoruz göğü yeri, ölürüzde vermeyiz
peygamberin kabrini. Sırtımızdan girdi Arap'ın eğri boyunlu hançeri., Elbire
Ramallah'ta sıtma oldum , kinin dahi yoktu. Bir-Üs Sebi'de üstümüzde paralandı
bir atım, bir eski çaputu üstüme sardım. Musul'da da kaldım tifus kol gezer,
Ahır dağı, Sincanlı ovasında bulundum, hasılı helal ettim hakkımı sana sende
helal et be memleketim... Öteki tanrıların arkasına gizlenmiş yüzü belirsiz
tanrıyı gördüm. Korsakov sıvılarının sönümlemesinide ve Venezia'da Engizisyon
sütununda kendimi sınadım, parmakucuçlarım yere değdi , günahkardım ve Son bakış
köprüsünden ölümümün geleceği zindanlara yürüdüm bir papaz eşliğinde ve töğbe
ve istiğfar ettim son kez...
Ve öteki dünyaya böyle doğdum...
Odysseus, Troya savaşından sonra İthaka
kralı olarak yurduna dönerken, azgın dalgalar ve kasırgalarla yolunu yitirir,
yirmi yıl boyunca denizlerde İthaka'yı arar durur. Belki Malta yakınlarında,
belki Kiklat adalarında büyücü Kirke'nin eline düştüğünde, her istediğini
kendisine aşık eden bu cadı, Odysseus'a İthaka'ya kavuşabileceğini ama bir
koşulu olduğunu söyler. Umarsız Odysseus ülkesine dönebilmek için her koşulu
kabul edeceğini söylediğinde kendisine Hades 'Ölüler Ülkesi'nin yolu
görünmüştür bile... Odysseus, destana göre Herakles Sütunları'nı (Cebelitarık
Boğazı) geçip Atlas Okyanusu'ndan Afrika kıyılarına döner dönmez Hades'e gelmiş
ve Ölüler Ülkesi'ne varmıştır artık. Sanki Okyanus'un altından Erebos'a, bu
karanlıklar ülkesine geldiğinde bütün ölüler Odysseus'a koşar ve herkes gerçek
ve yaşanılır dünyadaki dostlarını, arkadaşlarını, anne, baba ve çocuklarının
durumunu sorar Odysseus'a... Odysseus sırayla herkesin gönlünü alır ve herkese
iyilik dolu haberler iletir. Ne varki bütün bunlara karşın bir kişi kendisinden
uzak duruyordur. Issız ve sisli karanlığın içinden bütün çağırmalara,
yakarmalara karşın gururunu yenemeyip gelmeyen bu kişinin adı Aias'tır. Bütün
çabalara karşın gelmeyen ve bu olağanüstü fırsatı değerlendirmyen Aias'ın
kararlılığını gören Odysseus üzülerek Asfodel çayırlarından ayrılır ve gene
yeryüzüne çıktığında Kirke'nin verdiği sözün gerçekleşmesini bekler ve sonunda
İthaka'ya kavuşur. Aias'a diğer ölüler kızarak bu davranışının nedenini
sorarlar; o ise insanı kahreden o en yakıcı yanıtı verir; 'benim buraya
düşmemin nedeni Odysseus'tur, benim ölümüm onun yüzünden' der... Şarap, keçi,
değirmen taşı ve kahin... Ve Hermes ; Tanrılar ölümlü insanlardır, insanlar
ölümsüz tanrılardır dedi. Kâfurun yedi! Atım Zulcenah, kılıcım Zülfikâr'dır, ve
bir Türk palası, saldırmayı andıran koruk bıçağıyla gırtlağımı kesti ve
yerlemde Kant ve kanıt vardır dedi,, sonra perde ayaklıları bile parçalayıp,
güneşi dahi-bile yakan ayetlerin duvarlarında parçalandığı ağzını son kez açtı
ve son soluğunu verdi! anlağındaki bilgi akışı yavaşlayınca güldüm ve
İsrailoğullarının Lübnan'a girdiği gün 'Dünya Silahsızlanma Günü' olsun dedim.
Salvador seçeneği gibi mi... Anorthosis mi!
ah sorma zamana ağlıyorum dedi
Cinsiyet değiştirerek çiftleşen, çift
cinsiyetli sırtlan... Perçemli ve gidimli bir yaşam seninki amorf fazın ve
derisi doldurulmuş insan yüzleri, eksenel bir hatta yüzen deniz kargaları ve
Rongbuk Manastırı, Hairhan dağlarındaki bir zamanlar var olan okyanus
çökelleri, tipik bir melanj ve çörtler ve kırmızı deniz killeri, ve hendekleri,
Nohgon'daki yığışımlar, Kaligula tiyatroda, Caracalla sıçarken, Ceasar
konuşurken, Otho ise bir et kancasına takılıp Tiber ırmağına atılarak
öldürüldü, buhar fazındaki moleküllerden bazıları, su yüzeyine çarparak yapışıp
sıvılaşmakta, yüzen geçit flash bellek sistemleri de, eğilme gerinimi ve
kırılma tokluğunda yüzmektedir, harmonik salıngaçlar bir parçacığın patikasını
izleyerek, monokromatik bir gezim dalgasıyla, faz uzayında bazı dağılımlara
karşı geliyor ve bakhur bitkisiyle, onun yakıldığı buhurdanlar ve Nusayrilerin Kilezi
mezhebinden olmakla, yazın altınları ve ateşlerini söndürüp, din amcalarıyla
bir kadeh (nakfe) dem sır edilirdi, Meryem'in Arsuz dağlarından çıkıp gelen
suyla yıkandığı ve ermiş Elia'nın gökyüzüne çıktığı... Dünya silahsızlanma
günü, Abbasi despotizmi ve Huzistan'daki günlerim, annem bir Sefarad
Yahudi'siydi ve Ladino dili konuşurdu, babam bir Türk'tü ve Sünni Müslümandı,
mürebbiyem (eğitmenim) bir Fransız Katoliği'ydi, tarih öğretmenim Şii'ydi ve
Arapça konuşurdu, hahamım İbranice konuşurdu, müzik öğretmenim Ermeni'ydi,
İslam'ın farklı bir yorumuna inanan bir
de haremağam vardı ve hepsi bir çeşit Türkçe konuşurlardı...
Dil uzluğu, şiirselleştirilmiş günlük dil,
içilen arpa suyu, etker konumlar, Ayurveda'ya bakıp saç kılından dikiş
attığımız kızlar ve ardından koruyucu otlarla kanopos küpüne koyduğumuz ölü,
sol elin büzülme ve yayılma olanaklarını geliştiren etütler
(Ev düşünür, soba borusu ağlamaya başlar.
Atalarının hayaletleri eşiğe gelir, zili çalar ve diğer kediler açlıktan
ölürken, yıllardır her sabah evinizde beslediğiniz kedi için dünyadaki tüm
diğer kedileri feda edişinizi nasıl haklı çıkarabilirsiniz der. Hüve lâ hüve...
O o değil... Teleoloji ve arkitektonik varlığın ilk epifanisidir, yüzsüz bir
tiranın yüzünü kay(b)detmesine izin veren bir arkedir. Nötronun ilk yurtluğu
nerede, hangi planettedir. Bu soru değildir. Sessizlik bir sözcük olmayan
sözcük, soluğumuz, nesne olmayan bir nesnedir. Bataille demiştir. Eskatalojik
vs. Çocuk filozoflar için solipsizmin, rölativizmin, psikolojizmin, sessiz
ufukta gidişi ise de söz şiddetin ilk yenilgisidir, dil tarihsel bir kalıntı,
ışık şiddetin bir öğesidir. Dilin metali ve yerin sentaksı ile heterojen
çiftleşme ve insan erken çok erken gelmiş bir tanrıdır...
Fransız devriminin ilk yıllarında
(William) Blake, başında kan kırmızısı bir Frigya kepiyle Londra sokaklarında
yürürdü... Bayan albay dedim, analojinin son sözü kitap değil (Mallarme'nin
dediği gibi) sessizliktir. Castelrosso'da (Meis) izlediğin Krendil kimin oyunu,
yok Napolyon İmparatorluğu...Kastilya ve mestizo lehçesiyle konuşalım, kumru
popolu yeşim dedim, Transilvanyaca filan, Huidobro'nun büyük şiiri Altazor'u
okurken, yükseklere saldıran ve güneşin yakmasıyla gözden yiten şahini, modus
operandi, izlenen yöntem demekmiş, Borges'in ölüm ile ölenlere adanmış 'Fervor
de Buenos Aires' (Buenos Aires Tutkusu) adlı şiir kitabı varmış. Koşuntu ve görgül dedim sana ya,
tarih ilerleme midir, tutarsızlık mıdır anne, modern çağ genelde neye bürünür,,
naiflik midir örneli yani dedim, geleceği sömürgeleştirmek asıl ve ağır görevimiz,
yazgımız, İşta tansıklar yıkımlara dönüşüyor, görkem dehşete,, su yok toprak un
ufak, atomlar patlamak üzere, açlık toksik zehirlenme ve gaz haline gelme
fobileri var içimde, akrep soksa güzel olur yani diyorum bu durumda, kehanet
ne, değişim kötü , korunum iyi , Kapitalizm beni makina yapptı, sanayi sonrası
erk ise bize birer gösterge gibi davranıyor, ölüyorum yaşarken, mukoza mı,
selülözik bir ibre mi, leş miyim ben diyorum... cennet geometrik olduğu içn mi
sevilir, bir uzay virüsü olsa ydı gene sevecek miyiz... Ah ki Cem söyler: "Kırmızı
Pluton gezegeninde / siyah saplarıyla / çılgın kiraz ağaçları / ürperiyor
bedemin / dünyalar içinde / başka dünyalar mı var..." Isfahan beygiri de
senin gibi dedim, repesaj mücadelesi verdim, resifteki köpek balığıyla,
hipokondriazis olduğum için yenildim, priapizm işe yaramadı, iri bir Roma
kandili gibi devrildim, bir Bengal Işığı (kaplan gözü) gibi eridim... yaşamda
tökezleyen yüzlerimiz, ayın sırtında hörgüçleri parıldayan develer ve kırmızı
allahların yürüdüğü ummanlar boyunca ağlayan melekler ve şeytanlarla kolkola
gezen metal bulamaçları... Semerkant'ın sarnıçlarında bir damla su kalmadıysa,
Afganların öldürdüğü kara öküzlere ne oldu, Hürmüz kenti nerede, üzerine Adonis
figürü işlenmiş Yunan mücevheri gibi ağlıyordu, Hadrianus'un Bitinyalı kölesi yanımda duruyordu, Neocon dünyasında, somon balıkları
üçbin km öteden yumurtadan çıktıkları ırmaklara geri dönebilirmiş, yazgısı
Akhaneton'dan beter kardeşim, ağaçların arasından; bizi sessizce gözetleyerek,
bir tanrı başı gibi yükselen aya baktık, ayın ışığıyla yaprakların hışırtısı
şimdiye dek görülmemiş bir canlının gezinmekte olduğu sanrısını uyandırıp,
ürperiyorduk, keşiş korkudan güldü, sonra birden titremeye başladı, yıllar
sonra yüzü çizgilerle dolu geri döndüğünde, ay tanrıdır deyince, yanımdaki sen
çıldırmışsın veya zehirli ot yemişsin dedi... bu otlar arasında ürkünç
faunuslar yaşardı, ve işte bir faunus göründü, tomurcuk açmış bir baldıran
yiyordu, cadı o sıra bir cesedin eliyle karıştırdığı çorbadan bizede verdi, ve
billur aynada bize ölümü gösterdi, pişman olduk ölüm ürükütücü ve sonsuz bir
soğukluk taşıyordu etinde, teni, uzakta
sarı, kükürt gözlü , tüyleri çizgili bir kaplan gibi dalgalanıyordu deniz ve
pütürlü kalın derisiyle
yürümekte olan korkunç bir devin sırtına benziyordu derisi, Anadolu Ülkesi ne
girdik o sıra ve cadıya Tanrı yı da gösterebilir misin dedim, İyi ama tanrı şu
an avlanıyor dedi,, yüzü peçeli bir kız çıkageldi, Nil mezarlarında yaşıyormuş,
miğferinde kanatlı aslan yatan bir adam göründü uzaktan ve cadı işte tanrılardan
biri dedi... ve mavi irisler ve napolyon laleri aldı giderken ve benden
bitmeyen katedral şarkısını söylememi istedi ve büyük karbonun sesini duydu ve
Yosun İşleyen Eller adlı bir şiir söyledi, belki de ölmüş M.Ş'nin, "Bir
gün gelebilir / Yeryüzünü tamamen sular kaplayabilir / O gün gökdelenler
olmayacak / Binalar denizin derinliklerine doğru inecekler / Ve insanlar en çok
bulunan şeyi / Yosunu işlemeyi öğrenecekler... " Amin diyemiyorum,
ağlıyorum. Konvulzif tedavi görüyorum (elektro şok), ne yapayım... ve Anzelha
kendini ateşe attı, tanrının varlığı ve yokluğunu konuşanları kederle dinlerim
ben dedi ve gökkayalardan geçtik, hışırdayan ay ipeklerinden... Ayrıca
Adriyatik kıyılarında balıklara kıyılmasını doğru bulmuyorum, Balasagun'a
gitmiyorum, Büveyhileri, Luvileri tanımıyorum... ve altın tozundan bir buğu
yükseliyordu ve tüm kıtaların birleştiği Pangea görünüyordu ve toprak rüzgarla
konuşurken, insan aslında ölümsüz bir tekrardan ibarettir dedi, Zilzal suresi
gibi mi dedim, oda şu dört şeyden konuşmayınız dedi, Ali, Osman , kader ve
yıldızlar, eh imge dile düş gördürürse, sende küçük bir tanrısın öyleyse dedim,
sonoritesi kuş mudur dedi, düşünceninde bir yüreği var mıdır, Homersi denklik
peki, ve ağaçların bana baktıklarını gördüm, faros , ışık, zağanos da bir tür
doğansa normaldir dedi. güldüm, ne yapayım... Tigris ırmağı nerede dedim, Dicle
mi dedi, doğu Kanada'yı sordum ağladı, Kelt İrlanda'sından bir kır serdarı
geldi ve tek gözünü kapa be Tepegöz dedi... kanatlı uygarlıklar var,
insanlıktan ileri, İspanyol Yahudisi büyük Maimonides'te Arapça yazıyordu...
sonra abalon denilen deniz sümüklüböceklerinin eşsiz sağlamlıktaki kabuklarını
nasıl ürettiklerini düşündük...
'Bette / Bir zamanlar Atlantik'teki
evimizde / Açıkta gezinen balinaları görürdük!'
Ama Bette, insan insan için, balina
dinlesin diye türkü söylenir mi, kuş kuş için öter değil mi... aksi halde
sesssizlik yeterdi her birine... yaşarken ezik sümbüller gibiydi, ben öldükten sonra ünlü bir ressam olduğunu
duydum... Asurbanipal'a Yunanlılar, Sardanapal dermiş... ezik sümbüller gibi,
Vasarely şair mi, ressammış ama, onunla herkes gibi arkadaştık, ona ara sıra
ben herkes değil, Kserkses'im derdim, aldırmaz gülerdi, sonra ödül misyoner
romancılara gitti dedi
Alın size Başo dedim, 'Dağ yolundan iniyordum/
Ah! işte bu/ Bir menekşe' sonra sürdürdüm 'Onu koparmak olmaz/ Ondan ayrılmak
olmaz/ Ah... menekşe' dedim.
Bak, doğada cinsiyet yoktur. Uzaya uzaya
uzaya gitti, iki adet sıfırı üstüste koyuyorsun sekiz oluyor bari bir
olsaydı!.. Sonra Suriye ye gitti, telefonda Şam piyon mu diye sordum...
Milankovitch salınımlarıyla ölüp
diriliyorduk, tayfçekerler vardı, putsever suretlerle dikilen surlar... aa!
keçi balığı geldi. Öldü, mezar taşında yalnızca tıkırdayan saate çözüm
bulamadım yazıyordu ve yaşam öyle güzel ki yalnız mevsimleri izleyerek sonsuza
dek yaşayabilirim diyordu.
Titan arum olarak bilinen ceset çiçeğinin
kokusu 1,9 kilometreden duyulurmuş, Moorish Kalesi'ne gelince Orozco ve Rivera,
Malevitch ve Rodchenko'nunda orada olduğunu gördük, Vasarely uzakta duruyordu
onu da çağırdık. İnsan soyunu tutsak eden sentinel ordularını gördük. Borges
diyor ki, kaplan dediğimizde tanrıyı yinelemiş oluruz, bir kaplan çünkü, onu
doğuran kaplanı (onu peydahlayan kaplan) ve onu doyuran geyik ve kumruyu,
onların beslendiği çayırları ve çimeni, onlara analık eden toprağı, toprağın
geldiği ulaştığı yükseldiği gökleri, göklerin yaşam bulduğu güneşi ve onun
bulunduğu galaksiyi gökadayı ve gökadanın yeraldığı evreni ve evrenin sonsuz
yaratıcısı ve sahibi tanrıyı tanrıları ve onların araksına gizlenmiş olan yüzü
belrsiz tanrı ve tanrıları akla getirir. Öyleyse diyebiliriz ki kaplan bir
tanrıdır ve tanrıda bir kaplandır... Efrasiyab yani Karahanlılar' ı gördük,
Türkistan'da Talekân şehrinden geçtik, Karmat ayaklanmasına tanık olduk
yeryüzünün bir yerinde ve siyah cüceler ve uyuklayan hayvanlar vardı ki ve sen
bir daha uyanmadan öleceksin dedim ona... düşümde kanatlı böcekler kırmızı
gecelerime hücum ederken, tramvayda gidiyordum, Diana elini birden omuzuma
koydu, tüy sorgucu gibi ipeksi, yumuşacıktı, inci gibi yaşlar akıyordu
gözümden, ayrıca pirelerim size bulaştı siz artık pirelisiniz benim kanımı
içine pire sizin kanınıza benimkini bulaştırdı, yakında kırılacağız sıtmadan
ambulanslar akın akın hastanelere insan taşıyacak, salgın tüm dünyaya yayılacak
ve insan soyu bitecek, fakat evdeki hiperaktif çocuğu ufolar kurtaracak başka
bir gezegende yaşayacak, yeşim benimle kalacak, benim ısrarım sonucu ufoyla
gelenler onu benden almaktan ısrar
sonucu vazgeçecek
yeşim istemiyorsa beni çağırmasın çünkü
benimle kalacak eğer şimdiden ayrı kalırsa ufo onu kurtaracak yoksa benimle
kalıp cesetlerimiz birbirinin içinde çürüyecek ve bu dünyada benim olmayan
yeşim öbür dünyada benim olacak, ben yeşimini hastasıyım yirmi yıldır bugünleri
bekliyorum ondan intikamımı alacağım ve o benim olacak benim gözlerim onun
gözlerinin içine yuvalanacak, kemiklerim onun kemikleriyle kuru ağaç dalları
gibi kaynaşacak, kalbim onun kalbini saracak ve içinde çürüyecek, kanım onun
alyuvarlarını içip tüketerek yeşim sapsarı olacak, kucakladığımda kuş ölüsü
gibi kollarımdan sarkacak ve onu bir gorgon gibi yiyeceğim, satürn canavarıyım
ben yeşimin ayak tırnaklarını deniz suyuyla karıştırıp yaralarıma süreceğim,
onun kanını içeceğim, onun hasta organlarını vücuduma sarıp yatacağım, o
kollarımda son nefesini verecek ve takyonlarını vucudumda dolaştırıp jüpiteri
çılgına çeviren kahkahalar atacağım ölülerin tanrısıyım ben yeşim ve ben
yaşayan ölüleriz, onu yemeye geliyorum kaçın! görme deliklerinden gene sular
akıttı, tüy sorguçlarıyla gene sırıttı, kuşların tüyü, sürüngen pulları,
solungaçlar ve köpek dişleriyle güldü ve eğer deniz kaynasaydı bir sürü pişmiş
balık olacaktı dedi.
İngiliz köylülerinin 1381 ayaklanmalarında
söyledikleri ünlü isyan -başkaldırı şarkısı "Adem toprağı çapalar ve Havva
yün eğirirken, efendimiz kimdi..."
Sen Eski Mısır'daki Fayyum masklarındaki
yüzlerden mi geliyorsun, yalnızlık şeytanın at koşturduğu ıssızlıksa, kefren ve
kefen ne oluyor, Thomas Dağları mı dedin, kementin boynuna geçirildiği kral
ağlıyordu artık, gözyaşlarının prizmasında cellatlar kendilerini gördüler,
belki o an herşey -gariptir- üç bin yıl önce Nil'in mavi çamuru üzerine Mısırlı
bir çocuğun evcil geyiğinin basmasıyla oluşup güneşte kuruyan ayak izleri kadar
ölümsüzdüler. Sıcaktan eriyen meydanlar ve kadının saygısız Cadillac'ı benim
bahçe yoluma girdi, ışıklı gözlerini telaşla yumup açarak geri çekildi, yiten
krallığından kalma tüm gölgeler kandilin titrek ışığında oynaşıyorlardı, kandil
gagalı bir şeydi, Romalılarınki gibiydi,, dorukların en sarpı ve karlısı olan
Glitterntin Tepesi'nde havalar açıkken bakıldığında doğu yönünde uzuklarlad,
Surprize Körfezi'nin öte yanında bulanık bir gökkuşağı görülürdü, bunun Rusya
olduğu söylenirdi, kanıtlanmaz bir şeye inanmak kadar inanmamakta garip dedi,
kalay yaprakları üzerinde lahana böceği, çinko arılar ve tungsten kelebeği
uçuyordu, Anka çiçeği dibinde açmış ve ahlak uydurma bir kişiyi izleyen uydurma
bir kişi olarak ortada dolaşıyordu. Sonra Alba Kralı'yla Sabin'lerin Düğünü'nü
izledik.
Milton der ki; Bir insanı öldüren,
tanrının betimini, mantık sahibi bir yaratığı öldürür, bir sanat yapıtını
yokedense, mantığın kendisini, yani tanrıyı öldürür demiş. Wılde eklemiş, ne
zaman bana hak verseler, nerede yanıldığımı düşünürüm! Ve ama bir Tatar gölünde
yüzüyordum, ağzımda kırmızı zambaklar vardı, altın vadide, ılık ülkenin
yollarına doğru koşuyordum, zıplayan ceylanlar soluğumu kesiyor, güneş
oklarıyla gözümü kamaştırıyor, yolumu buldukça kaybediyor ve yalnız ve yalnız
bu coşumlu yaratığın sonsuza dek koşmaya yargılı olduğumu anlıyordu.
İranlı tamburuna vurmaya başlayınca,
birdenbire bir toz bulutunun bağrından uzun kişneme sesleri duyuldu, ve göz
açıp kapayıncaya dek, yeri nallarıyla döven, burun deliklerinden ateş fışkıran,
karyağız kanatlı bir at belirdi ve hemen üzerine atlayıp kanat çırparak at
uçmuş ve bulutlu dağın doruklarına konmuştu. İsa'nın mesleği ne idi ve
Azrail'in kanatları yüzüne değdi...
Adım Kaan Romero dedi ve resimlerin içinde
Barbari'den gerçek bir 'Vanitas' gördük
Deştikebir'de geceledik, Ardzırunî kralı Seneker yanımızdaydı, eşdeğeri kral
Sargon'da karanlıkta bir put gibi atının üzerinde duruyor surlara yaklaştıkça,
kuleler, burçların gölgeleri tanrıların hayaleti gibi karanlıkta azametle
uzanıyordu----surlara yaklaştıkça kuleler karanlığın putları gibi uzanan
gölgeleriyle yarışıyor, ürkü veriyorlardı. Üç yıldır havada duran bir martıyla
karşılaştık. Şiir insanın doğaldinidir dedi, Novalis demiş onada, siyah bir
aslana binmiş gidiyordu, Dişayil adında bir şeyh vardı, sadaka yoksul
gerektirir dedi. Tevrat altın suyudur, güldük, haydutlar seni zebun düşürür
dedim, yarı buçuk kerem denizine girmeye niyetlendi, o sıra Kazvinli dinsizin
öyküsünü dinledik...
**********************************************************************************************************************************************
Kâbe adına, suların gebe kaldığını düşün.
Kobra çiçeği, koma zehirisin. Hektor'un ruhu düşer defnelerin altına. Ah deyip
ağlar ve geri dönerim. Uyak ve cinasların renginliğine. Hey Anibal, Kartagena
nerede derim. Şiir ne işe yarar. Yıkıntılar arasında ilahi. Kör dilenciyi gören
şair, allah rızası için bir sadaka yazdığını görür ve nasıl sadaka iyimi diye
sorar oda karnımı zor doyuruyorum der. bunun üzerine şair yazıyı değiştirir ve
bir kaç gün sonra gene sorar dilenci sadakanın arttığını söyler şair şöyle
yazmıştır 'bahar geliyor ama ben göremeyeceğim' işte şiir bu işe yarar.
Tamar!..
(Dost, bu kadar yeter. Daha ötesini okumak
istiyorsan, /
Git, sen kendin yazı ol ve sen kendin öz
ol.)
***
BU BURKONY'NİN ROMANINA GİRİŞTİR
VLADEMİR BURKONY
Bu öykü bana Yale'de anlatıldı diye başlasam, hem bir
sıkıntı yaratıp, hem de bir öykünmeye yolaçabilirim, ama buna gerek yok, gerçek
aranıp bulunacak bir şey olmayıp vardır ve hiç bir zaman değişmez, işte
Vlademir'in gerçek yaşamıda böyle bir şey, biz nasıl anlatırsak anlatalım, ne
denli değiştirmeye çalışırsak çalışalım, Vlademir Burkony doğdu, yaşadı, düş
kırıklığına uğradı ve tam 36 yaşında, 'Dante gibi ortasındayken ömrün' umutları
ile yaşadıkları arasındaki katlanılmaz çapraşıklığın dolambacına sarılarak veda
etmeyi kendisi için uygun gördü ve 2002 yılının soğuk bir Şubat gecesinde
(intihar ederek) öldü...
Vlademir arkadaşımdı. Yaşam öyküsünü kendisinden pek
çok kez dinledim, böyle olacağını bilseydim can kulağıyla dinlerdim, şimdi
anımsadığım kadarıyla anlatacağım sizlere, bende ona kendi yaşamımdan pek çok
kez söz etmiştim, ama o öldü, ben onun yaşamını ayrıntılarıyla biliyorum, ama o
benim yaşamımı, -kendisininkini de bilemediği gibi- artık bilmiyor!... Ben
yazar değilim bunu anlatmaktan amacım, çok dokunaklı bir idealin asla
erişilmeden bir bedende yokolup gitmesine tanıklığım ve benim bundan korkunç
bir acı ve burukluk duymam. İyi anlatamayabilirim ama eğer anlatmazsam içimdeki
duygu beni kemirip bitirecek, safra gibi atarak adamın dramını içimden çekip
çıkarmak ve olağan yaşamımı sıradan bir inisan gibi tüketip gitmek istiyorum,
ben, Vlademir gibi ideallerine bağlı, inatçı biri değilim, yaşamı da öyle pek
bağlanmadığım için önemsemem, bu yüzden asla intihar etmeyecek kadar başı boş
yaşarım ve başıma gelenlere pek üzülmem, iyiyle iyi, kötüyle kötü olur, aradan
sıyrılır, uyuşuk bir koala gibi yatağıma dönerim, bir tür Oblomov da
diyebilirsiniz bana, ama Burkony'ler ve hatta tüm intihar edenler yaşamı çok
ciddiye alan ve onu korkunç seven, ona bağlı kişilerdir. Şunu unutmayın kim
canına kıymışsa o yaşamı tüm yaşayanlardın daha çok sevdiği için yapmıştır
bunu. O ne görkünç bir güç, o ne bağlılıktır ki herhangi bir aksaklığa katlanıp,
karşı koyamazlar ve yaşamın en ufak bir aksiliğine, yanlışına dayanamayıp onu
cezalandırmaya kalkarlar, onu kendisiz bırakarak!.. Sözü uzatmayayım, ben
Vlademir hakkında bildiklerimi anlatayım bu sorun kapansın, gerisi size kalmış,
ben kurtuluyorum artık, büyük bir yük üzerimden kalkıyor, sanki arkadaşımın
vasiyetini yerine getiriyorum, amacımda yalnızca bu zaten, şimdiden kuş gibi
hafiflediğimi duyumsuyorum.
Vlademir, Ukraynalı, Sovyetler Birliği dağılmadan önce
elbette bir Rustu.
Mozart Bethoven.. Adelhanov Felsefenin Temel İlkeleri
Adelhanov bir kitaba girdi dramı, Burkony eğer bu
satırların yazarı onun kitabını yayımlama becerisi gösteremezse hiç bir zaman
bilinmeyecek ve kozmosda adsız bir insan olarak tozan olup gidecek.
Bunu oda isterdi sanırım...
***
SONNOS
Dağın doruğunda uyuyordum. Yeşil suların içinde yılan
düşüyle. Aşil topukları tinin çığlığına vuruyordu. Stoacı bilge ‘harf düşünüyor’ diye bağırıyor,
Diyojen, bir avuç drahmi için kimden aldıysan ona ver buyuruyordu. Cinsiyet
değiştiriyordu iki yüz, gizençle doyunuyordu ece. Tunç başlıklı kör bir
galeride kargışlanıp duruyordu tümce...
Başkalaşım içinde kuzey bir nötron, artı yüklü protona
dönüşüyor, köpeksi durur demir çayırda çini akasya. Tin çiçeğine bakar tün
çocuğu, şeytani ışık kül renk gözünde, Megaralı sinik ‘gökteki kartalın
devindiği bu işte ilk tözden beri’ diye haykırıyordu. ‘Arıyorum dudaklarının
taşını’ boşalıyor yalnızlık şarkısıyla
lepralı adam,
granit kayalardan ölüs mavi suyu içiyordu. Sessizlik
içinde giyiniyordu Selene... Corot, cinssiz eceyi soluyor, Sisifus metan
denizlerinde koşuyor, Diana, kuzey yelinin gözyaşlarında hıçkırıyordu...
Akıyordu bulutlardan nötrinolu yılgınlık.
Çağdaşlık papirus dolu çığlık; demiri çiğniyor
Hephaistos, basamaklı ada kıvranıyor. Koş Penelope koş diye bağırıyor Hekate,
örümceğin dudağından sarkıyor evren. Kunt mavilerle, sarı sara tüller içinde,
savuruyor tüylerini Menkalinen...
Abd Yeğuş el Harşi at üstünde ölürken, Pers aşığı
doğuşuyor Kerela’da. Samanyolu, ada evren, saltık tanrı sarışıyor birbirine. Akrisios Danae’yi tunçla kapatıyor. Zeus
altın yağmurlarıyla kızı gebe bırakıyor...
‘Makine bizi aşağılık işlerden kurtaracak tanrı’ diye haykırıyor
Perseus. Şiir tanrısızdır diye çığırıyor
Mars. Propan gazı soluyor ve ölüyoruz işte...
‘Aşk artık burada oturmuyor.’
Kuşaklar boyu, döl suyu, kara dua ve hınç içinde, kesiyoruz Demokles’in
kılıcını, atarcalar arıyoruz karancıl gökte. Yitimsiz zamanlarda gürzler,
kalkanlar, helikonlu şarkılarla... Gün
doğusunda, güçsüz et, soluk yel, sıvı sızı; gölgelerin ağzında solurken
uykuları; yaşıyoruz işte kutuplardan kutup Dor korularında artık...
Orada fotonlar rüzgarıydık. Tesla’nın
tinine tütsüler yakılırdı. Değirmenin terazisi elektron yontusu. Buz dağları
plankton geçidinde. Bulutların hızı düşündürüyor. Kasırga kırmızıydı pazar
yerinde. Göz yaşları süt olurdu Roksalan’ın. Bizanslı atlı saçlarını onarırdı.
Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz. Karanlığın peçesi dağıtırdı beyaz eti.
Uyanırdık!
Arakne
çırpınır
çırpınır
çırpınırdı...
VERSİYONLAŞTIR BU ŞİİRİ
GECENİN TARİHİ
Nesillerin yolculuğu
boyunca
İnsanoğlu geceyi inşa etti.
Önceleri o bir
körlüktü;
Diken batmış
çırılçıplak ayaklarda,
Kurtların korkusu.
Hiç bir zaman
bilemeyeceğiz
Kim bu şekle soktu
dünyamızı?
Gölgenin boşluğu için
Bölünmüştü iki
alacakaranlık;
Hiçbir zaman
bilemeyeceğiz
Hangi çağda anlamını
buldu
Yıldızlı zamanlar.
Diğerleri mitosu
yarattı .
Onu kaderimizi dönüştüren,
Kanıksanan yazgıların
anası yaptılar
Siyah dişi koyunlar
ve
Kendi ölümüne ağıt
yakan
Horoz kurban ettiler.
Khaldeon*`lular ona oniki tane ev verdi;
Zeno*`ya,
sonsuz sözcükleri.
O şeklini Latin hexametre*`den aldı
Ve Pascal`ın teröründen
Luis de Leon* ruhun yaralı vatanında gördü onu.
Şimdi onu hissediyoruz
tükenmeyen
Eski bir şarap gibi
Ve hiçkimse ona bakamıyor titremeksizin
Ve zaman onu sonsuzlukla görevlendiriyor.
Ya Onun var olmadığını düşünmek
Şu kırılgan şeylerin dışında, gözlerde.
Jorge Luis Borges
PLANET
Ne zaman öleceğimizi bilmemek pratikte bizi ölümsüz
kılar.
ak delik, kurt deliği, tersinir zaman,
, soluk gölgenin ışığında, kuarkın boşluğu
kucaklayışında; geceyi yutan Satürn, suların kıpırtısında,
yürüyen poliplerin ağrıyışı, ılık uzayda, yarı ölü kuş
krallığında, b
eşittir a; diri
eşittir es
diyen,
?..
orada fotonlar rüzgârıydık, Tesla'nın tinine tütsüler yakılırdı, değirmenin
terazisi elektron yontusu,
buz dağları plankton geçidinde, bulutların hızı düşündürüyor...
kasırga kırmızıydı pazar yerinde, gözyaşları süt olurdu
Roksalan'ın, Byzas'lı atlı saçlarını onarırdı,
Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz, karanlığın peçesi dağıtırdı
beyaz eti,
uyanırdık;
Arakne, çırpınır, çırpınır, çırpınırdı,
(a
eşittir b diyordu, yarı ölü eşittir yarı diri, iki a eşittir
iki b diyordu; diri eşittir ölü.)
bakarak sonsuz boşluğa bir lombozdan,
ağlayan, ağlayan, ağlayan, Tutmosis'in atı, imgeler vadisi, ruhların atlıları.
ışık içinde hareket edebilirler, arkamdan başını kaldırıp bakmışıtı yol. sinir
lifleri, gökler gümbürtüyle dürüldü, , büyük beyaz taht ortaya çıktı, ve ateş
çukurlarına doğru savruludular. Şam da atının üzerinde Voltaire okuyan biri,
Dunkirk te kolunu kaybeden, Haendel Mesih'i yazıyor, Angelo Sistine yi
bosüslüyordu, Şamuha kentinin İştar'ı geldi., Kerkenez sesi, kelebğin melekl
kardeşliği,, dumanlıanr püskürten demir at, kekremsi güneş, bir kümbetle yolu
kesilen incir, bir pers iskeleti,, hac kafilesidefne dalıdaki tarla kuşu,,
zamanın kapakları, katedralin dış narteksi,, kart yaban pazıları,, Dirac
radyoları, dulkarım çorapları, çekinik zamanımsılık, yeşil sis, zaman kedileri,
yer kedileri, mutlak sıfır çukurları, göranmezlk pelerini, çok eski zamanlarda
orta amerikada karaya oturan savaşçı bir yunan derizcisi, volkanit gazları bin
elrce yıl soluyarak uyudu ve binlerce yıl kendisine Maya tanrısı Quetzal olarak
tapılır. kentin eteklerinde duru bir pınar vardı, alışkanlıkla suyundan içitim,
kıyıya tırmanırken dikenli bir ot lelimi çizdi Einstein görecelik yasasını
sınıyor, Picasso ona uyumlu kübizmi yaratıyordu.Sümer ovaları, yontama taş
devrinin çakılları, iskenderin fetihleri, tahılların filizleri tüm insanlığı sevmenin
olanaksızlığı ve Tolstoy unu acısı,, gümüş altarlar, kabaran yeleler,,
tolgalar, kabaran yeleler, göğün sunakları, Farmakon Zeus unu oğlu
geldi,ıssızlık tanrısı uluyan kuşlar. ölü kumru yontuları,, marsın gözleri,
çürümüş pelte,, bağ ozumu, garip bir topuk sesi. iki derviş bir posta, iki
hükümdar bir cihana sığmaz. Karnak yazıtlarında geçen, Pers körfezi boyunca
yürüyen, gök süvarileri, rengarenk arı gülleri ayı gülleri, on parmaklı
atavistler,, polifonik duyuş, teatrikal darvanış, Çin bulutu desenli kaftanlar, yelpaze
sorguçlu börkler, kürk astarlı kaftan, yeşil sancak, av köpeklerini eğiten
samsoncular,, serpuşlar, Butan'a gidip Gangkhar Puensum dağına tırmanıp,
Zeus'un bir yolcusundan araratı soruyorsurn, Suriyeli bur yunanlı, adam sese
benziyordu, "Gökyüzüne ağ atıyorsun balık tutmak için. Düş görüyorsun. Gök
yıldızlardan geçilmiyor. Ağ cennetin üzerine düşüyor. Ağ cennet yaratıklarıyla
dolu. Bir kaç yıldız ağın içinde ışık saçıyor. Yıldızları ağdon çıkarıp denize
bırakıyorsun, dalıp gidiyorrlar. Melekleren kanatlarını ağdan kurtarıyorsun.
Meekler göğe kanat çırpıyor."
BAYEZİT (TUTSAK)
Yıldırım Beyazıt in kaderi
Zenta savaşı, Harzemşahlar ve Curcan a Gürcan a sığınır Kerayitlere hücum eder .. ve
ölürken şunları söyler benden sonra gelenler altın taşıyacaklar, en iyi eti
yiyecekler, en güzel atlara binecekler ve en güzel kadınları kollarına
alacaklar ve bütün bunları kime borçlu olduklarını unutacaklar, Temuçin Keskin
Kılıç
DİKKAT insan
dün ne yaptığını anımsayamaz ...kahramanımız bir gün ne yaptığını kılı kılına
anımsamak için ertesi güne hazırlanır ve sabah sokağa çıkar her hareketini
anımsamak için düşünür belleğine kaydeder ve öyle hareket eder aşırı bir
dikkatle her yaptığını anımsayacak biçimde usuna kazımaktadır bilincine
kazıyordu aşırı dikkat ve her hareketini anımsayabilmek için yaşadığı ikilem
nedeniyle karşıdan karşıya geçerken onun içe dönük ve % 100 kendisine yönelik
bu davranışı tam bir dikkatsizliğe yol açmaktadır aslında aşırı dikkat tam bir
dikkatsizliktir asılanda kısacası ve kaza sonucu dikkatsizlikten ölür ya da
aşırı dikkatten!.. aşırı dikkat ve
anımsama gücüyle yaptığı hareket öldürücü bir dikkatsizliğe yol açmıştır
dikkatimizi sonsuzca çoğaltır çoğalan dikkatimiz başkalarının dikkatine yer
vermez ve denge kurmadığı zaman korkunç bir dikkatsizlik oluşmuş demektir. Tek
başına dikkat hiçbir şeydir ve denge unsuru yoksa anlam taşımaz dikkat
başkasının dikkatine yer verip saygı göstermekle yarara sağlar
SEVDAÇEKEN tüm aşklar masaya yatıyor
suçlanıyor.
ÇÖKELEZ (Kar kuyusu, ceset, av
filmi havası. vb)
VAN
KULU
Topal
Halit diye biri vardı, çok bilgili adamdı, bütün köy düşüncelerini dinler,
dağarcığından yararlanır, sever
sayardı. Bizim köyde
gazeteler sabah kente inen otobüslerin, akşama doğru dönüşlerinde gelir ve gün
batımında kahvelerde, sandalyede ya da taşın toprağın düzeltilerek yapıldığı
sekilerin üzerinde hep birlikte okunurdu. Topal Halit bize olağanüstü gelen
düşüncelerini, bir gün olsun kaleme almadı, okuduğu romanları, öyküleri,
felsefi şeyleri harmanlayıp bir roman, bir öykü biçiminde satırlara dökmedi,
isimsiz bir şövalye, adsız bir bilge olarak bu dünyadan gelip geçmeyi yeğledi,
şimdi kimselerin bilmediği Araplar Tepesi’ndeki mezarlığında uyuyor...
Rahmi
adında başka biri vardı, havacılıktan atılma bir genç adam, bütün gün şarap
içerdi, bir derya olduğu söylenirdi, aynı zamanda şu sonsuz yaşama derin bir
muhalefeti vardı, şimdi bile ürperiyorum, cesedi; rüzgarlı bir gün, dağlara
yakın bir bağevinde; onun önündeki, eskil, bir o kadar tuhaf, çıkrıklı kuyunun
içinden, uçuşan yapraklar eşliğinde çıkarılmıştı... Üzüldüğüm, düşüncenin kayda
geçenini, felsefe, şiir ya da roman, bunları bilip, tanıyoruz, ya
yazılmayanlar, yazılmayan düşünceler, dile gelmemiş roman, şiir, önerilmemiş
idealar nerede, işte onlar ne yazık ki toprağın altında, yazmaya bile hacet
etmemiş, hortlak bile diyemediğimiz, kendini bile hiçlemiş Don Kişotların
elinde, bilinmeyen bir yüz, görünmeyen bir dünya, sonsuz ve anlamsız bir
yalnızlığa göçüp giden gerçek kahramanların dilinde toz olup, sonsuzluğa
karışıp gitmeyi yeğlemişler.
Lügat
gibi denilir ya, bu tip insanları tanıyanlar bilir, onların bu tavırları
karşısında tuhaf bir ikiyüzlülük içinde yaşayıp gittiğimiz düşüncesi bir türlü
insanın peşini bırakmıyor, günün birinde karşılaşırsak giz çözülür demekten başka
elden bir şey gelmiyor!.. İşte yaşama benzer gözlerle bakan yitik bir
heimatlos, onlar kadar olmasa da; iyi, kötü, yalın, karma, kuru, saçma, tam bir
kargaşa içinde bana şunları anlatmıştı, dilerim belleğim bir önyargıya
sürüklemez, dilerim anımsadıklarımdır...
‘Anımsıyor musun; / Işık selindeki o
göz kamaştıran geceyi, / Önceydi, çok çok önceydi, long ago? / O gece
karşılaşan iki yüreği / Önceydi, çok çok önceydi, long ago? / O gece orada
doğan o garip sevgiyi’.(1) Şiir çağımızda ‘Asansörde keçi var’ demeye
benzer bir etki yaratıyor artık insanlar üzerinde. Öyleyse de,‘Gündelik ve
sıradan nesneleri bilinçaltının süzgecinden geçirip harmanlamak, varlık ile
ölüm arasındaki zamanı yıllara ve saatlere bölmek kadar keyfi ve keyifli bir
şey olabilir’ ve ‘Tanrı tüm sonlu olanların yadsınmasıysa, o zaman sonlu olanda
tanrının yadsınmasıdır’ diyebiliriz. Yalnız, sevginin olmadığı yerde doğunum da
(gerçeklik) yoktur. Salt bir şey seven kişi bir şeydir; hiçbir şey olmamakla hiçbir
şey sevmemek özdeştir. Kişi kendini ne kadar geliştirirse o kadar çok sever, ne
kadar çok severse o kadar gelişir.’ Aşık, ışıktan gelir.
...
Britanya’da,
anamalcılığın ve kentlerin sisli, puslu havasının özellikle Eliot’un şiirini
etkilediği ve İngiliz şiirinin anlamsal kaynağını oluşturduğu ileri sürülür.
Sadık Yemni’nin ‘Çözücü’ adlı romanındaysa İstiklal Caddesi, Taksim
Meydanı’ndaki bir uçuruma insan döken bir deli ırmak gibi betimlenir.
Başlıbaşına bir öykü konusu olabilecek bir şey bu.
Hepimiz
doğum tarihimizi biliriz, ama ölüm tarihimizi bilmeyiz, pratikte bu bizi
ölümsüz kılar, yaşam gariptir, zamanda doğrulan siyah bir gül gibi; ‘Yeni ortaya çıkan Varlık’la yüzleşen ilk
günün güneşi sordu / “Kimsin Sen?” / Yanıt gelmedi. / Sonsuz yıllar geçti aradan.
/ Batı denizinin kıyılarındaki sessiz gecede, son günün güneşi sordu: / “Kimsin
Sen?” / Yine yanıt gelmedi’. (2) Kadınlık nedir; ‘on ne nait pas femme; on
le devient’ İnsan kadın olarak dünyaya gelmez, zamanla kadın olurmuş.
Sınırsızdır kadınlık, yüreklerimizde hiperbol bir yay çizer ve gider
sonsuzluğa... Güzellikte maddeye dökülmüş uyumdur denir.
...
Heredot’u
öyle severim ki; barışta çocuklar babalarını gömerler, savaşta ise babalar
çocuklarını der. Din ruhani bir sorunsal olup, tanrı kavramının soyutluğunu
hepimiz kabul ederiz, o halde tanrı var demek onu somuta indirgemek olacağından
kim ki tanrı var diyordur, yalan söylüyordur. Beckett’se ‘Nokta için tanrıya
şükür, biz müsrif boşboğazları sıfırı tüketmekten korudukları için’ diye
söylenir. Godot’yu Beklerken’in ikinci perdesindeki tek değişiklik Pozzo’nun
kör olması ve kuru ağacın bir iki yaprak açmasıdır. Godot, God, Tanrı’dan mı
gelir. Kuru ağaçta çarmıhı mı anımsatır... ‘Sonsuz anın içine gömülmüş bir
tanrının görünüşü gibi bir görüntü nasıl yaratılabilir’. Keynes, Wittgenstein
için karısına, ‘Tanrı yeryüzüne indi, onunla 5.15 treninde karşılaştım
demiş’. Eh, Celile’de her gün tanrılar
ölüyor, hayaletlere duyulan bir inanç şu teoloji...
Don Kişot’u severdim ve
bahçedeki lahanalarımızın muharebe düzeninde dizildiklerini hayal ederdim. Ne
ki Cervantes’in bu romanında Don Kişot’u maceraya sürükleyen aslında kendi
içinde kaynaklanan dürtüler değil, zamanın en popüler şövalyelerinden Amadis’in
başarılarını anlatan kitaplardır. Don Kişot’un bunları okuyup, onun gibi
olmaya, onu taklide özenmesidir. Mavi yeşil karışımı kuşlar ve ‘evler karanlığa
gizlenmiş birer hayvandır’ desek. Mea Culpa ne demek... Büyük İskender’in
başında hekimlerin iyi edemediği, sığır boynuzu gibi bir kemik varmış. ‘Nemo me
impune lacessit’ ‘kimse işime karışmaya cesaret edemez’ İngiliz yargıçların
kürsüsünde yazılıymış, bir açıklama gerektirmiyor değil mi!..
Güneş
yol boyu altın bir toz serper, açıkta deniz geyikleri görünür. Çürük Pantheon,
ne saçma imge. Beyaz istektir. Yaşam içinden enerjinin geçtiği yüksek derecede
örgütlü maddedir. İstanbul’un fethinde Konstantin, ‘Kerkoporte’ adındaki gizli
kapıyı açarak kuşatmacılar üzerine hücum etmek için asker çıkarmış, nasılsa
kapatmayı unutunca, bir kısım Osmanlı neferi içeri dalarak, hücum edince Rum
askerleri dağılmış ve Konstantin, yalnız başına kılıç savururken Likis
vadisinde aldığı iki darbeyle ölmüş, ardından İstanbul düşmüştür. Tarihin
görkemi diye, insanın umarsızlığı ve zaman koridorunda hayaletler oluşturan
yüzyıllara denir...
Bir
uzay yolculuğundaysa, Sirius’a altı yılda gidilirse, dünyada on yıl geçecektir,
ayrıca tüm eşyaların yerden tavana düşmesini önlemek için aracın yarı yolda
ters yöne çevrilmesi gerekir, bu uçuşu engellemez ama süreyi iki katına
çıkarır. Yazmak asla göründüğü gibi kolay değildir, Ettore Scola’nın Teras’ında
yazma eylemiyle sorunlar yaşayan senarist, yaratım bunalımlarının sonuncusunda,
baş parmağını kalem tıraşının içine sokar... Güneş biçimli porfir yer döşemesi
gibi ‘Gerçekte, ek boyutlara sahip bir uzay-zamandaki bir zar üstünde
yaşıyorsak, bu zar üzerindeki kitlelerin hareketleriyle üretilen kütle çekim
dalgaları diğer boyutlara ilerleyecektir. Eğer ikinci bir gölge zar varsa,
kütle çekim dalgaları geri yansıyarak iki zar arasında sıkışacaktır’. Yazmak
zor evet, Heinrich Heine, kadın bile dokuz ayda çocuk doğuruyor, dokuz günde
kitap yazılır mı diyor. Birde düşünür dururum, Osmanlı, bir adamın adını alan
başka bir imparatorluk var mıdır.
...
Buzdan
atlarla çöller geçilince, Hz. Cebrail Bedir’de “Ukdum Hayzum” diyerek atını
sağa sola koşturarak düşmanları kırbaçlamıştır. Resulullah, bedeviye, Allah’tan
başka ilah olmadığını söylemiş, bedevi delilin var mı demiş, Resulullah şu ağaç
diyerek ağacı yanına çağırmış, ağaç tam derenin kıyısında bulunuyormuş, yeri
yara yara gelmiş ve üç kere şehadet etmiş, sonrada eski yerine dönmüş, bedevi,
bende kavmime gideyim kabul ederlerse, seninle beraber olurum demiş. Kavramlar
bazen nasılda yanıltıcıdır, Aztek kralı Montezuma, Hernan Cortez’i doğudan
gelmesi beklenen tanrı ‘Quatzelkoatl’ sanmıştı’. Deniz gergedanları da, soğuğu böldüm gelebilirim diyor. İmgelere
bak, gölgeleri ölüm saçan yılanlar, yakup otları, minimalist elektro-rock
amalgamı.
Kur’an
sevin der. Geçen salı Gimpel, Yellowstone’daki Kumpar köyüne tanrı görünmüş.
Entropi bozulup, gökadalar titrerse melekler yeryüzüne inermiş. Şu gerçekten
ilginç, yakında devletler bir kartel gibi satışa çıkarılacak ve çok uluslu
tröstler, devletleri satın alacaklar ve gene yakında e-mail devletler ortaya
çıkacak, her şey sanal olacak, sevgi, açlık, savaş, barış. Arjantinli Borges,
Museviler, İsevi ve Muhammedilerin yalnız bu dünyaya inandıklarını ileri sürer.
Çünkü der; bu dünyadaki edimleri, doğru ve yanlışları, günah ve sevapları için
öteki dünya yalnızca bir armağan olacaktır. Gerçekten bir varsayımdır bu,
günahtan uzak durup, sevap işleyince cennete gideceksin, bu dünya öteki dünya
için bir koşuldur artık, inanılıp, bel bağlanır mı buna, ahret yaşamının tümü,
öbür dünyaların hepsi, bu dünyanın bir ödülü ya da cezası olmaktadır. En yoğun
en karanlık cisimler bile ince varaklar halinde kesilirlerse saydamlaşırlar.
Hiçlikten evren yaratıldığına göre boşluk korkunç bir kapasitenin ifadesidir.
Aristoteles hiçlik, usun olmadığı yer dermiş. Ama bilimsel teoriler, çürütücü
kanıtların yokluğunda varlığını sürdüren şeyler, illüzyon krallığı. Bacon’a
göre: Eğer bir şeyin tekrarlanması, onun olasılığını artırıyorsa, daha uzun
yaşayan, daha çok sabah görür. Öyleyse başka bir sabah daha görme olasılığımız,
yaşadığımız her gün ile birlikte, biraz daha artar. Bu us yürütmeye göre,
gerçekten öldüğüm gün, ölüm olasılığımın en az olduğu günde öleceğim demektir.
Ama işte sağduyu tümevarımın bu sonuçlarını bir kenara itmemizi gerektirir.
Kant
evinden her gün aynı saatte çıkar, komşusu Almanlarda saatlerini ayarlarmış.
Buda bir tümevarım olabilir mi... Canına kıyan Yesenin için, Mayakovski şöyle
der: ‘ Şu yaşamda / en kolay iştir ölmek
/ Asıl güç olan / yepyeni bir yaşama başlamak’.
Mavi
boynuzlu sığır var mıdır, belki Çelebi’nin Cihannüması’ndadır. Belki de üç
damla kan öldürülmüş bir kediden, bir kanaryadan ve belki de yetim malı
gibi bir kumrunun boğazından
gelmektedir. Uzaklarda denizin içine doğru dağ büyüklüğünde gri bir kurt
dalmaktadır. Metal bir meyveyi kemiren minotaur, Macar üzümünün kolları
arasında uykudadır. Rus ceketi giyen kadın şövalye, ona aşkını haykırmaktadır,
bu tip metinler için ne düşünmek gerekir. Doğu mistisizmi yaşar, batı onu
yaratır. Actium savaşında karşı karşıya gelen Octavianus ve Antonius, Jül
Sezar’a Velletri Tefecisi derdi. Avgustus barbarlara karşı yufka yürekliydi
belki, ama bir Romalının doğal olan para hırsının ateşten çemberiyle sarılıydı,
siyah fulya koklardı, bir leopar gibi, kemerlerin altında kızıl aşka,
acımasızlığa ve avını parçalamanın ateşli zevkine, taze geyik kokusuyla yüklü
yele özlem duyduğunu söylerdi. Zaman onu ve İsa’yı gören son gözlerinde
kapandığı günü tanıdı. Oklar Thermoplai’de güneşin ışığını nasıl kesmişse,
yıldız gemileri, zamanı yenmek ve İsa’yı yıldızların gecesine gömmek için kutsal
kompütürle çatışma içindeydi, ekrandaki ise eski bir Romalı yada Hintli bir
ermiş gibi duruyordu.
Artık
unuttuğumuz bir şey var; boşluk sıkıştı ve madde oluştu, Oturan Boğa ne der;
bir madde olan yeryüzü halkım için kutsaldır, parıldayan çam iğnesi, her kumlu
kıyı, karanlık ormanın sesi, her ağaçsız bozkır, vızıldayan böcek, halkımın
düşüncesinde ve deneyiminde kutsaldır. Ağacın içinde yükselen özsu, bizlerin
anılarını içinde taşır. Toprağın parçasıyız, oda bizim parçamız, koku saçan
çiçekler, geyikler, at ve kartal kardeşlerimizdir. Yüksek kayalıklar, yumuşak
çayırlar, vadi ve insanın vücudu hep aynı aileye ait. Manitu, bir gölün üstünde
rüzgarın şarkısını sever, yağmur ile
yıkanan o rüzgarın kokusunu da...
Çamların salınışı, durgun hava çok değerlidir, hayvan onu soluyor, ağaç,
insan, her şey. Atlas bizi korur mu? İnsan artık nükleer hayvan.
...
Bütün
peygamberler şairdir, bilinen ilk şiir antolojisini, İsa’dan önce I. yüzyılda,
yaşlılığını Ege’nin Kos adasında geçiren Yunanlı ozan Meleagros derlemiş, her
yazarı çiçeğe benzeten tanıtıcı bir şiirle başlarmış bölümler, bu nedenle adı
‘Stehhanos’ ‘Güldeste’ adını almış. Zaman İsa’dan önce I. Yüzyıl. Fareler
kusmaz, yılanlar duymaz, zürafalar yüzemezmiş. İstakozun kanı mavi, develer üç
kaşlı, filler zıplayamazmış. Drakula yemek yemez, aynada görüntüsü, yolda
gölgesi yokmuş, yarasaya dönüşür, duman haline gelip, incecik bir yarıktan
geçebilirmiş!
Sartre’a
göre varoluşçuluk, insanda, özden önce gelir, ama Weil’e göre o bir bunalım,
Mounier’ye göre bir umutsuzluk, Hamelin’e göre kötümserlik, Wahl’e göre
başkaldırış, Marcel’e göre özgürlük, Lukacs’a göre idealizm, Benda’ya göre
usdışılık,, Foulque’ye göre saçmalıktır. İnsanın görecelilik kuramı bu mu yoksa
diyesi geliyor. ‘Çıkış özdeğiyle varış nesnesi arasında hiçbir töz ilişkisi
algılanmaz olunca, çelişki en son noktasına ulaşır; iskambil yapımcısında, oyun
kağıtları bir boşluktan, kartonun deliğinden doğar; yapay çiçekçinin
atölyesinde, hiçbir şeyin çiçeği anımsatmaması bir yana, burada sürdürülen
işlemler de sürekli olarak çiçek düşüncesine ters düşer; zımbayla delmeler,
çekiç vuruşları, kesmeler;bu güç deneyimleriyle dağlalesinin ya da düğün
çiçeğinin çiçeklenişinin bağıntısı ne? Bir insansal bağıntı, insanın hiçten her
şeyi çıkarabilen güçlü ediminin bağıntısı. Düşcül alışkıların, sorgun
yöneyleri. Tümceler ya da dilegetiriş bazen aldatıcıdır...
...
Anımsadıklarım
bunlar. Bu onu yansıtmak değil, onun bende yansıması sayılır, onun kılayım
derken, bozup dağıtmış olabilirim, o bunu anlar, iki kişi konuşurken bile altı
kişi konuşuyor zaten derdi. Ondan çıkarsadıklarım gerçekten bitti. O ise
konuşmalarımızdan birinde, bittiyse de şöyle tamamlayayım demişti:
‘Söylediklerimi yeniden düşündüğüm zaman, sağırları kıskanırım’. &
(1) Catherine Clement
(2) R. Tagore
CENEVİZ SAYRILIĞI
Bir sanatçı, bir şairle arkadaş olabilmenin düşleriyle
avunduğum günler geride kaldı... Onların ilginç kişilikleri üzerine uydurulan
efsanemsi söylemlere birebir tanığım artık. Diyeceğim epey zaman oluyor ki bir
şair arkadaşla gezer dolaşırım. Oldukça ünlü sayılır, onun önemsediği şiirsel
biçem pek hoşuma gitmiyorsada, dediğim gibi ilginç kişiliği yüzünden
katlanıyorum ona... Onu nasıl tanıdım,
öncelikle bunu anlatayım, nacizane yazın sanatıyla biraz ilgileniyorum, o
çevrelerle düşüp kalkacak denli mürekkeple avunmuşluğum var sayılır; ama
biliyorsunuz insanoğlu korkunç bir yalnızlık içindedir, bir türlü sevenini,
anlayanını bulamaz, (aşk bile sevilme arzusu değil midir!) diyesim belki
sizinkinden çok bir yalnızlığın içinde, gözyaşlarımı içime akıtır dururum.
Yalnızlığım son zamanlarda dayanılmaz katmanlarla artarak, görkünç boyutlara
ulaştı. Neden mi; üç yıldır işsizim, meczubi, beter bir aylaklık içindeyim ve
yazık ki cüzi bir maaşla geçiniyorum. Ama darılmayın çalışmaktanda iğrenirim ve
bu nedenle, gülün ki Zenonik su bir paradoks içindeysemde yine de Diyojen'den
yanayım, (Snop sayılırım, Sinopluyu sevdiğim için ama) onun için cüzi sözcüğü
kırçıl bir uyarıcı yerine bile geçmiyor yaşamımda, deneyimledim ki sizi de
etmesin.
İşte böyle başıboş gümüşsuyundan kimkime dumduma
galatadaki kule dubinideki ceneviz kafeye uzanıp kulenin gölgesinde ikindiyi
geçirip kılrlangıç çığlıklarının esenlik veren serinliğinde akşamı yaparken
birgürn aynı güzergahta salınırken 10 yıldır karşılaşmadığım bir tanıdığım
önüme çıktı, sevindim desem yalan olur, ben yalnızlığıma tutkun hani utanmasam
mizantrop (merdümgiriz) diyebilieceğiniz biriyim, neyse bozuntuya vermedim ve
kısa sürede ondan ayrılabileceğimi düşleyerek oradaki şair çıkmazı denen bir
kafeye sürükledi beni, iki çay söyleyip bildik söyleşilerden içine daldık ,
solda kenarda yaşılıca bir adam oturuyordu oda yalnızdı ve öğle vakti alkol
alıyordu, ben yüksek sesle konuşurum, köylü diyebilirsiniz, ama sanattan
edebiyattan konuşurum, yüksek sesle geçmişten
bir şairimizin sanıldığı kadar iyi şair olmadığını sinirli bir ifadeyle
dile getiriyordum ki yaşlı adam haklısın demezmi işte arkadaşlığımız bu
vesileyle başladı, onun yaşayan ama benim sevmediğim ölen şairle yaşıt bir
şairimiz olduğunu orada öğarnladım ve şairlerin aynı kuşaktan arkadaşlarını na
ölesiye değilse bile gizili bir düşmanlıkları olduğunuda anladım. O gün
galataya gidemedim oysa düzenli olarak! her gün giderdim 10 yılıdır felan öyle
soğuk biriyimki garsonuda on yıllık olduğu halde beni hiç bir zaman
biur müdavim gibi karşılamazdı ama
buununbenim yüz vermeyeceğimi bildiği için yaptığını sanıyorum derken
bizim yaşlı şair beni arar oldu nereden bileyim ruh ikizi olduğunmuzuu aylak
dolaşıp onunda yalnızlığı sevdiğini öyleki biz ikimiz dolaşırken bile ayrı ayrı
birer yalnızdık ve bunu biliyorduk onun için arkadaşlığımız uzun sürdü, asla
dost değildik asla düşman değildik yalnız ve ayrı dünyalarımızda öylesine bir
araya gelmiş iki kapalı dün yanyaha ama iki kapaıl dünya gibiydik, İşte uzun
zaman kule dibinde hiç konuşmadanoturduk bazen naber diyorduk ama karşılığını
bir dakika sonra falan aldığımız oluydnrdu
bütün bunulara karşın asla kızmaz darılmazdık biz birbirimizi biliyorduk
Birgün işin sonunna geliyoruz- onu son derece buhranlı
darmadağın bir halde kule dibinde beni beklerken buludum, bitikn ve kül
yüzlüydü, geçimsiz havadan nem kapan
acayih bir insandı evet ama hayrola dediğimde bana
faltaşı gibi gözleriyle kuleiy gösterdi ve ecelim bu kule yaüzünndüan olacak
dedi yaşlıydı ve arasıra korkar onu evinde kontrol ederdim neden dedim bu kule
beni sayrı bulaştırdı sayrılık edid etti
dedid
ne
gibi dedim aünlattı kule 800 yıllıktı ve
taşların arasında kulenin antika eve ezski oluşu nedeniyle hiç biryerde
olamayan ve yalnız tabiki kuleye mahsus bakteri ürediğini bunun bazi bazı-
ancak bazi insanları allerji yapabileceğini ve bu işinde tam kendisine
çattığını vurguladı hayatı ve insanları sevmeyen bu nobran adam en sonunda kenidisine hiç bir kötülük yapmayan gölgesin9in
yararı dışında hiç bir kötülügğü olmayan kulueyide geçinamiyordu işte
sayrılığın ceneviz senrdromu adını verdim yada örenyerlerinin binlerce yıllık
taşları arasındaki çok özel bakterilerin bulaştırdığı melankolink
denilemeyenbir hastalıktı, belirtisi boğaz kuruluğu, albino gibi erken yaşlanmaya
neden oluyor hastayı völüm duygusuyla sarıp sarmalıyordu (aklı dengeyi bozan
bir virüs dikatsiz belleksiz yapıyor insanı mihaniki hareket eden dengesiz
yapıyor insanı mantık bozukluğu yapıyor) en büyük kötülük ya da belirti ise
insanı intihara ya da kazayla ölmesine neden olacak kadar belleğini meşguyl
eden sapalantıya yol açan beyni kemiren bir virüstü işte sonuç şu adam yaşlı
şair karısını iki yıl önce kaybeden yalnız adam geçenlerde benim ceneviz sendromu adını verebileceğim
işte bu rahatsızlık yüzünden gece alkollü olduğu için betona düşüp öldü. sebebi
kenidisinin dediği giib ören yeri eski tarihi eserlerin yaydığı melankolik ölüm
duygusu ama bakteriyel oluydr bu oradaki virdüsler yayıyor. Öldü ve düşüp
başını çarptı öldü dediler oysa gereçeği ben biliyorum. Şimdilerde işin tuhafı
bende aynı hastayığıa aykaylandım ve gariptir korkudan hiç dışarıya çıkamaz
oldum. bakalınm benim ölümüm nasıl olacak, ve öyküm yazılacak mı bilinecek mi
kanımca beni elektrik çarpacak çünkü fişleri açıkuçlarından prize takıp çıplak
elle fazlasıyla tutar oldum bir keresinde bana
otarfta ielektrik cvar napoyorsun diye bağır!..
(ölmüş olabilirim...)
DELİ EMİN
Tanrım soluk kesen güzelliğine karşın at,
neden eğri büğrü insanın buyruğundadır?..
GREGOR
SAMSA
Kent yaşamında böceğe dönüşen bir adamın
sevişmek için bir kadın arayışı
Yaşamaktan neredeyse bıktım, belki bu
dizimler beni anlamanıza yardımcı olur, buna ne gerek var demeyin ölmek üzereyim ben...
MİNOTAUR
Kaldığı bodrumu kazarak bir sığınağa
çeviren, çok ender yaşamsal gereksinimleri için dışarı çıkan bir nükleer
saldırı ya da göktaşı düşmesi gibi bir felaketle yaşamın sona ereceği
saplantısıyla yaşayan bir insanın öyküsü
GARİP BİR ÖYKÜ
Bütün devinimlerin ve rollerin kendisine ait olduğu –kadın
erkek- eşya herşey-) bir adam! Kendisini oyunun budurumun başladığı noktada
bulur ve başlangıca dönerek (silahla= intihar eder.
Gazeteye göz attı, ABD’nin Ohio eyaletinde bir şirket,
iki çalışanının vücuduna kimlik tanımlamaları için kullanılmak üzere
Slikondan yapılmış birer çip yerleştirdi. Böylelikle
ilk kez elektronik kimlik tespiti teknolojisi çerçevesinde insan vücuduna çip
yerleştirilmesi yaşama geçmiş oldu. City Watcher.com isimli özel bir video
kamera görüntüleme şirketi, uygulamanın hükümet birimleri... İnsan hakları
örgütleri... vücudumuz baştan sona çip (virüsü) kaynayacak belki de ilerde
Tunus Beyi, Cezayir Dayısı gibi laflar ediyor sanırım
tarihten konuşuyorlardı.
Zenta savaşı
sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan azınlığın okuduğu şiir
Resim ve roman gibi tüketici ürünleri, modern bir boş
inanç olan bilim
GARİP BİR ÖYKÜ
Bütün devinimlerin ve rollerin kendisine ait olduğu
-kadın erkek- eşya herşey-) bir adam! Kendisini oyunun budurumun başladığı
noktada bulur ve başlangıca dönerek (silahla= intihar eder.
Gazeteye göz attı, ABD’nin Ohio eyaletinde bir şirket,
iki çalışanının vücuduna kimlik tanımlamaları için kullanılmak üzere
Slikondan yapılmış birer çip yerleştirdi. Böylelikle
ilk kez elektronik kimlik tespiti teknolojisi çerçevesinde insan vücuduna çip
yerleştirilmesi yaşama geçmiş oldu. City Watcher.com isimli özel bir video
kamera görüntüleme şirketi, uygulamanın hükümet birimleri... İnsan hakları
örgütleri... vücudumuz baştan sona çip (virüsü) kaynayacak belki de ilerde
Tunus Beyi, Cezayir Dayısı gibi laflar ediyor sanırım
tarihten konuşuyorlardı.
Zenta savaşı
sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan azınlığın okuduğu şiir
Resim ve roman gibi tüketici ürünleri, modern bir boş
inanç olan bilim
BAYEZİT (TUTSAK)
Yıldırım Beyazıt in kaderi
Zenta savaşi, Harzemşahlar ve Curcan a Gürcan a siginir Kerayitlere hücum eder .. ve
ölürken şunlari söyler benden sonra gelenler altin taşiyacaklar, en iyi eti
yiyecekler, en güzel atlara binecekler ve en güzel kadinlari kollarina
alacaklar ve bütün bunlari kime borçlu olduklarini unutacaklar, Temuçin Keskin
Kiliç
, soluk gölgenin ışığında, kuarkın boşluğu
kucaklayışında; geceyi yutan Satürn, suların kıpırtısında,
yürüyen poliplerin ağrıyışı, ılık uzayda, yarı ölü kuş
krallığında, b
eşittir a; diri
eşittir es
diyen,
BELLEK
Yazıyı
belleğimizi kaybederiz diye yasaklayan firavununun öyküsü olacak...
Psambetik,
morfinman Akhaneton, Buhtunnasır, ya da
Altın Maskeli Tutankhamon’du firavunumuz. Şimdi Tutmosis ya da Pepi’de
olabilirmiş gibime geliyor. Zamanın belleği yanılttığı ya da uyuttuğu için;
insanoğluna, kesin bir şey olamazmış gibi gelir yeryüzünde... Unutsak ya da algılayamasak, yaşam nedir ki...
Ulusumuz
için, eşyanın tembelliği diyebileceğimiz ama bizde de görülen; uyku, unutuş ve
uyuşukluk gibi sorunlara çözüm aranırken bir gün, minik bir devenin sırtında,
cücemsi, gaga burunlu, avurtları çökük, azıcıkta ahmaksı diyebileceğimiz bir
adam geldi hanedanlar sarayına ve dedi ki: Kıyamete dek çözüm bulundu!.. Nedir
dediğimizde, adam torbasından garip, adına yazı dediği, eğri büğrü işaretlerle
dolu bir avuç papirüs çıkardı ve gözlerini belerterek, en az kendisi denli
tuhaf olan firavuna; işaretlerden birini göstererek, bu sensin dedi! hepimiz
eğilerek baktığımızda, kol ve bacaklarla dolu işaretlerin tepesinde firavunu
simgeleyen bir kobra başı gördük ve Amenofis gülerek, evet, bu benim dedi, adam; bir çok şeyle birlikte,
timsah, su, tarçın ve Adem elması gibi şeyleri de işaretlerle betimledikten
sonra, unutmak gibi sorun bitti, söz veren yandı, sonsuza dek unutmayacağız ve
bir dilsizin bile açım diyebilmesi için şunu çizmesi artık yeterli olacak
dedi...
Amon tam üç
ay sonra bu işaretleri kullanmayı yasakladı ve meczubun öldürülmesini buyurdu.
Gerekçesi şuydu; böyle giderse tümüyle unutkan olacağız, çünkü hepimiz
işaretlerle anlaşıyor, yeti ve anlağımızı kullanmaya gerek duymuyoruz. Usumuzu
yitireceğimizden ve hayvanlaşacağımızdan
korkan Ramses tanrıları kızdırmamak içinde bu yolu seçmiş olabilir...
İyi ama
aradan çok zaman geçti ve gökyüzünde sayılamayacak denli yıldızsı lale var
diyen biri bana bu konuda başka bir öykü anlattı.
Öyküsü
şu...Martel yani çekiç lakaplı bir kral vardı, Harzemşahlar, Caber Kalesi,
başkent Vaduz ve Asuncion, parafin, bir tapınak yapıp geçtim seni ya Süleyman
dedi, Taif ve Yesrip, Hicaz, patella çıkığı yani diz kayması, c vitamini
askorbik asit, Orleans Bakiresi Jeanne Darc ilk müslüman Karahanlılar,
Sırpsındığı gibi bir yerde Venüs çarığı
giyerdi sonbahar artıkları denize su
birikintisi manyetik fırtına propan gazı yaprak yerine tüy çıkaran bir ağaç,
sen kelebeğin içindeki sarı sıvısın kar prensesi, basit bir gerçekliğin tersi
yanlış olurmuş derin bir gerçekliğin terside derin bir gerçeklik olurmuş
Adem ile
Havva
Tan
aydınlanırken uzakta sanki Diyojen
fıçısı figürü biçiminde bir karaltı belirdi, yaklaştık, meğer bu bir pınarmış,
herkes bu tan pınarından doya doya içti
Servantesin
donkişotunun aynısını yazamak isteyen pierre menard gibi bende aşağıdaki
öykünün aynısını aradan 50 yılm geçtikten sonra yazmak istedim bakalım şimdiki
etkisi nasıl olacak.
annen için bir damla göz yaşı dökmelisin, bu denli soğuk kanlı olma, gözyaşı ağlamak
değildir, ona bir damla billur göndererek
hatırını sorma, iyiyim anneciğim, sende iyi misin orada diyerek ona
sarılmaktır. bu yaşayanlar ve ölülerimiz
için biricik haberleşme yöntemi ve ebedi bir bağlılık belirtisidir dünyamızda !..
Sartre özgürlüğü savunmaktır diyor, yanılsama bu
Yazmak yani
edebiyat bir yöntemdir, sorunsalı açınlamak ya da çarpıtmak, bunu Sartre’ın
yaşamında bile gözlemleyebilirsiniz.
DÜNYANIN en
geri ve silah tüccarı bir et ve kan uygarlığına tapınan köpeklerin
yaşadığı ülke. kanıtı dinamitçi ve katil
nobel'in insan kanından kazandığı parayla günah çıkartmak için dünya puştlarına
verilen bir ödülün isim babası olmasıdır. bu bile kanibalist yani insan eti
yiyen bir uygarlık olmalarının emsalsiz kanıtıdır. ne bir şairi vardır kayda
değer ne de yazar ya da bilim adamı !!!! kutba yakın soğuğa dayanıklı
hayvanların sayısı insanlardan fazladır.
durakta bekleyen başbakanı kurşuna dizilmiş ve dünyada faili meçhul bir
cinayet olarak kalmayı başarmış vahşetin
egemen olduğu ender ülkelerden biridir.
terör ihracatçısıdır ve teröre demokrasi kılıfı altında destek verir ve
halk arasında kraliçelerinin -ilginçtir-
modernizm ve çağdaşlığa öncü olmak adına
külotsuz dolaştığı rivayet edilir. krallığın hizmetkarları nüfusun 4 de
birine tekabül eden ilkel ve köleci bir topluluktur, ensest ve intihara öncülük
eden dünyanın puştu bir ülkedir !!!!!! dünyanın
geri kalmış, yoksul ülkelerin hainlerinin, terör ve kundakçılarının,
uyuşturucu ve beyaz kadın ticaretinden sabıkalı köpeklerinin -servetiyle-
birlikte olmak kaydıyla!!!! sığındığı, en soysuz, puşt ve piçlerle dolu bir
ülkesidir. nüfusu bir türlü artmaz çünkü
sadece köpekler ve insan görünümlü köpekler ikametgah olarak seçmektedir
genelde !!!! 10 milyonluk bir kasaba devleti.
hayvanların sayısı insanlardan fazladır doğallıkla !!!! eşcinsel evlilik
ve kardeşler arası evlilik gayri resmi
anlamda serbesttir. bunun kanıtı kraliyet mensuplarının halktan biriyle
evlenmesinin yasak olmasıdır. ((daha dün ingiliz kraliyeti bile prens halktan
biriyle evlendi diye onlar aforoz edildi ve elizabeth gelecekte zenci
evlatlarımız mı olacak dedi ahlaksızlar !!! )) soğuk bir ülke olduğu için
genelde evlere kapanarak yasak ilişkiler içinde zaman geçirirler, kitap okur ya
da film izlerler, ama sosyal ya da teknolojik hiç bir gelişmenin öncüsü
olamamışlardır bugüne dek, ne bir şeyh bedrettinleri vardır ne nazımları ne de
musikişinas 3. selimleri, barbar sözcüğü isveççeden dünya dillerine
yayılmıştır. tüm iskandinav ülkelerinin
tamamı barbar ya da vandaldır. bunun anlamı boynuzlu ve postlu (kürklü!) demektir. danimarka gibi 17 milyon vizonu koronada
telef eden hayvanseverliğin öncüsü (!)
anadan babadan piç bir ahir zaman topluluğudur, isimleri genelde, ayı,
öküz, sığır ve köpek anlamına gelir, kısacası avcılıkla geçinen kıro! magnon
bir ülke ve hayvani bir ırkken silah ticareti sayesinde semirmiş cinsiyetsiz ve
kimliksiz bir ayılar ülkesidir. İnsan
ırkının giderek anomalik bir yapıya dönüştüğünü kanıtlayan bir soytarı
topluluğu ve paranoid bir devletçik !!!! geçmişte haçlı birliği olarak anadolu
halkını kesip biçerek -soykırım- kudüs e vasıl olmak hevesiyle binlerce
kilometre öteden gelmiş ve anadolu halkının kızılbaş, -şiddete meyilli, barbar
demek- adını verdiği vahşi ve vandal çatılı -geniş omuzlu demek- bir ırktır.
kızılbaş sonradan, -büyük bir haksızlıkla- uyumsuz, hoyrat, birlik bozan,
ayrılıkçı anlamında alevilere verilmiş bir lakaba dönüşmüştür ne yazık ki... bu
tür devletleri övmek bit ve pireyi yararlı hayvan statüsünde saymaya benzer.
oysa tifo tifüs -lekeli humma- , dizanteri gibi bit ve pirenin taşıyıcı olduğu
-isveç gibi!!!- arazlardan ölenlerin
sayısı dünyadaki tüm savaşlarda ölenlerden fazladır. bakınız tarih!.. bu
ülkeleri övenler truva atlığına soyunan maskaralardır. Türkiye'nin tarihi geçmişi ve bugününün ölüsü bile bu
ülkelerin tamamından çağdaşlık ve dünya uygarlığına katkı bakımından fazladır
ama biz tasmalı zihin yapısını seçtik şu yüzyılda !!!!! aslanın köpeği
methetmesi olsa olsa kıyamet işaretidir !!! edebiyat senyörü Borges bile kuzey
ve iskandinav halklarının barbarlığından söz eden novellalar yazarken, açıkça
binbir gece masallarından çıktığını söyler edebiyatın tüm dallarının ve anadolu
uygarlığıyla ilgili muhteşem öyküleri
varken, Droctulft adındaki Lombardlı bir savaşçının sütunlar ve
burçların yükseldiği güney akdeniz uygarlığının şehirlerinden birini görünce,
omanlardan, boynuz ve kerestelerden çıkıp gelen vahşinin dilinin tutulduğunu söyler ve uygarlıkla
tanıştı der !! yazıklar olsun size!!!!
kendinize saygınız yok, embesil bir nesil bu !!!!! ıslah edilmeli !!!!
kendisine düşman bir ırk, tarihte bir ilk, utanç verici !!!! gördüm oraları,
şehrin en merkezi yerinde kerhane var!!! uyuşturucu açıkta satılıyor.
biraland!!! alkol ülkesi!!!! yazıklar olsun size!!!! hani derler ya, ben sizin
methettiğiniz uygarlığı ....... Son
kelime kişinin naturasına göre değişir !!!!!! demir özlü isveç te yaşadı, hayallerle
gitti oraya, iyi bilirim o dünyaları, ne oldu vasat bir yazar oldu çıktı,
başkasının (!) eşeğine binerek altın aranmaz !!!!! Nazım şunu bilin ki -burası
çok önemli- en iyi şiirlerini ülkesinde ve bitmedi hapiste yazdı!!!!! onun
memleketim şiirini okuyun belki beyniniz resetlenir !!! bu size ders olmazsa
polyannacılıkla ömrü geçen bir düşünce budalası
olmanız kaçınılmaz !!! burada bir halt edemeyeni, orda her haltı yapmak
bekliyor yani !!!! isveçe büyük adam olacağım diye gidersen ancak demir özlü
gibi edebiyat esnafı, içi boş bir
patavatsız olursun!!!! artık çok uzaklarda, kötü konuşmak doğru değil... günahı
benim olsun !!!! durumu bileceksin, kendi ülkeni küçümsemekle, altın semere
kavuşursun belki ama eşeklikten kurtulamazsın !!!!! başkasının kraliyet
fotoğrafına bakarak dudağın uçuklarken, hilafet kalkmasaydı şeriatla
yönetiliyor olacaktık demenin şapşallığı da yanına kalır !!!!! yurt dışında
ömrünü tüketip de -büyük- yazar ya da sanatçı olmuş bir tek köpek
gösteremezsiniz, bu ingilizce yazsaydım, ünlü olur, değerim bilinirdi diyen puştların
aklıdır !!!! ingilizce bilen tonla sığır var, en büyük meziyetleri, turistlere
kenefe kadar eşlik etmek !!!!!! hem ingiltere de hem türkiye de yabancıyla
ingilizce konuşacak kadar alçalıp, karşındaki bir kelime türkçe öğrenmek
tenezzülünde bulunmuyorsa, sen ancak pezevenklikten emekli olan insan zombisi
bir KOBAY olursun !!!!! mezarın mermerden olsa da kuşlar sıçar en fazla !!!!!
BAŞÖRTÜLÜ veya TÜRBANLI diye yüz senedir
---gençliği--- üniversiteye almayan ve yeni nesilleri, KÖYLÜYÜ, YOKSULU,
SÖMÜRÜLEN SINIFI, UCUZ İŞGÜCÜ, HİZMETLİ
VE HAM MADDEYE DÖNÜŞTÜREN ve KASITLI bir PROJEYLE !!!! bilerek ve tasarlayarak kendi toplumundan
cehalete tapan kitleler oluşturan bir zihniyetin bu sözleri onun azılı bir
truva atı ve sahtekar bir yurtsuz jean hatta batının tasmalı kuklası bir
frank'şeytan olduğunun kanıtıdır, tövbe ederse Allah nazarında affedilir belki
ama suçu sabittir ve işine geldiğinde özgürlükçü kesilen bu bin bir surat ve
azılı derecede Janustik fani acilen yargılanmalıdır!!!!
kodes onun bu tür düşüncelerinde birden aydınlanmasına sebep olabilir !!!! bu zihniyet ülkenin tümörüdür ve
kapatılması gereken biricik partide CHP dir. bakınız yüz yıllık T.C ye eşlik
eden --tek-- partinin siciline, darbeler, teröre kurban olan milyonlarca insan,
mimari tarihin yok edilmesi, aydınların sürülmesi ve öldürülmesi osmanlının
recm edilerek, hafızasız köpek sürülerine dönüşen bir toplumun inşası ve
çalıntı, kopya sanat, bilim ve kültürle, hırsızlığın, ahlaksızlığın teşviki,
sebepsiz zenginleşme ve zeki müren, huysuz
virjin, hababam sınıfı gibi soytarizmin şahikası şizofrenik ve kapkaççı,
öldürmekten, çalmaktan, aç gözlülükten başka hiç bir şeyi gözü görmeyen, kadını
göz göre göre bir metaya dönüştürüp, plajlarda yıllarca yüzü maskeli kadınlara,
bacak güzeli yarışmaları düzenleyen,
manukyanizme teslim eden,
şahsiyetsiz ve ahlaksız bir toplumun bu anomalilere tapan bir kitleye
dönüşmesini manipüle ederek, boğaziçi ve benzeri kalpazanlık ve gizli
misyonerlik şebekeleriyle T.C nin uluslararası piyasada bir SÖMÜRGE olarak
pazarlanmasını sağlayan bir CHP... AKP
gerçekten iktidarsa bugün ki sanmıyorum !!!!
ölümü pahasına bu partiyi ve boğaziçi gibi sömürgeciliğin ileri
karakollarını kapatır, yoksa eceli HDP değil ONLARIN elinden olacaktır !!!!!!!
YİĞİT ANCAK HİLEYE KURBAN OLUR !!!
cehennem tapınağının vaizini dinleyen hayalet sürüsü
gibi !!!! içlerinde bir tane yurtsever bulamazsınız. cinsiyetsiz soytarılar
!!!! NESLİ REHABİLİTE EDİLMESİ GEREKEN ....FRANK'ŞEYTAN..... sürüsü. acilen
tedavi edilmeli !! GULYABANİ TAKIMI !!!!! hain bile olamazlar, o kadar laçka ve
beyinleri erimiştir!!!! yıvışık, çorba, boklu ordövr tabağı ve amorf beyinli
leş yiyiciyle, felsefeyi harmanlayabilen şizofrenik sentez yaratıklarının
mektebi !!!!! insanlık için zayiat hesabına kayıtlı mengeleci kafalar !!!!! AKP
nin yerine olsam okulu haczeder adını da HEZARFEN AHMET ÇELEBİ KÜLLİYESİ
koyarım. idiotları da lapeye sevk ederim !!!!! AKP KORKAK !!!!! yüz yıldır ne
fayda gördünüz bu soytarılardan biri çıksın söylesin, var mı öyle bir puşt
aranızda !!!!!!!!!
tanrı metafizik, evren fiziğin konusudur, fizik
metafiziğe evrilebilir ama metafiziğin fiziğe evrilememsi gerekir,
verilebilirse artuık salt fizik vardır ortada
Hava kararınca deniz siyahlaşır, evren yaratılmadan
önce ne vardı
kemal sunal ın üstlendiği insan tipi fason laisizmin
puştluğu ve toplumu kişiliksizleştirmenin abidesidir. Hababam sınıfı ise kemal
sunal a rahmet okutan eğitici filmmiş gibi yarım asırdır ülkede her tv de
gösterilmiştir. bayburt bayburt olalı böyle bir ihanet ve mankurtluk görmedi........... hababam sınıfı bir lanet ve iğrençlik abidesi olarak
alçaklığın evrensel tarihi müzesine kaldırılmalı, başta yönetmenleri ve rol
alan ahlaksız, bilinçsiz, satılık zihinselliğin çürüttüğü tüm cahil
zanaatçıları da -bunlar ancak t.c gibi yarı sömürgelerde sanatçı muamelesi
görür, bunlar hiç bir zihin çalıştırması istemeyen, kukla modeli, basit birer
oyuncu yani matrakçıdır- yani bu işin figüranları olarak T.C nin yetiştirdiği
mankurtlar listesinin mumyalar müzesinde cansız leşleri sergilenmelidir. Komedi
daime işbirlikçi bir oyun dalı olup, aşağılık bir zanaattır, bizde ki komediyse
küfürü, kadınlara kızlara bile .... koyim diye bulaştırdığı bir pezevenklik
dalıdır. Bakın, izleyin ve aksi bir iddianız varsa bana dönün !!!!!! ülkedeki
komedi programlarının tümü iptal edilmeli içeriği olan komedya olarak
nitelenebilecek programlar ortaya konmalı ve..... soytarizmden milyonlar
kazanan puştların gırtlağının hırıltısı kesilmelidir !!!!! ülkenin kişiliksiz
gençliği ve kendisinden 30 yaş küçüğe
bile ABİ diye hitap eden, yalayıcı, beyni erimiş, kültürel anomaliye
dönüşmüş, zottirik sürüsü kitlenin nesli
kurutulmalıdır!!!!! komedi bizde gericiliğin, kişiliksizliğin, hiç bir şeyi
ciddiye almayan kitlesel puştluğun
-görüleceği üzere- beyinlere
nakşedildiği -güzel sanatların bir dalı
olarak enayilikten devren kiralık bir toplumu sömürmenin tasmalı köpekliğidir. ha boğaziçi
ciddiyetiyle tasmalı buldoğu salmışsın ülkeye, ha komedi iktidarların biricik
düşmanıdır safsatasıyla köçekliğe hevesli milyonlarca zihin zennesi üretip dört
bir yanı işgal etmişsin, T.C komedik ülkedir. bu yüzden zanaatçılarının tamamı
gümrüklerde donlarına kadar aranan birer soytarıdır !!!!! pek çoğu da ya
uyuşturucudan damda yatmış ya taciz tecavüzden yargılanmış birer puşttur. HALK
onları bağrına basmakta tereddüt etmez ama çünkü ülkece sloganımız şudur,
köydeki çerçicinin ağzından!!! !!!!! İYİSİ KİLİN, İYİSİ ÜZÜMÜN alan yok mu alışmışlar
!!!!!! AKP nin kusurlarından biri sanatta, fason soytarılığın çöreklendiği
alanları temizlemeye gerek duymadan kendi anlayışının derinliksiz
versiyonlarının sergilenmesiyle yetinmesidir. Bu da öteki soytarıların
görüyorsunuz onlar daha boş ve yüzeysel gibi eleştirilerine kapı açıyor. Oysa
sanatın sağı solu değil, derin, felsefi veya en azından ciddiyeti olanıyla,
sabun köpüğü, iz bırakmayan, ciddiyetsiz olanı vardır. Hatta sol ya da aydın
kesim diye nitelenen güruh daima gerçekçi ve dünyevidir, sağ töre daha deruni,
içrek ve metafiziğe dönüktür. Birincisi kolaydır ne yazık ki, ikincisi ise çok
büyük beyinler ister. Örnek Tarkovski solcu değildir, en büyük yönetmendir
anlayan için, ezra pound ise aşırı sağcı bilinir, ama hiç bir toplumcu şair
onun derinliğine inemez.. Nazım bile anlatım gücüyle büyüktür, senfonik ve
tanrısal bir tını! ama bu onu felsefi ve
derinliği olan bir şair yapmaz. büyük bir retorisyendir sadece. eğer içrek
olabilseydi peygamber olurdu zaten !!!!!! AKP ruhani sanatın derinleşme
olanağını tanımıyor bu ülkeye, fason
laik puştların egemenliği sürsün istiyor, genelde komikçiliğin, şu bilinmelidir
ki aya gitmek rokete binmek değildir, önce düşlerde ve düşüncelerde seyahat
etmelidir bir toplum!!!! Asimov'un bir sözü var, 'insan en iyi seyahati aklıyla
yapar! AKP kurt deliği yöntemini kullanmak istiyor bu konuda haklı olarak, ama
zemini de güçlendirmezse eşşolueşek de bakim diyen eşşolueşeklere yenilmesi
kaçınılmaz !!!!!!!!! yıkılırsa bu nedenle yıkılacak !!!!!
Bu solucanın adı planaria.
Sıvı Terminatör gibi yenileniyor. 279 parçaya
ayrılmış, kafasını kesilmiş, sarhoş kesilmiş, uzayda parçalanmış, ama yine de
iyileşiyor. Yalnız (′′ aseksüel ", niteliksiz bilim adamlarının söylediği
gibi) planlar çoğalmak için düşünce çabasıyla kendini parçalayabilir. Ve
sonsuza kadar yaşayabilir, zaman zaman aç kalırsa çok kilo kaybeder ama sonra
kök hücre ile gençleşir. Ayrıca planarinin gözleri var, bu yüzden bilim
adamları gözlerine parlak ışık saçtı ve elektrik verdi. Planaria her şeyi
hatırladı ve elektrik çarpmasını beklemeden ışık salgından kurtulmaya başladı.
Kafası kesildi, tüm planarın kuyruğundan yenilenmesini bekledi ve eski
kuyruğunun ışığı tekrar açıldı - her şeyi hatırlıyor, yani hafızası kafasında
değil.
Anna Magnani.
(1908-1973) İtalyanları çok severim. Onların filmleriyle geliştim.
Fellini, Pasolini, Antonioni, Visconti, Bertolucci, Taviani Kardeşler ve bir
çokları. Amarcord, ve bütün
Felliniler, Sodom'un 120 Günü, Leopar,
Küp, 1900, Blow up yaşamıma o görünmeyen biçimi verdiler. Yaşamı değil yaşamın
ötesinde ne var onlardan öğrendim. Hepsini izleyemedim belki ama azlık daha
çarpıcıdır. Bugün İtalyan sineması o
büyüleyiciliğini yitirdi belki, ama
yaşamım o dönemin içinden geçmeyi başardı, yaşam izlenmesi, görülmesi, yaşanması
gereken şeylerdir. Sıradan biçimde sokaklarda gezinirken, içimde bir kütüphane
taşıdığımı ve sinemanın nice görkemli
filmlerinin bir parçası olduğumu kimsecikler bilemez!.. Bu beni yaşama karşı
dayanıklı kılan şeylerin başında gelir. Yazmak ya da sanatla iç içe olmak
düşüncesi benim değil, Felliniyen dünyanın bir buyruğudur bana... 'Ben
başkalarıyım!..'
Kuzey Kore liderinin ayağına gitti Trump! Biden'de
gerekirse gider! Bu ne demek nükleer silahın varsa SÖMÜRGE muamelesi yapamazlar
sana!!!!! Ama misyonerler mektebi boğaziçine bile kayyum atayınca ayağa kalkan
tasmalı, ezik ve satılmış kafalarla ilerlemek çok zor, AKP ülkenin yurttaş
profilini rehabilite edecek adımlar atmalı!!!! Ülke yararına olan bir şeyi sırf
şu ya da bu parti yapıyor diye ÖKÜZLEŞEN bir toplum anlayışını yerle bir etmeli
ki, bağımsız, çağdaş ve hatırı sayılır bir ülke olabilelim. AKP nin çözümü
geciken en büyük sorunu iğdişleşmiş, partizan ve doğruyu özgür iradesine göre
değil, bağımlı olduğu mezhep, okul, empoze edilmiş ideoloji ya da gelenekten
miras kalmış görüşe göre yorumsuz, eleştiriden mahrum ve tasmalı zihniyet
yapısına göre karar veren ! veya bir sonuca ram olan, düşünmekten mahrum bir
kobaylığın ürünü yurttaş profilini tarihin karanlığına gömmektir. AKP
üniversite sayısını daha çok artırmalıdır, olması gereken rakam 500
biliyorsunuz, ama görüyorsunuz hemen bütün akademisyenler karşı çıkıyor buna,
ben böyle iğdişleştirilmiş, kişilikten yoksun, fason ve palyatif zihin yapısına
dönüştürülmüş bir toplum görmedim. AKP OLMASAYDI İNANIN BU ÜLKE HALA ÖKÜZ
CUMHURİYETİ OLMAYI SÜRDÜRECEKTİ, AKP dindar bir parti değil, ATILIMLARI SAĞ YA
DA SOLDA OLSA BİLE İNSANIN NATURASI
GEREĞİ ZİHİN AÇIKLIĞINA VE UFKUNUN GENİŞLEMESİNE YOL AÇIYOR . SIĞIRLARIN
BÖĞÜRMESİ VE KULAK ÇINLATAN ÇIĞLIKLAR ATMASI BUNDAN. Hegemonyalarının sonu
yaklaşıyor çünkü !!!! Muhalefetin bu yapay rüzgardan oy çıkarma çabası normal
ama hezimete uğramaları da kaçınılmaz. AKP ülkeye hizmet eden tek gerçek
partidir, hataları olması doğal ama yapması ülke için iyi olmaz gene de, kanal
gibi spekülatif ve sansasyonel girişimler onu flulaştırır. Hatalar zincirleme
olmadığı takdirde seçimi gene kazanacaklardır. Bekleyin Göreceksiniz. Bu
muhalefet ne cümle kurabiliyor ne radikal ne de bizim için pragmatik ve de
fantastik bir vaadi var. Muhalefet 1958 model, kadük bir şevrolettir
kısacası!!!! Seçim kazanması için güneşin batıdan doğması gerekir!!!! AKP nin
yapacağı yaptıklarının yapacaklarından çok olmasına dikkat etmesidir. Muhalefet
gibi çağdışı kafaların hala kağnı cumhuriyeti zannettiği bir ülkede
olmadıklarını bilmesidir. Dileğimiz, yolu açık, sözüyle özünün bir olmasıdır,
rakibinin olmaması onu yolundan çevirmemelidir !!!!!! Bu ülke 1923 faciasıyla
geçmişiyle bağlarını koparmış, başkentini ankara ya taşıyarak intiharını
hazırlamış, PREMATÜRE ve aciz bir
cumhuriyettir yüz yıldır, AKP TIPKI
MARKS IN HEGEL İN FELSEFESİNİ AYAKLARI ÜZERİNE OTURTMASI GİBİ BU ÜLKEYİ
GEÇMİŞİYLE BAĞLARI OLAN, DÜŞÜNSEL EVRENİ YÜZYILLARA UZANABİLEN, TÜRKİ VEYA
TÜRKENİK, ADI NE OLURSA OLSUN YENİ BİR ÜLKENİN TEMELLERİNİ ATIYOR, TARİH AKP
MANTALİTESİNİ 2002 DE FİLİZLENEN YENİ
BİR DEVRİM OLARAK YAZACAKTIR. AKP NİN
YAPMASI GEREKEN BU JAKOBENİZMİN JİRONDENİZME DÖNÜŞMEYECEK BİÇİMDE TEMELLERİNİ
SAĞLAMLAŞTIRMASIDIR. BU YALNIZCA İÇERİYİ FETHETMEKLE OLMAZ DIŞARIYIDA DİZE
GETİRMEK GEREKİR, AKP DE BU GÜÇ VAR YETERKİ SARSILMASIN, YOLUNDAN DÖNMESİN. TARİH YAZMANIN TADI NE
PARAYLA NE SARAYLA NE DE ŞANLA ŞÖHRETLE ÖLÇÜLMEZ. BİR TOPRAĞIN KADERİNİ
DEĞİŞTİRMEK TANRIYLA KONUŞMAYA BENZER !!!!!! AKP BU FIRSATI HARCARSA KULDUR,
BAŞARIRSA TANRININ KOMŞUSUDUR!!!! İNSANLIĞIN HİKAYESİ EVRENİN HİKAYESİDİR !!!!! BU HİKAYEDE PARMAĞI
OLANA NE MUTLU !!!!! nükleer güç belki sonumuzu getirecek ama yarı köle yarı
insan bir dünyada hayatın sürüp gitmesi de tanrıyı inkardır !!!!! İnsan nasıl
insan olabilir ? asıl soru bu!!!!
ETHEL
(Bir Büyükada Öyküsü)
Ada vapuru, Kserkses'in Hellespont'u geçmek için yan yana dizilen
sandalları gibi, değişik türden yüzlerce yolcusuyla hareket etti. Peçeneklerde
Bosphorus'u (Sığır Geçidi) aşmak için aynı yöntemi kullanmıştı derler. Genelde
çevremi izler, insanlarla göz göze gelir, havaya, suya, kıyılardaki
gökdelenlerle dolu, artık yedi kocadan arta kalmış değil, üç günlük Newyork
gibi sibernetik bir yazgıya dönüşmüş rüküş ve pornografik Konstantinapolis'in
kötü kokular yayan 'vagonismusuna' doluşmuş dünyalara bakarım ben.
Biri ta uzaklardan geldi ve seçilmiş bir yalnızlığın kederiyle boğuşan ve
derdine bir türlü deva bulamayan; artık yaşlanmış ve tacını tahtını kaybetmiş
zatı aliniz, onun nadan ve pişman kulu, yıkıntılar arasında ilahi, Genç
Osman'ın karşısına oturdu!..
Sık sık yer değiştiren, ikide bir kent, semt, okul, ada, moda değiştiren
her insan gibi sonsuzca süreceğine inandığım yalnızlığımın bulaşıcı sayrılık
gibi üzerimden atamadığım bir kompleksi vardır, herkesle konuşmak isterim, her
kadına hayranlıkla bakarım ve karşıma gelip oturan her insanın bilerek bunu
yaptığına inanırım. Yalnızlık sendromu halüsinasyonlar üretir, geceleri konuşur
ve düşler içinde geçen bir yaşamın kapılarını açar insana, bu kuyularda
bazıları kaybolur, bazıları da yaşamla nefron suyu yarıştırmayı ve her şeyi ve
kendisini de küçümsemeyi başardığı için yenilmez armada gibi dolaşır,
sahillerde, kenar semtlerde, Cihangir'de ve adanın daracık koridorlarında,
faytonların maziye karıştığı patikalarında...
Karşımdaki bayan beni haklı çıkarırcasına hemen kitabını çıkardı...
Kitabı bu garip yolcumuza, şöyle bir aşk duygusu veriyor mudur acaba,
okuduğuna göre... 'Tam bir dil ziyafeti, biçem var (üslup, yazara özgü dil,
dolayım), biçim var -anlatım özgünlüğü, konu bütünlüğü, tinsel çerçeve- sözcesi
var (yazarın kullandığı dil), derli toplu, arı ve seçkin, bugüne dek denenmemiş
üstelik, bu biçem değil, yazarın kullandığı ve hepimizin kullanıp,
kullanabileceği dil burada söz konusu olan, konu var, köy-bozkır-uygur geleneği
ve yaşam biçiminin, gündelik kaygı, baş edilmezleşen tasalar ve sevinç taşan,
bezdirici uğraşlar içinde akıp gidişi, zamanın dışında, orada bir yerde geçen,
gizemli bir dünyanın, diri ve sürgit körpe bir dil eşliğinde, şaşırtıcı biçimde
düşlerden aşkın sayfalar boyunca, yellerde devinen bahar yaprakları gibi
titremler içinde sürüp gidişi, anlatı var, konu sıkmadan ve büyüleyici bir
yabansılık içinde, sanki yinelemelerle sürüp gidiyor da, ama dilin baştan
çıkarıcılığında hep yeni bir şeyler söylermiş izlenimi vererek, belki de okurun
başını döndürdüğü için, onu ele geçirerek bizlerin elini tutuyor ve kendi
zamanının, uzamının içinde bambaşka bir dünyaya sürükleyerek, evrenin nice
gizemli köşelerinde neler olabileceğini, ne can alıcı, albenili yaşamların, bir
düş gibi sürüp gidebileceğinin özlenci ve dilin olağanüstü oyunları içinde bizi
kucaklayıp ve yaşam sevinciyle kuşatarak, dirim veriyor artık, yazın dediğimiz
şey bu işte, okuyun, dilin, dillerin ne denli ele geçmez bir bayır gülü, ne
denli büyülü kokular yayabilen bir güneş ayeti olduğunu görüp hak
vereceksiniz...'
Şol betikler böyledir de, dünyamız nasıl bir ırmak söylencesidir acaba,
onun için, seyrüsefer edilecek bunca dünya varken sanki yine de, zaman peşinden
koşuyor da, boş bir anını yakalarsa gırtlağının tadına bakabilirmiş, ölüler
ülkesine, Kharon'un sorgusuna yollayabilirmiş gibi ivedilik yansıyan bir
korkuyla satırlara, satirlere bakarak dalıp gitti konuğum!..
İçimden, şimdi benim laf atmamı bekliyor diye düşündüm, düşler kadar zevkli
bir şey yoktur çünkü!.. Ama atamam ki, öyle becerilerim olsa yalnız olmazdım
ben, düşlerimin prangasında ömrünü yitirip gidecek bir forsayım. Üstelik
suçüstü yakalanırım korkusuyla düşlerimi gizlemeye çalışırım, insanların
gözlerinin içine gene de bakamam, asla konuşamam, ta ki bir ip ucu veya karşımdaki
bir açık verene ya da kendisi bir şey diyene kadar. Düşlerimin hapishanesinde
yaşarım kısacası. Düşlerimden kurtulmam onlarla haşır neşir olmam demekse,
düşlerim beni yalnız bırakır ve tümüyle karanlığa gömülürüm, düşler yalnızlığın
devasıdır, insanlar değil, bir paradoks olsa da bu çözüm!..
Ama bir alışkanlığım vardır yine de, beğendiğim kadınlara laf atabilecek
kadar delilik nöbetleri geçirdiğim olur, kimdir onlar, hoşlandıklarım, güzeller
güzeli bulduklarım değil, kaçık tipli, meraklı, vücudu deformasyona yüz tutmuş,
aksanı yarı gülünç ya da tuhaflaşmış, gene de ben sizin endazenizi herkesten
çok bilirim langalılar diyecek kadar fütursuz, pelül pejmürde, göğsü beline
uzanmış, kolu kalçası gibi, morsdan kuvvetli, dudağı tanrı aşkına silikondan,
gözleri radar vazifesi görebilen, saçları kilometrelerce uzanan çadır gibi
başını örtmüş, geçmiş zamanın bahtsız, tahtsız, Nefertitilerini andıran ve ana
tanrıçadan el almış devasa kıratlar!.. Onlara aşığım ben, her şeyi bilir gibi
yaparlar ama sizin her söylediğinize başıyla ya da hamur tahtası gibi uzayan
dilleriyle onay veren hanende melekler...
Karşımdaki bayan kitaptan gözünü ayırmıyor ama inanın tanımını yaptığım
tiplerin -intelektüel- görünümlü versiyonu bu, arzuyla bakıyor inceliyorum onu,
nasılsa başı önünde, ayağını bana doğru uzatacak diye bekliyorum, bu tipler bu
hareketi tanrı adına bilinçsiz biçimde yaptıklarına sizi inandırırlar, çünkü
çantaları koltuğu kaplar, şalları yere sarkar, pabuçları ayağından fırlayacak
gibi olur, varsa gözlükleri yüzünü karanlığa boğar, işte ayağını ayağıma çarptı
bile, ama o kadar bilincindeyim ve doğallıkla bekliyorum ki bu hareketlerini,
benim için bir şey ifade etmiyor artık, onlar çok masumdur, sizin çay
bardağınız yere düşse kırıklarını sizden önce toplar çünkü...
Ama platonik aşkımın bu jestini karşılıksız bırakmamaya yeminliyim tabi...
Bir yolculukta ya da vapurda, açık havada, piknikte okunacak koskoca bir
dünya varken 4x4 alt tarafı yüz rakamının türevlerini geçmeyen kitaplara
dalanlara şaşarım ben, dünya bir kitap değil mi yahu, bu bir kimlik yarışı
bence, ıvır zıvıra değer veremem ben, zamanım çok değerli, sizin gibi
''Trene!'' bakacak zamanım yok, homo homini lupuslarım, okumam gerek, kendimi
geliştirmem gerek, kariyer edinmem gerek, üst katlarda, teraslarda, orada
okyanus ötelerinin dikte edilip, pazarlandığı kokteyllerde yaşamam gerek!.. Siz
ordinary people'larım hep aynı şeyleri yineler, bıkmadan usanmadan trene
bakarsınız, ne var bunda, zamanınızı biçimlendirip, hükmetmezseniz o sizi
biçimlendirir, hükmeder!..
Ama güzelde sonuç, korona virüsünün travmalarıyla eve kapanmak, manikür
pedikürle dolu bir hayat yaşamak, kokteyllerde sıra gecesi beklemek, yazacaksa,
büyük annesinin, çizecekse göl kıyılarının, alacaksa 1+1 lerin aynalı
hapishanelerinde sönüp giden yaşamlar olmuyor mu bu, değer mi, trene bakan
buzağıları ve anne-babalarını bu kadar yokuşa sürmek!..
Vapur iskeleye doğru yaklaşıyor ve sonunda yarı buffalo maşuğuma, dizine
kapaklanır gibi işaret ettim, son durak der gibi ve usulca kitabını kapattı.
Onlara karşı cesurumdur!.. O kadar hırçın ve kemikleri dışarıya fırlayacak bir
butun kol ve bacaklarına sahip ki, kitap okuması onu türün öbür bireylerine
özgü kitap okuma alışkanlığının bu devasa piramitte nasıl oluştuğuna dair
insanlarda kuşku uyandırabilir ama ben biliyorum, aşklarımı çok iyi tanırım,
onlardan her şey beklenir ve ağızları bir makineli gibi hızla çalışırlar ve
herkesi bastırarak, eteklerinde kurulmuş kolonyal ülkenin altına
sığdırabilirler inanın. Tartışmaya gelmez, ben hariç!..
Sonunda olan oldu ve benim işaretime bir lafla katılmak zorunda kaldı her
zamanki gibi, ne çabuk geldi vapur ya dedi, satırlardan nicedir ayrılmayan
mahmur gözleriyle!.. Şimdi anımsamıyorum, bir iki sıradan şeyler söyledim ona
ve isminiz nedir sizin dedim, isimler o kadar önemlidir ki benim için, siz sırf
onun ismi için bu öyküyü yazdığımı bilemezsiniz!..
Ethel dedi, çok nadir bir isim ama bildiğim Ethel Kennedy var dedim,
telefonuna bakarak sağlamasını yaptı, kimilerine boşboğazlık gibi gelen bir
yaklaşımla dudağını kıvırıp, direk sanatçıyım ben dedi, telefon numarasını
aldım, alırım da!..
Ve dedim ki ona, çok çabuk gelmedi vapur Ethel, kalktıktan hemen sonra
lodosun tanrısı istedi diye, bordadan bir balıkçı filikasına çarptı, balıklar
özgürleşti ama yolculardan biri denize düştü, neyse kurtardılarsa da bu kez
balıkçı göz yaşı dökmeye başladı, az sonra Fenerbahçe camiinin imamı ikindi
duasına davet etti yolcuları, yeri göğü inleten, vapur düdüklerini bile
bastıran çağrısıyla, bir kaç yolcu koridorda eda etti ibadetini, o sıra İsa
efendimiz denize girip saklanmış olacak ki, yürüyerek vapura geldi, hepimizi
elceğiziyle takdis etti, kuş biçimli buhurdandan, baharatlar, esanslar serpti,
yüzmekte olan yunus kafilesini dudaklarından öptü, içimizde adı Yahya olanı
alıp Yerusalem'e gitti, anında ortalıkta Kabe yeşili bir hava esti, biri, iki
ada arasına, bak işte Kidron vadisi, biride, yükseltiye Horeb tepesi dedi,
kargaşa bittiyse de, yunuslar yine peyda oldu, meğer açıkta bir balina
kovalıyormuş onları, içlerinden bir kaçı güverteye atladılar, diğerleri vapuru
kaşalot sanıp geri kaçtılar ve bizim 'Beyaz Cani' küfürlerle uzaklaştı, derken
Dragos'un arka yüzünde bir gökdeleni alevler sardı, kadının biri çelik çatıdan
aşağıya atladı, yere doğru balık ağı gerip üstüne düşürdüler, ne görelim, kadın
yüzgeçlerini vura vura uzaklaştı... Güneşin içlerinden gelen bir helikopter
geçti üstümüzden, ada yakınlarında düştü, sonra izini kaybettik, asâlının biri
'belki rüya görmüşüzdür' dedi, yolculardan hamile bir kadının doğuracağı tuttu,
adanın yüzme rekortmeni varmış yolcular arasında, adam kadını sırtına aldı,
Bostancı sahillerine doğru coşkuyla kanat açtı, güzel bir kız çığlık atmaya
başladı, ne okuluna gidebiliyor, ne karnını doyurabiliyormuş maddi sıkıntıdan,
aramızda para topladık yolcular, kızı kurtardık bir süreliğine, paraşütle biri
indi vapurun tepesine, James Bond filmi çeviriyorlarmış, alkışlardan sonra
gelip aldılar, gündüz gözüyle yıldız kaydı dedi biri, deli misin dediler, yirmi
yedi yıl hücrede kalmış, gözleri öyle keskinleşmiş ki aydınlıkta bile seçer
olmuş yıldızları... Bitmedi, Heybeli'de bir yolcu eksik çıktı, çımacı kendini
'geceye sundu' diye denizi işaret etti. Kaptan geldi bir ara, ben Arjantin'de
darbeden sonra kaçan sanatçıları (o dandy dedi!) kurtarmış adamım, üç gün sürdü
Atlantis yolculuğu diye yüklendi, derken arkalarda biri Karadenizliymiş bir
meselcik anlattı, yaşını başını almışlardan Temel'in karısı, bir gün Temel'i
çırılçıplak karşılamış, Temel ne oluyor neden çıplaksın demiş, eşi ben çıplak
değilim bu 'Aşk' elbisesidir canım demiş, Temel yaşlı refikasına bakmış, iyi de
biraz ütüleseydin bari demiş!..
Ethel güldü bir süre, kaotikleşen retinasını gözlerime lütfederek, ama ben
bunların hiçbirine tanık olmadım dedi. Teklifsiz aşkıma, bunca izlenecek, gönül
gözüyle okunacak, düşlenecek hengame varken gün ortasında, dört duvar arasının
'Cinperisi' kitaba daldın sen dedim. Ana tanrıça, ağırsak, ezici bir tonda, bu
kez gülümsedi.
Şalının gölgesinde yorgunlukla bizi gözetleyen kitabını aldı ve çantasını
açarak içine koymak üzereyken, göz ucuyla kitaba bakabildim!..
Görme Biçimleri / John Berger.
*****************
karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir!!
kadın örgütleri kapitalizmin sürmesi için kurulan en muhkem kalelerdir!!!!
genelevler kadınların, pavyonlar kadınların, ucuz iş gücünün kalesi gene
kadınlar !!!! kapitalizmin vitrini mankenlerin tamamı neredeyse kadın, kadın
kapitalizmin, TÜKETİM DÜNYASI VE SÖMÜRÜNÜN en büyüleyici pazarlama aracı !!!!!
o zaman biri kalksa şunu dese ne diyebiliriz ki!!!!! KADINLAR OLDUĞU SÜRECE
KAPİTALİZM VARLIĞINI SÜRDÜRECEKTİR !!!! Tövbe yani !!!! AYIPTIR SÖYLEMESİ KADINLARIN
ET VE KAN UYGARLIĞIYLA YAPILAN İŞBİRLİĞİNDE ERKEKLERDEN AŞAĞI KALDIĞINI
SÖYLEYEN İNSANİ AHLAKSIZLIĞA EN SARSICI ÖRNEKTİR !!!! CİNSİYET FARKI TEMEL
SORUN OLAN SINIF FARKINI GİZLEMENİN BİLİMSEL BİR YÖNTEMİDİR. BİR DAHA
SÖYLÜYORUM EZİLEN HORLANAN ÖLDÜRÜLEN AŞAĞILANAN ERKEK SAYISI KADINLARDAN
FAZLADIR BU DÜNYADA !!!! KADININ DAHA TRAJİK BİR MANZARA ARZETMESİ İSE ERKEK
CİNSİYETİNİ YÜCELTME İÇGÜDÜSÜNDEN YARARLANAN EMPEROKAPİTALİZMİN BİR OYUNU, YANİ
ZİHİNSEL BİR HİLE !!!! ASIL OLMASI
GEREKEN CİNSİYETSİZ KURTULUŞU SAVUNMAKTA YATIYOR BİR ÖLÇÜDE, NE YAZIK Kİ !!!!!
ŞU DA KESİN Kİ İNSAN EN VAHŞİ HAYVAN HALA !!!! İÇ GÜDÜSÜNDEN ARINAMAMIŞ BİR
YUSUFÇUK AYA UÇSAYDI NE DÜŞÜNÜRDÜNÜZ!!!! Doğuştan gelen meleke veya gelişmiş
yetenek, evrim !!! AMA O HALA BİR HAYVAN
VE KENDİSİNDEN BAŞKA HİÇ BİR YARATIK TANRIYA SIĞINMA KURNAZLIĞINA BAŞ VURMAMIŞ
!!! ÖYLEYSE EN DONANIMLI, EN GÜÇLÜ, EN VAHŞİ HAYVAN İNSANDIR DİYEBİLİRİZ
KOLAYLIKLA !!! BİLDİĞİMİZ İNSAN, VAR OLUŞ HASSALARINI DEĞİŞTİREMEDİKÇE O
YALNIZCA BİR HAYVANDIR VE UYGARLIK DİYE BİR ŞEY YOKTUR.
Parisliler! mankafalar için elektrik direğini aşkın
sembolü ilan edip!!! bizim cumhuriyet şairlerini tasmalı köpeği yaparak,
tarihin ilk şiir hırsızlarını icat edeli kaç yıl oldu acaba !!!!! T.C kültür
soykırımına uğradı bu hain ZANAATÇILARI aracılığıyla ve hala tasmalı köpekliği
sürdüren nesil sürüyor!!! kayyum çözüm değil, bu kültür Al Kapon'u hayasız
neslin zihniyeti kurutulmalı !!!!! Sanat bir ülkenin tanıtımını amaçlar, peki
fransız orijinli şiirle T.C yi tanıtmayı amaçlayan tasmalı köpekleri kim
örgütledi acaba !!!! çünkü bu ben sömürge olmak istiyorum demenin sinyali !!!!!
dolayısıyla paris i romantizmin başkenti ilan edip kerhane şairi bodler e iman
eden entel takımımız bir hainlik kumpanyasının ele başlarıdır!!!! etkileri yok
olmak üzere ama bir 50 yılını kaybetti ülke !!!! demek ki sanat yapısı
itibariyle ilericidir diyen şark mankafalarının kulağına küpe olsun, sanat
kolaylıkla truva atına dönüşebilen bir kitlesel organizasyondur, hatta ilerici
görünerek sömürge olmanın kapılarını açan en muhteşem kilit olabilir. Türkiye
hiç bir alanda sömürge olmadım diyorsa, emin olun ki 1923 - 2023 arası
kesinlikle azılı bir kültür hegemonyası altında inleyen bir uyruk cumhuriyeti
olmuştur. Kültür nükleer silahtan daha tehlikelidir, biri bedeninizi yok eder
ama ötekisi ruhunuzu alıp götürür, tasmalı bir yaratık, halini alır, cisim
olursunuz. sözünü ettiğim şairler bilerek ya da bilmeyerek ki bu mümkündür,
birer vatan hainidir !!!!!! Kültür alışverişi başkadır, kültür enjekte etmenin
dayanılmaz hedonizmi başkadır. Sanat kukla toplumlar, kobay kitleler yaratmak
için pratikte; belki de en ucuz silahtır. Sonuç geri bir ülkenin en başta
aydını geridir, bilisizdir, bir ülke öncelikle halkıyla değil, aydınları
aracılığıyla ele geçirilir, bizim aydınlarımız ne yazık ki geri kalmış
cumhuriyetin asli faili birer mendeburudur. Can çekişmekteler ama hala
varlıkları sürüyor!!!!!!!! değişen dünyayı anlamıyor ve tasmalı köpek olmakta
ısrar eden zombiler olarak memnun ve mutlular hala !!!!! Daha ilginci onların
siyasi kanadı bir çözüm gibi ortada sırıtan yecüc mecücler olarak ülke sathında
kol geziyor !!!! Eski aylardan yıldız yapan kadük cumhuriyet olmaktan
kurtulursak, tasmalı köpeklerimizden de kurtuluruz!!!!! Eskiye rağbet olsa bit
pazarına nur yağardı diyen toplum gerçekte uyur gezer bir beberuhi mi göreceğiz
!!!!
Güneşte kör olabilir Kör güneş ya da güneş körlüğü
Zengiler
Cami cemaati olsun diye yapılmaz. kiliseler bomboş!!!!
camiler boş diyen cahildir. cami kilise gibi kutsal mekanlar geçmişi geleceğe
bağlayan nişanelerdir, dünyanın ve insanlığın geçmişini geleceğe bağlayan
işaretler. tıpkı antik tapınaklar veya benzeri figürler gibi. sorun olabilirse
o da şudur, bunların yerli yersiz ve yalap çap yapılması hem günah hem
görgüsüzlük hem de saygısızlıktır. kutsal mekanlar estetik ve bir mimari
anlayışının eserleridir. dolayısıyla yapılan ve bir mimari estetik taşıyan
caminin yapılması geçmiş ve gelecekteki toplumun belleği ve zamandaki yolculuğu
anlamını taşıyacaktır. taksim camisi iyi ki var, gönül ister ki yandaki
kilisenin önündeki barakalar ve caminin önündeki set, yani duvar uygun biçimde
kaldırılarak, kilise ve cami karşılıklı büyüleyici bir manzara oluştursun,
çünkü biz doğunun batı, batının doğu kültürünü temsil eden ve buna sahip
olabilen yeryüzündeki tek ülkeyiz ve bu bizim şanımız ve biricik
özelliğimizdir.
''Queer kelimesinin tam anlamıyla bir Türkçe karşılığı
bulunmadığı için ses bilgisel özelliklerine bağlı kalınarak kuir olarak
Türkçeleştirilmiştir. Queer kelimesinin İngilizcede on dokuzuncu yüzyılın
sonlarına kadar tuhaf anlamına geldiği de unutulmamalıdır. ''
....................................................................................................................
Ne kadar cühela varsa bir bok yediğinde bu sözcüğün tam olarak bir türkçe
karşılığı olmadığı biçiminde bir lafazanlığa başvurur. Dil uydurma sanatıdır
((örnek NEWS, north, east, west ve south sözcüklerinin bileşenidir, gördünüz mü
sığırlarım )), kuir diye aptalca ve ne anlama geldiği asla bilinemeyecek bir
zottirikliği ileri sürmektense, tuhaf, garip, garibe, ilginç, esrarlı, gizemli,
gizençli, gizemik, şaşırtan, yaban, yabansı, biçimsiz, düzlemsiz, dağınık,
dağlaç, düzbozuk, bozurtu vb. gibi bir söz yığınından birini tercih etmek ya da
yeni bir sözcük uydurmak kesinlikle uyulması gereken ve bir yazarın veya yazma
heveslisinin temel görevidir. Türkçede tam bir karşılığı yok sözü aptallar için
geçerlidir, birde tasmalı zihin yapısına sahip olan meczubeler için
geçerlidir ve nazım'ı, yunus'u,
mevlana'yı, yaşar kemal'i, turhan selçuk ve Marks'ın atası şeyh bedrettin ki
tümü alanında dünyanın önde gelenidir ve daha nicelerini yetiştirmiş bu toprakların halkının tümünü
cahil diye niteleyen anadan babadan tasmalı kukla, pepsi kola ortağı celal
şengörgillerin hatta dilber ortaylının bok yemesidir bunlar, celal mesleği
dışında her konuda fetva veren bir obez, ilber de doğu halkları için tarihsel
magazin mukalliti olduğu halde historik deha geçinen kültür dolandırıcısı
ikinci bir obeziktir. Konuşurken
kurabiye yemeden duramayan iki şaklaban!!!!
Bir yazar bir sözcük için Türkçede tam karşılığı yok diyorsa o sığırdır,
çünkü dilin etik, estetik ve filosofiye -bilgiye- dayalı bir uydurma, bir
iletişim yöntemi olduğundan bihaberdir. Onu bırakın Yaşar Kemal in kaç
sözcüğünün batı dillerinde karşılığı var ama onlar bu ahmaklığa asla yüz
vermezler, onlar yurttaş kimliği taşımanın olağan kibrine sahiptirler ve bizim
yazarlarımız gibi fason, ikiyüzlü ve tasmalı
birer ahlaksız değildir, bizim sömürge ve aşağılık kompleksiyle yüz
yılını dolduran fason cumhuriyetin fransız, ingiliz, alman gibi kültürleri
başat gören kinik -köpeksi- yazar veya düşünürlerimiz bu aşağılık ve
kendilerini iğrenç gösteren tutumdan vazgeçmedikçe, bu ülke her alanda dışa
bağımlı bir koyunlar birliği olmayı sürdürecektir. Hem de gönüllü kurbanlarımız
vasıtasıyla... Üstelik batı uygarlığı bir çöküşün içindeyken bu ahmaklığı
sürdürüyor bu 'westik mürteciler!..' Açık konuşayım böyle bir tutuma asla
girişmem, bunun ezik ve kişiliksiz, yazar heveslisi ve tasmalı köpeklerde
görülen bir eğilim olduğunu bilirim,
çeviride yaparım zaman zaman ve türkçe nin hiç bir dilden aşağı olmadığı
gibi, fazlası olduğunu düşünecek kadar ferahlık içinde karalarım defterimi,
önerim yazarların ve yazmaya kalkışanların bu aşağılık ve kendilerini zooist
-hayvani- ve moronik -ebleh, özgüvenden
yoksun zıpçıktı- kılan zavallılıklardan kaçınmasıdır. Unutmasın bu ahmaklar Şekspir
ingiltere de bulvar tiyatrosunun bir şubesi olarak algılanırken, bizim hödükler
hiç bir ülkede görülmeyen bir letafetle onu tiyatronun ilahı sayan
şarlo'tanlardır. Şekspir bir hırsızdır ve bizzat ingiltere de bu görüş yaygındır, ey kültürel
soykırımın yerli mandacıları ve gönüllü ahmakları!!! Yazmadan önce utanmayı
öğrenin. Yazı etikten ibarettir. Ayrıca Türk şiirinin şairleri dünyada yoktur.
2. yeni gibi bir hırsızlık ve soytarılıkla ülkeyi meşgul ettikleri halde Nazım
dünyada aşılamadığı gibi, Yunus'un henüz eşi ve benzeri gelmemiştir. Hal bu
iken işte bu türkçe yetersiz diyen köpeklerimiz fransa dan resim, şiir, roman
ve şaşılacak bir bunaklıktır ki müzik ithal etmeye kalkmışlardır. Bu köpeklerin
nesli tükenmiştir ama; hayırlı uğurlu olsun
dünya dillerinin en güzellerinden olan türkçe mize, cevap verecek
kudrette bir cahili misafir etmeye hazırım burada!!!!! bunların bok yemesi
bizleri çıldırtıyor tabi ki sürçü lisan ettikse affola, ama affedilmez hata
yapanlar hem suçlu hem güçlü olanlardır bu ülkede, ne yazık ki o devirler geçti !!!!! Sözün
özü şudur, bir sözcüğün karşılığı olmadığını iddia eden kişi edebi
anlamda yetersiz olan kişidir. Bu bütün dünya da böyledir ve yetersiz olan dil
değil yazan katip ya da katibedir ve bu sözü sarf ederken utandığını parantez
içinde belirtmelidir. ne yazık ki bu derin ve kolonyalist bir ahlaksızlıktır
aynı zamanda!!!! utanmaza karşı utanan kaybeder. Bu tutumla kaç defa
karşılaşmışımdır ki -isim isim sayabilirim!-, boğaziçili zottiriklerde yaygın
görünen bir alışkanlıktır ve sonu kayyum atamaya kadar varmıştır bu felaketin
!!!!! madalyonun öbür yüzünü görün yerli safistler !!!!
................................... Bir sözcüğün başka bir dilde değil kendi
dilinde de başka bir karşılığı gerçekten yoktur ama, çünkü dil ruhanidir
ve bir soyutlamadır, bu yüzden hiç bir
sözcüğün bir eşdeğer anlamından söz edilemez, bitmedi iki kere gel ya da
ikincisinde bağırarak gel dediğimizde de aynı sözcük aynı anlama sahip değildir
artık, köksel yani motamot anlamı aynı olabilir ama tinsel kavramı sözcüğün
anında değişir, konuya böyle yaklaşmak mümkündür, ama türkçeyi yetersiz bulmak
konu dışına çıkarak öküzleşmek kurnazlığıdır ki ancak fason cumhuriyetlerin
aydınlarında görülür bu hayasızlık ve bilgisizlik, geri ülkelerin aydınları da
geridir zaten aksi halde ülke geri kalır mıydı diye sormak gerekir, çünkü onlar
verili materyalle hareket etmeyi ve öz beninde sağlamaya başvurmadan düşünmeyi
adet edinmiş sığırlardır. Bu yüzden onların bir düşünceleri de olamaz, bir
bulamaç üretirler ve taklitçi papağan gibi afra tafra yaparak kerhane ve
meyhanede geviş getiren salyalı köpeklerdir. Yığma borazan!.. Bir düşünce gelip
beni bulmuşsa HİZMETLİYİM; bir düşünceyi kendimde bulmuşsam SANATÇIYIM; sorun
budur. Bu tür bataklıklar kurutulmadıkça bir ülke bir adım ilerleyemez !..
......................... unutmadan söyleyeyim Bilge Karasu vasat bir yazardır.
Beckett, Joyce veya Musilvari yaban ördekleri gibi öteyim derken sığlığa
saplanmış bir bataklık baykuşudur !!!! Oğuz Atay daha içten ve haddini bildiği
için daha iyidir........................yorum düzensiz olduğu için sileceğim
ama bu yazı hazırlanmış ve kim bilir ne kadar kalacak! öyleyse bu ve benzeri
tutumlar bir ahlaksızlık bir ihanet sayılamaz, bir toplum için enjekte edilen
korkunç bir trajedi bu, değişmesi için bir zihniyetin değişmesi gerek, belki de
yüzyıllar alacak bir sorun bu!!! Öyleyse neden işgale uğrayan biziz, neden biz
barbar nitelemesine maruz kalıyoruz demeyin, hiroşima tiryakisi, soykırım
koleksiyoncuları ve güçlüler için sizler kaşık düşmanı birer artıksınız ve
celladına bağımlı bir koyun sürüsü oluyorsunuz, !!!!!! öyleyse dilinize
dininize, soyunuza, sopunuza ve kendinize inanmaz, güvenmez, gelişmemekte
direnir, kopyalamakta ısrar ederseniz şengörgiller gibi, tasmanız mutlak
surette olacaktır !!!!!! bu zihniyetin yardakçıları kimler görüyorsunuz,
karşıda kimler var! sadece kültürlerini değil, silahını, donunu dumanını hatta
sutyeninizi bile ordan aldığınız çanakkalenin olağan şüphelisi seri katiller!!!
serçenin yuvasına guguk kuşu yumurtası koymuşlar !!!! varın siz olan biteni
anlamaya çalışın !!!!
'Queer kelimesinin tam anlamıyla bir Türkçe karşılığı
bulunmadığı için ses bilgisel özelliklerine bağlı kalınarak kuir olarak
Türkçeleştirilmiştir. Queer kelimesinin İngilizcede on dokuzuncu yüzyılın
sonlarına kadar tuhaf anlamına geldiği de unutulmamalıdır. ''
....................................................................................................................
Ne kadar bilsiz varsa bir halt yediğinde bu sözcüğün tam olarak bir türkçe
karşılığı olmadığı biçiminde bir lafazanlığa başvurur. Dil uydurma sanatıdır
((örnek NEWS, north, east, west ve south sözcüklerinin bileşenidir, gördünüz mü
yoldaşlarım!!! )), kuir diye ne idüğü belirsiz ve ne anlama geldiği asla bilinemeyecek
bir kelamı ileri sürmektense, tuhaf, garip, garibe, ilginç, esrarlı, gizemli,
gizençli, gizemik, şaşırtan, yaban, yabansı, biçimsiz, düzlemsiz, dağınık,
dağlaç, düzbozuk, bozurtu vb. gibi bir söz yığınından birini tercih etmek ya da
yeni bir sözcük uydurmak kesinlikle uyulması gereken ve bir yazarın veya yazma
heveslisinin temel görevidir. Türkçede tam bir karşılığı yok sözü aldatma
amaçlı bir feyktir, birde tasmalı zihin yapısına sahip olanlar için geçerlidir
ne yazık ki ve nazım'ı, yunus'u, mevlana'yı, yaşar kemal'i, turhan selçuk ve
Marks'ın atası şeyh bedrettin ki tümü alanında dünyanın önde gelenidir ve daha
nicelerini yetiştirmiş bu toprakların halkının tümünü cahil diye niteleyebilen
kukla, aydın sürülerinin -malum şahısları bilmeyen var mı- geleneğidir bunlar,
bunlar mesleği dışında her konuda fetva veren bilgi kumkuması obezlerdir. Bilgi
bir kullanma biçimidir, kum torbası değil!.. Bir yazar bir sözcük için Türkçede
tam karşılığı yok diyorsa o bilisiz belki de ahlaki değeri düşük biridir bu anlamda,
çünkü dilin etik, estetik ve filosofiye -bilgiye- dayalı bir uydurma, bir
iletişim yöntemi olduğundan bihaberdir. Onu bırakın Yaşar Kemal in kaç
sözcüğünün batı dillerinde karşılığı var ama onlar bu ahmaklığa asla yüz
vermezler, onlar yurttaş kimliği taşımanın olağan kibrine sahiptirler ve bizim
yazarlarımız gibi fason, ikiyüzlü ve tasmalı birer cinbön değildir, bizim
sömürge ve aşağılık kompleksiyle yüz yılını dolduran fason cumhuriyetin
fransız, ingiliz, alman gibi kültürleri başat gören kinik - yazar veya
düşünürlerimiz bu aşağılık ve kendilerini iğrenç gösteren tutumdan
vazgeçmedikçe, bu ülke her alanda dışa bağımlı bir koyunlar birliği olmayı
sürdürecektir. Hem de gönüllü kurbanlarımız vasıtasıyla... Üstelik batı
uygarlığı bir çöküşün içindeyken bu tutumu sürdürüyor bu 'westik
mürteciler!..'bir bildikleri var demek ki... Açık konuşayım böyle bir tutuma
asla girişmem, bunun ezik ve kişiliksiz, yazar heveslisi ve verili zihin
yapısında görülen bir eğilim olduğunu bilirim, çeviride yaparım zaman zaman ve
türkçe nin hiç bir dilden aşağı olmadığı gibi, fazlası olduğunu düşünecek kadar
ferahlık içinde karalarım defterimi, önerim yazarların ve yazmaya kalkışanların
bu bizzat kendilerini ve öz dilini aşağılamaya yönelik ve özgüvenden yoksun
kılan zavallılıklardan kaçınmasıdır. Unutmasınlar ki Şekspir ingiltere de
bulvar tiyatrosunun bir şubesi olarak algılanırken, bizim aslan kuyrukçuları
hiç bir ülkede görülmeyen bir letafetle onu tiyatronun ilahı sayan
şarlo'tanlardır. Şekspir bir hırsızdır ve bizzat ingiltere de bu görüş
yaygındır, kültürel soykırımın yerli mandacıları ve gönüllü nöbetçileri!!!
Ayrıca Türk şiirinin şairleri dünyada yoktur. 2. yeni gibi bir hırsızlık ve
soytarılıkla ülkeyi meşgul ettikleri halde Nazım dünyada aşılamadığı gibi,
Yunus'un henüz eşi ve benzeri gelmemiştir. Hal bu iken işte bu türkçe yetersiz
diyenler fransa dan resim, şiir, roman ve şaşılacak bir bunaklıktır ki müzik
ithal etmeye kalkmışlardır. Bunların nesli tükenmiştir ama; hayırlı uğurlu
olsun dünya dillerinin en güzellerinden olan türkçemize, bunların nobran tavrı
bizleri çıldırtıyor tabi ki sürçü lisan ettikse affola, ama affedilmez hata
yapanlar hem suçlu hem güçlü olanlardır bu ülkede, ne yazık ki o devirler geçti
!!!!! Sözün özü şudur, bir sözcüğün karşılığı olmadığını iddia eden kişi edebi
anlamda yetersiz olan kişidir. Bu bütün dünya da böyledir ve yetersiz olan dil
değil yazan katip ya da katibedir ve bu nu açıkça belirtmelidir. ne yazık ki bu
derinde, kolonyalist bir tutumdur aynı zamanda!!!! Bu tutumla kaç defa karşılaşmışımdır
ki -isim isim sayabilirim!-, boğaziçili elegantlarda (!) yaygın görünen bir
alışkanlıktır ve sonu kayyum atamaya kadar varmıştır bu felaketin !!!!!
madalyonun öbür yüzünü görmek gerekir safistler !!!!
................................... Bir sözcüğün başka bir dilde değil kendi
dilinde de başka bir karşılığı gerçekten yoktur ama!!! çünkü dil ruhanidir ve
bir soyutlamadır, bu yüzden hiç bir sözcüğün bir eşdeğer anlamından söz
edilemez, bitmedi iki kere gel ya da ikincisinde bağırarak gel dediğimizde de
aynı sözcük aynı anlama sahip değildir artık, köksel yani motamot anlamı aynı
olabilir ama sözcüğün soyutlamaya yönelik kavramı anında değişir, konuya böyle
yaklaşmak mümkündür, ama türkçeyi yetersiz bulmak konu dışına çıkarak kendine
yönelik bir şark kurnazlığıdır, içler acısı, ki ancak fason cumhuriyetlerin
aydınlarında görülür bu davranış ve bilgisizlik, geri ülkelerin aydınları da
geridir zaten aksi halde ülke geri kalır mıydı diye sormak gerekir, çünkü onlar
verili materyalle hareket etmeyi ve öz beninde esemik sağlamaya başvurmadan
düşünmeyi adet edinmişlerdir. Bu yüzden onların bir düşünceleri de olamaz, bir
bulamaç, bir kolaj üretirler ve taklitçi papağan gibi afra tafra yaparak
meyhanelerde geviş getirirler. Tasmalı borazan!.. Bir düşünce gelip beni
bulmuşsa HİZMETLİYİM; bir düşünceyi kendimde bulmuşsam SANATÇIYIM; sorun budur.
Bu tür içeriksiz, dayanaksız, kendinden menkul bataklıklar kurutulmadıkça bir
ülke bir adım ilerleyemez !.. ......................... unutmadan söyleyeyim
Bilge Karasu vasat bir yazardır. Beckett, Joyce veya Musilvari yaban ördekleri
gibi öteyim derken sığlığa saplanmış bir bataklık baykuşudur !!!! Oğuz Atay
daha içten ve haddini bildiği için daha iyidir........................Sonuçta
bu ve benzeri tutumlar özkültürel bir ihanet asla sayılmamalı, bir toplum için
enjekte edilen korkunç bir trajedi bu, değişmesi için bir zihniyetin değişmesi
gerek, belki de yüzyıllar alacak bir sorun bu!!! Öyleyse neden işgale uğrayan
biziz, neden biz barbar nitelemesine maruz kalıyoruz demeyin, hiroşima
tiryakisi, soykırım koleksiyoncuları ve güçlüler için sizler kaşık düşmanı
birer artıksınız ve celladına bağımlı bir tümörik kitle oluyorsunuz, !!!!!!
öyleyse dilinize dininize, soyunuza, sopunuza ve kendinize inanmaz, güvenmez,
gelişmemekte direnir, kopyalamakta ısrar ederseniz bir tasmanız mutlak surette
olacaktır !!!!!! vesileyle bu zihniyetin temsilcileri kimler biliyorsunuz,
yazarımız bu anlayışın bilincinde olmayan kurbanı da olabilir, hepimiz
olabiliriz bir şey değişmez, bu sadece kültürlerini değil, silahını, donunu
dumanını hatta sutyenini bile aldığınız çanakkalenin olağan şüphelisi seri
katillere karşılıksız iman etmeyi gerektiren kölecil bir tutumdur, olan biten
işte bu!! ve kuir kurrik demekle eşdeğer bir türkçeleştirmedir yazıklar olsun
kendinden menkul aklı evvellere!!!
Bu kadar yorulmanıza gerek yok Marilyn Monroe maskesi
takın olsun bitsin yosmalar !!!!!!
TÜRK KİMDİR?
Saf ırk olamaz, eğer Adem ve Havva'dan geldiğimize
inanıyorsanız, yok Darwin amcamıza tapıyorsanız gene olamaz, çünkü o
evrildiğimizi söylüyor, evrilmiş ve yedi cihana dağılmışız. Kökümüz bir ama
rengimiz, dilimiz, dinimiz farklı, çünkü kültürlerimiz farklı. Bizi ayıran el
ve ayaklarımız değil, kafamız, o da değil, içindekiler!..
Güney Amerika'nın bukalemunu Borneo dakine benzemiyor,
kutup ayısı Hindistan dakine, hiçbirimiz saf değiliz ama insanız ortak yönümüz
bu.
Bu durumda Türk'ü nasıl tanımlamak gerekir. Bir
toplum, dünya arenasında bir kimlik edinebilmiş toplumun özellikleri şu; Bir
diğerlerinden dili farklı olacak, iki kültürü farklı özellikler taşıyacak, üç,
inançları benzerleri olsa da, bir öbek oluşturacak ve o öbeğin oymağından
olacak. İslam veya hıristiyan gibi örneğin. Dört coğrafyası olacak, önasya da
yaşar, Hindustanidir ya da Afrikandır gibi. Bir Mısırlı için İngiliz toprağında
oturur denemez yani. Buna benzer başka özellikler de vardır ama temel unsurlar
hemen hemen bu...
Konuya girecek olursak, bizim padişahlar Türk değildi
diye, batı sömürgeciliğinin uzantısı moronist görüşlerimiz var. Bu görüşler o
kadar çok ki, sağır ve dilsizleştirilmiş bu toplum.
Konuya nerden girelim, Polonyalı büyükbabası yüzünden
Nazım Prusyalıdır demeliyiz o zaman, Einstein Museviydi, bu atom bombasının
mucidi bilimsel münafık olma talihsizliğiyle suçlanabilen bilim adamı Alman
değil demek ki, yetmez Amerikalıda değil, oysa yukarıdaki kategorilere göre o
Amerikalıdır artık.
Nabokov Rus ama İngiliz (ABD) biliniyor, doğru Nabokov
İngilizce yazıyor. Bu örneklerin artmasına gerek yok, Romanoflar, Habsburglar,
Frank ve İngiliz kraliyetleri tarih boyunca birbirinden kız alıp verdiler.
Kimse Deli Petro Afrikalı, Elizabeth Portekizli bir çandırın kızı, Sezar bülbül
besleyen bir hahamın oğluydu demiyor.
Bunlar ülkesinin katıksız yurttaşları sayılıyor. Ama
bizim cahillikte ve ülkesini ileriye taşıyacağım derken uçuruma sürükleyen
haimatloslarımıza - vatansız!- göre ne padişahlar Türk ne de Buhara
diyarlarında yaşamış Ömer Hayyam, bakın burada çelişki de var, İngilizce yazan
her yazar Nabokov gibi İngiliz olmayabilir, vatanında İngilizce hatta başka
yerde İngilizce yazan insanlar var, bizde Erje Ayden var, Amerikalı ama Türk
yazar olduğunu söylüyor, çünkü Türki kültürün ağır bastığı bir şey yazarsanız
Türksünüzdür doğallıkla...
Konu karışık değil, ağır basma ve kendini nasıl
tanımladığınla, tanımlandığınla ilgili... Padişahlar Türk değil demek, 600 yıl
bu toprakları koruyup, elden geldiğince yüceltip, 1919 da yıkılmaya yüz tutmuş
bir uygarlığı yadsımak olur bu. Aşağılık bir tutum değil, beyin yoklağanlığı
olur bu!..
Örneği de yok, Osmanlıyı savunmak başka, yiğidin
hakkını yiğide vermek başka, İngilizler İskoç kraliçesi Mary Stuart'ın
kellesini aldı, tarihte erk kavgasında başı kesilmiş kadın yok bu topraklarda,
bir Antuvanet'ide yok, Mikat sınırlarından önce ihrama girip giyorine tevlit
olmuş, bir şeyi kötülemek için emsallerine de bakacaksınız, yoruluyor insan
bunları anlatırken, alfabeyle uğraşmak çok acı!.. Osmanoflar yıkıldı evet, yahu
hangi imparatorluk yıkılmadı dünden bugüne, 1900 imparatorluk çağlarının bitiş
tarihi. İlanı 1917, 1923 olabilir. Öyleyse Osmanlıyı kötüleyeceğinize, Ruslar,
ötekiler yıkıldığı halde yükselirken, siz neden bu hallere düştünüz aynaya
bakacaksınız. Gerekçeleriniz kof ve idiotça, Ruslar ve Almanlar 1945 e kadar
biribirini yıktı, taş taş üstünde bırakmadı, peki siz neden hala viranesiniz.
Ne deseniz boş, olağan şüpheliyiz hepimiz, bize bir şeyler olmuş, frak değil,
huni giydirmişler bize huni!...
Konuyu değiştirip bugüne gelelim, bakın neden geri
kalıyoruz biz...
(Her gün 4 sayfa boş bulmaca sayfası verip, çeyrek
sütun bilim sanat teknoloji sayfası ayırmayan, küfrün baş harflerini gazeteye
adını veren tasmalı basının, uzaktan kumanda ve kuşkusuz yurtsever köşe
yazmanlarına göre -bunların katip olduğu ve talimatla yazdığını bilmeyeniniz
hangi idiot!-, padişahlar Türk değilmiş ha, yabancı kadınlarla evliymiş, bu
beyin veremi geçirmiş zatlar, Romanofları, Habsburgları, İngiliz ve Frank
İmparatorluklarını incelemiyor mu, dünyanın bütün imparatorlukları birbirinden
kız alıp veriyor, bu alelusül bir barış paktı yerine geçiyor belki, bir
hoşgörüye dönüşüyor, bu manipülasyon tüccarları ve vatan simsarlarına göre
Musevi Marks, Alman olamaz, Einstein Amerikalı olamaz, Danimarka'dan göç eden
Saksonlar İngiliz olamaz ve biz inanın Türk olamayız, Polonyalı paşanın evlatçığı
Nazım'ı da vatandaşlıktan çıkardınız, hapse atıp, ömrünü çaldınız aziz
yurtseverlerim, kim mi bunlar bir araştırın, vaktiyle, hatta bugün bile fikir
birliği içinde olduklarımız.
Hah şunu bilin, bu kadar skolastik beyinlerle bu
moronluklarla diyorum ki, 193 ülke arasında 149. sıraya demir atmışız biz yüz
yıldır, eveleme gevelemelerle geldiğimiz nokta bu, bu beyin meflucu insanlarla,
gardırop cumhuriyetçisi sakatatlarla daha ne kadar oyalanacak, beyinlerinizi
dağlayacak, Kapıkule'den bir adım sonra aşağılanmayı, donunuza kadar aranmayı
göze alacaksınız, size herkes vize uyguluyor, siz herkese sınırlarınızı
açıyorsunuz öteden beri, yetmiyor mu aşağılanmanız, yetmiyor mu adam yerine
konmamanız, siz iflah olmayacaksınız bu hurafelerle ne yazık ki!.. Çözüm batının
tasmalı köleliği değil, kendiniz olmaya ant içmeniz ne yazık ki! Çünkü sonuç
ortada siz terör cumhuriyetisiniz ve çocuklarınız bu ülkeden kaçmak için can
atıyor, bu ülkeyi bu noktaya sizler getirdiniz, bu kafa yapısı ve bu fason
ulusalcılık, yap satçı al satçı karaborsacı, komisyoncu toplumumuz!..
Yaşasın şepkecilik!.. Metro yanlış yere kuruldu, dört
duvardan üniversite olmaz ve yerli araba da rantabl değil zaten köleciklerim!..
Türk olmak anayla babayla olur mu...
HER KİM Kİ,
Bu toprağın kültürünü, dilini ve sosyal gerçekliğini
yüceltme çabası içindedir, teknoloji ve ilmi, bilimi için canını dişine takar
TÜRK odur. Anasının babasının sabun artığı değil!.. Bütün dünyada böyledir
bu!.. Türklük nüfus kaydı değil, birikimin, sosyal, teknolojik katkıların, geleneklerin
ve geleceğine yığdığın ve senin yarattığın, göz alıcı kültür lokomotifidir.
Padişahlar Türk değil, biz etrakı bidrakız... Kayı
boyundan Osman Gazi Türk değil de, eşi görülmedik bir ahmaklığın duayeni, bu
kimliksizler mi Türk!..
Sizin sözde Türkçü basınınız mı Türk örneğin, bu basın
özgürlüğün anarşisini yaşatıyor sizlere, sizi mankafalaştırıyor, bakın
gazetelerinize 1 yıl önceki cinayet, iki yıl önceki taciz, üç yıl önceki
hırsızlık haberlerinin versiyonlarıyla dolu, ben onlara değil, bu kültür ve bu
vahşet gazeteciliğini benimseyen, utanç verici, aşağılık basın anlayışının
vaveylasıyla ömür geçiren sözde yurtseverlerimize şaşıyorum.
İnsana yakışır bir tek haber yok basında, burası
Teksas, burası Mozambik, burası Burkina Faso benzeri bir memleket olsun yeter
diyen HAİN sürüleri için! Bunlar batının gönüllü köpekleri, sizi fistanla,
donla, Madonna'nın jartiyeri, Zeki Müren'in utanç verici esprileriyle oyalayıp,
arka sayfada aynı esprinin yol açtığı, kahve cinayetiyle ömür geçirmenize neden
oluyorlar, tasmalı olan onlar değil biziz bu durumda, çünkü -tasmalının
tasması- sizin boynunuza geçiyor, onlar efendilerinin artıklarını yalarken, siz
market kuyruklarında her gün değişen fiyatlarla göz göre göre aşağılanmanın
gururuyla, pop manyağınızın -embesil sözlerle dolu- şarkılarıyla çocuğunuzun
elinden tutup, zorla size giydirilmiş -batılyaşar! batılı!- kimliğini taklit
ederek ağıllarınıza doluşuyorsunuz.
Yoksulunuz, varsılınız hep birlikte -bay!- çekiyor,
hep birlikte şivenizin incelikleriyle narenciyenizi -narin dilinizi- satıyor,
Polyannacılık oynuyorsunuz, gerçek sorunlarınızdan kaçarak, geçici çözümlerle,
her şeyinizin batının gerisinde kaldığını bile bile!..
Sahillerde oturduğunuz yeri çöp gölüne çevirerek
-hepiniz ama, varsıl yoksul- yaşayıp gidiyorsunuz, siz paranoid şizofrenisiniz
haberiniz olsun. Size giydirilen deli gömleğini, biçimle, ambalajla uyutulmuş,
markalı tişörtlerle avunan, bisikletle hız yapan, kaldırıma çıkan, ters yola
girip üniversiteli kıza çarpan! öldüren!-, cezasız kalan, salıverilen...
Siz oto üretebilseydiniz, sanayi ve teknoloji kölesi
olmasaydınız yüz yıldır, cezasız kalmazdı bu bayramlarınız yurtseverlerim,
çocuklarınız trafikte, kader kurbanı (!) olmazdı, siz başkasının eşeğine binip
kıta değiştiren piyango mudilerisiniz, tasmalı kölelersiniz en fazla,
efendileriyle şelale gezen sürülersiniz olsa olsa- , elbette, ölmekte kalmakta
elele olacak sizler için, evet kader kurbanısınız siz canlarım!. Siz başkasının
mallarının satış ve rekolte kurbanısınız, deneği, kobayı ve klonlarısınız.
Müşteri portföyü, alım satım endeksleri, gelir grubundan bir zavallı, bir
kategorisiniz siz! Yükselen dövizin sizi aşağılamak olduğunu bile bile onunla
zengin olmaya çalışan bir sömürgesiniz ve iflah olmayacaksınız, hem de yüz
yıldır, başkaları aya giderken, siz ay falı açıyorsunuz tv lerinizde günboyu,
hepiniz toplaşıyor, mankafalar gibi bakışıyorsunuz 24 saat!..
Kütüphanedeki kitaplara bunları okudun mu diye
müstehzi bakan, ama ömründe eşyalara verdiği parayı çocuğundan esirgeyen
maymunlarsınız!..
O zaman padişahlarınız Türk değil elbette!..
Adam bu kadar idiot ve emsallerinden geri kalmış bir
sürünün günahını üstüne alacak kadar aptal olamaz!..
yayınlanan hatıratlara
ve rivayetlere göre; uzun boylu, kara kuru, sırım gibi, kafası daima traşlı,
elmacık kemikleri çıkık, bıyıkları seyrek ve sarkık, iki kulağı da sağırdı. yaz
kış ayağında çizme, sırtında kukuletalı bir sako, belinde trablus kuşak giyer,
yeleğinde de kalın ve ağır bir altın köstek takılı dururdu. daima silahlı
dolaşır, yanından saldırma, tabanca ve usturpa, sağ çizmesinin kenarına
sokulmuş söğüt yaprağı bıçak, bir elinde de sapı gümüş savatlı kamçı eksik
olmazdı
Yeni yazım tarzı Reader's Digest üslubunda gibi, spekülatif ve sansasyonel soslarla dolu
bir kodeks havası var. Ecovari, skandalist kaydırmalarla kari avlayan ve -gayri meşru- bolca 'palabralar' var kitapta!!!!
Fal baktırmaya hevesli ve evde kalmış periferi n'İsalarıyla, maddi durumu iyi
ama azılı derecede can sıkıntısından mustarip, lape adresli geçkinlerimiz çok heyecanlanacak !!! Alelade Türkçe tümceler kurmakta bile
zorlanan yazarımız sanatı ve edebiyatı -işlevi- ön planda tutan hizmet sektörü
sanıyor, oysa edebiyat bir dil hüneridir, çünkü aksi halde yazılan şeyleri
anlatabilecek güçte ne dengbejler ve
şehirlerde ne tavan arası zombileri var !!!!! Yeni kitap çok satar, tartışma çıkarabilir de ama edebiyat adına samanlıkta iğne aramaya
devam ederiz biz ve sabık ve sakıt müellifimiz!!! Örnekçe, Kafamda Bir Tuhaflık
kitabındaki dili, her eve lazım dedikodu ve hileleri diline dolayan bir
meczupla, genelevde bile kullanılmayacak sözcüklerle dolu !!! Orhan Yakup
Karaosmanoğlu olmak kader midir şark toplumlarında, Binbir Gece Masallarını
okumayan her şarklı mudi, her basamağı çıkabilir şarkın mucizelerle dolu hayaller dünyasında ama asla yazar olamaz
!!!!!! Mesleği yazarlık olsa dahi !!!!!!!!! Sokaklar envaı çeşit levhalar ve
insanların boynu dudak uçuklatan madalyalarla dolu !!!! Bu mantaliteye
karşı, bu tür yazarların taptığı aforizmayı, bizzat kendisine armağan ederken
ve 'Bon pour l'orient' derken, şarkta
garbın, sahafın keçisi olmaktan mustarip tüm ermişlerine, yakındığı tuzağın
bizatihi Lenniesi olmak bahtına erişmenin, öncelikle ondan bizzat şikayetçi
olanların düştüğüne dair, bir 'yaygarada'
biz ortaya koymak isteriz
!!!!! Sahibinden satılık, manipüle
müştemilat yazarlığı bu, daha doğrusu garbın gardırobundan çıkan, retro
edebiyat esnaflığı, cingözce bir recâilik
değil ama, devren kiralanabilir amaçlı,
Hararimtrak bir trajedi !!!! şarkiyatta kök salmış, kafeste değil
kuvözde zerk edilmiş donsuz kişotluk,
hüzün veren bir show business !!!!
rivayet edeni bile utanca boğan kalem silahşorluğu !!!! pulp fictionizm!!!!
René Magritte. RESİM SANATININ DİĞER TÜM SANATLAR GİBİ
DÜŞÜNCEDEN İBARET OLDUĞUNUN KANITI!.. Bu resim zevklerime hitap etmiyor,
duvarıma asmam ama ona hayran olmama engel değil bu durum!.. Gaspar David
Friedrich'de büyük ressam onu da duvarıma asmam, ama Max Ernst'i asarım, o
resmin eksenini değiştirmiştir. Hieromymus Bosch, Bruegel'den daha büyük ressam
bana göre, ama ben Bruegel'i duvarıma asarım, Bosch'da resim tarihinin yönünü
değiştirmiştir, ama Bruegel psikiyatr gibidir resimleri bizi yaşama bağlar.
Komedi sürüyor Picasso'yuda duvarıma asmam, Dali daha yaratıcıdır, ama ikisini
de sevmiyorum, Pollock resmi çok
basittir görünürde ama anlatmak istediği düşünce hepsinden kaotik ve daha
ilerdedir. bu yüzden sanatların anası ve tanrının düşüncesi müzik bize doğru
yolu gösterir, sen yüreğinin gösterdiği yere gideceksin!..
Anı
‘Mumların söndüğü,
/ Kitapların açıldığı, / Antikaların kararmaya başladığı vakit... / Kapının
eşiğinde, / O kilimin önünde, / Gölgesi beliren, Yine sen misin...’
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder